Düşerken Yönetmek

Karamsar bir bakış açısıyla sanayi devrimiyle beraber içine girdiğimiz, 1945 sonrası kurulan küresel düzenle de tadını çıkardığımız küresel büyüme döneminin sonuna geldik. İşte bu noktada, gelecek tahayyülümüzü büyümeye değil, küçülmeye ve belki de düşmeye çevirmemiz gerekiyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İnsanlar olarak deneyimle iflah olmaz bazı düşünce kusurlarımız, yanılgılarımız var. Bunlardan en önemlisi de tarihin doğrusallığı, bugünün dünden iyi ve yarından kötü olduğuna dair kör inancımız. Steven Pinker ve Matt Ridley gibi düşünürler her gün daha iyi ve hatta atalarımızla karşılaştırılmayacak kadar iyi bir yaşam sürdüğümüzü öne sürüyorlar. Ortalama yaşam süresinin uzaması, çocuk ölümlerindeki düşüş, mutlak yoksulluk süren nüfusun azalması, dünya ekonomik üretimindeki artış ve genel olarak gelir dağılımındaki eşitsizliğin azalması gibi göstergelerdeki değişimler bu düşünürlere hak vermemizi de kolaylaştırıyor.

 

Şöyle düşünün, 1820 yılında 1.2 trilyon ABD doları olarak hesaplanan dünya ekonomik çıktısı, 2017’de 125 trilyon ABD dolarına erişmiş, satın alma gücünü göz önünde tutan bu hesaba göre 200 yılda yaklaşık 100 kat büyümüşüz küresel olarak. 1820’de dünya nüfusunun %94’ü “mutlak yoksulluk” içerisinde yaşarken, bu rakam 2017’de %9.3’ün altına düşmüş. Oldukça muhafazakâr olmakla eleştirilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni yakından incelediğimizde bile sayılan 17 hedefin çoğunluğunda son çeyrek asırda başarılı olduğumuzu görüyoruz. Bu açıdan kötümser olmak için bir sebep yok diyebilirdik, son iki yıla kadar.

 

2020’den beri karşı karşıya kaldığımız COVID-19 pandemisi bu iyimserliğimizi oldukça sarstı. Salgının ilk başladığı günden itibaren 209 milyon kişi bu hastalığa yakalandı ve 4.4 milyon kişi yaşamını yitirdi, iyileşenlerin ne derece iyileştiklerini bilmiyoruz. İşin iktisadi tarafına bakarsak, dünya ekonomisinin 2019’a göre %20 küçüldüğü, pandemi yüzünden 114 milyon kişinin işini kaybettiği, 95 milyon kişinin “aşırı yoksulluğa” düştüğü, bu süreçte ülkeler arası ve ülke içi eşitsizliklerin arttığı söyleniyor. Gelecek dönemde küresel ekonomik büyüme yaşanması öngörülse bile, zaten kırılgan olan bazı ekonomilerin daha yavaş büyüyeceği ve eşitsizliklerin artacağı düşünülüyor.

 

Birçok ülke ve hane için salgın öncesindeki ekonomik durumlarına erişmek uzun sürecek. Bu iktisadi etkilere ilave pandeminin insanların sağlık ve eğitim hizmetlerine erişimini engellediğini, yoksul ülkeler ve yoksul ailelerin çocukları üzerinde daha da olumsuz etkileri olduğunu da eklemek lazım. Pandemi ve uzaktan eğitim kırılgan gruplara –yoksullar, mülteciler, kadınlar ve azınlıklar- “kendini geliştirme” fırsatı sağlamaktan ziyade, daha da fazla dışlanmayla sonuçlandı, bu kayıpların bir tek yaşam içerisinde kapatılması konusunda uzmanlar umutsuz.

 

Pandemi Sonrası Dönem, Geçmişten Çok Farklı Olacak…

 

Pandemi sonrası dünyayı düşündüğümüzde, önceki statükoya dönüleceğini ve her şeyin eskisi gibi olacağını düşünmek beyhude bir iyimserlik gibi gözüküyor. Baz etkisi nedeniyle kısa vadede büyüme yaşansa bile eskisi gibi bir küresel büyüme sürecine girmemiz kolay değil, “yarının bugünden daha iyi olacağına” dair inancımızı gözden geçirmemiz gerekiyor. İyimserlik; mücadelemizi sürdürmemiz için gerekli, ancak “aklın kötümserliğine” da ihtiyacımız açıkça var çünkü pandemi ne karşılaştığımız son pandemi, ne de mücadeledeki başarısızlığımız, yegâne başarısızlığımız.

 

Hem küresel ölçekte, hem de ülkemizde yaşadığımız bir dizi kriz, eski güzel günlerin geride kaldığını bize açıkça gösteriyor. 2008 finansal krizinin önce ekonomik, daha sonra da siyasal bir krize dönüştüğünü gördük. Avrupa Birliği’nin çatırdamasını, Güney ve Doğu Avrupa sağ radikal partilerin yükselişini, Brexit’i ve Trump’ın kısa süren saltanatını büyük oranda bu krizin yarattığı sorunları çözememiş olmamıza borçluyuz. Suriye iç savaşı ve takip eden siyasal istikrarsızlık hem küresel terörün yükselmesine hem de ülkelerinde yaşayamayacak duruma gelen mültecilerin önce komşu, daha sonra da merkez ülkelere akışına yol açtı. Bugün 26 milyon kişi mülteci durumunda ve bunların 7 milyonu Suriye’den, 4 milyonu Venezuela’dan ve şimdilik 2.6 milyonu Afganistan’dan geliyor.

