Ekonominin Toparlanması 4-5 Yıl Alır

Türkiye’de mevcut siyasal iktidara alternatif olma iddiasındakilerin, “bunlar bir gitsin, buraya para yağar” söyleminin ötesinde ve derinlikli bir entelektüel hazırlık yapması gerekiyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İbrahim Turhan ile mülakatımızın ilk bölümünde Türkiye ekonomisinin temel göstergelerinde son beş yılda yaşanan bozulmanın nasıl ve ne zaman düzeleceğini konuştuk.

 

Turhan ikinci bölümde, yaşanan bozulmanın görünen makro ekonomik göstergelerin ötesine geçtiğini ifade ediyor. Özellikle kurumsal kapasitenin ciddi anlamda yıprandığını dile getiriyor. Ekonominin kurumsal kapasite toparlanmadan düzelmeye başlamayacağı tespitini yapıyor. Ayrıca küresel ekonomi-politik gelişmeler karşısında da Türkiye’nin ekonomik yönsüzlük yaşadığına dikkat çekiyor.

 

Türkiye’nin son yıllardaki ekonomik performansı neticesinde ortaya çıkan ciddi daralmanın nasıl ve ne kadar sürede düzelebileceğini öngörürsünüz?

 

Öncelikle şunu vurgulamamızda yarar var; Türkiye’de yaşanan alışılmış, daha doğrusu teknik anlamda bir ekonomik kriz değil. Türkiye bir yönetim ve daha temelde bir zihniyet kriziyle karşı karşıya.

 

Bu yönetim krizinin siyasal yansımalarını görüyoruz; her türlü muhalefete yönelik hukuk dışı baskı ve yıldırmalar, parti kapatma girişimleri, milletvekili dokunulmazlığını belki de en anlamlı olduğu alanda, düşünceyi ifade alanında ortadan kaldırma, TBMM’ni fiilen işlevsizleştiren, siyasetin alanını daraltan, özgürlükleri ortadan kaldıran uygulamalar, sadece güvenlik odaklı bir anlayışa indirgenmiş otoriter devletçilik, sıradanlaşan kayyum atamaları gibi.

 

Bu yönetim ve zihniyet krizinin hukuk alanındaki yansımaları; adil yargılamanın, masumiyet karinesinin, lekelenmeme hakkının hiçe sayılması; yürütmenin, hatta koalisyon ortağının yargıya müdahale etmesi ve talimat vermesi; Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı kararlarının uygulanmaması, seçim sonuçlarına müdahale girişimi, Cumhurbaşkanlığı kararlarıyla yasalara aykırı işlem tesis edilmesi ve hukuk devletinin işlevsizleştirilmesi; hukuksuz tutuklamalar ve gözaltılar; adliyede herkesin bildiği FETÖ borsası, vb.

 

Çevre ve şehircilik alanındaki yansımaları; kültür ve tarih varlıklarını hoyratça tahrip eden çağ dışı bir kalkınmacılık; büyüklük saplantısıyla estetiği kirletme; doğal çevreyi ve kentleri rant ve siyasi propaganda uğruna acımasızca katletme. Toplumsal alandaki yansımaları; aile değerleri kılıfına sokarak kadını ikinci sınıflaştırma ve eve kapatma; üniversite özerkliğinin ve akademik özgürlüğün yok edilmesi; basın ve yayın organlarının iktidarın güdümüne ve kontrolüne tâbi kılınması, salgın kısıtlamalarıyla alay edercesine yapılan iktidar partisi etkinlikleri, gerçekleri çarpıtan anlamsız bir tarih kutsayıcılığı retoriği ile hamaset edebiyatı; kutsal değerleri, din duygularını her alanda alabildiğine istismar etme; sadece retorik düzeyine indirgenmiş milliyetçiliği, slogandan ibaret içi boş bir yerliliği işlenen her cürmün mazereti haline getirme; kabileci zihniyeti, mahalle taassubunu kutuplaştırma aracı kılma.

 

Kamu yönetimindeki yansımalarına sadece birkaç örnek vereceğim; görevlendirmelerde ehliyetin ve liyakatin tamamen devre dışı kalması, hatta adeta dezavantaj haline gelmesi, görevlendirmelerde yakınların ve akrabaların tercih edilmesi, üzerinde düşünülmeden ve etki analizi yapılmadan alelacele çıkarılan düzenlemeler ve hemen ardından bunların değiştirilmek ya da iptal edilmek zorunda kalınması; salgın yönetiminde, aşı seçiminde ve tedariğinde şeffaflıktan uzak kararlar; ayyuka çıkan ve her alana yayılan kayırmacılık ve yolsuzluk; devlet ve siyaset ile suç örgütleri arasındaki ilişkiler.

 

İşte aynı krizin ekonomi alanında da yansımaları var. Öncelikle ekonomide karşı karşıya olduğumuz zorlukların geçmişteki krizlerden farklı yönleri olduğunu göz önünde bulundurmakta yarar var.

