Ekonomik Model mi Siyasi Düzen mi?

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Günün sonunda, seçmen gerçekçi bir muhasebeyle siyasi ve ekonomik açıdan ne kazandığına ve ne kazanacağına bakarak karar verecektir. Ancak nihai kertede sonuç üretip üretmediğinden bağımsız olarak iktidarın yeni tercihi; siyaseti güvenlikleştirecek, toplumu kutuplaştıracak, Türkiye’nin seçimlere kadarki süreyi gergin bir atmosferde geçirmesine yol açacaktır.  

Türkiye bu yılın ikinci yarısından beri, yeni bir siyasi momentuma sahip. Bu yeni durumun temel dinamiğini, iktidarın siyasal inisiyatifi ve sayısal üstünlüğü kaybetmesi ve muhalefetin oluşan boşluğu doldurmaya yönelmesi üzerinden yaşanan canlanma oluşturuyor. İktidar değişimi ihtimalinin belirmesi ve güçlenmesi, iktidarı da muhalefeti de güdüleyen en önemli dinamiğe dönüşmüş durumda.

 

İktidarın siyasal ve sayısal avantajını yitirmesini tetikleyen birçok unsurdan bahsedilebilir. Ancak, bu unsurları iki başlık altında toplamak mümkün. İktidar, önce demokrasi perspektifini kaybetme sürecine girdi. 2013 yılından itibaren iktidarın karşı karşıya kaldığı ciddi meydan okumalara karşı geliştiridiği enstrümanlar üzerinden sınırlı başlıklarda süreli olarak vazgeçilen demokrasi perspektifi, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra Cumhur İttifakı terkibiyle bütün başlıkları içeren kuşatıcı ve kalıcı bir karara dönüştü. Cumhur İttifakı ve güvenlik paradigmasının mücessem hali olarak kurgulanan başkanlık sistemi üzerinden demokrasi perspektifinden vazgeçildi.

 

Bunun doğal yansıması ve seçmen davranışı üzerinde daha doğrudan etkili olan ikinci dinamik, rasyonel yönetim perspektifinin kaybedilmesi oldu. Demokrasi perspektifini kaybetmenin doğal bir sonucu olarak; liyakatli kadrolardan, kurumsal kapasiteden ve kurallı yönetimden uzaklaşma rasyonel yönetiminin zeminini aşındırdı. İktidarın rasyonel yönetim perspektifini kaybetmesinin toplum-siyaset-devlet ilişkilerini doğrudan etkileyen birçok yansıması oldu ama muhtemelen seçmen davranışını etkileyen en önemli dinamik ekonominin kötüleşmesi ve krizin gün geçtikçe derinleşmesi oldu.

 

Böylece, demokrasi perspektifinden ve rasyonel yönetimden uzaklaşma ekonomik krize, ekonomik kriz de iktidarın toplumsal desteğinin azalmasına yol açtı. İktidarın toplumsal desteğini arttırması için ekonomik krizi toparlaması, ekonomik krizin üstesinden gelmek için de demokrasi perspektifine ve rasyonel yönetime dönmesi gerekiyordu.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kasım 2020’de ekonomi yönetimini değiştirerek reform arayışına yönelmesi, siyaset ve yönetim anlayışı-ekonomik durum-seçmen davranışı arasındaki ilişkiyi gördüğü izlenimine yol açmıştı. Erdoğan bir yıl boyunca, birden çok enstrümana başvurarak arayışını sürdürse de bir yol alamadı. Kısmen 15 Temmuz sonrası siyaset ve yönetim denklemi hareket alanını sınırladığı için, kısmen bu siyaset ve yönetim tarzının sağladığı konfordan vazgeçmek istemediği için, kısmen de siyaset ve yönetim tarzını değiştirmeden ekonomideki kadro ve karar değişiklikleriyle yol alabileceğini zannettiği için, bir yıl boyunca kararsız ve değişken bir hat üzerinde salınıp durduktan sonra nihayet, değiştiremediği mevcut duruma siyasi bir çerçeve biçmeye yöneldi.  

 

Bu bir yıllık süre boyunca yaşanan kararsızlık, çok başlılık ve deneme-yanılma üzerinden el yordamıyla yol bulma arayışı ekonomiyi daha da kötüleştirdi. İktidarın yönetme krizi daha görünür hale geldikçe seçmen hareketliliği hızlandı. Muhalefet iktidarın kaybetme ihtimalini gördükçe siyasi inisiyatif almaya başladı.

