FED’in Faiz Yükseltme Kararlılığı Nelere Gebe?

Faizler enflasyonu dizginlemek üzere yükseltilmeye devam edildiği sürece sadece Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde değil, ABD ve Avrupa gibi iktisaden gelişkin ülkelerde de 2008 ekonomik krizinden daha ciddi bir ekonomik kriz ve bu ekonomik krizin yaratacağı toplumsal tahribatın müesses nizamı daha da sarsmasını beklemek durumundayız.

FED’in Faiz Yükseltme Kararlılığı Nelere Gebe?

ABD Merkez Bankası FED, yükselen enflasyonla baş etmek için faizleri radikal bir biçimde artırma kararlılığını deklare etti. Bizim ülkemizdeki pek çok siyasetçi bu konuyu salt Türkiye’nin gündelik sorunlarıyla ilişkili olarak ele alıyor ve şöyle diyor: “ABD faizleri artırırsa Türkiye’de dolar en azından 30 TL’ye çıkar. Bu da bizi berbat eder.” Oysa ABD’nin bu kararlılığı bu ülke siyasetçisi olarak bizim yaşadığımız gündelik krizden çok daha radikal ve dünya ölçekli bir kırılmaya işaret ediyor. Gündelik olarak bu ülke bir sıkıntı yaşayacak. Fakat uzun vadeli olarak ABD’nin bu kararını çok daha küresel ve derin boyutlarıyla düşünmek zorundayız. Bu vizyon dönüşümünü yapabildiğimiz takdirde gündelik olarak bir sıkıntı yaşayacak olsak bile ülkenin uzun vadeli dönüşümünü çok daha hayırlı bir istikamete çekebilme şansımız var.

 

FED faizleri artırdığında dünyanın diğer ekonomik güçlerini de faizleri artırmaya mecbur bırakıyor. Yani önümüzdeki dönemde faizlerin küresel olarak yükseleceğini söyleyebiliyoruz. Peki faizlerin küresel olarak yükselmesi dünya ekonomisi açısından ne anlama geliyor?

 

Bu karar sonrası ilk olacak şey şu: Tüketiciler kredi alarak tüketim yaptığı için ve üreticiler faizin yarattığı alternatif maliyetlere bakarak reel yatırım yapma kararı verdiği için faizler küresel olarak yükseldiğinde ve bu yolla küresel piyasadan büyük miktarlarda para ve likidite çekildiğinde, tüketiciler yeni tüketim yapmamaya üreticiler ise yeni yatırım yapmamaya meyledecekler. Bu sebeple küresel gelir ve küresel istihdam düşecek.

 

Küresel faizler piyasalardan para çekilerek yükseltileceği için şimdiye kadar finansal piyasalara aktarılmış büyük bir tasarruf da finansal piyasalardan geri çekilecek ve finans dünyası da bu karar sonrasında daralacak.

 

Faiz artırma kararının etkisi burada saydıklarımla kısıtlı kalsaydı daha düşük bir gelir ve istihdamda yeni denge oluşabilir ve orta vadede ücretler ve fiyatlar kendini yeni duruma adapte edeceği için küresel ekonomi yeniden tam istihdam durumunda bir gelir dengesine gelebilirdi. Fakat bu kararın etkisi yukarıda anlattığımla sınırlı değil. Zira gerek tüketiciler gerekse de üreticiler halihazırda hayli borçlu durumdalar. Ve küresel faizlerin yükselmesi üreticilerin ve tüketicilerin geçmişte almış olduğu borçların faizlerinin de yükselmesi ve dolayısıyla üretici ve tüketicilerin birikmiş borç faizlerini ödemekte zorlanması anlamına geliyor. Birikmiş bu borç yüzünden gerek tüketiciler gerekse de üreticiler tüketim ve üretimlerini bir miktar daha düşürmek zorundalar. Bu zorunluluk ise küresel istihdamın ve küresel gelirin ilk etkiye göre daha da daralması anlamına geliyor.