 

İKTİDARA ALTERNATİF OLMAK İSTEYENLERİN CİDDİ ENTELEKTÜEL HAZIRLIK YAPMASI GEREK

 

Geçmişteki krizler genellikle kamu maliyesi ya da dış ticaret açığı kaynaklı krizlerdi. Dolayısıyla deyim yerindeyse belli sorun merkezlerine odaklanmış krizlerdi. O konular doğrudan hedef alınıp sorunlar çözüldüğünde toparlanma görece kolay ve hızlı olabiliyordu. Şimdiyse sorunlar hem çok boyutlu hem yaygın. Özel sektörün finansal yapısı yıllar içinde ciddi şekilde olumsuz etkilendi. Bankacılık kesiminde sorunlu alacaklar, adeta odanın içindeki fil gibi herkesin bildiği ama konuşmamayı yeğlediği bir sorun. Bu iki konu, 2017’den beri neredeyse kasıtlı diye nitelendirilebilecek şekilde halı altına süpürülüyor. Hatta bizzat uygulanan politikaların sonucunda giderek vahim bir hale geldiklerini bile söylemek mümkün.

 

Bankaların varlık kalitelerinin bozulmasını, aşırı risk almalarını ve makro finansal istikrara zarar vererek sistemik finansal risk oluşturmasını önlemek amacıyla kurulmuş ‘bağımsız’ (!) kamu otoriteleri, iktidarın büyüme hedeflerini gözeterek bankalar üzerinde tam tersi yönde baskı oluşturdular. Hane halkı borçluluğu hane gelirine göre çok yüksek düzeylerde. Dahası, ekonomi bürokrasisinde ciddi bir kurumsal aşınma yaşandı. İnsan kaynağı niteliği düştü. Düşünün ki bağımsız olması gereken Merkez Bankasında 20 ayda üç başkan görevden alındı, dördüncüsü iş başında. Dolayısıyla yeni bir hükümet iş başına geldiğinde kurumsal kapasite yetersizliği başlı başına ciddi bir sıkıntı olacak.

 

Kamu maliyesi temel bir kara delik niteliğinde. Avrupa Birliği tanımlı genel devlet borç stokunun GSYH’ya oranı 2015 yılında yüzde 27,4’ten geçen yıl itibarıyla yüzde 39,5’e yükselmiş durumda. Kamu Özel İşbirliği modeliyle gerçekleştirilen yatırımlara ilişkin gelecek yıllarda ortaya çıkacak maliyetler ise buna dâhil değil. Başkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Uğur Emek’e göre projelerin toplam maliyeti 153,8 milyar dolar. Ulaştırma projelerinde geçiş garantileri için hiç ödeme yapılmayacağı varsayılsa bile projelerin performansından bağımsız, yaklaşık 120 milyar dolar döviz cinsinden ödeme garantisi verilmiş durumda. Şehir hastanelerinde 25 yıl boyunca kira ve hizmet bedeli, Akkuyu santralinde ise 15 yıl boyunca alım taahhüdü olarak döviz borcu yaratıldı. Artık kamuoyunun da çok açık biçimde bildiği gibi TCMB’nin net döviz pozisyonu eksi 60 milyar dolar.

 

Türkiye gibi ülkelerde rezervlerin düzeyine ilişkin genel kabul gören iki ölçüt var. Birincisi, rezervlerin kısa vadeli yükümlülükleri karşılamaya yeterli olması. İkincisi ise en az 9 aylık ithalat bedelini karşılamaya yetecek düzeyde rezerv olması. Her iki ölçüte göre de Türkiye’nin 160 ila 200 milyar dolar arası rezerve sahip olması gerektiği görülüyor. Bu ideal düzeyleri bir tarafa bıraksak bile, Merkez Bankasının sadece Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş öncesindeki rezerv pozisyonuna geri dönmesi için satın alması gereken rezerv miktarı yaklaşık 100 milyar dolar. TCMB bu kadar rezervi nasıl ve ne kadar süre içinde alabilir?

 

Son olarak ama belki de en önemlisi güven sorunu. Ekonomi gelecekte elde edeceğinizi düşündüğünüz sonuçlar için bugün alınan kararlardan ibarettir. İster tüketim-tasarruf, ister üretim-yatırım olsun, bugün bir karar verirsiniz ve bunun sonuçları belli bir süre sonra ortaya çıkar. İşte bugün ile o gelecek arasındaki döneme ilişkin ekonomik birimlerin, bireylerin, firmaların ve devletin tahminleri, beklentileri gerçek ile ne kadar uyumlu, sapmalar ne kadar az ise ekonominin performansı o kadar iyi olur. Bu ise bugün ile gelecek arasında belirsizliğin düşük olması ile mümkündür.