 

Bir ay önce, iktidar ve muhalefet arasındaki dengenin değişmesini ve “iktidar değişimi” duygusunun güçlenmesini “eşik” metaforuna başvurarak değerlendirmiş ve Erdoğan’ın muhalefet lehine yaşanan ivmeyi tersine çevirmek için mevcut siyasetini değiştirmeye yönelik radikal ve yapısal kararlar alma zorunluluğuyla karşı karşıya olduğunu ifade etmiştim.

 

Erdoğan yeni bir siyasete yönelmek yerine mevcut siyaseti tahkim ederek eşiği aşmaya yönelmiş görünüyor. “Yeni ekonomik model” olarak adlandırdığı bu süreç, “düşük faiz/yüksek kur” gibi ekonomik tabirleri içerse de esasında ekonomik bir model değil. Ancak her hâlükârda karşımızda model olarak sunulan bir politika ve verilmiş bir karar var.  Bu çerçevede, Erdoğan’ın yaklaşık bir yıldır ekonomide deneme-yanılma üzerinden el yordamıyla bir yol bulma ve siyasal boşlukta salınma sürecine son verip bir politikada karar kıldığı söylenebilir. Dolayısıyla, iktidar açısından önümüzdeki dönemin bu “yeni ekonomik model” ve bu modele giydirilen söylem ve politikalarla geçirileceğini ve seçimlere bu zemin üzerinden gidileceğini söylemek mümkün.

 

15 Temmuz Sonrası Siyasi Düzene Dönüş

 

Bir ekonomik model, uzun süreli hazırlıklar, uzun vadeli planlar, kalkınma ve/ya büyüme öngörüleri, kapasite artırımı gibi birçok unsur barındırır. Erdoğan’ın “yeni ekonomi modeli” bu unsurların hiçbirini içermiyor. Bu nedenle, karşımızda yeni bir ekonomik modelin olduğunu söylemek zor. Karşımızda, Türkiye’yi uzun vadeli bir ekonomik büyüme/kalkınma sürecine sokacak bir ekonomik modelden çok, bir türlü rayına oturtulamayan ekonomiyi siyasi bir bağlama yerleştirmeye yarayan bir siyasal öneri var.

 

Türkiye iktidar ve muhalefet arasındaki dengenin muhalefet lehine bozulduğu bir trendle seçimlere gidiyor. Erdoğan, mevcut ekonomik durum devam ettiği müddetçe kazanma şansının azaldığını görüyor. Ancak mevcut ittifak ilişkilerinden ve siyasi tercihlerinden/alışkanlıklarından taviz vermeden ekonomik duruma da bir çare bulamıyor. Bu çerçevede, meseleyi en iyi bildiği alana, siyasal alana çekerek yönetmeyi deniyor.

 

Sürecin safahatı da bunu gösteriyor zaten. Önce krizin varlığı inkâr edildi, Avrupa ülkelerinden daha iyi durumda olduğumuz söylendi, sonra krizin varlığı kabul edildi ama abartıldığı söylendi, şimdi de mevcut gidişatın kötü olduğu artık inkâr edilemediği için, ekonomik kriz yönetim başarısızlığı parantezinden çıkarılarak siyasi bir tercih ve yeni bir model olarak lanse edilmeye çalışılıyor.

 

Küresel kapitalizm, faiz lobisi, yeni kurtuluş savaşı, bağımsızlık gibi kavram setleri üzerinden ekonomi, iktidarın 15 Temmuz sonrasında benimsediği söylemsel, siyasi ve jeopolitik bağlama yerleştirilerek güvenlikleştiriliyor. Siyaset bilimi literatürünün aşina olduğu bir süreçle, her mesele gibi ekonomi de ulusal güvenlik parantezine alınıyor. 15 Temmuz sonrası siyasal ve idari kapasite ekonomi için seferber edilerek, krizin ekonomik parametreler üzerinden konuşulmasının önüne geçilmeye çalışılıyor. Din (Kur’an’a referans), devlet (MGK kararı) ve siyaset mevcut krizin ekonomik boyutunu gölgelemek için seferber ediliyor. Böylece, yeni ekonomik model, ekonomiyi konuşmamak için tedavüle sokuluyor. Aslında bu durum/yaklaşım Türkiye’ye özgü de değil. Literatür güvenlikleştirme süreçlerinin ürettiği siyasal, ekonomik ve toplumsal sonuçlara dair örneklerle dolu.

