Eğitimden Beklentimiz Neydi, Şimdi Neredeyiz?

Medreseleri çağdaş eğitim kurumlarına çeviremedik, kendi yarattığımız Köy Enstitülerini yaşatamadık, Batı’dan kopyaladığımız okulları Batılıların yaptıkları gibi verimli çalıştıramadık. Bir şeyleri devamlı yanlış yaptığımız ortada, üstelik ülkemizin kalkınmasının eğitimli insana bu kadar ihtiyacı varken.

Eğitimden Beklentimiz Neydi, Şimdi Neredeyiz?
Felsefesi olmayan bir milletin mektebi olmaz.1

 

Yukarıdaki alıntının sahibi Nurettin Topçu, ülkemizin üç asırdır yaşadığı buhranların sebebi ve kaynağının kültür ve maarif olduğunu söyler. Ona göre “Alimin atının ayağından sıçrayan çamurdan bile şeref payı çıkaran hükümdarın” asrından cahillerin ulema sınıfına nüfuz ettikleri ve devletimizin sarsıntılar geçirdiği bir asra geçilmiştir. Son iki asırda açılan birçok müessese ve mektebin Avrupa’nın körü körüne taklidi olduğunu savunur. Yeni ilimler okutulduğunu ama ilim sevgisinin aşılanmadığını, alimin üstünlüğünün ve cemaat içindeki önderliğinin telkin edilmediğini söyler.

 

Topçu’ya göre “millet bünyesinde inkılaplar mekteple başlar ve her milletin kendine özel olan mektebi vardır.” Medresenin bir zamanlar bizim milli mektebimiz olduğunu ancak ne milli ruhu ve sosyal gelişmeyi takip edebildiğini ne de dünyanın fikir ve irfan hayatıyla bağlarını muhafaza edebildiğini ifade eder. Ona göre evrim prensibine karşı duran bir zihniyetin yıkılması zarurettir. Bugünü fevkalade andıran durumu bakın nasıl eleştirir “…asırlardan beri İslam dünyasını uyutan sözde din adamaları yerlerini, …, hakikat ihtirasına sahip, fazilet mücahidi, cemaatin beynine ve kalbine girmiş idealist bir münevver zümreye terk etmedikçe milli mektebi kuracak ruh meydana gelmeyecektir.” Ona göre felsefi kültür, mektebin temel taşıdır. Milli mektebimiz ne medresedir ne de çeşitli kozmopolit unsurların karışığı olan bugünkü mekteptir.

 

O zaman şunu sormamız gerekir: Bizim milli mektebimiz nedir? Bakınız Atatürk, Osmanlı Devleti’nin fiili olarak sona ermesinden sonra Kurtuluş Savaşı sırasında 15-21 Temmuz 1921 tarihinde yapılan ilk Maarif Kongresi’nde ihtiyaç duyulan milli maarifi nasıl tanımlar: “Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin gerileme tarihinde en önemli bir etken olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye programından bahsederken, eski devrin batıl inançlarından ve doğuştan sahip olduğumuz özelliklerle hiç ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, Doğudan ve Batıdan gelebilen tüm etkilerden tamamen uzak, milli ve tarihi özelliğimizle uyumlu bir kültür anlıyorum.” Bu mektepte gençlere neler öğretilecektir? “Onlara özellikle varlığı ile, hakkı ile, birliği ile çatışan tüm yabancı unsurlarla mücadele lüzumu ve milli fikirleri, kendinden geçerek her zıt fikre karşı şiddetle ve fedakârca koruma gereği telkin edilmelidir.”2

 

Atatürk’e göre eğitim toplumun yeniden biçimlendirilmesinde en önemli itici kuvvettir. Bu süreçte sadece ilim ve fen yol gösterici olacak ve kesinlikle bu yoldan ayrınılmayacaktır.3 Bu felsefe en veciz şekilde “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü ile ifadesini bulur.

 

Değişim Çok, Şikâyetler Aynı

 

İlk Maarif Kongresi’nden bugüne 100 yıl geçti. Bu sürede eğitim sistemimizde pek çok değişim oldu ama şikâyetler hep aynı. Hâlâ eğitim sistemimizin ülkemizin ihtiyacı olan insan gücünü tam olarak yetiştiremediğini ve aynı kulvarda yarıştığımız ülkelerden geri olduğumuzu ve rekabet edemediğimizi söylüyoruz. Medreseleri çağdaş eğitim kurumlarına çeviremedik, kendi yarattığımız Köy Enstitülerini yaşatamadık, Batı’dan kopyaladığımız okulları Batılıların yaptıkları gibi verimli çalıştıramadık. Bir şeyleri devamlı yanlış yaptığımız ortada, üstelik ülkemizin kalkınmasının eğitimli insana bu kadar ihtiyacı varken.