 

Böyle ortamlarda tüketici ve yatırımcı güveni olduğu için toplam çıktı artar, verimliliği artıracak uzun vadeli yatırımların yapılması mümkün olur, finansman maliyetleri düşer. Ekonomik birimler gelecekle ilgili rasyonel tahmin yapabilecek donanıma sahip değilse geçmişte olanları gelecekte olacakların örneği olarak kabul eder. İktisat yazınında “uyarlamacı bekleyişler” adı verilen bu model basitçe; “geçmişte ne olduysa gelecekte de benzerleri olacaktır, tarih tekerrürden ibarettir” varsayımına dayanır.

 

Son üç yılda Türkiye’de olup bitenlerin güven üzerinde ne ölçüde olumsuz, hatta yıkıcı etki yarattığını sizin değerlendirmenize bırakıyorum. Dolayısıyla insanları yeniden ikna etmek, onların güvenlerini kazanabilmek bile başlı başına belli bir zaman gerektirecektir. Bundan sonra “önce yapın, görelim” denmesi çok olasıdır.

 

Bütün bunları göz önünde bulundurduğumda, küresel koşullara da bağlı olarak en az dört-beş yıllık bir zamana gereksinim duyulacağını düşünüyorum. Türkiye’de de mevcut siyasal iktidara alternatif olma iddiasındakilerin; “bunlar bir gitsin buraya para yağar” söyleminin ötesinde ve derinlikli bir entelektüel hazırlık yapması gerekiyor.

 

“ÖZGÜRLÜK” VE “EŞİTLİĞİN” YANINDA “KARDEŞLİK” İLE YENİ BİR SENTEZE GİDİLMELİ

 

Küresel ekonomiye baktığınızda; pandemi sonrasında tarihsel değişimlerin ortaya çıktığını ya da fazlaca büyük bir değişimin olmadığını söyleyenleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Covid-19 salgını, küresel bir gelişmenin dünyanın her yerinde bireylerin yaşamını, toplumsal düzenleri, ekonomileri nasıl kökten etkileyebildiğini gösterdi. Bu ölçekteki sistemik krizlerin çözümünde etkili olabilecek tek yapının devlet olduğu görüldü. Tabii aynı zamanda da devletin böyle krizlere müdahale etme yeteneği ve kriz yönetimindeki başarısını belirleyen etkenlerin neler olduğunu da gözlemlemek mümkün oldu; devletin niteliği, özellikle de açık ve demokratik olması, örgütlenme biçimi, karar alma süreçleri ve politika uygulama becerisinin, etkinliği ve verimliliği, en önemlisi de vatandaşları nezdinde kazanmış olduğu güven.

 

Bu arada hükümetlerin ve yönetimlerin de bu saydığım etkenlere ilave olarak ne kadar büyük bir etkiye sahip olduğu ABD örneğinde ortaya çıktı. Kaba güce ve propagandaya dayanan, akla ve bilime değer vermeyen, kurumsal yetkinliklere ve özerkliklere saygı göstermeyen devletler, bütün cesametlerine rağmen çaresiz duruma düştü. Vatandaşlarının en temel hakkı olan ve aslında devletin siyasal meşruiyetinin temelini oluşturan can güvenliğini, kamu sağlığını ve düzenini korumada etkisiz kaldılar.

 

Covid-19 salgını, bir bakıma ekonomi politik alanında son yıllarda zaten tartışılmakta olan bazı konuların daha da öne çıkmasını sağladı. Bunların başında bence kapsayıcılık geliyor. İzninizle bunu biraz açmak istiyorum.

 

Demokratik hukuk devleti çağdaş toplumlarda kamunun örgütlenmiş hâlidir ve ortak kamu hizmetlerini en kapsayıcı biçimde sağlamakla sorumludur. Bu bağlamda; vatandaşlarının yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme haklarına sahip olmalarını mümkün kılmak, devletin temel görevi ve varlık nedenidir. Toplumsal sözleşmenin esası buna dayanır. Demokrasiyi sadece siyasal iktidarın hangi yöntemle değişeceği, hatta bir adım daha ileri gidelim sadece temel siyasal haklar ve özgürlüklerle ilişkili bir kavram olarak görmek eksik, dahası işlevsiz olur. Demokrasi ancak ekonomik ve sosyal alanlarda fırsat eşitliğini de sağlayan özgürlükçü, adil ve kapsayıcı bir toplumsal düzeni içerecek biçimde tanımlandığında gerçek anlamına kavuşur.

 

1990’lı yıllarda Soğuk Savaşın kazanılmasının doğurduğu psikolojiyle adeta iman esası haline getirilen neoliberal politika ezberinin geçerliliğini yitirdiği, Covid-19 sonrası dönemde açıkça ortaya çıktı. Devletin, küresel salgın gibi krizlere etkin ve etkili biçimde müdahale edebilecek donanıma sahip olması, gerektiğinde bu ölçekteki krizlerde toplumun desteğe ihtiyaç duyan kesimlerine, çalışanlara, girişimcilere acil yardım sağlayabilmesi büyük önem taşıyor.