 

Kısacası Erdoğan, ekonomik krizi demokratik perspektife ve rasyonel yönetime dönüş üzerinden çöz(e)mediği için, kriz terminolojisini değiştirerek, ekonomiyi siyasallaştırıyor. 15 Temmuz sonrası siyasal düzeni değiştir(e)mediği için, bu düzenin siyasi, idari ve jeopolitik kapasitesini ekonomik algıyı şekillendirmek üzere seferber ediyor. Bu siyaset, 15 Temmuz sonrası siyasal düzenin ekonomiyi de uhdesine alarak güncellenmesi anlamına geliyor.

 

Etyen Mahçupyan, bu siyaseti devletin Erdoğan üzerinden topluma yeni bir resmi ideoloji sunması olarak okumak gerektiğini, bunun Erdoğan’ı içerse de onu aşan bir devlet kararı/politikası olduğunu yazdı. Erdoğan bu tercihi yaparken, Mahçupyan’ın içeriklendirdiği anlamıyla “devlet”in beklentileriyle örtüştüğünü göz önünde bulundurmuş olabilir, ayrıca 15 Temmuz sonrası siyasal iklim ve doğal habitat bu tercihi mümkün ve tercih edilebilir kılmış da olabilir ama en nihayetinde bu yeni siyasetin devletin bilinçli, planlı, iradi bir kararından öte, yukarıda vurguladığım gibi, Erdoğan’ın çaresizlik ve alternatif maliyet üzerinden yöneldiği bir söylemsel ve siyasal inşa olduğunu düşünüyorum.

 

Bu konuda farklılaşmakla beraber yönelinen “yeni” siyasetin muhtemel yansımaları konusunda Mahçupyan’a katılıyorum. Bu tercihin nihai yansıması, ekonominin siyasileştirilmesi, siyasetin güvenlikleştirilmesi, toplumun baskılanması ve devletin yüceltilmesi olacaktır.

 

Muhtemel Siyasi Yansımalar

 

Nihai kertede Erdoğan’ın demokrasi ve rasyonel perspektife dönüş seçeneği yerine güvenlik siyasetini tahkim etmeye yönelmesinin yanlış olduğunu ve hem AK Parti hem de Türkiye açısından önemli bir fırsatın kaçırıldığını düşünüyorum. Ancak bu tercihin Erdoğan’a bazı avantajlar sağlayacağı da açık.

 

Öncelikle uzunca bir süredir el yordamıyla sürdürülen kararsız politika veya politikasızlık yerine nihayet doğru-yanlış bir politikada karar kılınmış olması iktidar için avantaj teşkil edecektir. Önümüzdeki dönemde bu politikanın ekonomik parametreleri de icat edilecek, küresel örnekler üzerinden ikna edici bir modele dönüştürülmeye çalışılacak, ücret artışı, sektörel imtiyazlar ve krediler üzerinden belli oranda bir toplumsal memnuniyet de üretilecektir. Dolayısıyla, irrasyonel ve tutarsız görünse de iktidarın, siyasi ve idari kapasitesini başarılı olması için seferber edebileceği bir politikaya kavuştuğu söylenebilir.

 

İkinci olarak, iktidar başta kendi seçmeni olmak üzere topluma siyasi bir çerçeve sunarak, ekonomik krizi yönetim beceriksizliği bağlamından çıkarmayı öngörüyor. İktidar bununla ilişkili olarak, önümüzdeki dönemde, ekonominin konuşulmasını öteleyerek/baskılayarak meseleyi siyasal bir terminoloji üzerinden, siyasi ve ekonomik bağımsızlık uğruna başvurulan siyasi ve ideolojik tercihler üzerinden konuşma imkanına kavuşmayı umuyor. Böylece, ekonomik kriz dolayısıyla erime sürecinde olan tabanını konsolide etmeyi, tabanını siyasallaştırarak yanında tutmayı ve -mümkünse- yeni taban edinmeyi öngörüyor.

