Eğitimde Koronavirüse Hazırlıksız Yakalanmak!

COVID-19’la birlikte, özellikle son 20 yıldır başta FATİH projesi olmak üzeri çeşitli projelerle binlerce okulu bilgisayar, akıllı tahta ve tablet gibi teknolojik araçlarla donatan, yüzbinlerce öğretmeni bu kapsamda eğitmek için çeşitli projeler uygulayan eğitim sisteminde teknolojinin entegrasyonun yeterince yapılamadığı adeta malumun ilanı haline gelmiştir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Tüm dünyada büyük bir paniğe neden olan COVID-19 salgını, öncelikle insanların fizyolojik sağlıklarını tehdit etmekle birlikte psikolojilerinden günlük yaşam rutinlerine birçok alanda oldukça hızlı ve olumsuz etkileri olan bir salgın olma unvanını şimdiden kazanmış durumda. Bireylerin yaşamlarında önemli etkileri olan bu salgının küresel çapta muazzam ekonomik sonuçlarının olması beklenen bir durum. Dünya ekonomisi üzerinde nasıl bir etki bırakacağını elbette zaman gösterecek ancak halihazırda tüm dünyadaki eğitim sistemleri üzerindeki yıkıcı etkisi çok şiddetli bir şekilde görülmekte. UNESCO rakamlarına göre, 27 Mart 2020 itibarıyla, dünya genelinde yaklaşık 1,5 milyardan fazla öğrenci okula veya üniversiteye gidemiyor. Dünya genelinde 165 ülkede olduğu gibi ülkemizde de okulların COVID-19 salgını ile mücadele önlemleri kapsamında hızlı bir şekilde kapatılmaları eğitim sektörü için bugüne kadar eşi görülmemiş bir zorluğu da ortaya çıkardı.

Dünyanın genelinde okulların geçici olarak kısa bir süreliğine kapatılması çok kısa sürede gerçekleştirildi. Ancak krizin süresine ilişkin belirsizlik, durumu zorlaştırmakta ve bu durumun aylarca devam etmesi durumunda ödenecek faturanın büyüklüğü başta eğitimciler olmak üzere toplumun tüm kesimlerini düşündürmektedir. Okulların uzun bir süre kapalı kalması durumunda öğrencilerin ne yapacağı ve eğitimlerinin nasıl devam ettirileceği cevabı en zor soru olarak ortada durmaktadır.

Elbette bu çapta bir salgın yakın tarihte görülmemiş bir durumdur ve bu yüzden sonuçlarının ne getireceğini kesin olarak söylemek mümkün değildir. Ancak bu salgın geçtiğinde, tüm sektör ve alanlarda olduğu gibi eğitimde de hiçbir şeyin artık eskisi gibi kalamayacağı ve kalmaması gerektiği kesindir. Özellikle okulların uzun süreli kapalı kalmasının çocuklar ve gençlerin büyüme ve gelişme fırsatlarından mahrum bırakılması gibi olumsuz sonuçlarının yanı sıra hali hazırda var olan sosyal eşitsizliklerin daha da artmasına neden olabilecek önemli bir sorun potansiyeli taşıdığı gerçeği ortada iken.

Dünyadaki Eğitim Sistemlerinin Krize Yaklaşımlarındaki Farklılıklar

İnsanlık tarihinde neredeyse ilk defa tüm ülkeleri etkisi altına alan böylesi bir krizi önceden ön görerek buna yönelik önlemlerin alınmış olması elbette mümkün değildir. Ancak tüm krizlerde olduğu gibi COVID-19 salgınının tüm dünyaya öğrettiği şey, her alanda olduğu gibi eğitim alanında da böylesi durumlara hazırlıklı olmayı sağlayacak alternatif kapasite altyapısına sahip olmanın ne kadar önemli olduğudur. Zira dünya çapında yaşananlar bu tür bir salgında yaşanabilecek okul kapanmaları durumunda ne yapılacağına ilişkin neredeyse hiçbir ülkenin bir yol haritasının olmadığını göstermiştir. Bununla birlikte COVID-19 sadece birkaç hafta içinde, dünya çapında öğrencilerin eğitim alma şeklini değiştirmeye zorlamış ve ülkeler sahip oldukları teknolojik alt yapıyla bu duruma farklı şekillerde tepki vermek durumunda kalmışlardır. COVID-19 dünya çapında eğitim kurumları için yenilikçi çözümler bulmada adeta bir katalizör haline gelmiştir. Elbette bu dönemde yapılan uygulamaların nasıl sonuçlar vereceğini zaman gösterecek. Ancak farklı ülkelerin devreye soktukları uygulamalara bakılınca, teknolojinin imkanlarını mevcut eğitim sistemlerine hali hazırda entegre etmiş ülkelerin bu krize daha kolay ve etkili çözümler üretebildikleri görülmüştür.

