Emekli Amiraller Açıklaması ve ‘Post-Emperyal Ordu Egosu’

Türkiye’de bundan sonra siyasetle silahlı kuvvetler arasındaki ilişkiyi düşünürken Türkiye’nin post-emperyal devlet egosunun, post-emperyal ordu egosu ortaya çıkarıp çıkarmadığını ve bunun hükümetlerle olan ilişkilerde bugünkü cari ve gelecekteki olası etkilerini değerlendirmek gerekecek.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

104 emekli amiralin 4 Nisan gecesi marjinal bir mecrada yayınlanan açıklaması sivil asker ilişkilerini yeniden gündeme taşıdı. Türkiye’de sivil-asker ilişkileri, 15 Temmuz’un ardından yoğun şekilde tartışıldıktan sonra, son 2-3 yıldır gündem dışı kalmıştı. Son olay sonrasında açıklamanın bir darbe çağrısı olup olmadığı, silahlı kuvvetler içerisinde nasıl ve ne ölçüde bir rahatsızlığa tekabül edip etmediği ve bildirinin ortaya çıkış süreci tartışıldı. Nihayetinde savcılığa sevk edilen amiraller, biri hariç, serbest bırakıldılar, konu da gündemin alt sıralarına indi. Son durumda olup biteni yorumlamak ve sivil-asker ilişkilerine dair bazı gözlemlerimizi yazmak daha mümkün hale geldi.

 

 Öncelikle, sivil-asker ilişkileri alanında özellikle ordu içinde olup bitenlere dair veriye dayalı analiz yapmanın konunun doğasından da ötürü (ama yine de eskiye nazaran çok daha) zor olduğunu söylemek gerek. FETÖ ihraçları sonrası boşalan kadroların aradan geçen beş yıl içerisinde nasıl doldurulduğu, yeni alımların kalitesi, orduda farklı vizyonlara mensup (Atlantikçiler, Avrasyacılar, milliyetçi-muhafazakar vs) grupların etki alanları, etkilerinin nereden kaynaklandığı ve ne anlama geldiği, orduda herhangi bir kademede rahatsızlığın olup olmadığı gibi sorulara verilen yanıtlar maalesef anlık resimlere, dışarıdan gözlemlere, anlık tepkilere dayalı olmak zorunda oldukları için ihtiyatla değerlendirilmek durumunda.

 

Emekli Subay Siyaseti

 

Bildiriye dönersek; bildirinin emekli amirallerden gelmiş olması onu önemsiz kılmıyor. Ordularda kurumsal bağ çoğu zaman ve yerde emeklilik sonrası da devam eder. Türkiye’de de emekli amiral ve generaller lojmanlarda yaşarlar, emir subayları yanısıra orduda tanıdıkları genç subaylar vardır; dolayısıyla ordunun nabzını tutma imkanları bulunur. Bazen emekli generallerin etkisi bunun da ötesine geçebilir; bir baskı grubu işlevi görebilirler, komuta kademesi üzerinde baskı oluştururlar. AK Parti’nin ilk yıllarında, eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın hükümeti uyarıcı tonda yaptığı sert bir konuşmadan sonra mealen ‘rahat bir nefes aldıklarını’ belirtmişti. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri arifesinde başlayan Cumhuriyet Mitinglerinde emekli generallerin oynadıkları rol bir başka örnek olarak verilebilir. Emekli subaylar İran’da 1953, Fransa’da 1961, Türkiye’de 1963 darbe girişimlerinde olduğu gibi darbelerde de rol oynayabilirler.

 

Emekli generaller ABD’de de son otuz yıldır bazı başkan adaylarını açıkça desteklemeleri nedeniyle tartışma konusu. Baba George Bush döneminde başlayan, Clinton döneminde tam gaz devam eden, Trump döneminde ise zirve yapan, emekli generallerin başkan adaylarından yana yaptıkları ‘açıklamalar’/seçim kampanyalarına katılmaları demokratik bir hak olarak görülmüyor. ABD’deki uzlaşı, emekli generallerin siyasete bu şekilde dahil olduklarında, halkın onları, emekli olsalar bile üniformalarıyla hatırladığı/hayal ettiği ve fikirlerine normal şartlarda o fikrin hak ettiğinden daha fazla değer verebilecekleri düşüncesine dayanıyor. Eski ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey’in 2016 yılında söylediği gibi, “emekli olduğumda bir başkan adayına siyasi destek vermem istenirse, sizce bunu Martin Dempsey olduğum için mi yoksa General Martin Dempsey olduğum için mi isterler?” Diğer yandan, son dönemde Hindistan’da Narendra Modi yönetiminde de görüldüğü üzere, popülist yönetimler ülkelerindeki apolitik sivil-asker ilişkileri geleneklerine zarar vermek pahasına emekli generalleri bilinçli şekilde siyasi pozisyon almaya da itebiliyorlar.