 

Yine küresel salgın dünyadaki eşitsizlikleri ve bunların yol açabileceği dengesizlikleri de bütün çıplaklığı ile gözler önüne serdi. Salgın döneminde toplumun desteklenmeye en fazla ihtiyaç duyan kesimlerinin ve az gelişmiş ülke halklarının birçok yönden nasıl olumsuz etkilendiğini, çaresizliğe sürüklendiğini gördük. Dahası salgının akut dönemi sona erdikten sonra da yol açtığı değişimin bu sorunları büyüteceği anlaşılıyor.

 

Yoksulluk çeken, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik imkânlarından yeteri kadar yararlanamayan zayıf sosyo-ekonomik gruplar hem salgının doğrudan etkilerini daha fazla hissetti hem de ekonomi üzerinde yarattığı artçı şoklar karşısında daha kırılgan haldeler. İstihdamda yaşanan kayıpların nasıl telafi edileceği, gelir ve geçim olanaklarını yitiren insanların yeni ortama nasıl ve ne kadar sürede uyum sağlayabileceği ya da uyum sağlayıp sağlayamayacağı yakıcı sorular olarak önümüzde duruyor. Birleşmiş Milletler Gelişme Programı İnsanî Gelişmişlik Endeksi’nde yer alan ölçütleri esas alan kapsayıcı politikalara yeteri kadar vurgu yapmayan hiçbir ekonomi programı, Covid-19 sonrası dönemde anlam taşımayacaktır.

 

Yoksulluk ve yoksunluk, dezavantajlı konumda olan kesimler üzerinde çok daha yıkıcı bir etki yaratıyor. Bu bağlamda fırsat eşitliği açısından kadınların ve göçmenlerin durumu öne çıkan bir diğer gündem maddesi. Kadınların işgücüne ve toplumsal yaşama katılmaları, kadınlar aleyhine eşitsizliklerin ortadan kaldırılması büyük önem taşıyor. Benzer şekilde ırkçılığa dayalı yabancı düşmanlığının hedefinde yer alan göçmenlerin de kapsayıcılık çerçevesinde gözetilmeleri şart.

 

Covid-19 salgını, doğal çevre krizinin küresel bir felakete dönüşmek üzere olduğu gerçeğini tokat gibi yüzümüze çarptı. İktisadi faaliyetin doğal habitatı dönüştürme hızı sürdürülebilirliği çoktan tehdit eder düzeyde. Tarım, madencilik, ulaşım ve alt yapı çalışmalarıyla tahrip ettiğimiz doğal çevre, milyonlarca yıldır dünyanın erişilmez köşelerinde uykuda olan patojenlerin nasıl bir anda yaşamı tehdit eder hale gelebileceğinin küçük ve ucuz atlatılan bir örneğini deneyimledik.

 

 

Bütün bu değerlendirmeler ışığında yeni bir küresel vizyona olan gereksinim 2008 Küresel Krizinden sonra bir kez daha ortaya çıktı. Burada -biraz naif görülme riskini göze alarak ve belki Frankofon eğitimimin de etkisiyle Fransız devriminin ilkelerini bu yeni döneme uyarlamayı öneriyorum.

 

Biliyorsunuz, Fransız devriminin üç ilkesi; özgürlük, eşitlik ve kardeşlikti. Küresel ekonomi politiğe yön veren iki ana akımın bu slogandaki sırayla yükseldiğini düşünüyorum. Önce ‘özgürlük’ ilkesi, Kapitalizm sistemi ile somutlaştı. Ardından Kapitalizmin yol açtığı krize tepki olarak ‘eşitlik’ ilkesini esas alan Sosyalizm yükselişe geçti. Bugün özellikle gençler için kavramak kolay olmayabilir ama elli yıl önce dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi sosyalist düzende yaşıyordu. Yapbozun eksik kalan parçası, ‘kardeşlik’ ilkesini de içerecek şekilde yeni bir senteze gitmenin mümkün olduğu kanısındayım.

 

Benim önerim; kapsayıcılığı ve sürdürülebilirliği temel alan, ‘gezegendaşlık’ olarak adlandırdığım anlamda çevre duyarlılığını ve kurumsal vatandaşlık bilincini içeren, özgürlükçü olduğu kadar eşitlikçi de olabilen, yenilikçiliği ve girişimciliği de kardeşliği de gözeten açık küresel toplum modeli.

 

ÇİN KÜRESEL BİR OYUNCU AMA HEGEMON OLMASI ÇOK OLASI DEĞİL

 

Çin-Amerika arasında yeni dönemdeki gerilimin ekonomik olarak nasıl bir düzene yol açabileceğinizi öngörürsünüz? Çin dünya ekonomisi ve küresel jeopolitiğe karşı bir tehdit mi yoksa fırsat mı?

 

2004 yılında TCMB’nin ev sahipliğinde uluslararası bir sempozyum düzenlenmişti. Akşam yemeğinde serbest sohbet ettiğimiz sırada, finansal sektörde önde gelen kuruluşlarda uzun süre yöneticilik yapmış duayen bir iktisatçı “önümüzdeki dönemde dünyada ekonomik sıralamanın nasıl değişeceğini düşünüyorsunuz” sorusunu ortaya attı. O dönemde Çin dünyada yedinci sıradaydı. En büyük ekonomiler ise sırasıyla; ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya idi. Çin’in milli geliri ABD’ninkinin yüzde 10’undan biraz fazlaydı.

