Dünya Çin’in Tavırlarından Bıktı

Demokrasiler artık her şeye tepki gösteren Pekin’i gücendirmek konusunda eskisi kadar endişeli değiller.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Fragile (Kırılgan)” adlı şarkı, Pekin’in sansür rejiminin erişemediği Çince konuşan topluluklarda beklenmedik bir biçimde hit oldu. Ekim ayı ortalarında YouTube’a düştüğünden bu yana 26 milyondan fazla görüntülenen ve Çin milliyetçiliğini alaya alan bu aşk şarkısı, sitenin Tayvan ve Hong Kong müzik listelerinde zirveye yerleşti. Şarkı, sözleriyle Şi Cinping’in ve Çin’in sansür rejimini hedef alıyor, Çin Komünist Partisi’nin Tayvan retoriği ile de dalga geçiyor.

 

Mandarince ve Çince bu düet Tayvan’ı, aşırı hassas ve agresif bir Pekin’le iyi geçinmekten başka bir isteği olmayan, istek ve teklifleri de reddedilen bir obje olarak resmederek başlıyor. Nakaratlar dönüp dolaşıp “sorun sende değil, bende” diyor: “Üzgünüm, oldukça kararlıyım/Bu gerçek seni hep üzer/Belki de bu kadar pervasız olmamalıyım/çok üzgünüm/yine seni kızdırdım.”

 

Malezyalı rapçi Namewee ve Avustralyalı şarkıcı Kimberley Chen’in bu parçası, daima küskün ve kızgın bir Çin’in yorduklarının hassas olduğu meselelere dokunmuş görünüyor—bu da ikilinin Çin’deki sosyal medya hesaplarının kapatılmasıyla sonuçlandı.

 

Pop starların çoğunun Çin’in kâr getiren piyasasına erişimlerinin sürekliliği için siyasal alandan uzak durduğu Tayvan’da bu parça, heybetli komşusunun Tayvan’ın egemenliğini reddinin canlandırıcı ve seçme bir parodisi olarak kabul gördü (Pekin Tayvan’ın kendi egemenliğinde olduğu iddiasında bulunuyor. Ancak Tayvan hiçbir zaman Çin Komünist Partisi’nin kontrolü altında olmadı. Tayvanlılar da büyük bir kararlılıkla birleşme fikrini reddediyor.)

 

Şarkı başka yerlere de işaret ediyor: Sözleri ve bağlamı, huysuz Pekin’i kızdırmamak için oldukça temkinli davranmaktan sıkılan dünya demokrasilerinin eylemlerine ayna tutuyor. Avrupa, Japonya ve Avustralya’daki yetkililer piyasaya bir şarkı sürmekten ziyade, Tayvan’la uzunca bir zaman ihmal ettikleri ilişkilerini geliştiriyorlar. Çin Dışişleri Bakanlığı hepsine fırça çekti ve tehdit etti. Şu anki durumsa şarkının ruhunu aksettiriyor, zira onlar da artık kırılgan bir Pekin’i savundukları o geçmiş günlerdeki kadar endişeli değiller.

 

Muhtemel bir hamleyle Pekin’i kızdırmak…

 

Bu ifade — Çin hükumetinin sıklıkla değişen ve sayısız kırmızı çizgisine değinen haber bültenlerinin mihenk taşı — son birkaç yıldır Çin hakkında bir şeyler okuyanlara tanıdık gelecektir. Tabii bu ifadenin bugünlerde kullanıldığı bağlam bundan önemli ölçüde farklı.

 

Kısa bir zaman öncesine kadar Çin hükumeti, ekonomisi ve sert tepkiler göstermesine yol açan öfkesiyle, eleştirmenlerin önemli konuları Pekin’in bakış açısından değerlendirebildiği durumlarda bile hedefteydi: Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Dalai Lama ile 2008’de görüşmesinde (Çin Komünist Partisi Dalai Lama’yı Tibetli ayrılıkçı olarak görüyor) ya da 2010 Nobel Barış Ödülü’nün liberal aktivist Liu Xiabo’ya verilmesinde olduğu gibi (Liu, daha geniş bir bireysel siyasi özgürlükler alanı gibi ÇKP’nin nefretini üzerine çekecek meseleleri savunmuştu).