 

Üreticiler ve tüketicilerin borç faiz ödemesindeki artışlar onları biraz zorlayacak olsa bile, bu durum bir borç geri ödeme krizine dönüşmek zorunda olmazdı. Fakat finansal piyasalardaki paranın ve likiditenin ABD’nin faiz kararı sonrası daralacak olması, borç yükü olan üreticilerin ve tüketicilerin borçlarına ipotek olarak gösterdikleri servetlerin değerinin de düşmesi anlamına geliyor. Zira borca ipotek olarak gösterilen ev, fabrika gibi servet değerleri finansal piyasalarda değer kazanıyor. Ve finansal piyasalardaki paranın ciddi bir miktar eritiliyor olması üreticilerin ve tüketicilerin servetlerinin değerinin bir anda hızlı bir biçimde düşmesi anlamına geliyor.

 

Yani bu süreç, daha fazla borç faizi ödemek zorunda kalan üreticilerin ve tüketicilerin servetlerine göre borç yüklerinin bir anda ciddi bir biçimde yükselmesi anlamına geliyor. Bu da küresel üreticilerin ve tüketicilerin borç çevirmede daha öte zorluklar yaşaması demek. İşte bu sebeple küresel tüketim ve küresel üretim daha da aşağı çekiliyor ve ayrıca borç ödeyememekten kaynaklanan bir kriz tetikleniyor. Yani bankalar da krize giriyor.

 

Küresel üretimin ve küresel tüketimin FED’in kararının ilk etkisine göre daha fazla oranda düşmesinin, üretici ve tüketicilerin borç ödeme krizleri yaşamaya başlamasının ve bankaların da bu sebeple zora girmesinin etkisi ise küresel finans piyasalarında bu reel değerlere bağlanmış sermayelerin, reel değerdeki düşüşlerden dolayı bir anda buharlaşması anlamına geliyor. Finansal piyasalar zaten FED’in kararının ilk etkisi sonucu bir anda değer yitirmişti. Şimdi ise borç krizi sebebiyle küresel üretim ve küresel istihdam hayli daralmış olduğu için finansal piyasalar ikinci bir çöküş yaşıyor.

 

Finansal piyasalardaki bu ikinci çöküşün etkisi küresel ekonominin geleceğine yönelik ümitlerin kararmasıdır. Küresel ekonominin geleceğine yönelik ümitler kararınca üreticilerin umudu da sönmeye başlar ve reel yatırımlarını daha da daraltırlar. Yatırımların daralması ise istihdamın daha da düşmesine sebep olur.

 

Bu süreçte küresel istihdamın hayli daralacak olması üretilen değerin daha da az tüketilmesine sebep olur. Zira küresel tüketimi besleyen en temelde emekçilerin ücret gelirleridir. Yani küresel talep beklenenden daha fazla daralacak.

 

Fakat bu süreçte üreticilerin daha da düşük reel yatırımlar yapacak olması küresel ekonominin arz koşullarını da hayli bozar. Zira daha az reel yatırım demek, verimlilik artışlarının ve teknolojik gelişimin reel ekonomiye ve küresel arza daha az aktarılması demek. Oysa bir ekonominin uzun vadedeki gelişimini sağlayan ve uzun vadeli enflasyonu düşüren en önemli etmen arz koşullarının iyileştirilmesi, yani üretimde verimlilik artışlarının ve teknolojik gelişimin giderek daha fazla hayata geçiriliyor olmasıdır.

 

Uzun vadede arz koşullarının bu yolla bozulmasının sonucu ise küresel ekonominin geleceğinin iyi olacağına umut besleme inancıyla harekete geçen finansal piyasaların bu umudun sönmesi üzerine daha da fazla değer buharlaşması yaşaması olacaktır.