 

Masadaki tartışmadan sonra hâkim olan görüş 30 yıl sonra Çin’in ABD’yi yakalayıp geçeceği, daha ilginci o sırada henüz Çin’in yarısından daha az milli geliri olan on üçüncü sıradaki Hindistan’ın da 40 yıl sonra Çin’i geçeceği şeklindeydi.

 

Çin satın alma gücüne göre düzeltilmiş GSYH itibarıyla ABD’yi 2016’da yakaladı. Cari kur üzerinden hesaplanan GSYH bakımından ise ABD milli gelirinin üçte ikisini geçmiş durumda ve uluslararası finansal kuruluşların tahminlerine göre 2026 yılında ABD’yi geçecek. Satın alma gücü paritesine göre dünyanın en büyük yedi ekonomisi artık şöyle sıralanıyor; ABD, Çin, Hindistan, Japonya, Almanya, Rusya ve Brezilya.

 

Bunun büyük bir değişim olduğu inkâr edilemez. Bununla birlikte Çin’in ekonomik başarısının, hâlâ büyük ölçüde Batı ekonomilerinin gereksinim duyduğu malları ve hizmetleri rekabetçi fiyatlarla üretip satmak olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Küresel Kriz öncesi ihracatın Çin ekonomisindeki ağırlığı yüzde 40’a yakındı. Son dönemde ekonominin daha dengeli bir yapı kazandığı, iç talebin büyümekte olduğu, Çin’in Batıda üretilmiş teknolojiyi taklit ederek başladığı, zaman zaman sanayi casusluğu ile edinerek geliştirdiği teknoloji serüveninde artık üretici konuma geldiği ve ABD’ye meydan okuduğu bir gerçek. Yine de özellikle Covid-19 salgını vesilesiyle ortaya çıktığı gibi Çin merkezli Güneydoğu Asya ekosistemi henüz küresel güç dengelerini değiştirebilecek bir ağırlığa sahip görülmüyor.

 

Çin’in ekonomik başarısı, 1990’lardan bugüne kadar sürdürdüğü yüksek büyüme hızına bağlıydı. O dönemde biraz da bu performansın doğrudan gelişmiş ekonomilere sağladığı yararların hatırına göze çarpmayan maliyetleri, izlenen yönteme ilişkin sorunlar ve dışsallıklar şimdi büyümenin hız kaybetmesiyle daha çok sorgulanır oluyor. Üstelik üretim araçlarını ve ilişkilerini kökten değiştirebilecek olası bir bilimsel-teknolojik paradigma sıçraması gerçekleştiğinde durumun nasıl gelişeceği de belirsizliğini koruyor. Yapay zekâ, robotlaşma, enerji ve malzeme alanlarındaki öncü gelişmeler böyle bir değişimin eşiğinde olduğumuzu düşündürüyor.

 

Konunun bir de siyasal boyutu var kuşkusuz. Hong Kong eksenli olarak yaşanan siyasal kriz, Çin denizinde başta Tayvan sorunu olmak üzere yaşanan gerilim, Sincan ve Tibet gibi iki kanayan yara insan hakları ve özgürlükler alanında Çin’in zayıf noktalarını oluşturuyor.

 

ABD’nin Çin ile ilişkilerinde 2019’dan beri bilinçli ve planlı biçimde adım adım yükselttiği gerilim, küresel ticaret savaşının ve yaptırımların Çin üzerinde etkili olduğunu gösterdi. Küresel rakibini zamanından önce gerçekleşecek bir erken doğuma zorlayan ABD hâlâ avantajını koruyor. 2018’de Çin ile olan dış ticaretinde 420 milyar dolar açık vermiş olan ABD’nin geçen yıl küresel salgının da etkisiyle bunu 310 milyar dolara düşürmeyi başarmış olması da bu konumunun bir yansıması olarak görülebilir.

 

Çin’in küresel ekonomi politik ve jeopolitik dengeler üzerinde yaratabileceği etkiyi değerlendirirken Çin’in dünya düzeni kavramına yaklaşımı ve uluslararası ilişkilerde kullandığı gücün niteliği önemli bileşenlerdir. Çin tarihi M.Ö. ikinci bin yıla kadar uzandığı halde Çin merkezli bir dünya düzeni tasavvuru oluştuğu görülmüyor. Dünya ticaretinde her zaman çok önemli bir rol oynamasına karşın, 16’ıncı yüzyıldan itibaren etkili olan Haijin ya da deniz yasağı politikasında da gördüğümüz üzere Çin, geleneksel olarak izolasyonculuğu yeğledi.