 

2007-2013 tarihleri arasında Meksika’nın Çin Büyükelçiliği görevinde bulunan Jorge Guajardo bana “Şu aralar Çin(in) sadece nobranlık ve zorbalıkla kavga çıkarıyor” olduğunu söylemişti. Pekin, Ottowa’nın, suçluların ülkelerine iadesine ilişkin bir dava nedeniyle tutuklu bulunan Huawei Finans Direktörü Meng Wanzhou’yu salıvermesinin hemen ardından, 1000 günden uzun süre alıkoyduğu ve tecrit ettiği iki Kanadalı’yı serbest bırakmıştı. Çin o sıralar bu tutumuyla dünyaya, diplomasisinde alet kutusuna rehin almayı da eklediği mesajını veriyor gibiydi.

 

Pekin sözcüğü bir zamanlar güvenilir, yükselen bir güç imgesini çağrıştırıyordu, bugünse sürekli parmak sallayan, kaşları çatık ve hiç hata yapmayan aksi bir tipi temsil ediyor. Sonu gelmeyen ağır eleştiriler silsilesi Çin’in öfkesinin etkililiğini azaltıyor. Bu aşırıya kaçan hor görmelerin etkilerinden biri, demokrasilerin Tayvan’la gayrı resmi ilişkilerini ilerletmekten caymasına neden olan şeyin önemli ölçüde ortadan kalkması oldu. Madem tüm hamleler Pekin’i kızdırabiliyor, o halde niye hamlede bulunmaktan çekinilsin ki?

 

Birleşik Devletler giderek daha da asabileşen bir Çin ile mücadele ederken Tayvan’la ilişkilerin geliştirilmesinin yolunu açtı. Trump yönetiminde başlayan bu gelişme, görevdeki ilk yılında ABD’nin Tayvan’ı Çin’in saldırılarına karşı savunmakta kararlı olduğunu iki kez dile getiren Joe Biden yönetiminde de sürüyor. (ABD’nin son kırk yıldır sürdürdüğü, iki tarafı da olası bir çatışmaya başlama konusunda cesaretlendirmemesi umuduyla, olası bir Çin-Tayvan çatışmasına nasıl müdahale edeceğini açık bir biçimde söylememe gibi gayrı resmi bir politikası var.)

 

Benzer dinamikler dünyanın başka yerlerinde de liderlerin yaklaşımlarını değiştiriyor. Avrupa, farkında olmayarak Tayvan’ın uluslararası profilini yükseltirken aslında Pekin’in agresifliğinin diplomatik gayelere nasıl engel olduğuna da tam bir örnek teşkil ediyor.

 

Öncelikli olarak ekonomi meselesine ağırlık veren Brüksel, Washington’a Çin politikası konusunda güvenilir bir denge de sağladı; Avrupa Pekin’i genellikle stratejik bir rakip ya da tehdit olarak görmeye daha az istekliydi. Ama bu durum değişti. Bu bahar Çin’in, Avrupa Parlamentosu’nun beş üyesi de dahil olmak üzere, AB kuruluşlarına ve bireylere yaptırımlar getirmek yoluyla Avrupa Birliği’nin Sincan’daki insan hakları ihlallerine yönelik eleştirilerini geri püskürtmesinin ardından, Brüksel de Çin’le ikili bir yatırım anlaşmasını askıya aldı.

 

Kıtadaki siyasetçiler de Tayvanlı mevkidaşlarıyla bir araya gelmeye oldukça istekli görünüyorlar. Geçtiğimiz hafta Pekin’in yaptırımlarından etkilenenler arasında yer alan Raphaël Glucksmann, meslektaşlarıyla birlikte, Tayvan’la ilişkileri iyileştirme ve bir ikili yatırım anlaşmasının ön hazırlıklarının yapılmasından yana oy verdikten birkaç hafta sonra, bir AB parlamenterleri delegasyonu çerçevesinde Taipei’ye ziyarette bulundu. (Glucksmann, Tayvan’a uçmak üzere koltuğuna yerleşmeden önce havaalanından bir selfie paylaşarak, Fransızca yazdığı şu yorumla tweetledi: “Ne tehditler ne de yaptırımlar beni yıldırabilir. Asla. Demokrasi ve insan hakları için mücadele edenlerin yanında olmayı daima sürdüreceğim. Yani durum şu: Tayvan’a gidiyorum.”)

 

Avrupa’daki profilini yükseltmek için karşısına nadiren çıkan bu fırsatı değerlendiren Taipei, bu durumdan avantaj sağlamak için elinden geleni yapıyor. Ekim sonlarında Tayvanlı yetkili ve iş insanlarından oluşan 60’tan fazla kişinin yer aldığı bir heyet, Litvanya, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti’ne ziyarette bulundu ve teknoloji odaklı çok sayıda anlaşmaya imza attı.