 

Sorunun cevabı sadece eğitimle alakalı değil. Ülkemiz, çok bitkin çıktığı Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana eğitimle ilgilenecek olağan bir dönem geçirmedi. Daha Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarını tedavi etmeden 1940’larda İkinci Dünya Savaşı’nın sesleri duyulmaya başlandı. Ülkemiz çok zor da olsa bu savaşa katılmamayı başardı ama savaş sonrası ekonomik bunalımdan payına düşeni almaktan kurtulamadı. 1950’lerde çok partili sisteme geçişle birlikte biraz nefes alındı ama 1960 ihtilali demokratik hayatı kesintiye uğrattı ve birçok sorunla baş başa kaldık. 1960’ları takip eden yıllar ve özellikle 10 yılda bir yaşadığımız askeri darbeler ve ekonomik sorunlar ülkede huzur ve eğitime konsantre olacak zaman bırakmadı. Hep yapıyormuş gibi yaptık. Şekil olarak her şeyimiz tamamdı ama içerikleri istediğimiz seviyede değildi. 2000’li yılların başında genel olarak her alanda eskiye nazaran bir normalleşme görülse de son zamanlarda iktidarın düşen performansı nedeniyle temel kalkınma göstergelerinde 2009-2010 yıllarına döndük. Bugün hâlâ ciddi ekonomik sorunlarla mücadele ediyoruz.

 

2006-2016 yılları arasında mümkün olduğunca niceliksel büyümeyi sağladık ama bu açılım çözümü çetrefil ve zaman gerektiren nitelik sorununu beraberinde getirdi. Bugün öncelikle kalite ve bir ölçüde hâlâ fiziksel büyüme ile uğraşıyoruz. En önemlisi nicelik ve kalite sorunları ile uğraşırken eğitimin manevi tarafını büyük ölçüde ihmal ettik. Okullarımızdan sadece belli bir bilgi birikimini elde etmiş öğrenciler mezun ediyoruz. Millet ve vatan sevgisi sadece Türkçe, tarih ve edebiyat metinlerine gizlenmiş birkaç slogandan ibaret kaldı. Aşağıdaki iki soruya milletçe üzerinde hemfikir olduğumuz cevaplar üretemedik: Ne öğreteceğiz ve nasıl öğreteceğiz? Bu nedenle bir eğitim felsefemiz yok. Eğitim sistemimizin o günkü şartlarda neresi bizi en fazla rahatsız ediyorsa o kısma odaklanıp çözümler bulmaya çalıştık. Sonunda hiçbir sorunu tam çözemeden dağ gibi bir sorunlar manzumesi yarattık.

 

Eğitimde Kalite Farklılıkları ve Eşitsizlikler

 

Eğitim sistemimiz PISA ve TIMSS gibi uluslararası testlerde ve yerli testlerimizde, bazı dönemsel yükselmelere rağmen başarılı görülmüyor. Her yıl artan sürekli bir başarı eğrisini henüz yakalamış değiliz. Üniversite sınavlarında benzer bir durum söz konusu: Yıllar itibarıyla Türkçe, matematik, fen ve yabancı dil puanlarına bakıldığında sürekli bir artış değil iniş ve çıkışlar görülüyor. Her kademede okullar ve bölgeler arasında dikkat çekici farklılıklar var. En ciddi sorunumuz eğitimdeki bu kalite farklılıkları ve eşitsizliklerdir.

 

Şimdi çoğumuz en öncelikli sorunlarımızın okulöncesi ve temel eğitimde olduğunu anlamış görünüyoruz. Yapılacak iş okulöncesini yurt sathına yaymak, parasız hale getirmek ve temel eğitimi baştan yapılandırmaktır. Kademeler arası geçişleri sınavsız hale getirip yönlendirmeye başlamamız elzemdir. Bunun için Millî Eğitim Bakanlığı tarafından da önerildiği gibi öğrencilerin performansları 7, 8, 11 ve 12’nci sınıflarda takip edilmeli, bu sayede hem yönlendirme hem de sınıf, okul ve öğretmen değerlendirmeleri için güvenilir veriler elde edilmelidir. Böylece hem mesleki ve teknik okullara doğru öğrenciler yönlendirilecek hem de üniversiteye gitmek isteyen öğrenci sayısı azalacaktır.

