Enerji Sorunu ve Yerkürenin Geleceği: Nereye Gidiyoruz?

Dünyada küresel sorun olarak ortaya çıkan göç olgusuna temel olan açlık-az gelişmişlik ve savaş sorununun, su sorununun, bölgesel anlaşmazlıkların, otoriter rejimlerin panzehri, sürdürülebilir politikalarla sağlanacak ve herkes tarafından ulaşılabilir olacak ucuz ve temiz enerji kaynaklarıdır.

enerji krizi

Bir önceki makalemizi “Modern, çevreci, ekolojik bir hareket, sadece ‘hayırcı’ bir protesto tutumunu değil, aynı zamanda neye ‘evet’ dediğini, yani alternatif önerisini de sunabildiği ölçüde anlamlı ve adına yaraşır bir inisiyatiftir. Çevre sorunu aynı zamanda bir (alternatif) enerji sorunudur! Bu açıdan, enerji sorunu ile işimiz daha bitmedi!” cümleleri ile bitirmiştik. Buradan devam ediyoruz.

 

Neden Enerji?

 

Enerji sorunu yaşamımızın tüm alanlarını ilgilendiriyor. Yeterli enerji olmaksızın -doğru yer ve zamanda- hiçbir şey çalışmaz; telefon, televizyon, radyo ya da internet yolu ile enformasyon iletişimi olmaz, evimizdeki soğutma, ısınma, ışıklandırma, havalandırma gibi temel fonksiyonları yerine getiremez, kişisel olarak araba, otobüs, metro ve tramvay gibi kitlesel ulaşım araçları ile mobilize olamaz, tüketim mallarının ve gıda maddelerinin dağıtımını kotaramayız; enerjisiz tarım ve endüstri birimlerinde üretim sona erer. Deyim yerinde ise enerji olmadan yaşam çöker. Küresel açıdan ele alacak olursak, mesela (az) gelişme sorunları ve açlık gibi sınırlar ötesi göçü zorlayan nedenler de bir yerde enerji sorunu, ona ulaşım ile bağlantılı. Bu nedenle her şey güvenilir, öngörülebilir, sürdürülebilir ve ekonomik enerji tedarikine bağlı. Ama nasıl ve ne şekilde? Asıl soru bu. Elimizdeki enerji olanaklarından başlıyoruz.

 

Klasik-Fosil Enerji Kaynakları 

 

Petrol, doğal gaz ve kömür gibi enerji sağlayan klasik-fosil kaynaklarının (yakın) geleceği yok gibi, çünkü bunlar belli-sınırlı miktarlarda yerkürede bulunuyorlar. British Petroleum’un (BP) yayınladığı raporlarda fosil enerji kaynakları rezervlerinin ömrü petrol için 54 yıl, doğal gaz için 64 yıl, kömür içinse 112 yıl olarak belirleniyor.¹  Bunun dışında, bilimsel araştırmaların da gösterdiği gibi, global bir sorun olarak yerkürenin ısınmasını sınırlamak istiyorsak, bu gibi kaynaklardan enerji edinimini, dolayısıyla karbon salımını mümkün olduğunca azaltmak, giderek buralardan tamamen çıkmanın olanaklarını bulmak zorundayız.² İlaveten fosil enerji kaynakları dünyanın sadece belli başlı yerlerinde bulunması itibarıyla bir dizi ülke açısından tek taraflı “bağımlılık” ilişkilerinin kurulmasına -Rusya-Ukrayna savaşının gösterdiği gibi- enerji güvenliği açısından soruna, ülkemiz açısından ise ek olarak (verili koşullarda) müzmin cari açığın en önemli kaleminin oluşmasına neden oluyor.