 

 

Uluslararası camia olarak başta Suriye olmak üzere ne bu huzursuzlukları sona erdirebildik ne de mültecileri hak ettikleri insanca yaşama kavuşturacak olanakları sağlayabildik. Üstelik bu mülteciler “misafir” oldukları ülkelerdeki insanların nefretini de üzerlerine çektikleri tedirgin bir yaşam sürmekteler. Daha da uzun soluklu bir sorun olarak küremizin yaşadığı iklim değişikliği sorunu da masamızda duruyor. Yeni açıklanan bir rapora göre son yüzyılda ortalama sıcaklıklar 1 derece yükseldi ve bu yükselişin temel sebebi de insanların faaliyetleri. Bu faaliyetlerin sonucunda son 1000 yılın en yüksek sıcaklığına ulaşmış durumdayız, buzullar hızla eriyor ve iklim değişmeye devam ediyor. Eğer bu konuda acil tedbirler alınmazsa, önümüzdeki dönemde iklim değişikliği kaynaklı sorunların artacağı öngörülüyor. İklim değişikliği sorununun farkına varmamızın üzerinden yaklaşık bir yüzyıl geçmesine rağmen, dünyaya verdiğimiz zararın önüne geçebilmiş değiliz. Bu konudaki en etkili uluslararası aksiyon olarak görülen Paris İklim Anlaşması’na ABD –Biden yönetimi imzalayacağını söyledi- ve Türkiye dâhil 6 ülke henüz imza atmış değil, bu da etkin bir müdahalenin önündeki en büyük engel.

 

Ülkemizdeki Krizlerin Bir Kısmı Yönetememe Krizi…

 

Ülkemize gelince, birçoğu küresel krizlerle ilişkili olan, bir kısmı da tamamen bizim yönetememizden kaynaklanan bir dizi krizle son üç ayda karşılaştık. COVID-19 pandemisiyle mücadelemizi bir kenara bırakıyorum, o tek başına analiz edilmesi gereken bir vaka. Önce, Marmara Denizi’nde son yirmi beş yılın eseri olan ama bizim yeni öğrendiğimizde “musilaj” sorunuyla karşılaştık ve denizin üstünü süpürmek gibi palyatif tedbirlerin yetmeyeceğini idrak ettik. Ülke nüfusunun %25’ini ağırlayan bu deniz, yaşamsal niteliklerini kaybetmiş gibi gözüküyor, bugün en radikal tedbirleri alsak bile iyileştirmemiz onlarca yıl sürebilir deniyor.

 

Musilaj sorunu bitmeden, karşımıza Akdeniz bölgesindeki orman yangınları çıktı. Neredeyse aynı anda başlayan yüzlerce yangın binlerce metrekare alanı yok ederken, ülkemizde bu büyüklükte bir felaketle savaşmaya yetecek uçak olmadığını öğrendik. Orman yangınları doğal olarak küresel iklim değişikliğiyle ilişkili, ancak komşularımız bizden çok daha tedbirli gözüküyor.

 

Orman yangınlarının acısı geçmeden, Karadeniz bölgesinde yoğun yağış ve yanlış yapılaşma nedeniyle yetmiş dokuz kişinin yaşamını kaybetmesine ve onlarca binanın kullanılmaz hale gelmesine yol açan bir sel felaketi yaşadık. Dere yataklarına ev yapılmaması gerektiğini öğrenemediğimizi de bu vesileyle öğrendik. Bu arada 17 Ağustos 1999 depreminin yıl dönümü nedeniyle de hala beklenen büyük depreme hazırlıklı hale gelemediğimizi de hatırladık, olası bir İstanbul depreminde hem çok sayıda can kaybı yaşanması hem de ülke ekonomisinin çok büyük darbe alması öngörülüyor. Bu krizlere yaklaşık 2018’den beri süregelen, pandemi dolayısıyla da olumsuz etkisi artan ekonomik sorunları da ekleyebiliriz. Türk Lirası değer kaybediyor, enflasyon yükselmeye devam ediyor; işsizlik, özellikle de genç işsizliği can yakıcı bir sorun halinde. Gençlerin kayda değer bir kısmı yaşamlarından umutsuz ve başka bir ülkede yaşamına devam etmek isteyenlerin oranı her geçen gün artıyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Ülkemizde insanlararası ilişkiler konusunda da başarılı bir sınav vermiş durumda değiliz. Olası bir Afgan göçüne karşı alarma geçmiş durumdayken, oportünist siyasetçilerin de gaz vermesiyle Suriyeli mültecilere yönelik bir dizi şiddet eylemine, hatta bir “pogrom” girişimine şahit olduk. Ülkede yabancılara karşı hoşgörü, dezenformasyon kampanyalarının da etkisiyle son derece azalmış durumda ve bu durumu kendisine fırsat olarak gören siyasetçiler de eksik değil. Afganistan’da Kabil’in Taliban’ın eline düşmesinin tetikleyeceği yeni bir Afgan mülteci akışının bu huzursuzluğa daha da fazla katkıda bulunacağı kesin. Üstelik siyasal duygusal kutuplaşmanın egemen olduğu siyasal ortamımızda, her kriz kamplaşmaların artmasına ve duvarların yükselmesine yol açıyor; bu da sağlıklı bir diyalog kurmamızın önündeki en büyük engel.

