Dünya Covid ile Yaşamayı Öğrenebilir mi?

Küresel aşı kampanyası da bir bütün olarak, Covid’e verdiğimiz tepkiye oldukça benzer biçimde korkunç, ancak hiç olmadığı kadar da iyi. Başlangıç için, COVID-19’un ilk ortaya çıkışı ve oldukça etkili aşıların görücüye çıkması arasındaki sürenin şaşırtıcı derecede kısaldığını gördük. Bu genellikle en iyi koşullarda 10 ila 15 yıl alan bir süreç. Bunu bu kadar hızlı gerçekleştirebilmemiz, insanın neler becerebileceğinin bir ifadesi.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Salgın Döngüsü (The Plague Cycle) kitabının yazarı Charles Kenny ile toplumların bulaşıcı hastalıklarla mücadelesi hakkında geçmişin öğrettikleri konusunda Romesh Ratnesar’ın yaptığı söyleşi.

 

Dünya Sağlık Örgütü’nün COVID-19’un küresel bir salgın olduğunu açıklamasının üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Dünya genelinde en az 2.4 milyon insan bu hastalık nedeniyle öldü ve tahminen 120 milyon insan da sefalete sürüklendi. Yeni bir kitabın, Salgın Döngüsü: İnsanlık ve Bulaşıcı Hastalıkların Bitmeyen Savaşı’nın (The Plague Cycle: The Unending War Between Humanity and Infectious Disease) yazarısınız. Süresini ve verdiği zararın büyüklüğünü dikkate alarak, COVID-19’u insanlık tarihi boyunca rastlanan diğer salgınlarla nasıl karşılaştırırsınız?

 

Büyük tarihsel perspektiften bakarsak, COVID-19 Avrupa nüfusunun üçte biri ila yarısının öldüğü veba kadar ya da nüfusun yüzde sekseni veya daha fazlasının öldüğü Kolomb’un Amerika kıtasına varışının ardından kıtaya ulaşan felaket kadar kötü değil. Ama yine de oldukça kötü. Hatta olması gerekenden çok daha kötü.

 

COVID-19 hakkında ilginç olan şu ki, ilk yıl aslında bir süredir bildiğimiz müdahalelere başvurmaya çalışmakla geçti. Kitabımın kapağında, 1911’de bir Fransız gazetesinde yayınlanmış olan bir resim var. Bu resim o dönemde pnömonik vebadan muzdarip olan Mançurya’nın peşinde olan Ölüm’ün bir tasviri. Neyse ki, söz konusu veba salgını sadece birkaç ayda sonlandı. Bunun bu kadar kısa sürede sona ermesinin nedenlerinden biri, insanların maske takması, sosyal mesafeye dikkat etmesi ve seyahat sınırlamalarının olmasıydı. Bu teknolojiler bir süredir var ve biz bunları uygulama konusunda henüz çok daha iyi bir yere gelmiş görünmüyoruz hatta bu bakımdan dünyanın büyük bir kısmında daha da kötü durumdayız.

 

 

Diğer taraftan da yirmi ya da otuz yıl önce, şimdi kullanıma giren COVID-19 aşılarının ardındaki teknolojiler yoktu. Hatta birkaç on yıl önce bile, bir aşı için kesinlikle çok daha uzun bir süre beklemiş olurduk. Yüz elli yıl önce ise, bir COVID-19 aşısı için sonsuza kadar bekleyecektik. Yani bir bakıma da çok daha iyi bir yerdeyiz.

 

Kitabınızda dikkat çektiğiniz gibi, dünyada oldukça eşitsiz bir mücadele söz konusu daha yakın bir zamanda epidemi deneyimi yaşamış ülkeler bu tür bir salgınla başa çıkmak için gereken önlemleri halihazırda almış olmanın avantajından faydalandılar.