 

 

Emekli generaller/amiraller siyasi açıklamalar yaptıklarında bunun muhakkak bir ölçüde orduyla karşılıklı etkileşim içinde olacağını söyleyebiliriz. Emekli subayların bir şekilde ordunun tamamından kopuk bir düşünceyi yansıtacakları fikrini kabul etmek zor çünkü orduyla yakın bağları var ve gözlem yapma kolaylığına sahipler; onların ordudan aksettirdikleri fikirlerse yeniden orduya dönüyor, muvazzaf subaylar arasında alıcı buluyor veya tepki çekiyor.

 

Şu da doğru tabii; bu kişiler nihayetinde emekliler, ellerinde emir verebilecekleri subaylar veya askerler yok. Onlarla rütbece çok daha alt seviyede subaylar arasındaki ilişki haliyle bir emir komuta zinciri değil. Bırakalım darbeyi, siyaset hakkında açıktan kendi çevresinde konuşmayı göze alacak herhangi bir subay bile cesaretini emekli amiraller açıklamasından almaz; bu tarz bir cüretkâr kararda, hele ki Türkiye’de 15 Temmuz sonrası, ordu içinde muhtemelen derin bir güvensizlik ve ketumluğun hüküm sürdüğü bir ortamda, daha kompleks dinamikler geçerli olur. Açıklamaya imza atan emekli amiraller, darbelerde asgari rol oynayan deniz kuvvetlerine mensuplar ve çok keskin, net, ulusalcı gruptan geliyorlar. Fikirleri silahlı kuvvetlerde yankılansa bile diğer kuvvetler ve hele İçişleri Bakanlığına bağlı, 15 Temmuz sonrası darbe kalkanı kuvvet olarak konumlandırılan Jandarma’da ne kadar destek bulacakları muamma. Dolayısıyla, emekli amirallerin yaptıkları bu açıklamanın olası kalıcı etkilerini değerlendirirken ne tamamen küçümsemek ne de fazla önem atfetmek gerek.

 

Emekli subayların son dönemde ironik şekilde bu kadar gündem olmasının da hükümetin de bir eseri olduğunu söylemeli. Son kertede ‘Mavi Vatan’ fikrinin bu denli popülerleşmesi ve hiç ummayacağınız kimselerin dilinde sorgulanmadan tekrar edilir hale gelmesi, Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin sonucu olduğu kadar ulusalcı emekli subaylara ana akım medyada bu kadar yer verilmesinin de eseri.

 

Mavi Vatan fikri, kökeni  2000’lerin başına gitse de, son yıllarda hükümetin bu yaklaşıma resmi söyleminde yer vermesi sayesinde bu ölçüde meşruiyet kazandı. Ancak hükümet şu kritik hususu unuttu veya görmezlikten geldi: Mavi Vatan yalnız bir askeri perspektif, ‘Türkiye’nin ihmal ettiği deniz gücünü hatırlaması’ ve ‘uluslararası sularda egemenlik haklarını savunması’ gerektiği gibi bir fikirden ibaret değil. Mavi Vatan, onu dile getirenler nezdinde içeride de belirli bir yönetim tarzını, azınlıklara bakışı, sıkıntılı bir demokrasi anlayışını ifade eden bir paket.

 

Mavi Vatan fikrini dile getirenlerin demokrat olduklarını söylemek de çok zor. Bildiriye hükümetten gelen ilk sert tepkiye cevaben ulusalcı kanadın dile getirdiği, bu amirallerin 15 Temmuz darbesine direndikleri düşüncesini doğru bağlamına oturtmak gerekir. Başka bir makalede savunduğum gibi, 15 Temmuz darbe girişimine özellikle ulusalcı askeri kanattan gelen direnişin nedeni darbenin anti-demokratik olmasından ziyade, darbeyi kimin yaptığı ile alakalıydı. Yani onların bence önemli bir kısmı darbeye, darbelere karşı oldukları için değil, darbe teşebbüsünün failinin FETÖ olması motivasyonuyla direndiler.

 

Hükümetin Tepkisi

 

15 Temmuz sonrası Türkiye’de sivil-asker ilişkilerinde atılan tüm adımların (Genelkurmay Başkanlığının ve kuvvet komutanlıklarının Milli Savunma Bakanlığı (MSB)’ye bağlanması, kışlaların şehir dışına taşınma kararı, askeri liselerin kapatılması vb.) en somut sonucu, ordunun kontrolünün Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a emanet edilmesi oldu. Ali Bayramoğlu’nun da not ettiği üzere, süreç bizleri güçlendirilmiş bir sivil MSB yerine, askerileştirilmiş bir MSB’ye götürdü. MSB Akar neticede ordu içerisinde kontrolünü sağlarken, fazla sivrildiğini düşündüğü komutanları tasfiye etti. Önce Suriye’deki operasyonlardan sonra isimleri popülerleşen Zekai Aksakallı ve İsmail Metin Temel, son olarak Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan kavramlarının popülerleşmesini sağlayan Cihat Yaycı emekli edildi. Bu bakımdan emekli amiraller bildirisi de Hulusi Akar’ın pozisyonunu açıkça pekiştirdi.