 

Son dönemde Kuşak Yol Girişimi ve Afrika açılımı ile bu politika tercihinde değişim işaretleri görünse de zihniyet farklılığının bu yolda hâlâ önemli bir engel olduğu kanısındayım. İster Mezopotamya uygarlıklarından başlayan süreci izleyin, ister Yahudi-Hristiyan-İslam eksenli İbrahimî geleneğe yaslayın, eski dünya olarak adlandırılabilecek bölgedeki kültürlerin tarihsel süreç içinde zaman zaman çatışarak da olsa kaynaşmış bir niteliği var. Bir medeniyet akrabalığından söz etmek mümkün. Çin siyaset düşüncesine temel olan zihin yapısı ve felsefesi ise bunlardan büyük farklılık gösteriyor.

 

Bu zihin yapısı Çin’in ekonomik, ticari ve siyasal ilişkilerinde de belirleyici oluyor. Konfüçyüsçü düşüncedeki toplumsal düzende istikrarın sürdürülebilmesi için herkesin konumuna uygun düşen rolü benimsemesi anlayışı ve buna bağlı katı hiyerarşi, otoriteye saygı vurgusu bir ölçüde uluslararası ilişkilerde de yansımasını buluyor. Muhataplarına olan yaklaşımı tahakküm etmek ya da ilişkiyi olabildiğince düşük düzeyde tutmak gibi ikili bir tercih sistemi çerçevesinde şekilleniyor.

 

Konuyu çok teorik ve soyut bir tartışmaya sürüklemek istemiyorum o yüzden sadece bu tespiti yapmakla yetineyim. Çeşitli etkenler sonucunda ABD, kurduğu ilişkilerde yapısal gücü esas alırken Çin’in daha çok ilişkisel gücü kullandığını düşünüyorum. Bu farklılık küresel düzen kurma ve baskın güç olma bakımından önem taşıyor.

 

Sonuç olarak, Çin’in küresel düzende önemli bir oyuncu, masadaki ağır aktörlerden bir olacağı kesin olmakla birlikte düzen kurucu ya da hegemon konumuna ulaşması yakın dönemde çok olası görünmüyor. Tabii bu karşılıklı çıkara dayalı ekonomik ilişkilerin, ortaklıkların, ticaretin ve yatırımların gelişmesine engel oluşturmayacaktır.

 

Bu noktada AB ve gelişmekte olan ekonomileri, Çin-ABD sıkışmasından nasıl bir yere oturtuyorsunuz?

 

Öncelikle AB’nin, özellikle de Brexit sonrasında, pratikte Almanya anlamına geldiğini belirteyim. İsterseniz son verilere bakalım. Çin, beş yıldır Almanya’nın en büyük dış ticaret ortağı. İki ülke arasındaki toplam dış ticaret hacmi Almanya’nın Hollanda ve ABD’de ile yaptığı ticaretten 50 milyar euro fazla. Geçtiğimiz yıl Almanya Çin’den 120 milyar euroya yakın ithalat yaptı. Çin Almanya’nın ithalatında birinci sırada. Almanya’nın Çin’e ihracatı ise 96 milyar euro. ABD’nin ardından kıl payı farkla en büyük ikinci ihracat pazarı.

 

Bu işin biraz da magazin tarafı. Sorunuzdaki analizi yapabilmek için yine bir adım geri gidip jeopolitiğin iki önemli kavramına, daha doğrusu bu alandaki iki önemli yaklaşıma değinmek gerekiyor. Birincisi İngiliz coğrafyacısı ve jeopolitikçi Halford Mackinder’in Kara Hâkimiyeti (Heartland) Teorisi. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının bütünü dünya adasını oluşturur. Bu Eski kara kütlelerinin dışında kalan Amerika, Avustralya ve Antarktika gibi kıtalar ise, Dünya Adasının uydularıdır. Dünya Adası içinde kalan, Doğu Avrupa ile Sibirya bölgesi, dünyanın kalbi ya da “Heartland’ıdır”. Heartland’ın çevresindeki Balkanlardan Çin’e kadar uzanan saha ise “Kenar Hilâl” ya da “Rimland” kuşağıdır.

 

Dünya adasının uyduları ise dış-kenar hilali oluşturur. Doğu Avrupa’ya hükmeden bir devlet Heartland’a hâkim olur. Heartland’a hükmeden ise öncelikle Kenar Hilâl’e ya da Rimland’a hükmeder. Sonra da Dış-kenar Hilâl’e yani bütün dünyaya hâkim olur. Buna karşılık Amerikalı siyaset bilimci Nicholas J. Spykman ise Mackinder’in Kara Hakimiyet Teorisini eleştirir. Mackinder’in tezi yanlıştır. Eğer eski Dünya’nın güç siyaseti için bir slogan gerekiyorsa bu, “Kim Kenar Kuşağa hükmederse Avrasya’ya hâkim olur; kim Avrasya’ya hakim olursa dünyanın kaderini kontrol eder” olmalıdır.

