Emekliler ve Bir Doğal Düzen Masalı
Emekliler ve sabit dar gelirlilerin sistemdeki yeri, “maddî çıkarları karşılanması gereken bir grup olarak değil, genel dengeler içinde aşılması gereken istatistik bir değer olarak” görülüyor ve önemsizleştiriliyor. Pekâlâ önemli olan ne? Önemli olan makro-ekonomik dengelerdir. Bireyler ise istatistik bir değer, bir meta değerdir; o kadar. Bu mantıkta kişi yok, meta vardır. Birey yok, makro dengeler vardır.
Doğal düzen fikri A. Smith’e kadar dayanır. Newton’un kusursuz bir tasarımla tanzim ederek matematik bir dille tasvir ettiği doğal düzenin bir benzeri, sosyal hayatta ve bilhassa ekonomide yapılmak istenmişti.
Antik Yunan’dan beri dünyaya egemen olan eski felsefî sistemlerin tasvir ettiği dünya tasarımıyla ampirik dünyanın özü arasındaki ilişkinin koptuğu ve teorik aklın geçerliliğini yitirdiği bir dönemde atılan bu adımlar devasa adımlar olarak nitelenmişti. Sahiden de öyleydi.
Bu tasarım, bireysel eğilimlerle birey ve toplum çıkarları arasında kesintisiz bir uyum tasarımı içerirken çok iddialıydı. Kişi kendi çıkarları için çalışırken farkında olmaksızın toplum çıkarları için de çalışmış oluyordu.
Aradan geçen zaman içinde, daha sonraları marjinalistler olarak da bilinen L. Walras ve C. Menger gibi iktisatçıların devreye girmesiyle bu doğal düzen fikri, mikro anlamda da temellendirilmiş oldu. Böylece, bir şeyin değerini talep, talebin değerini de talebin ve pek tabii ki ihtiyacın şiddeti, yani marjinal fayda belirler fikri alınca, gelir dağılımı meselesi de doğal bir temele dayandırılmış oldu.
Çünkü birinin gelirden aldığı payı, kişinin yaptığı işe olan piyasa talebi belirliyor; piyasa talebini ise o şeye olan ihtiyacın şiddeti. Bu durumda kim kime piyasadan aldığı payla ilgili ne diyebilirdi?
Kurgu bu, kuram buydu ve bu kurgu yaşadığımız dünyanın gerçekleriyle ilişkilendirilmiş en iyi kurgulardan biri olarak görünüyordu. Fakat bütün kürede görünen gelir dağılımı adaletsizlikleri ve doğanın tahribi vicdanları kanatmaya devam ederken, her nedense bunlar sorgulanmıyor ve bunlara mutlak bir doğru gibi inanmamız isteniyordu.
Ya Emekliler
Bizde başta büyük bir kurguyla piyasaya sürülen ve yüzlerce ilim adamının yıllarca üzerinde çalıştığı proje diye öne sürülen “âdil düzen” davasının mümessilleri de bu doğal düzen fikrine isyan ederek iktidara geldiler. Gerçi “millî görüş” gömleğini çıkardıklarını iddia etmişlerdi ama bugün ittifak kurdukları güçler de bu “neoliberal” düzene karşı “millî” olanı savunma gerekçesiyle kendilerini konumlandırıyorlar.
Mesele de burada başlıyor. İktidarın görünür kısmı olan millî görüş eksenli kanadı gele gele neoliberalizmin limanına park etmiş durumda. Şimdi kim kime ne desin, sistemin en sekter muhalifleri bile sistemin dümenine girmişse yapılacak şey yok gibi görünebilir. Görünmez kanadı olan diğer kesim ise görüntüye göre neoliberal iktisat politikalarının tam karşısında bir yerde konumlanmış gibi duruyor.
Fakat böyle bile olsa iktidarın bir ara “nass” gibi retoriklere sığınarak milyarlarca dolar değerindeki sosyal deneylerle ekonomiyi duvara toslatan tavrı, şimdi önümüze Mehmet Şimşek gibi neoliberal ekonominin teknik bir uzmanını getirerek, ne yapalım uzmanlar bunu söylüyor demeye getiriyor.
Ya emekliler ve sabit dar gelirliler! Bunların sistemdeki yeri ne? Ne olacak! Bunların sistemdeki yeri, “maddî çıkarları karşılanması gereken bir grup olarak değil, genel dengeler içinde aşılması gereken istatistik bir değer olarak” görülüyor ve önemsizleştiriliyor.
Demek ki emekliler aşılması gereken istatistik ve önemsiz bir değermiş.
Pekâlâ önemli olan ne? Önemli olan makro-ekonomik dengelerdir. Bireyler ise istatistik bir değer, bir meta değerdir; o kadar. Bu mantıkta kişi yok, meta vardır. Birey yok, makro dengeler vardır.
Cari fazla, MB net döviz rezerv hacmi, fiyatlar genel seviyesindeki düşme eğilimi, ülkenin CDS oranları…
Ne oldu, hani dünya beşten büyüktü!
Dünya beşten büyük demek kolay, ama Türkiye beşten de büyük demek zor. O konuda kimseden ses çıkmıyor.
Bu denklemde büyük firmaların vergi borçlarını silme, yatırım harcamalarına kaynak aktarma olarak kayda geçerken; emekli maaşlarındaki bir kısıt, tasarruf hacmindeki artış olarak kayıtlara geçiyor. Mehmet Şimşek’e göre yapılan işlemlerde gayri ahlaki bir şey yok. Oyun kurallarına göre oynanıyor.