Son birkaç hafta için de aslında tüm dünyada yapılan 1880’li yıllardan bu yana toplumların gündeminde olan ve farklı mekânlarda öğrenci, öğretmen ve öğretim materyallerinin iletişim teknolojileri aracılığıyla bir araya getirildiği kuramsal bir eğitim faaliyeti olarak bilinen uzaktan eğitim yöntemlerini devreye sokmaktı. Başlangıçta mektupla öğretim şeklinde yapılan uzaktan eğitim, bilgi işlem teknolojisindeki gelişmeyle birlikte özellikle 1990’lı yıllardan itibaren yerini çevrimiçi-dijital öğrenme ortamları gibi oldukça esnek uygulamalara bırakmıştır. Nitekim özellikle Çin, Fransa, Almaya ve ABD dahil olmak üzere birçok ülke hızlı bir şekilde ellerindeki mevcut çevrim içi eğitim imkanlarını göz önüne alarak farklı uygulama alternatiflerini devreye sokmuşlardır. Çevrimiçi-dijital eğitim platformlarını mevcut eğitim sistemi içine önceden entegre etmiş bazı ülkeler COVID-19’la birlikte ortaya çıkan duruma, çocukların eğitimlerine evlerinde daha önceden alışkın oldukları çevrim içi platformlarla devam etmelerini sağlayan bir uygulamayla çözüm üretmişlerdir. Türkiye’nin de içinde olduğu diğer birçok ülke de çevrimiçi eğitim platformlarının yanı sıra TV yayınları üzerinden eğitim sürecini devam ettirme şeklinde bir çözüme yönelmiştir.

Eğitim Sisteminde COVID-19’la Mücadele Önlemleri

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) ani bir şekilde gelişen bu küresel krize hızlı bir şekilde cevap verebilmek adına 16 Mart 2020’den itibaren ülkedeki tüm ilkokul, ortaokul ve liselerin iki hafta kapatıldığını açıklamış ve eğitime verilen bu iki haftalık aranın bir haftasının Nisan ayındaki ara tatilin öne çekilmesi, ikinci haftanın ise uzaktan eğitim şeklinde yürütüleceğini açıklamıştır. Bu kapsamda 23 Mart itibariyle başlatılan uzaktan eğitimde, donanım ve eğitsel materyaller açısından geliştirilmiş çevrim içi eğitim platformu Eğitim Bilişim Ağı (EBA)’nın yanı sıra içeriği yine MEB tarafından hazırlanan video içeriklerinin TRT aracılığı ile yayınlanması şeklinde ikili bir yaklaşımla süreci yönetme çabasına girerek Türkiye açısından makul sayılabilecek bir yol seçmiştir. 25 Mart 2020’de bilim kurulunun önerileri doğrultusunda okulların 30 Nisan’a kadar kapalı tutulacağı ilan edilerek sürecin benzer bir şekilde devam ettirileceği kararı ise COVID-19’la mücadele önlemleri kapsamında eğitim sürecinde kullanılan yöntemlerin öğretim sürecindeki etkililiği ile ilgili kaygıların artmasına neden olmuştur.

Eğitim sistemi içinde 3,9 milyonu açıköğretim olmak üzere toplam yaklaşık 7,8 milyon öğrenci ve 207 üniversite ile önemli bir yer tutan yüksek öğretimde de Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından 13 Mart 2020’de yayınlanan bilgilendirme notuyla COVID-19’la mücadele önlemleri kapsamında alınan önlemler ilan edildi. Bu kapsamda ülkemizdeki tüm yüksek öğretim kurumlarında 16 Mart 2020’den itibaren 3 hafta süre ile eğitime ara verildiği, uzaktan öğretimle ilgili usul ve esaslara göre açılmış, hâlihazırda uzaktan eğitimle yürütülmekte olan programların, uygulamalı ve yüz yüze eğitimleri hariç olmak üzere eğitimlerine devam etmesine karar verildiği duyuruldu. Bunun yanı sıra 120 üniversite bünyesinde bulunan uzaktan eğitim araştırma ve uygulama merkezleri ile 2 milyondan fazla öğrenciye uzaktan eğitim imkânı veren üniversitelerin yetkinlikleri ve bunun için gerekli olan altyapıları dikkate alınarak dijital ortamda dersler verilebilmesine imkân sağlamak için üniversitelerin talep ve tekliflerinin alınmasına da karar verildiği ifade edildi. YÖK’ün bu yaklaşımı da böylesi bir kriz döneminde yapılabilecek en aklı selim yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