 

Tayvan Dışişleri Bakanı Joseph Wu da ülkesini demokrasilere yönelik Çin tehdidine karşı tepkinin bir ortağı olarak konumlandırmış, aynı zamanda kıtada bir turneye çıkmıştı. Turu Slovakya, Çek Cumhuriyeti ve Polonya uğraklarını da içeriyordu. Taipei, Pekin’le içinde bulunduğu ilişki sona erdikten sonra, 2020’de kardeş kenti olan Prag’dayken kendisine bir madalya da veren Çek Senatosu başkanıyla bira içti. Brüksel’i de ziyaret etti. Oralarda gerçekleştirdiği görüşmelerden hiçbiri Henry Kissinger’ın Washington ve Pekin arasındaki buzların çözülmesini başlatan gizli Çin ziyareti kadar anıtsal olmasa da, 90’larda Tayvan’ın demokratikleşmesinden bu yana Tayvanlı bir bakanın gerçekleştirdiği en yüksek profilli Avrupa turunu temsil ediyor.

 

Wu’nun ziyareti, Roma’da gerçekleşen G20 zirvesine katılan Çinli mevkidaşı Wang Yiden’e gösterilen ilginin bir kısmını da üzerine çekti. Wang, Roma’ya gelmeden kısa bir süre önce, Wu Roma’ya sanal bir ziyaret gerçekleştirmeyi başarmış, Çin’e karşı daha sert bir yaklaşım içinde olunmasını savunan uluslararası bir parlamenterler grubuna, Çin Konusunda Parlamentolar Arası İttifak’a hitap etmişti.

 

Wu, bu konuşmada “Çin Halk Cumhuriyeti’nin Çin Komünist Partisi liderliğindeki yükselişi, dünyanın demokratik devletlerine meydan okumada bir dönüm noktasıdır” dedi. “Bu da birlikte daha yakın çalışıyor olmamızı icap ettirir.” diye ekledi.

 

Çeşitli seyahat takvimlerinden anlaşıldığı gibi, Tayvan’ın dış görüşmelerinin çoğu eski Sovyet ülkelerinde yoğunlaştı. Litvanya ziyareti, Avrupa ve Tayvan arasındaki artan dostluğu teşvik etmesi bakımından bunlar arasında en önemlisiydi. Çin hükumetinin Vilnius’a karşı sert eleştirileri ve son aylarda AB üyesi ve 3 milyon nüfuslu bu ülkeye ekonomi cezaları kesme girişimlerinde bulunması, Brüksel’in Pekin’le daha fazla yakınlaşmaya ilişkin endişelerini artırdı.

 

Aralık ayında Tayvan’a ziyarette bulunacak bir devlet heyetine başkanlık edecek olan Litvanya Meclis Üyesi Matas Maldeikis, bana “Çin Komünist Partisi’nin istihbaratının, Avrupa’nın siyasi işlerine müdahalenin ve baskıcı davranışının pek çok ülkenin Çin hakkında daha ihtiyatlı olmaya başlamasına neden olduğunu” söyledi. “Çin’de insan haklarının durumu ve Şi Cinping yönetiminde kontrolün artması, kendi ülkemizde Sovyet yönetimi altında yaşarken uğradığımız zulmü hala anımsayan pek çokları tarafından oldukça olumsuz karşılanıyor.”

 

Bu hamlelerin, sözün devamında dendiği gibi, Pekin’i kızdırması muhtemel ve aslında kızdırdı da. Wu’nun Prag’da sıcak karşılanması ve karşılıklı içilen biralar, Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhao Lijian’a göre “taammüden provokatif eylem”di. Şunları da ekledi: “Çek Cumhuriyeti’ndeki birkaç kişinin alçak manevraları başarısızlığa mahkum. Onları bu tutumdan derhal vazgeçmeye çağırıyoruz, aksi takdirde onlar için kötü sonuçları olacak.”