 

Amerika Birleşik Devletleri’nde halk sağlığı konusunda açıklama yapılmasına yol açan son büyük salgın Ebola idi ki o da ABD için hiçbir biçimde gerçek bir tehdit değildi. Öte yandan, son büyük bulaşıcı hastalık tehdidi olan SARS’ın, COVID-19’a çok daha yakın bir hastalık yaşandığı ülkeler ise çok daha iyi müdahale ettiler. Güney Kore ya da Tayvan’a bakın, oldukça çabuk kapandılar, test ve takip kullanarak ve hastalık bulaşanları karantina altına alarak hastalığı kontrol altına aldılar. Şu anda oralarda hastalık, burada ve dünyanın büyük kısmında olduğu gibi bir halk sağlığı tehdidi değil. SARS’tan, gerçekten takip etmemiz, testler yapmamız gerektiği vb. sonuçlar çıkardılar. Bu zaman zarfında biz “Hey, bakın biz Ebola’nın üstesinden geldik, zor olmadı; salgınlara hazırlıklıyız.” diye ilerlemekle meşguldük. Belli ki COVID-19’a hazır değildik.

 

Bunu daha erken bir aşamada durdurabilecek politika fırsatları kaçırılmış mıydı?

 

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sürecin oldukça başında “Bakın bu gerçekten endişe edilecek bir hastalık” demişti. Ancak Avrupa ülkelerinin pek çoğunda ve Kuzey Amerika’da hükumetlerin harekete geçmesi beş ya da altı haftayı aldı. Haftalar içinde, WHO’nun iyi bir COVID-19 testinin nasıl hazırlanacağına ilişkin numuneleri vardı; Amerika Birleşik Devletleri’nde başlarda yanlış yaptığımız şeylerden biri planlamamak ve sorunu çözmeye yetecek ölçüde yaygınlaştırmamaktı. Bence WHO bu salgını büyük ölçüde doğru anlamıştı. Buradan çıkan önemli derslerden biri, WHO’nun daha fazla yetkisi ve parası olmuş olsaydı ve Avrupa ve Kıta Amerikası’ndaki liderlerce desteklenmiş olsaydı, bu sorunun bu kadar kötü olmayacağıdır.

 

Kitabınız “dışlama güdüsü”nü yani tarih boyunca hastalığa verilen doğal tepkinin hastalığı kendimizden uzak tutmaya çalışmak olduğunu tartışıyor. Şimdi de bunu görmeye devam ediyoruz, yani ülkeler virüsün varyantlarını dışarıda tutmak için sınırlarını kapatıyor. Bu sürdürülebilir bir ilerleme mi?

 

Dışlama güdüsü yakınınızda hasta, enfekte bir kişi varsa büyük bir anlam ifade ediyor. Onları uzakta tutmak genel bir kural olarak akıllıca bir hareket örneğin sosyal mesafenin arkasında da bu var. Ancak 21. yüzyılda bunu sınırlara uygulamak, bunu yapmanın yanlış yolu. Yani böyle bakarsanız, Kolomb Amerika’ya ulaştıktan çok kısa bir süre sonra dünya küresel bir hastalık havuzu haline geldi. Çok büyük bir hastalığı karşıya geçirmek için dört karavelanın Atlantik’i geçmesi yeterliydi. Bu dört karavela Eski Dünya’ya frengiyi getirdi, bu da daha sonra, kısmen Afrika kıyıları ve Hindistan’da dolanan Vasco de Gama tarafından, çevreye yayıldı. Bulaşıcı hastalıkların ortalıkta kol gezmesi için çok fazla insanın yer değiştirmesi gerekmiyor.