 

Akar, bir yandan yanına Genelkurmay Başkanını da alarak medyaya yaptığı açıklamayla silahlı kuvvetlerle birlik görüntüsü vermeye çalıştı, diğer yandan diğer kuvvetlerin daha güçlü şekilde temsil edildiği, genel temsil gücü de daha fazla olan Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) yöneticilerini MSB’ye davet ederek olayın boyutunu kestirmeye ve bastırmaya çalıştı. TESUD yöneticileriyle buluşmanın ardından TESUD’un amiraller açıklamasını kınadığı yönünde basına sızan bilgilerin TESUD tarafından yalanlanması ise ortada önemli bir soğukluk ve mesafenin olduğu yönünde değerlendirilebilir.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Öte yandan bir an için bu amiraller açıklamasının, Hulusi Akar’ın MSB olduğu bir dönemde değil, orduyu bu kadar yakından tanıyıp takip etmeyen bir sivilin MSB olduğu anda ortaya çıktığını düşünelim. Hükümetin olaya yaklaşımı ne derece farklı olurdu? Bildiriden duyulan endişe seviyesi ne kadar farklı olurdu? Hükümetin açıklamaya tepki verirken hata yapma şansı da artabilirdi.  Bu durum sivil asker ilişkileri alanında ‘kriz’ yönetiminin Akar’a fazlaca bağlı olması gibi bir soruna ve dolayısıyla yapısal bir dönüşüm eksikliğine işaret ediyor.

 

Hükümet çevrelerinden gelen sert tepkiye nazaran, Cumhurbaşkanı Erdoğan konuya bence şaşırtıcı olmayan bir şekilde ılımlı yaklaştı. İlk açıklamasında, amiraller bildirisini tasvip etmemekle birlikte bildiride dile getirildiğinin aksine, Montrö Boğazlar Sözleşmesinden çıkılması gibi bir durum olmadığını, tekkede sarıklı amiral görüntüsünü kendilerinin de tasvip etmediğini ve konunun soruşturulduğunu söyledi. 14 Nisan’da Kanal İstanbul’un Montrö ile alakası olmadığını, Türkiye’nin bağımsızlığını sağlamaya yönelik bir adım olduğunu tekrar etti. 

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 27 Nisan’da muhtırasında olduğu gibi benzer gelişmelere geçmişte verdiği sert, orduyu açık açık veya dolaylı olarak vesayet unsuru olarak konumlandırılan tepkilerinin aksine yaptığı ılımlı açıklama, bildirinin emeklilerden gelmiş olması, MSB Akar’ın verdiği bilgilere binaen bildiriye gereksiz bir önem atfetmekten kaçınmış olması şeklinde yorumlanabilir. Ancak bence bunun iki nedeni daha var.

 

İlk olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan uzunca bir süredir orduyu artık karşısında değil, yanında konumlandırmak istiyor. Silahlı kuvvetler artık hükümete karşı vesayetin bir parçası olarak konumlandırılmıyor. İkinci neden ise daha stratejik olabilir; hükümet bir yandan benzeri bir olayda idari yaptırımlara izin verecek düzenlemeler için harekete geçerken, diğer taraftan bu açıklamanın ortaya çıkış süreci ve sonrasında ordu içerisindeki izlerini, amirallerin bağlantılarını araştırmayı daha akıllıca bulmuş olabilir.

 

Gözaltına alınan amirallerin serbest bırakılmalarının ardından bazı amirallerin evlerinde arama yapılması, aralarında TESUD başkanının da olduğu bir grup amiralin daha ifadeye çağrılması da bu noktaya işaret ediyor. Yine de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu olayı tam olarak nasıl okuduğunu, ne ölçüde tehdit olarak gördüğünü gelecek Ağustos ayındaki Yüksek Askeri Şura toplantısından sonra göreceğiz. O toplantı sonrası verilecek terfi, ihraç, emekliye sevk gibi kararlar bize geriye dönük olarak hükümetin bu açıklamayı nasıl gördüğünü anlama imkânı sağlayacak.