 

FED’in enflasyonu düşürmek üzere faizleri yükseltme kararlılığının dünya faiz oranlarını yükseltmesinin oluşturacağı sonuç, küresel istihdamın, küresel gelirin, küresel üretim ve yatırımların ve finansal piyasaların tam bir kısır döngü oluşturacak şekilde birbirini sönümlendirecek bir mekanizmanın harekete geçmesi anlamına geliyor. Bu kararlılık küresel ekonominin çöküşünden başka bir anlama gelmiyor. Faizler enflasyonu dizginlemek üzere yükseltilmeye devam edildiği sürece sadece Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde değil, ABD ve Avrupa gibi iktisaden gelişkin ülkelerde de 2008 ekonomik krizinden daha ciddi bir ekonomik kriz ve bu ekonomik krizin yaratacağı toplumsal tahribatın müesses nizamı daha da sarsmasını beklemek durumundayız. 2008 krizi Trump’ı doğurmuştu. Ve ABD’de Cumhuriyetçi siyaseti tahrip etmişti. Şu andaki kriz ise belki de solcu Sanders’a gebe. Sanders ekolü ise ABD’de Demokrat siyasi geleneğin tahrip olması demek.

 

Ülkeleri Bekleyen Farklı Senaryolar

 

Dünya ekonomisine bir bütün olarak bakınca FED’in faiz yükseltme kararlılığı dünya ekonomisinde bu sonuçları doğurmak zorunda gibi duruyor. Fakat dünya ekonomisinin parçası olan ülkeler yapılarına göre farklı senaryolarla bu kriz sürecine girecekler.

 

Örneğin Türkiye gibi dış borç stoku milli gelirine göre hayli yükselmiş ülkeler muhtemelen bu krizi ilk etapta döviz kaçışı, borç çevirememe, devalüasyon ve enflasyon olarak deneyimleyecekler.

 

Ekonomisini katma değeri yüksek ihracata dayandırmış Almanya ve Çin gibi ülkeler, muhtemelen bu krizi ilk etapta ekonomilerinin lokomotifi olmuş ihracat gelirlerinin küresel talep düşüşü sonucu radikal bir biçimde azalması ve büyümelerinin motorunun durması olarak deneyimleyecekler.

 

Ekonomisini hammadde ihracatına dayandırmış Suudi Arabistan gibi ülkeler muhtemelen bu krizi ilk etapta küresel üretimin durması sonucu elde ettikleri ihracat gelirlerinin radikal bir biçimde düşmesi olarak deneyimleyecekler.

 

Fakat nihai olarak, FED faizleri yükseltmeye devam ederse sistemi oluşturan parçaların ötesinde küresel üretim ve küresel istihdam bir bütün olarak çökecek, finansal piyasalar bir bütün olarak daralacak, küresel bankacılık sistemi ise bir bütün olarak zora girecek. Üretimin, istihdamın, bankacılığın ve finansın böylesine çöktüğü bir konjonktürde ise zaten hayli borçlu olan ve 2008 krizinin batık borçlarını tekeffül etmiş devletler ve küresel kamu sektörü de hayli sıkıntı yaşayacak. Ve bu durum demografik ve sosyolojik bir küresel kriz yaratacak ve küresel siyasi mimari de muhtemelen altüst olacak.

 

Faizleri Yükseltmenin Bedelleri

    

Anladığım kadarıyla FED’in kararlılığının bazı ciddi analistleri karabasana sürüklemesinin sebebi yukarıda anlattığım felaket senaryosudur. Detaylı bir biçimde sergilemeye çalıştığım bu senaryo eğer geçerli bir analize dayanıyorsa, bu senaryodaki gelişmeleri hemen görmeyeceğiz. Zira FED’in kararlarının reel ekonomiyi etkilediği aktarma kanallarının harekete geçmesi zaman alıyor. Ünlü ekonomist Lester Thurow’un dediği gibi faiz yükseltme kararlılığı başlangıçta çok bir şeyi değiştirmiyormuş gibi görünür, fakat finanstan reele aktarma mekanizmaları işini gördükten sonra ekonomi bir duvara toslamış gibi olur. Ve faiz yükseltme kararıyla reel ekonominin duvara toslaması arasında bir zaman farkı vardır. Örneğin 2008 krizi de FED’in 2004-2006 yılları arasında faizleri kararlı bir biçimde yükseltmesi sonucu ortaya çıkmıştı. Fakat FED’in faizleri sabitlediği 2006 yılı ile ABD ekonomisinin 2008’de duvara toslaması arasında iki yıllık bir zaman dilimi vardı.  