 

 

Pek çok nedenle COVID-19’un başlangıcında seyahat yasaklarını iyi yönetemedik. Yasaklar çok geç kondu. COVID-19’lu pek çok insan semptom göstermiyordu ve hastalık dünyanın çoğuna yayıldıktan çok sonrasına kadar bu hastalığın tehlikesini tam olarak anlayamadık. Seyahat yasakları geldiğinde de bunun birincil sonucu, yasaklar tam olarak uygulanmadığı için bir sürü insanın evlerine gitmek üzere seyahat etmesi oldu. Buna karşılık olarak ülkeler “Bir hafta içinde bu ülkenin vatandaşı olmayanlar dışında tüm seyahatleri durduracağız.” dediler. Bu durum, insanlara harekete geçmek, uçağa atlamak, oldukça kalabalık hava alanlarına varmak ve diğer pek çok insanın yanında saatlerce beklemek için zaman verdi. Tam anlamıyla bir salgında olmamasını istediğiniz türden ne varsa gerçekleşmesine yardımcı olduk.

 

Yeni mutasyonları ve yayılma tehlikesini azaltmanın çok daha etkili yolu kontrolden çıktığı yerlerde salgını kontrol altına almaktır. Yeni Zelanda’da ya da Tayvan’da ortaya çıkmış yeni varyantlar yok çünkü salgını kontrol altına aldılar. Sorunların baş gösterdiği yerler, kontrol edilmediği ve yüz binlerce ya da milyonlarca insanın hastalığa yakalandığı yerler. Dolayısıyla en iyi yanıt lokal yöntemlere başvurmak sosyal mesafeyi uygulamak, kapanmalar, lokal yayılımı azaltmak için maske kullanmaktır. Bu salgını kontrol altına almanın yolu budur, seyahat yasakları değil.

 

Aşılama hızına ilişkin ciddi bir hayal kırıklığı söz konusu. Bu tarihsel örüntüyle örtüşüyor mu? Ve işlerin daha iyiye gideceğini ummalı mıyız?

 

Küresel aşı kampanyası da bir bütün olarak, COVID-19’a verdiğimiz tepkiye oldukça benzer biçimde korkunç, ancak hiç olmadığı kadar da iyi. Başlangıç için, COVID-19’un ilk ortaya çıkışı ve oldukça etkili aşıların görücüye çıkması arasındaki sürenin şaşırtıcı derecede kısaldığını gördük. Bu genellikle en iyi koşullarda 10 ila 15 yıl alan bir süreç. Bunu bu kadar hızlı gerçekleştirebilmemiz, insanın neler becerebileceğinin bir ifadesi. Farklı pek çok ülke gerçekten etkili aşılar üretti ki bu da harika, çünkü bu daha geniş bir biçimde yaygınlaşan farklı aşı çeşitlerimiz olduğu anlamına gelir ve bu nedenle bu aşılardan bazılarının gelecekte görülebilecek mutasyonlara karşı daha fazla direnç sağlaması muhtemeldir. Bunun aksine, Afrika’daki pek çok ülkenin tamamen aşılanmasının bir iki yıl daha alacağına dair tatsız tahminler doğru çıksa dahi — umarım yanılıyorlardır — bu yine de tüm gezegeni aşılamayı tarihte açık ara farkla en hızlı biçimde başaracağımız anlamına gelecektir. Çiçek hastalığını kısmen küresel bir aşı kampanyası aracılığıyla tamamen ortadan kaldırdık, ama bu, aşı keşfedildikten neredeyse iki yüzyıl sonraydı.

 

Yani geçmişte olduğundan çok daha hızlı hareket ediyoruz. Tabii, eğer bunu küresel olarak daha adil bir yolla yapıyor olsaydık, çok daha hızlı hareket ediyor olabilirdik ve ölüm oranlarını şimdi olduğundan daha hızlı bir biçimde düşürebilirdik. Ben bu sorunun parçası olduğumu itiraf ediyorum şimdi aşı olmak istiyorum. Yani, Brezilya’da yaşayan 80 yaşında bir kişiden çok daha düşük risk taşıyor olmama rağmen, ABD hükümetinden önce bana aşı yapmasını istiyorum. Benim gibi davranan bir grup insan, Amerika Birleşik Devletleri’ni aşıları kendine saklamaya ve aşı üreticilerini ABD’ye yeterince aşı sağlayana kadar herhangi birine aşı satamayacağına dair sözleşmeler imzalamaya zorluyor. Bu da daha fazla insanın öleceği anlamına geliyor.