Eğitimde COVID-19’la Mücadele Yönteminin Ortaya Çıkardığı Yeni Sorunlar

Kriz durumlarında ortaya çıkan sorunun çözümüne yönelik etkin ve uygulanabilir önlemler alınması önemlidir. Ancak unutulmamalıdır ki çözüm olarak alınan önlemler yeni sorunları da beraberinde getirmektedir. Örneğin yaşanan süreç, MEB tarafından 23 Mart itibariyle başlatılan uzaktan eğitimde kullanılacağı ifade edilen EBA’nın etkin bir şekilde kullanılmadığını göstermiştir. Çünkü her ne kadar EBA gibi çevrimiçi eğitim platformuna sahip olunsa da kriz öncesinde bu sistemin mevcut eğitim sistemi ile entegrasyonunun tam olarak kurulmamış olması önemli bir eksiklik olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte dünya çapında bilişim teknolojilerinde yaşanan hızlı gelişimin Türkiye’nin her bölgesine homojen bir şekilde yayılmamış olması, ekonomik yetersizliklerin yanı sıra bölgeler arası erişim ve eğitim düzeyi farklılıkları, alt yapının daha çok büyük kent merkezlerinde belli düzeyde halledilmiş olması gibi nedenlerden çevrimiçi platformun aktif olarak kullanılmasını mümkün kılmamıştır.

Eğitimde çevrimiçi-dijital eğitim platformlarının etkili bir şekilde kullanılabilmesi için en kilit faktör okul yöneticileri ve öğretmenlerin sürece aşına olmalarıdır. Ancak COVID-19’la birlikte, özellikle son 20 yıldır başta FATİH projesi olmak üzeri çeşitli projelerle binlerce okulu bilgisayar, akıllı tahta ve tablet gibi teknolojik araçlarla donatan, yüzbinlerce öğretmeni bu kapsamda eğitmek için çeşitli projeler uygulayan eğitim sisteminde teknolojinin entegrasyonun yeterince yapılamadığı adeta malumun ilanı haline gelmiştir. Zira okullara ait web sayfası tasarımlarında içeriğin kurum tanıtımından öteye geçememesi ve öğretim amaçlı web içeriklerinin neredeyse yok denecek düzeyde olması zaten bilinen bir durumdur. Bu nedenle EBA yanında TV yayınlarının da yapılması eşitlikçi bir yaklaşım sergilenmesi açısından önemli ve değerlidir. Zira Eğitim verilecek öğrenci sayısının fazlalığı, program yapımı ve yayın maliyetinin daha düşük olması ve neredeyse her öğrencinin evinde en az bir televizyon olması gibi nedenler eğitimde fırsat eşitliği sağlamada televizyonun uzaktan eğitimde, eğitim sisteminin destekleyici bir parçası olarak kullanılması açısından önemli ve aynı zamanda tercih edilebilecek en kolay yoldur.

Uzaktan eğitimde televizyon kullanımının fırsat eşitliği sağlaması açısından önemli olmasının yanı sıra program üretiminin karmaşık olması, zaman alması, önceden hazırlanan eğitsel televizyon eğitim programlarının neredeyse tamamının ortalama öğrencileri hedef alması, kitle iletişim yaklaşımını kullanılması nedeniyle özel ihtiyacı olan öğrencilere adaptasyonunda zorluk yaşanması ve mevut uygulamada olduğu gibi etkileşim olmaksızın pasif olarak kullanılması gibi önemli sınırlılıkları da bulunmaktadır. Elbette TV’nin öğretimdeki etkililiği sınırlandırdığı bu özellikleri bir hafta gibi kısa bir süre için göz ardı edilebilir. Ancak 25 Mart 2020’de bilim kurulunun önerileri doğrultusunda okulların 30 Nisan’a kadar uzun bir süre kapalı tutulacağı kararı, oldukça uzun olan bu sürecin TV yayınları üzerinden yürütülmesinin ortaya çıkaracağı sınırlılıkların pedagojik açıdan dikkate alınmasını zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla TV yayınlarına verilen ağırlığın hızla azalması ve farklı ve çeşitlendirilmiş/özelleştirilmiş destek süreçlerinin acilen devreye alınması önemli bir gerekliliktir.