 

Atom enerjisine kaynaklık eden uranyumun, dünyanın az sayıdaki bölgesinde hammadde olarak sınırlı miktarlarda elde edilmesi, özellikleri nedeniyle de güvenilir-sürdürebilir kaynak olmaması yanında, nükleer güç santralleri (NGS’ler) kimsenin nasıl emniyet altında muhafaza edilebileceğini bilmediği radyoaktif ve zehirli tehlikeli atık üretiyor. Enerjinin bu yolla elde ediniminde olası tehlikeli “iş-işyeri kazaları”nın sonuçlarının, bunların (maddi-toplumsal olarak) çok zor tahmin edilebilmesi nedeniyle şimdiye dek hiçbir kuruluş tarafından sigortalanmadığını da bu bağlamda belirtmek gerekiyor. Netice olarak bu noktada oluşabilecek olan sağlık ve ekonomik risklerin yükü -mesela Fukuşima kazasında olduğu gibi- ilgili ülkenin vergi ödeyen insanlarına kalıyor. 

 

Klasik enerji kaynakları ekolojik, temiz kaynaklar olmadığı gibi ekonomik de değil. Bunlara çalışmamız boyunca, yeri geldiğinde değineceğiz. Ama diğer enerji kaynaklarına geçmeden önce, aşağıdaki soru ve yanıtı yaşamsal önemde.

 

Neden Ekoloji Politik?³

 

yeryürekin yükü 2023

 

Yukarıda, son yıllarda artık bize vereceğinden fazlasını “yiyerek” tükettiğimiz dünyamızın resmi var. Global Footprint Network’ün (yıllardır) her sene yaptığı -kimilerine göre tartışmalı, ama bizce başka alternatifi olmadığı için baz olarak alınabilecek nitelikteki- araştırmaya göre, dünyanın bizim için bir yıl içinde kullanılabilir-yenilenebilir olan (ham)maddelerini daha yıl bitmeden (mesela 2023 yılında 2 Ağustos itibarıyla) bitiriyor, bu tarihten itibaren onun geleceğinden yiyoruz. Son yılların trendi bu şekilde ve bu, dünyanın özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra içine girdiği tüketim sarmalının sonuçları ile ilgili ve de sürdürülebilir bir durumu ifade etmiyor. Üçüncü dünyanın az gelişmiş bölgelerinde (yeniden) baş gösteren açlık tehlikesi eşliğinde, dünya genelindeki bu sorunun kökeninde bir yerde şimdiye kadarki (ekolojik dengeleri dikkate almayan) üretim politikaları, tüketim ekonomisi, ideolojik büyüme fetişizmi yatıyor. Çünkü “kapitalizm yalnızca büyüdüğü sürece stabildir. Bu nedenle sık sık, durduğu zaman düşebilecek olan bisiklete benzetilir. Kapitalizm, düşüşünü engellemek için büyümek zorunda olan dinamik bir sistemdir. “Büyüme olmazsa işverenlerin arzulamadığı stagnasyonlar olabilir, sonucu işsizlik ve bunların yaratabileceği toplumsal huzursuzluklar olan, politikanın hoşlanmadığı krizler olur, ama bunlar aynı zamanda geçer gider, çünkü devlet ve girişimciler yeni büyüme umut ederler ve dolayısıyla yatırım yaparlar.”⁴ Küresel bir sorun olarak madalyonun bir yüzünde bu var.  

 

Madalyonun ikinci yüzünde ise küresel ısınma ve bunun dünyayı mahvedici, yaşamsal derecede önemli sonuçları var. Özetle -komplo teorisyenlerinin ve oralardan beslenen sağ-popülist akımların inkâr ettiği- küresel ısınmanın önüne geçilememesi durumunda gelecek nesillere yaşanası bir dünya kalmayacağı, çeşitli (yeni) pandemi ve epidemilerin ortaya çıkacağı, türlerin giderek yok olmaya başladığı dünyanın kimi bölgelerinin aşırı sıcaklıktan dolayı yaşanamaz hale geleceği, şimdiden kendini hissettiren su sorununun daha da keskinleşeceği vs. daha bir dizi sorunun dünyayı kuşatacağı bir ortam bekleyecek insanlığı. Çünkü:

 

“Yeryüzünde varoluş ve yaşam denilen şey, sürekli, kendi kendini ve birbirini üreten bir dinamik süreçler birliğidir…