 

Dünya Bankası’nda bir ekonomist olarak 15 yıl geçirdiniz. Ne zaman bulaşıcı hastalıklarla mücadele ile ekonomik kalkınma arasında bir ilişki olduğunu anlamaya başladınız?

 

Dünya Bankası’ndayken herkes ülkeler arası büyüme regresyonları dediğimiz şeyi yapıyordu. Temel olarak tüm ülkelerin deneyimlerini bir büyük algoritmaya koyar ve neden bazı ülkelerin hızlı ve bazı ülkelerin de yavaş büyüdüğünü açıklamaya çalışırsınız. Bunu yaparken neden sadece kişi başına düşen geliri ölçtüğümüzü merak etmeye başladım. Diğerlerinin yanı sıra sağlık önlemlerine de bakmaya başladım. Sonra da nüfus bilimci Samuel Preston da dahil olmak üzere diğerlerinin daha önce fark etmiş olduğu şeyi buldum: Aynı gelirdeki ülkelere zaman içinde bakarsanız— yani, diyelim ki 1,000 dolar kadar kişi başı gayri safi yurt içi hasılası olan bir ülke — paraları ile elde ettikleri sağlık sonuçlarının iyileşiyor olduğunu görürsünüz.

 

Böyle bir ülkede 100 yıl önce yaşam beklentisi 30 olabilirken, şimdi 70’e yaklaşmış durumda. Para aynı, sonuçlar çok daha iyi. Bu, bunun nedenini sormama neden oldu. Bunun yanıtı bugün 100 yıl önce sahip olmadığımız birçok ucuz sağlık teknolojilerimiz olmasıdır. Aşılarımız var, antibiyotiklerimiz var, insanların ishalli hastalıklardan ölmesini engelleyen oral rehidrasyon hakkında bilgi sahibiyiz. Yani hayatımızı kurtaran tüm bu yeni ucuz tekniklere çok daha az masrafla erişebiliyoruz. Bu da beni bir bakıma bunun ne gibi etkileri olduğuna bakmaya yönlendirdi.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Kitapta, bulaşın düşüşünün, ekonomik büyümeden homoseksüelliğe, kadınların toplum içindeki rolüne, savaşa ve barışa yönelik değişen sosyal tutumlara ve eğitime kadar her şey ile ilişkili olduğunu öne sürüyorum herhangi bir konu seçin; son iki yüzyılda düşmekte olan bulaşıcı hastalık seviyeleri ile bir ilişki kurabilirsiniz. Oldukça üzücü bir final olan COVID-19 ile bile bu iyi bir haber. Bu, insanların neden ilerlediğinin bir hikayesi.

 

On yıl önce İyileşmek (Getting Better) adlı bir kitap yazdınız, bu kitap bu ilerlemeyi belgeliyor, özellikle de aşırı yoksulluk içinde yaşayan insanların sayısında gördüğümüz büyük düşüşü. COVID-19 krizi bu kazanımları ne derece tehlikeye atar?

 

Geçtiğimiz yılın tüm dertleri bakımından, bu bir dereceye kadar ilerlememizi pek de iç açıcı olmayan bir duraklamaya soktu. COVID-19 yoksullukla mücadele anlamında belki beş yılımıza mal oldu. Dünya genelinde yaşam beklentisi bakımından belki biraz daha fazla, belki de biraz daha azına mal oldu. Ama bu kayıpları telafi edeceğiz ve ilerlemeyi sürdüreceğiz. Bu durum katiyen, dünya harika bir durumda ya da on yıl önce bu boyutların pek çoğunda yaptığımız kadar hızlı ilerliyoruz demek değil, ama ben yine de uzun vadede eğilimin pozitif olduğunu düşünüyorum. Örneğin 2019’un küresel karbondioksit salınımının zirvesine damga vurması olası. COVID-19 ile birlikteyken iklim değişikliği küresel sorununa verdiğimiz yanıt korkunç; ama yine de ilerleme kaydediyoruz. Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye devam etmek için gerçekten çok çalışan pek çok insan gerekeceği uyarısını da not düşerek, iyimser olmak için nedenler olduğunu düşünüyorum. Bu olmadan çıkmazdayız.