 

Merkez ülkelerde müesses nizamın aktörleri bu senaryoyu kabul etmek zorunda değil. Fakat bunun bedeli stagflasyonu kabul etmektir. Yani aynı anda hem yüksek enflasyon hem de daralan gelir koşullarıyla baş etmeyi kabul etmektir faizleri yükseltmemenin bedeli. Fakat stagflasyonu kabul etmek, yine küresel ekonomiyi adım adım çökertecek bir süreçte hiçbir şey yapmadan eli kolu bağlı durmayı kabul etmek demektir.

 

Aslında gerek faizleri yükseltmenin bedeline katlanmadan gerekse de stagflasyonu kabul etmeden küresel ekonomiyi düze çıkaracak ve müesses nizamın aktörlerine nefes aldıracak bir ekonomi siyaseti izlenebilir gibi. Fakat bu siyaset, günü kurtaran palyatif önlemlerle değil de, 1945’teki ya da 1980’deki radikal rejim değişikliği gibi küresel bir rejim değişimini gerektiriyor. Bu rejim değişikliğini anlamak için ise küresel ekonomiye uzun vadeli tarihsel bir perspektiften bakmak gerekiyor. Yani ekonomi anlık bir kesitte değil de, dinamik yönleriyle ele alınmalı. 1945’ten beridir nereden geliyoruz ve nereye gidiyoruz, bunun muhasebesini yaparak bugün yaşadığımız soruna yaklaşılmalı. Aşağıda bu perspektifin ana hatlarını vermeye çalışacağım.

 

Neoliberalizmin Çöküşü 

 

Bugün ABD’nin yaşadığı kriz aslında ABD’nin 2008 ekonomik krizine karşı almış olduğu, sadece günü kurtaran palyatif önlemlerin sonucu. 2008 ekonomik krizi yaşandığında ABD bu krize birkaç yolla tepki verdi: (1) Küresel piyasalardaki para ve likidite, faizleri yüzde 0’a indirecek şekilde kat kat artırıldı. (2) Küresel altyapı yatırımları teşvik edildi. (3) Piyasalara geleceğe yönelik ümit vermek ve üreticilerin işten çıkarmalarını kolaylaştırmak üzere Dördüncü Sanayi Devrimi sloganı altında bir ileri teknoloji balonu yaratıldı.

 

FED, 2013 ve 2019 yılında da faizleri yükseltmek ve eninde sonunda muazzam bir enflasyon yaratacağı belli olan küresel parayı ve likiditeyi azaltmak için girişimlerde bulundu. Fakat her iki seferde de finansal piyasalar ciddi bir karamsarlığa kapıldı, piyasalarda muazzam çalkantılar oldu. Ve FED geri adım zorunda kaldı. Ancak 2022 yılı itibarıyla iki dış şok (1) Pandemi sonrası patlayan talep ve (2) Ukrayna savaşının gıda ve enerji fiyatlarında yarattığı yükseliş enflasyonu azdırınca, FED artık faizleri yükseltme hamlesinden geri adım atamayacağını anladı. Ve bu karar bizi dünyalılar olarak bugünkü karamsar atmosfere soktu.