 

Yine pek çoğumuz ilköğretimdeki öğretmenlerimizin muhakkak alanlarında yüksek lisans derecesine sahip olmasını arzulamaktadır. Uluslararası testlerde öğrencileri başarılı olan ülkelerin eğitim sistemlerinde yapılan budur.

 

Ülkemizde oldukça geç kalmış Öğretmenlik Meslek Yasası Kanunu hemen çıkarılmalı, öğretmenlerin özlük hakları düzenlenip aralarında huzursuzluklara neden olan farklılıklar giderilmelidir.

 

YÖK Yeniden Yapılandırılmalıdır

 

Yükseköğretimiz de maalesef istediğimiz çizgide değildir. Dünya sıralamalarına girebilen üniversite sayımız maalesef çok azdır. Yapılacak en acil değişiklik YÖK’ün yeniden düşünülmesi olmalıdır. Hangi şekilde olursa olsun YÖK sadece üniversiteler arası koordinasyonu ve planlamayı sağlar hale getirilmelidir ki bu üniversite özerkliğinin yolunu açacaktır. Rektör seçimi ve yetkileri de tekrar formüle edilmelidir. Bunun en iyi yolu üniversitelerde mütevelli heyeti sistemine geçmektir. Rektör seçimleri de bu heyetler marifetiyle yapılır ve liyakatli olan kişiler rektör olarak seçilir.

 

Öğretim üyesi temini için 1416 sayılı Kanun ile Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı’nın (ÖYP) kapasitelerinin artırılarak kullanılması öncelikli hedeftir. Hem öğretim üyesi sayımızı artırmalı hem de bölgeler arasında dengeli dağılımını sağlamalıyız. Ülkemizin akademide ve sanayide kullanılacak daha fazla doktora dereceli insan ve araştırmacıya ihtiyacı vardır.

 

Son yıllarda yüz yüze yükseköğretim kapasitemizde bir azalma, uzaktan yapılan açık öğretim kapasitemizde ise hızlı bir artış vardır. Bu eğilimi tersine çevirmek zorundayız. Bu arada öğretim üyelerimizin enerjisini tüketen ve akademik çalışmalarına zaman bırakmayan ikinci öğretimi kaldırmak gerekmektedir.

 

En önemli hususlardan birisi eğitimin finansmanıdır. İktidarın nominal değerler üzerinden arttığını söylediği eğitime ayrılan bütçe, sabit fiyatlarla yapılan değerlendirmelere bakılırsa azalmaktadır. Sadece yükseköğretimin finansmanına bakılırsa 2015-2019 yılları arasında merkezi yönetim bütçesinden ayrılan pay %4,24’ten %3,44’e inmiştir. Aynı dönemde GSYH içindeki yükseköğretimin payı %0,92’den %0,47’ye gerilemiştir.4

 

Öğrenci başına harcamamız (8.901 dolar) OECD ülkelerinde öğrenci başına yapılan harcamanın (15.656 dolar) nerede ise yarısıdır.

 

Fatih Sultan Mehmet’in söylediği gibi, “İlim ve irfan, ilgi ve iltifat görmediği yerde barınmaz.” Görünen o ki bugüne kadar ilim ve irfana yeterli derecede ilgi gösteremedik ve iltifatta eksik kaldık.

_

1 Nurettin Topçu, 2017, Türkiye’nin Maarif Davası, Dergah, 28. Baskı, s.15

2 Akyüz, Y., 2009. Türk Eğitim Tarihi (M.Ö. 1000-M.S. 2009), Ankara: Pegem Akademi Yayıncılık, s.321

3 Karagözoğlu, G., 1985. Atatürk’ün Eğitim Savaşı, Atatürk Araştırma Merkezi, 193-213.

4 Gür, B., Çelik, Z. ve Yurdakul, S., 2019, Yükseköğretime Bakış 2019: İzleme ve değerlendirme raporu, Ankara, Eğitim-Bir Sen Stratejik Araştırmalar Merkezi, s.114

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.