 

Bu arada son haftalarda halk sağlığı yetkilileri arasında COVID-19’un bir endemi olacağına ve küresel olarak bu virüsle yıllarca hatta gelecek on yıllarda da birlikte yaşayacağımıza ilişkin geniş açıklamalar var. Geçmişe bakarak ne dersiniz, bunun göstergeleri nelerdir? Toplumlar endemik hastalıklarla başarılı bir biçimde nasıl başa çıkabilir?

 

COVID-19  büyük olasılıkla endemi olacaktır; ama hastalık nedeniyle ölümler oldukça azalacaktır. Aşılarla insanların sadece yüzde beşi hala virüse yakalanır. Ölüm oranlarına ve ağır vakalara etkisine bakarsanız aşıların etkililiği yüzde doksan beşin üzerinde. Dünyada neredeyse herkesin en nihayetinde aşılanacağına dair umudumuzla bu bahsettiğimiz verileri bir araya getirin ve tüm bunların başında insanların “Gripten daha kötü değildir herhalde?” dediği günleri hatırlayın. Bu gerçek olacaktır.

 

Tarih size, herkesi aşıladığınızdan ve uygun tedavileri bulduğunuzdan eminseniz, gerçekten korkunç hastalıkların bile öldürücülüğünün nispeten azalacağını söyler. Kızamıkta yaptığımız budur. Yok etmesi çok daha zor bir hastalık olan sıtmaya karşı çarpıcı bir ilerleme kaydettik. Büyük ölçüde ölüm nedeni olan hastalıkları, öldürücülüğü oldukça azalan hastalıklara nasıl dönüştüreceğimizi biliyoruz. Ve tüm bunlar, COVID-19’da da aynısını yapmamız gerektiğinin işaretleri diye düşünüyorum.

 

Peki bu işin sonu nereye varır? Politikacılar gelecekte salgınları nasıl kontrol altına alacakları konusunda tarihten ne ders çıkarmalıdır?

 

Bulaşıcı hastalık riski önemli ölçüde ilerlemenin bir sonucudur. Bunlar, birbirine bağlı bir çevrede çok fazla insanın ve hayvanın birbirine yakın bir biçimde birlikte yaşamasının sonuçlarıdır. Kentleşme ve küreselleşmenin sonucudur ve dünyayı bugün olduğu yer ve bu şey için çok daha iyi bir yer yapan ne varsa onun sonucudur. Elbette artık bir hastalığın küresel olarak yayılması 200 yıl önce olduğundan çok daha kolay. Bu nedenle gerçekten oyunda olmalıyız – ama kendimizi gezegenin geri kalanından koparmamalı veya kırsalda yaşamaya geri dönmemeliyiz. Daha fazla ilerleme kaydetmek için küreselleşme ve kentleşmenin bize sağladığı büyük ekonomik, sosyal ve teknolojik güçten faydalanmak zorundayız. Bu kesinlikle birlikte çalışmak demek, daha güçlü bir Dünya Sağlık Örgütü demek, bir yerlerde bir salgın riskinin her yerde bir salgın riski olduğu gerçeğini kabul etmek demek. Daha hazırlıklı olmak için diğer ülkeleri desteklememiz gerekiyor. Ve burada ülkemizde, sadece kendi iyiliğimiz için değil dünyanın kalanının iyiliği için daha iyi bir hazırlık yapmamız gerekiyor.

 

Bu yazı, 21 Şubat 2021 tarihinde Bloomberg sitesinde yayımlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.