 

Ancak İktidardakilerin Değişmesi, Küresel Krizlerin Çözülmesine Yetmez…

 

Gündelik ekmeğinin peşinde olan muhalif siyasetçi için bu sorunların çözümü kolay: “O gitsin de, ben gelince çözerim!”. Muhaliflik zaten böyle bir şey, iktidardaki rakibinizden daha iyi yöneteceğinize inanmasanız bu işe girmezsiniz bile. Bu görüş, yaşananların iktidarın beceriksizliği ve krizleri yönetememesinin yanı sıra neredeyse 20 yıllık AK Parti iktidarının devletin kurumsal kapasitesini imha etmesinden kaynaklandığını söyleyenlerce de destekleniyor. Bu bakış açısıyla iktidarın ilk seçimde değişmesiyle yaşanacak bir “restorasyon” dönemi, bu sayılan ve gelecekte de karşımıza çıkacak krizlerden kolaylıkla ve en az zararla çıkılmasını sağlayacak, yeter ki seçmen ilk seçimde doğru bir tercih yapsın.

 

Bu görüşlerin kayda değer bir haklılık oranı taşıdığını not edelim. Karşılaştığımız krizlere daha hazırlıklı olmak ya da daha etkin –daha az zararla diye okuyun- bir biçimde yönetmek mümkün. Ancak, görüldüğü üzere bu krizlerin büyük bir kısmı küresel faktörlerle ilişkili.

 

Finansal kriz, pandemi, mülteci akını, iklim değişikliği ve siyasal istikrarsızlıklar içinde yaşadığımız kürenin ortak sorunu. Karamsar bir bakış açısıyla sanayi devrimiyle beraber içine girdiğimiz, 1945 sonrası kurulan küresel düzenle de tadını çıkardığımız küresel büyüme döneminin sonuna geldik. Küremizin doğal kaynaklarını, insan sermayemizi ve kapitalizmin motoru olan insanların tüketim aşkının sağladığı olanakları tükettik. Artık, sürekli büyümenin olduğu, Pinker ve Ridley gibi filozoflara ilham veren ilerleme döneminin sonuna gelmiş olabiliriz ve içinde bulunduğumuz küreselleşmenin de etkisiyle krizlerimiz de küresel, tek başımıza çözüm bulmamız mümkün değil. Gerçekten de Afrika’da kanat çırpan bir kelebek, ABD’de fırtınaya yol açabilir. İşte bu noktada, gelecek tahayyülümüzü büyümeye değil, küçülmeye ve belki de düşmeye çevirmemiz gerekiyor. Kaynakların ilelebet artmadığı bir ortamda, nasıl bir dünya, nasıl bir Türkiye olacak? Gerçekten de basit bir yönetim değişikliği sayısı artan küresel sorunlarla mücadele etmemizi sağlayabilecek mi? Sorunların çoğu küreselken, bu sorunları çözmekten aciz, hatta bizzat bu sorunların kaynağı olan ABD ya da AB liderliğinde küresel çözümler geliştirebilecek miyiz? Batı’nın kendi sınırsızlık hayalinden sıyrılmasını öneren “degrowth” –“küçülme” hareketi bir alternatif sunuyor, ancak bu reçetenin gelişmemişliğin sorunlarını yaşayan Güney’e de bir çözüm sunduğundan pek emin değilim. Zaten yoksul olan Güney’in büyümeden vazgeçmesi kolay gözükmüyor.

 

Sonuçta, bir “düşüş” içerisinde olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Tıpkı, geçen günlerde gözlerimizle şahit olduğumuz, bir uçağın iniş takımlarına tutunarak kaçmaya çalışan iki Afganistan vatandaşının olduğu gibi. Ya da, 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’den atlayarak kurtulmaya çalışanlar gibi, dünya vatandaşları olarak düşüyoruz ve bazılarımız –yoksullar, mülteciler, azınlıklar, kadınlar – daha hızlı düşüyor. İşte yanıtlamamız gereken soru bu, düşerken, nasıl yöneteceğiz? Yoksa, kaynaklar sınırsız gibiyken/gözükürken, geleceğin refahını bugünden harcayabilirken, yönetmek kolay. İktidara aday olan muhalefet unsurlarının da toplumsal reaksiyon dalgalarında sörf yapmak yerine bu sorulara yanıt vermesi, ya da yanıt verebileceklerin önünü açması gerekiyor.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.