 

Her iki Dünya Savaşı da aslında Almanya’nın Dünya’nın Kalbi üzerinde hükümranlık kurma arayışının sonucuydu. Avrasya politikası Alman stratejisinin temel dayanaklarından biri olageldi. Bugün ekonomik ilişkiler yoluyla yaratılan ilişkisel güç ve nüfuzun da benzer bir yol izlediği düşünülebilir. Frankfurt’ta düzenlenen bir finansal etkinliğin başlığı bu bakımdan bence açıklayıcı; “Eurasia: Where Bull Meets the Tiger” (Avrasya: Boğanın Kaplanla Buluşması). Yine bu analojiden devam edecek olursak boğa ile kaplan bir araya geldiklerinde, boğanın önceden sağladığı bir avantaj yoksa sonucun ne olacağı açıktır!

 

Bence Almanya için de ABD için de birinci öncelik, bir Çin-Rusya ekseninin oluşmasını ve Avrasyanın bu eksen çevresinde şekillenmesini önlemektir. Bu anlamda Almanya’nın bir taraftan Çin’i kollar ve ABD’ye karşı bir denge unsuru olarak gözetirken öte yandan asıl hedefinin Rusya ve Hindistan ile ilişkilerini derinleştirme yönünde olacağını tahmin ediyorum.

 

Rusya az önce değindiğim kültür-zihniyet dezavantajı olmayan Avrasyalı bir güç. Hindistan ile Çin arasındaki hasmâne rekabet göz önüne alındığında, Almanya açısından Hindistan seçeneğinin hem Çin’in yayılmasını sınırlamak açısından hem Avrasya derinliğini okyanusa kadar taşımak açısından hem de Hindistan’ın üretimdeki rekabetçi üstünlükleri ve bir tüketim pazarı olarak ölçeği ile sağlayabileceği fırsatlar açısından öne çıkabileceğini değerlendiriyorum. Hindistan siyasal rejimi bakımından olduğu kadar tarihsel köklerdeki Aryan ortak paydası bakımından da yakınlık taşıyor.

 

Gelişmekte olan ülkelere gelince, durum biraz daha karmaşık bir nitelik kazanıyor. 2015’te faaliyete geçen Yeni Kalkınma Bankası diye bir girişim var. BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) tarafından Çin’in öncülüğünde kuruldu ve merkezi Şanghay kentinde. 2016 başında yine Çin’in öncülüğünde yaşama geçirilen bir diğer girişim ise Asya Altyapı Yatırım Bankası. Onun merkezi de Pekin’de.

 

Bu girişimler, Çin’in özellikle gelişmekte olan ülkelere yönelik ekonomik girişimlerini finansal açıdan desteklemeyi amaçlıyor. Yine Çin’in devlet yatırım fonu CIC de kaynaklarını bu yolda kullanıyor. Bu imkanların gelişmekte olan ülkeler açısından önemli olduğu açıktır. Bununla birlikte Çin’in finansal açıdan desteklediği yatırımlar çoğu durumda yatırımın yapıldığı ülkeye neredeyse hiçbir yarar sağlamıyor. Yatırımı zaten Çinli bir firmanın gerçekleştirmesi doğal. Ancak çalışacak işçilere kadar -ki bunlar çoğunlukla mahkûm işçiler oluyor- Çin’den getirilmesi ve bütün tedariğin de yine Çin’de sağlanması, üretilen malların ya da inşa edilen altyapının Çin ekonomisinin gereklerine uygun olarak tasarlanması söz konusu oluyor.

 

İkinci bir konu, ABD’nin uyguladığı ve gelecekte kapsamı genişleyebilecek yaptırımlar konusu. Almanya bu konuda daha esnek hareket edebilir. Yaptırımların arkasından dolanma olanağı ve manevra alanı daha geniş. Buna karşılık gelişmekte olan ülkeler için durum daha sıkıntılı. Yine Almanya’dan farklı olarak bu ülkelerin Çin’i ABD’ye karşı, ABD’yi Çin’e karşı denge unsuru olarak kullanabilme güçleri çok sınırlı. Çin’in hammadde açlığı ve bağımlılığı da özellikle emtia ihracatçısı ülkeleri kritik bir konuma getiriyor. ABD-Çin geriliminin artmasının gelişmekte olan ülkeleri bu rekabetin fay hattı haline getirmesi söz konusu olabilir.

 

Biliyorsunuz levha tektoniğinde birbirine doğru hareket eden kara parçalarının yüklediği enerji, fay hatlarında kırılmalara yol açar ve depremler levhaların ortasında değil bu fay hatlarında olur. ABD’nin bu alanı boş bırakmak istemediği açık. Bu bağlamda yeni ABD yönetiminin, Çin’in Batı Asya’daki en önemli iki ortağı olan Pakistan ve İran ile ilişkileri gündemine alması dikkat çekici.

