En Kıymetli Hocamın, Bir Düşün Sanatçısının Ardından…

Sadece akademik yazında değil, sahada da özgürlükçü ve bu nedenle tutarlı bir hoca… Dünyayı gerçek manada bilen, Güney Amerika’dan Yeni Zelanda’ya her bölgeden, her ülkeden farklı sistemleri, işleyişi, dünü ve bugününe ilişkin örneklerle izah edebilecek zenginlikte bir birikim… Ve akademik camiada alışık olmadığımız şekilde, bu birikimle müsemma bir tevazu…

ergun özbudun

Sosyal medyada sıkça gördüğümüz bir tanımlama var: Falancanın annesi, filancanın eşi, buranın çalışanı, şu takımın taraftarı şeklinde. Bu biçimde kendini tanımlamak biraz aciz görünse de, kimi durumlarda insanın ruhuna işleyebiliyor. Zira, kabul edilen o rol, insanın hayatını nasıl yaşaması gerektiğiyle ilgili fikir vermede oldukça etkili olabiliyor. Benim açımdan da Bilkent’te geçirdiğim lisans ve doktora eğitimimi kapsayan uzun öğrencilik yıllarımda, Prof. Dr. Ergun Özbudun’un öğrencisi olmuş olmak ve tez çalışmamı onun danışmanlığında yapmış olmak, hayatımın geri kalan süreçlerinde oldukça belirleyici oldu. Kendimi ne zaman öğrencilikten uzaklaşmış olarak görsem, Serap Hoca’nın o neşeli ve sitemkâr sesi ile Ergun Hoca için söylediği “Hâlâ bir doktora öğrencisi gibi sabah erkenden kalkıyor ve çalışmaya başlıyor” sözlerini hatırladım ve işime koyuldum. Her rehavete kapıldığımda, “Ergun Hoca 80’li yaşlarında bu denli çalışıyorsa, bu tembellik niye?” diye kendime ihtarda bulundum.

 

Ergun Hoca’yı okuyanlar onu çok iyi bir akademisyen, tanıyanlar da akademisyenliğinin yanında çok zarif ve iyi bir insan olarak bilirler. Bana Ergun Hoca’dan yansıyan bunlardan daha fazlası. İyi bir akademisyen ve iyi bir insanın olmanın yanında, yönteme ilişkin detaylar… “Nasıl iyi bir hoca olunur?” sorusunun cevabı, akademik birikiminin yanında, Türkiye aydınlarının benimsediği muhtelif habitusları, gündelik hayatta davranışlarıyla sorgulayan bir aydın olmasında gizli. Bu davranışsal özgünlük ise, Ergun Hoca’da Türkiye’deki mevcut entelijensiyanın genel halet-i ruhiyesinden oldukça farklı biçimde tezahür ederek, Adorno’nun “Kendi vatanında kendini yabancı hissetmek entelektüel için ahlaki bir sorumluluktur” tespitini, aynı zamanda akademik camianın bazı genel geçer normlarını takip etmeyerek ortaya çıkıyor. Gündelik hayata ilişkin bu detaylar, Ergun Hoca’nın, Ankara Hukuk Fakültesi gibi, klasik bir sınıf olarak entelijensiyanın üretildiği temel mekânlardan birinden, nasıl böyle farklılaşarak çıktığına şaşırmayı beraberinde getiriyor. Bunda, benimsediği liberal değerlerin yanında, kişisel niteliklerinin de etkili olduğunu düşünüyorum. Bilkent’teki odasına bir öğrencisi ne zaman gitse, kendi yüce gönüllülüğünü misafirini ayakta karşılayarak hissettirmesiyle… Yeni yayınlarının fotokopisini çoğaltıp, her ziyarette öğrencilerine hediye etmesiyle… Birçok hoca öğrencisine yüz yüze randevu vermeye nazlanırken, öğrencisini evinde misafir edecek kadar insancıl olmasıyla… Öğrenci yetiştirirken kırmayan, incitmeyen özenli kelime seçimlerinin yanında, akademik nitelikten taviz vermeyen profesyonelliğiyle… Şehir Üniversitesi’ne geçtikten sonra, henüz bitmemiş olan doktora tezimden dolayı ne yapacağımı bilemezken, beni rahatlatan sözleriyle: “Ben başladığım işi yarım bırakmayı sevmem”… Ayrıldığı bir okuldaki, vaktinde tezini bitirememiş bir öğrencisini yarı yolda bırakmaması ve bunu kendi işi olarak görmesiyle… Benimle birlikte başka bir hocanın kapısını çalarak, yeni danışmanımı bulma sürecinde dahi etkin rol oynayan baba şefkatiyle… Her satırını tekrar tekrar okuyarak notlar düştüğü tezimde, kimi zaman bir kaynağa biraz fazla atıf verdiysem “Rica ederim bu kadına/beye bu kadar paye verme” gibi içten yorumlar yapacak kadar dikkatli ve samimi bir okuyucu olmasıyla… Bilkent’te yıllarını geçirdiği odasını boşaltırken, kitaplarını kendi başına kolilere koyan; akademinin buyrukçu ve çanta taşıtan küçük tanrılarından belirgin biçimde ayrışmasıyla hatırlanacak bir akademisyen…