 

2008 krizi, 1980’de başlayan ve 27 yıl süren büyüme dönemini, yani büyük yumuşama dönemini sona erdirmişti. 1980 yılının özelliği neoliberalizmin dünya sathında uygulamaya dökülmüş olması. Neoliberalizmden önce merkez ülkeler refah devleti vizyonu altında, gelişmekte olan ülkeler ise kalkınma devleti söylemi altında iktisadi gelişimlerini sürdürüyorlardı.

 

1980 öncesi dönemin özellikleri kabaca şöyleydi: (1) Dünya ekonomisine hükmeden az sayıda oligopolistik firma. (2) Bu firmaların tekelci özelliklerini kullanarak normal üstü kârlar yapması, yani rant elde etmesi. (3) Devletlerin bu ranttan pay alarak bu payı halkın sosyal gelişimine adaması. (4) 1945’te başlayan ve yaklaşık 30 yıl süren dünya ölçekli muazzam büyüme. (5) Büyümenin sağlanması ve rantın bu paylaşımı yoluyla üreticilerin de işçilerin de sistemden hoşnut yaşaması ve merkez ülkelerde sınıflara dayalı ideolojiler çağının sona ermiş olduğunun ilanı.

 

ABD’de 1945-1973 arası iktisadi barışı getiren refah devleti anlayışı, 1967-1973 arasında ağır problem yaşadı: (1) Almanya ve Japonya gibi ülkelerin artan rekabeti. (2) ABD’nin Vietnam’da hezimete uğraması. (3) OPEC’in petrol fiyatlarına büyük oranda zam yapması. (4) Oligopolistik şirket sahiplerinin artan rekabetten, kâr erimesinden ve kazançlarının fakir halka aktarılmasından kaynaklanan hoşnutsuzlukları.

 

Bunun üzerine ABD, 1973 yılına gelindiğinde küresel ekonominin gelişiminde hayati rol oynayan birkaç değişiklik yaptı: (1) Büyük şirketlerin üretimini ucuz istihdama sahip ülkelere aktardı. (2) İşçi sendikalarına savaş açtı ve emeği alabildiğine esnek hale getirdi. (3) Garantörü olduğu sabit kur rejimine son verdi ve kuru dalgalanmaya ve spekülasyona müsait hale getirdi. (4) Küresel finans piyasalarını serbest bıraktı. Ve büyük şirketlerin artan tasarruflarının spekülasyon yoluyla kâr edebilmesini teşvik etti. (5) Az gelişmiş ülkeleri büyük devletlerden ya da uluslararası örgütlerden değil de, finansal piyasalardan borç almaya mecbur bıraktı. (6) Refah devletine son verilmesi sonucu daralan tüketimi, tüketicileri borç almaya teşvik ederek yeniden canlandırdı. (6) Uzun vadeli büyümeyi teşvik etmek için arz yanlı önlemler aldı ve büyük şirketlere ciddi teşvikler aktardı.

 

ABD 1973’te geçirdiği bu dönüşümü 1980’de küresel bir düzen haline getirdi. Biz bugün bu düzene neoliberalizm diyoruz. Neoliberal dönemin özelliği şu: Bu dönemde gelirlerdeki artışların tamamı ABD’nin en zengin yüzde 20’lik kesimine gitti. En zengin yüzde 1 ise gelir artışlarının yüzde 60’ından fazlasını kazandı. Geri kalan yüzde 80’lik kesimin kazançlarında bir artış olmadı. Fakat bu kesim bir yandan (1) ailede kadınların da çalışmaya teşvik edilmesiyle, (2) bir yandan tüketiciler sürekli daha fazla borçlandırılarak (3) bir yandan da verimlilik artışlarının bir kısmı fakir kesimlere aktarılarak tüketimlerinde bir artış yaşayabildi. 1980’den bugüne kadar gelen dönemde tüketimi ve talebi besleyen en önemli etmen tüketicilerin borçlarının artışıydı. Fakat 2022 yılı itibarıyla, yani ABD’nin faizleri kesin bir biçimde yükseltmeye karar vermiş olmasıyla borçlanmaya dayalı talep ve tüketim artışları yaratılması sürecinin bir sonuna gelindi. Yani şu an itibarıyla neoliberalizmin bir sistem olarak sonunu yaşıyoruz.