 

Post-Emperyal Ordu Egosu

 

Türkiye’de mevcut yoğun kutuplaşma ortamı, orduda FETÖ gözaltılarının hız kesmeden devam ediyor olması ve amiraller açıklaması da dahil olmak üzere Türkiye siyasetindeki genel kutuplaşma silahlı kuvvetlerle hükümet arasındaki ilişkide mutlaka bir baskı unsuru oluşturuyor. Ancak hükümetin silahlı kuvvetlerle ilişkisini yönetmekte elindeki en büyük kozun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 14 Nisan’daki açıklamasında da, bildiriye Vatan Partisi cephesinden gelen itirazlarda da görülen, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatları, Libya müdahalesi, S-400’lerin ABD muhalefetine rağmen satın alınması, yerli silah sanayiindeki gelişmeler ve son olarak Dağlık Karabağ müdahalesi ile anılan ‘bağımsızlıkçılık’ta, daha bağımsız dış politika algısında olduğunu düşünüyorum.

 

 1960’lardan başlayarak TSK’da farklı fikirlere mensup (Atlantikçi, Avrasyacı, milliyetçi-muhafazakâr vb. gibi) yüksek rütbeli subayların ortak ve sürekli endişesi, Türkiye’nin Batı ile ters düştüğü çıkar alanlarında (Kıbrıs meselesi, 90’lı yıllardan bu yana PKK ile mücadele gibi) Batı’ya bağımlı olduğu ve bu bağımlılık sona erdirilmediği sürece de kendi çıkarlarını savunamayacağı oldu. Yerli ve milli silah sanayinin 1970’lerin sonunda ordu içinde benimsenmesi bunun bir göstergesiydi. 1990’ların başında Almanya, Alman silahlarını Güneydoğuda terörle mücadelede kullandığımız için silah ambargosu kararı almıştı; ilerleyen yıllarda terörle mücadele için gerekli teçhizatın temini, Türkiye’ye karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanılmıştı. Yani farklı nesillere mensup, farklı kuvvetlerden gelen, demokratlık/Kemalist duyarlılık/dış politika eğilimleri bakımından geniş bir spektrumun farklı noktalarında yer alan üst düzey subayların anılarını, onlarla yapılan mülakatları okuyup, kendileriyle konuştuğunuzda temel ve ortak bir şikayet öne çıkar. Bu da Türkiye’nin NATO’ya, ABD’ye silah bağımlılığı olduğu, bu nedenle en başta ABD’nin Türkiye’nin terörle mücadelesine destek vermediği, aksine Ortadoğu müdahalelerinde terörü Türkiye aleyhine olacak şekilde azdırdığı, Türkiye’nin başta Soğuk Savaş dönemi olmak üzere yıllarca ABD’nin artık silahlarını almak zorunda bırakıldığımızdı. Bu ortak endişenin bugün de özellikle ABD’nin Suriye’de YPG desteğinden, S-400’ler tartışmasından, Doğu Akdeniz meselesinden beslenerek hala hayatta olduğu aşikâr.

 

Yani Türkiye’de belki de bundan sonra siyasetle silahlı kuvvetler arasındaki ilişkiyi düşünürken de Türkiye’nin post-emperyal devlet egosunun post-emperyal ordu egosu ortaya çıkarıp çıkarmadığını ve bunun hükümetlerle olan ilişkilere bugün cari ve gelecekte olası etkilerini değerlendirmek gerekecek. Türkiye’nin Suriye ve Libya operasyonları, Doğu Akdeniz’de donanma varlığı, Somali ve Katar’da kurulan askeri üsler, Dağlık Karabağ müdahalesi gibi sınırları ötesinde gösterdiği askeri aktivizm bir yandan silahlı kuvvetleri yeterince meşgul ederken, bir post-emperyal ordu egosu ortaya çıkarıp çıkarmadığını da sorgulatıyor.

 

Post-emperyal ordu konusu şimdiye dek ‘post-emperyal ordu sendromu’ olarak ele alınmış duruyor. Bu da özellikle Charles De Gaulle dönemi, post-kolonyalizm sancıları içinde Fransa ve Sovyetler Birliği sonrası Rusya’dan bahisle, ordunun iç ve dış siyasette yeni rolünü keşfetmesi, bu keşif sırasında yaşanan sorunlar ve orduların aslında zayıflaması vesilesiyle ele alınmış. Türkiye gibi ulus-devlete geçiş sürecinde ordunun ulus-devlet ordusu olarak şekillendiği, hırslarını daralttığı/körelttiği ve yayılmacı amaçları bilinçli şekilde reddettiği yerlerde ise, yukarıda bahsettiğim reel sınır dışı askeri aktivizm, silah sanayiindeki gelişmeler ve bunlara eşlik eden ‘Büyük Türkiye’ söyleminin post-emperyal ordu egosunu besleyip beslemediği ve bu sürece paralel olarak kadroları yenilenen ordunun post-emperyal egosuyla post-emperyal ülke egosu arasındaki insicamın/uyumsuzluğun sivil-asker ilişkilerini bugün nasıl etkilediğini ve gelecekte nasıl etkileyeceğini de hesaba katmak gerekecek.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.