COVID-19’la toplum olarak yürütülen bu mücadele de eğitim sisteminin aşırı merkeziyetçi yapısı nedeniyle MEB tarafından hızlı bir şekilde sergilenen bu çözüm yaklaşımının ortaya çıkardığı en önemli sorunlardan bir diğeri ise eğitim sisteminin temel bileşenini oluşturan okul ve öğretmenlerin pasifize edilerek eğitim sürecinin dışında bırakılmasıdır. Okul ve öğretmenlerin pasif konumda olması sürecin sorumluluğunu adeta öğrenci ve velilerin omuzlarına yüklemiştir. Uzaktan eğitim süresinin uzatılmış olması, özellikle pasif konumda olan öğretmenlerin aktif duruma geçirilerek öğrencileriyle etkili bir iletişim kurabilme ve öğrencilerinin bireysel ihtiyaçları çerçevesinde ek destek sağlayabilecekleri etkin bir mekanizma kurulmasına dönük çalışmaların acilen yapılması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Nitekim 2020’lı yılların dijital teknolojilerini etkin olarak kullanan birçok özel okul bu süreçte öğretmenlerini aktif bir şekilde kullanarak, öğrencilerini 1980 model açıköğretim TV modeline mahkûm etmemektedir. Bu durum ise hali hazırda kamu ve özel okullar arasındaki fırsat eşitsizliği makasını daha da açmaktadır. Bu kapsamda gerek öğretmen ve gerek okul yöneticilerinin çevrim içi platformlar aracılığıyla daha aktif olabilmeleri konusunda bir yaklaşım sergilenmesi, iyi uygulama örneklerini içeren yol gösterici kılavuzların hazırlanarak özellikle öğretmenlerin uzaktan eğitim sürecine hızlıca entegre edilebilmeleri izlenmesi gereken yollardan birisidir. Diğer taraftan hem öğretmen hem de öğrencilerin çevrimiçi eğitim platformlarını kullanım oranlarını arttırmak amacıyla sadece bu tür platformlarda kullanılabilecek ücretsiz internet paketlerinin sağlanması da sürece önemli bir katkı sağlayacaktır.

Mevcut durumda öncelikli olarak yapılması gerekenlerden birisi de gerek öğrenciler gerekse velilerin bu süreci daha kolay atlatabilmeleri için etkin bir rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmeti verilmesidir. Zira toplum olarak zor günler yaşadığımız bu dönemde bireylere ulaşma ve yardım etmede en doğru ve etkili yol krize müdahaledir. Olağanüstü durumlara bağlı olarak ortaya çıkan bu tür sorunlar için krize müdahale yöntemi, bir birey, aile veya grubun biyopsikososyal işleyişini etkileyerek dengeyi bozan olaylar için en geçerli yaklaşımlardan birisidir. Toplumun en değerli varlıkları olan çocuklarının en çok zaman geçirdikleri yer olan okullarda kriz durumlarına hazırlık çalışmalarının ve buna bağlı önlemlerin geçiştirilmesi ve yeterli önem ve özenin gösterilmemesi kabul edilebilir bir durum değildir. Maalesef COVID-19 ülkemizde günümüze değin bu konuda yeterli görülebilecek bir duyarlık ve çaba gösterilmediğini açıkça ortaya koymuştur. Okullarımızda ve diğer eğitim kurumlarında krize müdahale planlaması ve kriz yönetimi bilgilerinin yeterince kullanılmıyor olması büyük bir eksikliktir. Bu nedenle özellikle okul rehberlik servisleri aracılığıyla zorunlu olarak uzaktan eğitim almak durumunda olan öğrenci ve velilerine yönelik bir destek mekanizmasının acilen hayata geçirilmesi önemlidir.

Yükseköğretim sisteminde alınan eğitime üç hafta ara verilmesi kararı sonrasında ise yaşanan süreç ortaya çözümlenmesi gereken yeni sorunlar çıkarmıştır. Şöyle ki 18 Mart 2020’de Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı tarafından yapılan basın açıklanmasında 23 Mart tarihinden itibaren uzaktan eğitim kapasitesine sahip olan üniversitelerin sahip oldukları dijital imkanlar ile uzaktan öğretim sürecine başlayacakları, bu kapasiteye sahip olmayan üniversitelerin ise YÖK tarafından oluşturulan açık ders havuzunu kullanmaya başlayacakları belirtilmiştir. 26 Mart 2020’de yapılan basın açıklaması ile ise bahar döneminde eğitim öğretim sürecinin sadece uzaktan eğitim, açık öğretim ve dijital öğretim imkanları ile sürdürmeye karar verildiği ilan edilmiştir.