 

Borca Dayalı Küresel Büyüme Döneminin Sonu

 

1945 sonrasında ABD’nin yarattığı küresel ekonomik sistemi kabaca iki döneme ayırabiliyoruz: (1) Devletin halkın yanında olduğu ve zenginleri halkın menfaatleri istikametinde kullandığı refah devleti dönemi. Yani 1945-1973 arası, kapitalizmin altın çağı denilen dönem. (2) ABD’nin zenginlerin yanında olduğu ve halkı daha yüksek kârlılık ve rekabet gücü adına sömürdüğü ve büyümeyi herkesi borçlandırma yoluyla sağladığı neoliberal dönem. Yani 1980-2022 arası dönem.

 

2022 yılı itibarıyla yeni bir dönemin eşiğindeyiz. Zira ABD’nin faizleri kararlı bir biçimde yükseltmesi, borca dayalı küresel büyüme döneminin sonunu getiriyor. Yukarıda yazdığım sebeplerle küresel faiz oranlarının yükselişi muhtemelen küresel bir ekonomik kriz yaşatacak. Bu kriz sadece Türkiye’nin ya da az gelişmiş ekonomilerin krizi değil. Eğer analizlerim doğruysa bu kriz ABD, Almanya gibi merkez ülkeleri de ciddi vuracak, toplumsal çalkantı yaratacak ve küresel siyasi mimariyi tepetaklak edebilecek. Bu krizden sonra ise ne gelebileceğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Ama tüm dünyalılar olarak oldukça zor günlere hazır olmalıyız.

 

Talebi Canlandırmak

 

2008’de başlayan ve alınan palyatif önlemler sonucu bizi 2022’nin karabasan atmosferine getiren krizin nihai nedeni küresel talep yetersizliğidir. Ünlü sosyolog Göran Therborn’un 2000 yılına dair verdiği bilgiyi paylaşayım. “Dünya ekonomisine bakıldığında her sektöre hükmeden sayıca az firma var. 2000 yılında ABD servetinin yarısı 500 büyük şirketin elindeydi. İngiltere’de topu topu 50 firma ülke servetinin yarısına yakınına hükmediyordu. Almanya’da ve İsveç’te bu sayı yine 50’ye yakındı.” Dünya ekonomisine hükmeden bu sayıca az firma oligopolistik özellik gösteriyor. Yani normal kârdan çok daha büyük rantlarla çalışıyorlar. Dünyada bu şirketlerin elinde muazzam bir üretim kapasitesi var. Fakat şu anda bu üretim kapasitesini karşılayacak bir tüketim kapasitesi yok. Yani küresel talep yetersiz. Bu kronik olarak eksik üretime, eksik istihdama ve eksik kapasite kullanımına yol açıyor. Reel ekonomi üretimi karşılamada yetersiz olunca, ellerinde muazzam kazançlar biriktirmiş bu büyük firmalar, ellerindeki fazla tasarrufu finansal piyasalara aktarıyor. Finansta muazzam balonlar oluşturuyorlar. Tüketimi ve dolayısıyla büyümeyi teşvik etmek için halkı borçlandırıyorlar. 1980’den beri ekonomiyi hareket ettiren motor buydu ve dediğim gibi 2022 yılı itibarıyla bu balon sönüyor.