 

Türkiye’de çoğunlukla Anayasa Hukuku kitabıyla bilinse de dünya çapındaki bilinirliği ve atıfları bu kitabın fersah fersah ötesinde bir Siyaset Bilimi duayeni olmasıyla… Demokrasiye bağlılığı tartışılmaz, özgürlük savunucusu kimliğiyle… Başörtüsünün yasak olduğu yıllarda, şapkayla dersine devam ettiğimiz günlerde, en ufak rahatsız edici bir imada bulunmayan, bilakis destekleyen, beni ve benim gibi, onun gibi, öteki gibi, farklı kimlikleri, tüm kimlikleri olduğu gibi kabul eden çoğulculuğuyla… AK Parti’nin kapatma davasının sürdüğü yıllarda hem hukuki hem demokratik olarak tepkisini koymuş cesur bir zihin oluşuyla… Yine o yıllarda Yeni Anayasa çalışmalarına, daha çoğulcu, kapsayıcı ve özgürlükçü bir anayasa formülü ile katkı sunmuş bir bilim insanı kimliğiyle. Doğru bildiğini söylemekten sakınmamış ve bunu hep güzel bir üslupla yapmış bir düşün sanatçısı kimliğiyle… “Sanat var olmasaydı, gerçeğin kabalığı dünyayı katlanılmaz kılardı” diyordu ya George Bernard Shaw, yazdıklarıyla dünyayı daha katlanılabilir kılmasıyla… Çokça gelen televizyon programı ve söyleşi daveti aramalarına, nazik biçimde hayır diyen ve yazarak, hep yazarak var olan biri olmasıyla… 

 

Sadece akademik yazında değil, sahada da özgürlükçü ve bu nedenle tutarlı bir hoca… Dünyayı gerçek manada bilen, Güney Amerika’dan Yeni Zelanda’ya her bölgeden, her ülkeden farklı sistemleri, işleyişi, dünü ve bugününe ilişkin örneklerle izah edebilecek zenginlikte bir birikim… Ve akademik camiada alışık olmadığımız şekilde, bu birikimle müsemma bir tevazu…

 

Doktora tezimi bitirdiğimde, Serap Hoca ile bana hediye ettikleri el yapımı minik bir vazo duruyor karşımda, yaşadığım şehirleri değiştirirken yanımda taşıdığım nadir aksesuarlardan biri. Bu vazo bana aynı zamanda “Nasıl hoca olunur?”u anlatıyor. “Nasıl iyi insan kalınır?”ı… “Nasıl öğrenci motive edilir?”i…Birçok öğrencinin doktora tezini bitirirken, Instagram gelinine dönüşecek sunumlarla jüri üyelerini ağırlamaya çalıştığı akademik ortamların tersine, doktora bitiren öğrencisine, gördükçe yıllarca rahmetle yad edilecek bir hatıra, bir sanat eseri bırakacak nezaketiyle… Ergun Hoca “Nasıl hem iyi insan hem iyi hoca olunur?”u yaşayarak öğretmeye gayret etti… Egosu yazdıklarından da okuduklarından da büyük akademisyen yığınlarının habitusuna karşı, en yakışıklı duruşu, sesini yükseltmeden fakat kararlı ve nitelikli biçimde sergileyen özel biriydi. 

 

Naçizane şahidim ki Ergun Hoca hayatı, ona her zaman neşe ve yaşam enerjisi veren Serap Hoca’yı, okumayı, yazmayı ve sigarayı çok sevdi. Sevdiği şeylerle ilgili taviz vermeye hazır bir realistti: “Eğer ben bu sigarayı içmeden daha uzun yaşayacaksam, içerek daha kısa yaşamayı kabul ediyorum” diyordu. Daha uzun yaşamasını ne çok temenni ederdim… Tek tesellim, onu tanıyan herkes gibi güzel yaşadığından, güzel eserler bıraktığından emin olmam… Bir arkadaşımın arkasından dediği gibi “Dolu dolu yaşanmış bir hayat”… “Çocukken herkes bir sanatkârdır, zor olan yetişkinken sanatkâr kalabilmektir” diyor Pablo Picasso. Ergun Hoca ne kadar tanınsa da, büyüse de, sayısını bilemediğimiz atıflar alsa da, düşün sanatçısı kalabilmiş biridir. Merhametlilerin en merhametlisi olduğuna inandığım Allah’tan, tıpkı Ergun Hoca’nın öğrencilerine, bize yaptığı gibi, Ergun Hoca’yı sonsuz şefkatiyle, merhametiyle sıkı sıkı sarmasını ve mekânının cennet olmasını diliyorum.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.