YÖK, eğitim süreçlerinin devam etmesi için bu tedbirlere başvurmaktadır. Ancak kapsamlı bir strateji ve yol haritasının sunulmamış olması önemli bir eksikliktir. Örneğin bu sürecin öğrenci boyutu nasıl işletilecektir? Yükseköğretime devam eden ve şu anda evlerinde bulunan milyonlarca öğrenci uzaktan eğitim uygulamasına devam edecek teknolojik alt yapı, imkân ve donanıma sahip midir? Hali hazırda bütün üniversitelerin uzaktan eğitimi sürdürecek altyapı imkanları mevcut mudur? Uzaktan eğitim için gerekli alt yapıya sahip olup bunu hali hazırda uygulayan üniversitelere devam eden öğrencilerle, bu alt yapıya sahip olmayan üniversitelerin öğrencileri arasındaki fırsat eşitsizliği nasıl önlenecektir? Bunların yanı sıra eğitim sürecinin en önemli aşamalarından birisi olan öğretimin değerlendirmesi nasıl yapılacaktır? Bu ve bunun gibi birçok soru cevabını aramaktadır. Bu nedenle burada ifade edilenlerin yanında ifade edilemeyen birçok sorunun ortaya çıkmasına neden olan bu karara istinaden daha somut bir yol haritasına ihtiyaç vardır. Diğer taraftan, salgın geçtikten sonra gerekirse yaz döneminde eksik kalan öğretimin telafi edilmesi yaklaşımı, önemli bir seçenek olarak değerlendirilmelidir.

Sonuç

Tüm krizlerde olduğu gibi COVID-19’un eğitim sistemlerinin geleceğe bakması, olası tehditlere uyum sağlaması ve kapasitelerini geliştirmesi için önemli bir fırsat sağladığı da görülmektedir. Mevcut durum, eğitim sisteminin tüm kademelerinde hali hazırda var olan sorunların COVID-19’la mücadelede önemli zorluklar çıkardığını aşikâr etmiştir. COVID-19’un ortaya çıkardığı diğer bir gerçek ise bu salgın geçtiğinde, tüm sektör ve alanlarda olduğu gibi eğitimde de hiçbir şeyin eskisi gibi kalamayacağıdır. Özellikle açık öğretim konusunda ciddi bir deneyimi olan Türkiye’de böylesi bir kriz durumunda çözüm olarak hala 1980 model TV aracılığıyla eğitimi öncelemek sistemde radikal bir değişim ihtiyacı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Türkiye’de yükseköğretim dahil mevcut eğitimin sisteminin sanal ve dijital teknoloji tabanlı bir yapıya çok hızlı bir şekilde dönüştürülmesi, sadece bugün adı COVID-19 olan yarın adının ne olacağı belli olmayan bu tür krizlerle baş edebilmek için değil, içinde yaşadığımız bilgi çağının bir gereği olarak da zorunlu hale gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti sosyal devlet olmanın bir gereği olarak tüm vatandaşlarının yaşam düzeyi, sosyal güvenliği, eğitimi vb. konularda eşitlikçi yaklaşmak zorundadır. Bu nedenle zaman eğitim sisteminde mevcut olan eşitsizlikleri derinleştirme zamanı değil, eğitimin dönüşüm gücüne yatırım yapma zamanıdır.

Teknoloji yerlisi olarak dünyaya gelen günümüz çocuk ve gençlerine içinde bulunduğumuz çağın yadsınamaz bir olgusu olan sanal teknolojileri (bilgisayar, internet ve akıllı telefonlar vb) doğru tanıtmadan ve doğru kullanmayı öğretmeden sadece kontrol etmeye dönük yaklaşımlar içinde bulunduğumuz bilgi çağına uygun pedagojik bir yaklaşım değildir. Bu nedenle eğitimde dijital dönüşümü gerçekleştirerek bu araçların bir şekilde eğitim ve öğretime konu veya aracı olmalarını sağlamak gelecek açısından da izlenmesi gereken en mantıklı yoldur.

Son söz olarak gerek mevcut durumun iyi yönetilmesi gerekse ileride yaşanabilecek bu tür durumlara daha hazırlıklı olabilmenin yolu öncelikle eğitim sistemindeki mevcut ve bilinen sorunlara bilimin ve aklın ışığında çağın gerektirdiği gerçekçi çözümler üretmektir.

 

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.