 

‘Dışardan’, yani güneşten gelen enerji yeryüzündeki bir objeyi-nesneyi etkileyince, bu önce o sistemin (o objenin) içinde değerlendirilerek işlenir. Bu işlemin sonunda ortaya çıkan sonuç (‘çıktı’) ise, gene yerküre üzerindeki başka bir objeyi-nesneyi etkileyen bir ‘girdi’ haline dönüşecektir. Ve zincir böyle, adına ‘doğal denge’ dediğimiz, birbirini yaratarak birlikte var olma sürecini oluşturarak uzar gider. Bu durumda, bir an için, ‘dışardan’ (yani güneşten) gelen etkinin kesildiğini düşünürsek, dış kuvvet-girdi ortadan kalkınca, onu işleyerek-işlerken gerçekleşen adına yaşam dediğimiz süreç de sona erer. Çünkü yaşam, özü itibarıyla, dışardan gelen bu madde-enerjiyi-enformasyonu değerlendirerek işleme, buna bağlı olarak da izafi bir gerçekleşme sürecinden başka bir şey değildir…

 

Tabii önce organik yaşam etkilenir böyle bir durumdan. Ama sonra organik olmayan yaşam da!”⁵

 

İşte mesela, daha önceleri olmayan yerel-bölgesel sel baskınları, küresel yangınlar gibi insan yaşamını tehdit eden afetlerin dünyanın değişik yerlerinde sıkça ortaya çıkışı, dünyanın oluşumu ile birlikte milyonlarca yıl sonunda oluşan doğal iklim dengelerinin bozulmasının bir sonucudur. İklim uzmanları, küresel ısınma ile birlikte havada nem oranının, yoğunluğunun artması ve küresel ısınma sonucunda arktik ve tropik bölgeler arasındaki sıcaklık farkının yükselmesinin yüksek rüzgârları hızlandırdığını tespit ediyorlar. Aşırılaşan ısı farkı ile, söz konusu iklim bölgelerinin birbirine yaklaşması durumunda bu, stratosferde var olan Jetstream’in bozulmasına, kıvrımlaşarak zayıflamasına yol açıyor.⁶ Bu dengenin bozulmasına doğanın verdiği cevap, aşırı nemle yüklü havanın belli, görece küçük bölgelerde kısa zamanda aşırı yağış şeklinde ortaya çıkıyor. 

 

Örneğin, 2021 yazında Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde küçük bir yerleşim yeri olan Ahrtal köyünde, bölgeye 24 saat içinde metrekare başına 100 litreden fazla yağmur yağması ile Ahr Çayı’nın 6 metreye yakın yükselmesi sonucunda oluşan sel felaketi, 135 kişinin ölmesine, tam 467 binanın sel tarafından deyim yerinde ise “yerinden sökülüp götürülmesine”, çevredeki toplam 4.200 binanın yaklaşık yüzde 70’inin hasar görmesine yol açtı. Giresun’da, Karadeniz’de ve daha birçok ilde artık neredeyse her yıl tekrarlanan yağış-sel felaketlerinin de nedeni küresel ısınma sonucu iklim dengelerinin, Jetstream’in bozulması.

 

Bu noktada biraz konudan ayrılmak pahasına bir konuya değinmekte yarar var: Azınlıkta olan kimi bilim insanları, özellikle de komplo teorilerine inananlar açısından sorun, küresel ısınmanın sonucu ve yeni bir fenomen değil. Buna göre mesela, Almanya-Ahrtal’daki sel felaketi bu boyutta olmasa da geçmişte, 1804 ve 1910 yıllarında da olmuş. Yani olay neredeyse 100 senede bir kendini tekrarlamış. Ama buradan “yıllardır zaten olan doğa afetleri kendini tekrarlıyor” diyerek belli tesadüflerle küresel ısınmayı ve sonuçlarını, dolayısıyla insanlığın geleceği için alınması gereken tedbirleri inkâr etmek, sorunu bilinçli olarak ideolojik nedenlerle ıskalamaktan başka bir şey değildir.