 

Avrupa’nın yanı sıra Çin’in yakınlarında bulunan ülkeler de, Pekin’in agresif tutumlarından bıktıkça Tayvan’la gayri resmi ilişkilerini daha açık bir biçimde sahiplenmeye başlıyorlar. II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yarım yüzyıl Tayvan’ı kolonisi yapan Japonya da, Tayvan’ın ulusal güvenlik meselesi olduğunu açıkladı. Japonya’nın savunma konusundaki yetkili isimleri, Çin’in Tayvan’a saldırıda bulunması durumunda Tokyo’nun, muhtemelen ABD ile birlikte, müdahalede bulunacağını öne sürdü. Avustralya Başbakanı Scott Morrison’ın küresel koronavirüs salgınının kaynağı hakkında bağımsız bir soruşturma yürütülmesi çağrısının ardından da, bu zamana kadar geçen sürede Avustralya Çin’in ekonomik baskısına maruz kaldı. Artık bu ülke de Pekin’den uzaklaşarak yönünü Taipei’ye çevirmeye başlıyor.

 

Özellikle Avustralya’da Tayvan’a duyulan yakınlık, hem yarı resmi kanallarla, hem de daha geniş bir kitleye ulaşan devlet kanallarıyla ifade ediliyor. Sidney merkezli bir düşünce kuruluşu olan Lowy Institute tarafından yapılan anketler Taipei konusundaki olumlu duyguların geçen yıl önemli ölçüde arttığını gösteriyor. Ayrıca, eski Avustralya Başbakanı Tony Abbott da Ekim ayında Tayvan’ın başkentine bir ziyarette bulunmuştu. Abbott şimdilerde sivil bir vatandaş olmasına rağmen, Canberra’daki üst düzey yetkililerin hiçbiri Tayvan ziyaretlerine ya da Çin’in baskısı ve tehditleri karşısında Tayvan’ın verdiği mücadeleye destek veren açıklamalarına ilişkin herhangi bir eleştiride bulunmadı.

 

Şu an için Washington siyasi çevresindekilerin pek çoğunun savaş yanlısı üslubunun aksine, herhangi başka bir yerde çok az insan Çin ile karşı karşıya gelmeyi açık bir biçimde savunuyor. Yine de, Litvanyalı parlamenter Maldeikis’e göre, Pekin ülkeleri buyruklarını yerine getirmedikleri için tehdit etmeye devam ederse, bu değişebilir ve bu tehdit özellikle de demokratik toplumlar için had safhadadır.

 

“Komünist Parti’nin her şeyi kontrol etme arzusu dikkate alındığında bu —kendi gündemini dayatma, akademik çevrelerde ifade özgürlüğünü sınırlandırma, propaganda yoluyla başka ülkelere sızma—biraz tavizde bulunma sorunu değil” diyor Maldeikis. “Siz tavizde bulundukça, Çin tarafı da daha fazla diretir. Çin ile dostluk daha da fazla teslimiyet anlamına geliyorsa, belki de bu dostluğa engel olmak çok daha faydalı olur.”

 

“Fragile”ın arkasındaki sanatçılardan biri olan Chen, Taipei’nin gösterişli Doğu Bölgesi’ndeki bir stüdyoda göbeği açık tişört ve kot pantolonuyla uzanırken, 10 yaşında yerel bir Aslan Kral prodüksiyonunda sahne aldığında Şangay’da yaşamakta olduğunu hatırlatıyor sevgiyle. Ailesi kızlarının daha özgür bir çevrede olmasını istemiş, yine de, aile Tapai’ye taşınmıştı. Burada kariyerinde başarılı olmuş: 17 yaşında hit bir parçayla yükselmiş ve Sony ile bir albüm anlaşması imzalamış. Böyle bir profil onu bir süreliğine, Mandarince şarkı söylemek şöyle dursun, Çin’e doğrudan ya da dolaylı olarak eleştiri yöneltmekten bile kaçınmak zorunda bırakacaktı—tıpkı ticari bir başarı yakalamayı uman diğer sanatçılar gibi.

 

Ancak Chen, bu kaygılarını aştı. Namewee ona “Fragile” ile geldiğinde, bu şarkıya aniden tutkuyla bağlandı.

 

“Bu şarkıyı çok sevmemin bir nedeni de sansürsüz olması, kısıtlamıyor, saçmalık değil” diyor. “Tamamıyla dürüst. Hoş olmayan bir şeyi hoş göstermeye falan da çalışmıyor ve bana göre olduğunu hissediyorum, gerçekten de benim olduğum şeyi temsil ediyor.”

 

Ardından da Pekin’in sınırsız gibi görünen öfke kapasitesinin artırdığı küresel yorgunluğu yansıtırcasına ekliyor: “İnsanlara ‘Evet, artık bunu yapamayacağım’ demenin üç dakika alması gibi bir şey.”

 

Bu yazı The Atlantic sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.