 

İktidarın medet umduğu muhtemel avantajların sayısını arttırmak mümkün. Bu ve buna eklenebilecek başka avantajların elde edilip edilemeyeceğini zaman gösterecek.
Ancak bu söylem ve siyaset üzerinden Erdoğan’ın seçimlere kadarki gelişmeleri şekillendirecek iki önemli dinamiği harekete geçirdiği açık.

 

İlk dinamik, siyasetin önümüzdeki dönemde daha da güvenlikleşmesi ve sertleşmesidir. İlk günden tedavüle sokulan bağımsızlık, kurtuluş savaşı, emperyalizm gibi kavramlar ve ayetlerden MGK kararına kadar seferber edilen değer ve kurumlar önümüzdeki dönemin sertlik derecesi hakkında fikir verebilir.

 

İkinci dinamik, iktidarın ekonomiyi seçimlerin ana gündemi olmaktan çıkararak, muhalefetle siyasal gündemler/başlıklar üzerinden karşılaşmak/mücadele etmek üzere bütün siyasi ve idari kapasitesini seferber edeceğidir. Türkiye siyasi tarihinin bütün işlevsel başlıkları, toplumsal ayrışmayı tetikleyecek fay hatları, kimlik siyasetini tahkim edecek yatırımlar siyasal alana boca edilecek, muhalefetin dağınıklığı, siyasetsizliği, iç gerilimleri avantaja dönüştürülmeye çalışılacaktır.

 

Bu politikanın iktidardaki erimeyi durdurma olasılığı olmakla beraber, seçimleri kazandıracak bir katkı sağlama ihtimali oldukça düşük görünüyor. Türkiye buna benzer bir süreci 31 Mart’ta yaşadı ve sonuç iktidarın lehine olmadı. Dolayısıyla o zaman işlemeyen bir politikayı, bugün siyasi ve ideolojik tahkimatla işler kılma ihtimali oldukça düşük görünüyor.

 

Türkiye, iktidarın örnek aldığı/imrendiği ülkelerden farklı olarak siyasi ve ekonomik açıdan içe kapanmayı finanse edecek doğal kaynaklara da demir yumruk imkanlarına da sahip değil. Kapanmanın maliyetini karşılayacak dinamiklerin yokluğu söylemsel ve siyasi kapasite aktarımı ile giderilmeye çalışılacaktır ama bunun da artık sınırlı bir etki alanı var. Günün sonunda, seçmen gerçekçi bir muhasebeyle siyasi ve ekonomik açıdan ne kazandığına ve ne kazanacağına bakarak karar verecektir.

 

Ancak nihai kertede sonuç üretip üretmediğinden bağımsız olarak, bu yeni tercih, siyaseti güvenlikleştirecek, toplumu kutuplaştıracak, Türkiye’nin seçimlere kadarki süreyi gergin bir atmosferde geçirmesine yol açacaktır.  

 

Öte taraftan, nesnel koşullar ve iktidarın performansı kadar muhalefetin kapasitesi ve performansı da önümüzdeki dönemin nasıl yaşanacağı, seçimlerin nasıl sonuçlanacağı üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olacaktır. İktidar bu yeni kararla, bugüne kadar muhalefetin lehine işleyen iki unsura müdahalede bulundu. Muhalefetin en önemli iki avantajı, ekonomik kriz ve iktidarın siyasetsizliğiydi. İktidar bu iki açmazını tek bir söylem/siyaset üzerinden gidermeye karar verdiğine göre, muhalefetin önümüzdeki dönemde göstereceği performans daha kritik bir anlam yüklenmiş durumda.

 

Sonuç olarak, iktidar “yeni ekonomi modeli” söylemi ve siyasetiyle seçim stratejisine karar vermiş görünüyor. Bu karar, önümüzdeki siyasal süreci ve muhalefetin muhtemel stratejisini de etkileyecektir. İktidar yöneldiği bu hamle dolayısıyla bir süredir devam eden oy kaybını durdurmayı başarabileceği gibi oy kaybının hızlanmasını da tetikleyebilir. Bu ihtimallerden hangisinin hayata geçeceği üzerinde iktidarın kapasitesi ve performansı kadar muhalefetin karşı hamleleri ve siyasi performansı da belirleyici olacaktır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.