 

Sorunu yeni yapan, ona yeni bir nitelik sağlayan şey, küresel ısınmanın sonuçlarının sadece yöresel-bölgesel değil tüm dünyada görülmesi, mesela sel felaketlerinin sıklaşarak aşırılaşması ve yepyeni bir şekilde küçük bölgelere yoğunlaşarak boşalması. Kanada gibi soğuk bir ülkede bile görülmeye başlayan aşırı sıcaklık ve akabinde -Akdeniz ülkelerindeki gibi- ortaya çıkan yangınlar da aynı dengenin bozulmasının bir ürünü. Ekolojik kriz olarak adlandırdığımız bu felaketler şu ya da bu şekilde tüm dünyayı kuşatan gerçeklerdir, hep birlikte, yerelde karşı tedbirlerle davranmayı gerektiren küresel sorunlardır.

 

Tüm bu sorunların çözümü, yeni üretim anlayışı ve organizasyonu, tüketim anlayışı ile birlikte birinci derecede enerji sorununun çözümü ile ilintili; olgunun merkezinde enerji sorunu var! Dünyada küresel sorun olarak ortaya çıkan göç olgusuna temel olan açlık-az gelişmişlik ve savaş sorununun, su sorununun, bölgesel anlaşmazlıkların, yine küresel bir sorun olarak anti-demokratizm odaklı illiberal⁷ otoriter rejimlerin panzehri de, sürdürülebilir politikalarla sağlanacak olan herkes tarafından ulaşılabilir nitelikte, insanlığın kendi varlık koşullarını yeniden üretmesine yarayacak ucuz ve temiz enerji kaynaklarıdır. 

 

İşte bu noktada literatürde 3 E olarak anılan Ekonomi-Ekoloji-Enerji üçlüsünü kapsayan, bunların uyumunu ısrarla gözeten, birinin diğeri aleyhine gelişmediği, birinin ötekine zarar vermediği dengeleri sağlayan, yerelden genele tüm yerküreyi (doğa+canlı yaşam) kuşatan bir anlayışla -üretimden tüketime- dünyanın tüm sorunlarını bu perspektifte ele alan, atılacak her adımda ekolojik dengeleri her daim gözeten, kontrol eden anlayışa Ekoloji Politik diyoruz. 

 

Bu bağlamda, elimizdeki diğer enerji olanaklarından devam ediyoruz.

 

E=mc2: Nükleer Füzyon Bitmez Tükenmez Bir Enerji Kaynağı mı?

 

Henüz deneme aşamasındaki atom füzyonu yolu ile enerji üretmenin güvenli ve atıksız bir yol olabileceğini de bu meyanda belirtmiş olalım.⁸ Güneşimiz öncelikle hidrojenden oluşur. Güneşin içindeki basınç ve ısının çok yüksek olması, hidrojen atomlarının kaynaşarak helyum atomlarına dönüşmesine neden olur. Bu ise devasa boyutlarda (dünyamızı da ısıtan, ışıtan) bir enerjinin ortaya çıkmasını sağlar. Bu özellikleri ile güneş, aslında (atomların) kaynaştığı  nükleer güç santraline benzer. 

 

Teorik açıdan, güneşte işleyen ve hidrojen atomlarının gravitasyonun etkisiyle sıkıştırılarak (füzyon) enerji üretmeye dayanan sistem eğer dünyada da uygulanabilirse buradan herhangi bir radyoaktif atık olmadan, tehlikesiz ve bitmez-tükenmez bir enerji kaynağını yaratmak mümkün olabilirdi. Bilim insanları 1920’li yıllarından itibaren bu yolda düşünerek çaba sarf ediyorlardı. Buna ilişkin teorik temeli de Albert Einstein’ın yukardaki, Enerji ve Kütle arasındaki eşdeğerliği tanımlayan formülü sağlamıştı. Atom bombasının ve atom çekirdeğinin parçalanması yolu ile enerji elde etme tekniği ile birlikte, bunun tersine, yani kimi atomları birleştirerek enerji elde etme tekniği üzerine de çalışılmaya başlanmıştı. Uluslararası katılımlı, devasa yatırımlı projelerle (örneğin ITER-Fransa) gerçekleştirilen denemelerin dayandığı prensip budur.:

 

Füzyon yoluyla kaynaşan iki hidrojen atomu çekirdeği daha ağır olanına dönüştürülür. Ancak daha ağır olan bu yeni çekirdeğin kütlesi, birleştirilen iki atom çekirdeğinin kütlesinden daha küçük olacaktır. İşte bu farktan dolayıdır ki füzyon sırasında serbest kalan enerji açığa çıkar. Ve miktar olarak hiç de az değil: 1 gram ağırlığında atomlardan reaktörlerde füzyon yolu ile 11 ton kömür yakıldığında ortaya çıkaracağı enerjiye eşdeğer bir enerji elde edilebiliyor. Ama tabii bu teknik olarak zorlu bir süreç. Füzyonu sağlamak ve bu sırada oluşan enerjiyi tutmak için ekstrem şartlara ihtiyaç var. Şöyle ki:

 

Füzyonda kullanılacak en uygun atomlar hidrojen atomlarının değişik versiyonları olan (reaktörlerde üretilebilir) Trityum ve denizlerde bolca bulunan Döteryum’dur. Bunların füzyonu ile elde edilen gaz ise Helyum, değerli bir gaz! Bu füzyonu başarmak için, diğer bir deyimle plazma haline getirmek için 100 milyon °C gibi son derece yüksek bir ısıya ihtiyaç var. Atomların olağanüstü elektromagnetlerin -mıknatıs- yardımı ile sıkıştırılması sonucunda oluşturulan bu enerji yüklü plazma aynı zamanda reaktörün çeperlerinden de uzak tutulmak zorunda, zira tersi durumda reaktörün çeperleri bu kadar yüksek ısıya dayanamayarak eriyor ve tabii bununla birlikte plazma anormal bir şekilde ısı kaybederek füzyonun ateşi düşmeye başlıyor. Şimdiye kadarki denemelerde füzyon sırasında oluşan enerji sıcaklığını 1 dakika tutabilme aşamasına gelinmiş, elektromagnetler yerine lazer yoluyla yapılan sıkıştırmaya dayalı deneylerde ise füzyonu sağlamak için verilen enerjinin (input) yüzde 20 fazlası enerji (output) elde edilebilmiş!

 

Bu yanları ile proje muazzam ve gelinen nokta umut verici nitelikte. Araştırmacılar projenin ancak yüzyılımızın ikinci yarısından itibaren olgunlaşacağını, ileri somut sonuçlar üretilebileceğini düşünüyorlar. Bir de işin ekonomik olarak sürdürülebilir olma yanı var tabii, ki bu da -bütün enerji kaynaklarında olduğu gibi Hidrojen Enerjisi Teknolojisi’nin de aktüel sorunu. Bu da gelecek bir çalışmanın konusu olsun!

 

__

¹BP, “Statistical Review of World Energy”, 2012: https://www.laohamutuk.org/DVD/docs/BPWER2012report.pdf

²https://www.nature.com/articles/s41558-018-0198-6

³Burada içeriğini açıklamaya çalışacağım “ekoloji politik” kavramı bana aittir.

⁴Ulrike Hermann, das Ende des Kapitalismus, 4. Auflage, 2022 Köln, s. 87 ve 92

⁵Münir R. Aktolga, Her şeyin Teorisi, Sistem Teorisinin Esasları, Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi ve Tasavvuf, 2. Baskı, Ankara 2020, s. 329

⁶https://www.spektrum.de/news/das-wetter-schlaegt-wellen/1214310

⁷Bu deyimi ilk kullanan Victor Orban’dır.

⁸https://www.discovermagazine.com/technology/why-nuclear-fusion-is-always-30-years-away

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.