Her şey teknik, her şey yansız ve kurallar işliyor.
Peki ya gelişmiş ülkelerdeki kurallar, hukuk devleti ve bağımsız ekonomik kurum ve kurallar? Çevreye verilen zararlar ve bunlara karşı yasal yaptırımlar? Bunlar nerede? İş buraya gelince kimsenin aklına kural gelmiyor.
Bugün Türkiye, Küçük Asya olarak bilinen bu güzelim memleket, tarihinde hiç olmadığı kadar dağ taş demeden tahrip ediliyor. Su kaynakları yok ediliyor. Madencilikte yapılanlar o kadar ileri gidiyor ki, sırf bir şirket işletme ruhsatı aldı ve bu ruhsat döviz getirdi diye ülke kaynakları talan ediliyor. Dağ-taş, her şey yok ediliyor.
Bu durumda insanlar Mustafa Kutlu’nun “Bu Böyledir” hikâyesini hatırlıyor ama üstattan tık yok.
Nerede kurdun kuşun, yerdeki böceklerin, tabiatın hakkı? Nerede, yaşları bin yılları aşan zeytin ağaçlarının, beli bükülmüş annelerin hakkı? Nerede bu topraklar için kanlarını sebil eden Mehmed’in hakkı, yavuklusunun ve gözü yaşlı annesinin hakkı?
Bugün ne onların hakkı gözetiliyor ne de arkadan gelen torunlarının. Ellerine aldıkları yetkiyle toprak yok ediliyor, insanların bugünü ve yarını yok ediliyor ama bunların tamamı kural bu denilerek savuşturuluyor.
İyi de kurbanlar insan. Kurbanlar bugünümüz ve geleceğimiz.
Ekonomik zorluk öyle bir safhada ki evlenme ve doğum oranları bile gittikçe düşüyor.
Ve bu kurguda bunların tamamı genel trendin yanında önemsizleştiriliyor. Varsa yoksa cari fazla, MB net döviz rezerv hacmi, fiyatlar genel seviyesindeki düşme eğilimi, ülkenin CDS oranları vs.
İyi de Efendi, bunlardan vatandaş sorumlu değil ki? Bunu efendine sorsan daha iyi değil mi? Soran yok. Ülke bekasıymış. Bekamız gerçekten tehlike altında. Vatan toprağı tehlikede, tohum tehlikede, sularımız tehlikede, bağrımıza bastığımız çocuklarımızın geleceği tehlikede.
Bunların tamamı önemsiz ha! Demek ki bizim bilmediğimiz, fakat devletlü birilerinin bildiği çok daha önemli şeyler var. Her şeye bunun için katlanmalıyız.
Nedir Tehlikede Olan?
Neyin tehlikede olduğu belli. Fakat tıpkı ekonominin genel dengeleri gibi bir de vatan-millet ve devletin beka sorunu diye ikinci bir kurgu daha var. Her ne kadar bu ikinci kurgu Londra sermaye çevreleriyle Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası çevrelere karşı millî olanı temsil iddiasında olsa de iş iktidar olunca bütün bunları önemsiz bir ayrıntı haline getirebiliyor.
Bu olan biteni bizim gibi fanilerin anlaması kolay değil. Bu kadar büyük bir çelişki nasıl olur da önemsiz bir ayrıntı olarak görülebilir meselesi bizi aşıyor.
Her neyse olan oluyor ve bunlardan birisi ekonomik dengeler diyerek yaşanan bütün olumsuzlukları önemsizleştirirken; diğeri de vatan-millet ve devletin bekası diyerek bu olumsuzlukları önemsizleştiriyor. O halde soralım.
Evlenme ve doğum oranlarındaki düşüş mü önemsiz? Kuruyan nehirler, çoraklaşan ve gittikçe verimi azalan topraklar mı önemsiz? Kanadalı ve Amerikalı şirketlere verilen ve yurt dışına aktarılan ülke kaynakları mı önemsiz? Yurt dışına kaçan ve gözümüz gibi korumamız gereken nitelikli insan gücümüz mü önemsiz? Kevgire dönen ve dehşet verici boyutlara ulaşan mülteci sorunu mu önemsiz? Milyarlarca dolar eksiye düşen MB rezervleri mi önemsiz? Gelir dağılımında gittikçe bozulan dengeler mi önemsiz? Azalan umutlar mı önemsiz? Gittikçe daralan özgürlükler, askıya alınan hukuk ve anayasa, her gün biraz daha kirlenen ve politize olan yargı mı? Yoksa ülkeyi ortadan ikiye bölen politik kutuplaşma mı önemsiz, hangisi?
Soruları çoğaltabilir ve sözü daha da uzatabiliriz. Fakat herkes her şeyi zaten biliyor. Soru şu: Bu kadar değerin yok edilmesine seyirci kalmamızı gerektiren daha önemli ne olabilir ki bu vatanseverler bütün bunlara sessiz kalıyor.
Yoksa vicdanlarını mı kaybettiler?
Buna ihtimal vermiyoruz. Çünkü hançerelerini yırtarcasına memleketi sevdiklerini haykırıyorlar.
İyi de ne öyleyse, ne? Bu kadar şeyi önemsiz kılacak hayatî önemdeki şey nedir?
Biz bilmiyoruz. Bilenler söylesin.
ABDULKADİR İLGEN