 

ÇİN, TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİNİ İKAME EDEMEZ

 

Türkiye’nin Çin tartışmalarının küresel düzeyde zirve yaptığı bir dönemde çerçevesi belli olmayan ama bir şekilde farklı alanlarda hissedilen Çin taraftarı yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin Çin’le jeopolitik ve iktisadi ilişkisinin bir bağlama oturduğunu düşünüyor musunuz? Bu ilişkinin Ankara’ya sağlayabileceği fırsatlar ve maliyetler neler olabilir? Siz şimdiden nasıl bir bilanço görüyorsunuz?

 

Öncelikle Çin ile Türkiye arasındaki ticaret ilişkisinin çok eşitsiz bir nitelik taşıdığının altını çizelim. Türkiye’nin ithalatı yaklaşık 23 milyar, ihracatı ise 3 milyar dolar. Dolayısıyla yıllık 20 milyar dolar civarında dış açık veriyoruz. Çin ile ticarette yerli paranın kullanılmasının yaygınlaşmasının önündeki en önemli engellerden biri bu.

 

Türkiye ile Çin arasında dış ticarette yerli paraların kullanılabilmesinin önünü açan anlaşmanın müzakerelerini Çin Merkez Bankası ile ben yürütmüştüm. O zaman da aynı endişeleri dile getirdim. Ticaretin tamamen yerli paralarla yapıldığı bir durumu düşünün. Bu, her yıl Çin’in elinde 20 milyar dolar karşılığı TL birikmesi anlamına gelir. Bu ise, geçen yılın rakamlarıyla milli gelirimizin yüzde 3’üne karşılık gelir. Bu kadar TL ile Türkiye’de alınabilecek bir varlık olmadığına göre yerli para kullanımı sınırlı kalacaktır. Dahası, bir noktadan sonra bu ekonomi güvenliği açısından risk de oluşturabilir.

 

Çin’in Türkiye’de girdiği alanlar son derece sınırlı. Enerji konusunda iştahlı oldukları görülüyor. Türkiye’nin Rusya’ya doğal gaz ve nükleer enerji konusundaki bağımlılığının üzerine en stratejik enerji yatırımı alanımız olan yenilenebilir enerjide de Çin’in ağırlık kazanması ciddi sakıncalara yol açabilir.

 

Aslında ben bu konunun gerçekten çok retorik boyutunda öne çıktığını düşünüyorum. Konuşmamızın en başında değindiğim; “Batı çöküyor, zaten bize düşmanlar, istediğimiz politikaları uygulayabilmek için Batı ittifakından uzaklaşıp Rusya-Çin eksenli Avrasya ittifakına yaklaşmamız gerekir” şeklinde özetlediğim politika derinlikli bir analize dayanmadığı gibi gerçekçi de değil. Bu durumu en iyi özetleyen, bence Taha Özhan’ın şu formülü; “üyesi olmadığımız AB’den çıkmak, fiilen var olmayan Shangay Beşlisine girmek istiyoruz.”

 

Çin büyük bir ekonomi ve dinamik bir pazar. Ayrıca yatırım iştahı ve finansal olanakları da olan bir ülke. Karşılıklı çıkarlar gözetilerek ve en önemlisi tâbiyet biçiminde değil eşit bir ilişki içinde bu unsurlardan yararlanmaya çalışmak, bu anlamda da Çin ile ilişkileri her alanda geliştirmek tabii ki gereklidir. Bununla birlikte gerçekçi olmak da gerekir.

 

Türkiye’nin ekonomik yapısı, üretim örgütlenmesi, şirketlerinin rekabetçi üstünlükleri, ticaret alışkanlıkları ve kültürü Çin’e ilişkin fırsatları sınırlıyor. Çin’in ekonomik olarak Türkiye’nin AB ile ilişkilerini ikame etme olasılığı yok. Öte yandan Türkiye’nin jeopolitik ve güvenlik öncelikleri açısından da Çin’in Batı ittifakını ikame etmesi mümkün değil. Ayrıca ülkelerin siyasal sistemleri uyumlu değil. Uluslararası ilişkilerdeki öncelikleri ve çıkarları da benzerlik taşımıyor.

 

Çin Türkiye için ekonomik ve ticari ilişkilerini geliştirmeye çalışacağı önemli bir ülkedir ve bu bakımdan fırsatlardan söz edilebilir. Ama stratejik ortaklık düzeyinde bir karşılığı olduğu kanısında değilim. Yapılacak yanlış analize, yanlış hesaba ve yanlış tercihe bağlı olarak Çin ile, Türkiye’nin mevcut stratejik ortaklık ilişkilerinin yerini tutacak düzeyde ilişki oluşturmaya kalkışmak, sanırım Enver Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda yaptığı hataya benzer bir hata olur. Bu noktada da doğacak maliyetin faydayı aşacağı bir durumla karşılaşmak kaçınılmazdır.

 

Konuya mizahi bir boyut katacak olursak, Türkler tarihteki serüvenlerine Çin’in komşusu olarak başladı ve yaklaşık üç bin yıldır Çin’den uzaklaşarak Batıya doğru bir hareket halindeler. Buradan geri dönmek pek iyi bir fikir olmayabilir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.