 

Küresel ekonominin sağlıklı bir biçimde işleyebilmesi için yapılması gereken en temel değişiklik, zengin sınıflardan fakir sınıflara ve zengin ülkelerden fakir ülkelere kaynak aktarımı yoluyla küresel talebi sağlıklı bir biçimde canlandırmak. Zaten kronik bir eksik istihdam sorunu olduğu için bu talep canlanması ücret artışı kaynaklı enflasyon yaratmak zorunda değil. Ve zaten sermaye eksik kapasite kullanıldığı için sermaye kullanımının artışı sebepli bir enflasyondan korkmak için de bir sebep yok. Yani aslında çözüm galiba talep canlanması yoluyla üretimi, reel yatırımı, verimlilik artışlarını ve teknolojik gelişmeyi teşvik etmek. Fakat bu siyaset küresel zenginlerin kısa vadeli ve dar perspektifli çıkarlarına dokunduğu için hayata geçirilemiyor. Fakat eğer 2022’ye dair ekonomik analizim doğruysa ya bu dönüşümü yapacağız ya da 1929’daki dünya ölçekli ekonomik buhran gibi bir buhrana hazır olup küresel siyasetin radikal bir biçimde dönüşmesini kabul etmek zorunda kalacağız. 2008 Trump’ı yaratmıştı, 2022 Sanders’ı yaratabilir.

 

Dünya ekonomisini daha adil ve daha verimli işler hale getirmek için aslında her olanağa sahibiz: (1) Kendine kâr mahreci arayan muazzam bir küresel tasarruf fazlası var ve bu tasarruf kısa vadeli finansal kârlar yerine uzun vadeli kalkınma projelerine tahvil edilebilir. (2) Dördüncü Sanayi Devrimi’nin müjde verdiği muazzam bir teknolojik patlamanın arifesinde olabiliriz. (3) Küresel ısınma tehdidine karşı tasarlanmış ve iklim dönüşümünden etkilenebilecek ülkelerin bu dönüşümü sağlıklı yürütmesini sağlayabilecek çok sayıda hayata geçirilmeyi bekleyen proje var. Fakat bu projeler inisiyatif ve kaynak aktarılmadığı için hayata geçemiyor. (4) Şu an itibarıyla 14 milyar insanı besleyebilecek bir tarım potansiyeline sahibiz.

 

Yani aslında bir cennet yaratabilmemiz mümkün. Fakat 1929 ölçeğinde bir kriz yaşamamız da mümkün. 1929 krizi olduğunda Keynes bu krize çözüm olarak anaakım iktisatçılardan tam tersi bir yol tutturmuş ve şöyle demişti: “Bu krizi aşmak istiyorsak zengin sınıflardan almalı ve fakir sınıflara kaynak aktarmalıyız ve küresel finans piyasalarının spekülatif kâr çabalarına ciddi sınır çekmek zorundayız.” Bu teklif bir çeşit Kuran’ın “zekât ver ve riba alma” emrinin hayata dökülmesiydi ve nihayetinde 1945-1973 iktisadi barışını yaratmıştı. Kennedy’nin ekonomi danışmanı ünlü iktisatçı Kenneth Galbraith, 1980 yılında yazdığı New Industrial State (Yeni Endüstri Devleti) kitabında şöyle demişti: “Keynes tam istihdam sorununu çözdü. Şimdi bir adım daha atmalı ve zenginlerin ellerindeki fazlayı fakirlerin manevi kalkınması için harcamalıyız. Zira şu anki oligopolistik ekonomik yapılanma içinde zenginlerin elinde muazzam âtıl kaynak birikiyor. Eğer bu âtıl kaynakları halkın menfaatine kullanmazsak zenginler dünyayı ifsat eder.”

 

1980 yılı fakiri koruyan Galbraith’in değil, zengini koruyan Friedman’ın kazandığı yıl olmuştu. Fakat 2022 yılı itibarıyla yaşadığımız borç krizi şu an Friedman’a tamamen kaybettirmiş durumdadır. Galbratih mi kazanacak yoksa tüm dünyalılar olarak hepten mi kaybedeceğiz bunun yanıtını bilmiyoruz. Sorunun çözümü dünyalılar olarak gelecek günlerde izleyeceğimiz siyasettedir.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.