FETÖ: İki Açık, İki Açlık

FETÖ’nün içinde yetiştiği bataklık; gücü din ile eşitleyen, dinin gücüne değil, gücün dinine teslim olan bu anlayıştır. Bu güç tapkınlığı FETÖ’de zirveye varmıştır. Fakat aynı tapkınlık diğer dini veya seküler ideolojilerde, sosyal cemaatlerde ve partilerde de farklı derecelerde kendini gösterir. Destek almak için bir gün Kemalist bir gün dindar görünenler, “din” deyip “kin” güdenler, çıkar elde etmek için Kemalist veya dinci pozlara bürünenler, şahsi çıkarı için kamu malını yağmalayanlar toplumumuzda sadece FETÖ’cüler değildir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünün ardından ulusal ve uluslararası boyutlarda aldatma ve ihanet örnekleri ortaya saçıldı. Fakat o günden bu yana yaygın ve dağınık mâlumat akışı ve siyasi sloganlar içinde olayların özünü kavramak gittikçe zorlaşıyor. Oysa düşünenlere lâzım olan eskilerin ifadesiyle “zübde-i vekâyiât”dir. Hâdiselerin özüdür, anlamıdır. Ama bu yönden bakan pek yok. Birçok kişi televizyonlarda, gazetelerde aynı şeyleri söyleyip duruyorlar.

 

FETÖ’nün lider figürünün özelliklerini, bu toplumda nasıl köklenebildiğini, hangi âmillerin bu örgütü doğurduğunu, bu örgüte mensup insan tipini araştırmadan, konuşulan ve yazılan şeyler havada kalır.

 

Biz bu yazıda bu hususları genel anlamda ele almaya çalışacağız.

 

1. Gülen Figürü

 

Gülen’in ağına düşenler; onun şovuna, görünüşüne, süslü cümlelerine bakıp, onun yönüne, yoluna, itikadına, ahlâkına bakmayanlardır. Bunu sadece FETÖ için değil, toplumumuzdaki herkes için söyleyebiliriz. Kişiliğe değil güce, eyleme değil söyleme, öze değil söze bakmak yaygın bir hastalığımızdır.

 

Gülen içinde yaşadığımız ahlâk açığının bir ürünüdür. Toplumda neyin para ettiğini iyi bilir: Tevâzu, mağdurluk, mazlumluk ve mahrumluk… O yüzden sık sık kendini aşağılar. “Şu mücrim kardeşiniz” der. “Bir zeytin dalım yok” der, “bir dikili taşım yok der.” Bu fakirlik edebiyatına muhafazakâr ve Batıcı grupların liderlerinde de rastlıyoruz. Gülen’in  kendini toplum için zevklerden mahrum kılmış birisi olması, mensuplarının yüce görmelerini sağlar. Mahrumiyeti en iyi mahrumlar anlar. Bu tür ifadelerin genellikle taşralı fakir tabakadan gelen insanları etkilediği ortadadır.

 

Gülen vaaz ederken ağlar. Bu da insanları etkiler. Çünkü ancak “mübarek” bir insan kendini bu kadar aşağı görebilir ve ağlayabilir. FETÖ mensuplarının temel bir özelliğini de burada yakalıyoruz. Bu kişiler dini olgunluğu bu gibi gösterişteki, zahirdeki etkileyici unsurlar ile ölçer. Kur’ân ve sünnete uygun yaşama ilkesi onlar için geride kalır. Gülen; televizyondaki programında neden bu kadar ağladığını soran gazeteci Mehmet Ali Birand’a, önce gözyaşının “fizyolojik” faydalarına dair bilimsel makaleler okuduğunu, ağlamanın insanın içindeki “anguas”ı (Fransızca “angoisse”, yani “endişe” kelimesini telaffuz ediyor) boşaltmaya yaradığını söyler. Ancak bundan sonra kendisinin bu yararlar için değil, çok hassas olduğu için ağladığını ekler.

 

Buradan da sadece Gülen’in değil, muhafazakârların genelinin bir kompleksini yakalıyoruz: Dini modern bilime, rasyonalizme, Batı’ya tasdik ettirme kompleksi… Bu kompleks ilahiyatçılığın, birçok dini söylemli grubun ve partinin paylaştığı bir zaaftır. Muhafazakârlara göre Müslümanların Batı’dan aşağı kalır tarafı yoktur. Onların akıl ve bilimle elde ettiği herşey İslâm’da zaten vardır. Bu, Genç Osmanlılar’dan beri seslendirilen bir iddiadır. Günümüze dek Batı’daki parlamentoyu İslâm’daki şûra ile, anayasayı Kur’ân ile eşitlemeye çalışanlar hep oldu. Cumhuriyet dönemindeki pek çok İslâmî grup ve harekette de bu muadiliyet kompleksi görülür. Özellikle Risâle-i Nur gruplarında hâkim olan “modern bilimin İslâm ile telfîki” meselesi Gülen’de daha belirgindir. Cemaatin kurumlarına Samanyolu, Feza, Ufuk, Dünya, vb. isimlerin verilmesi, modern bilimsel açıklamaları âyetler ile açıklama gayreti bu komplekse dayanır. Bu söylem ile toplumda yaygın olan aşağılık kompleksi istismar edilir.

 

Gülen’in diğer Nûr talebelerinden sadece eylemsel değil söylemsel bir farkı vardır. Gülen, tasavvufi terimleri ve nazariyatı da alabildiğine kullanır. Meselâ Bediüzzamân’a “hazret-i pir”, “hazret-i pir-i mugam”, “hazret-i Sâhipkıran” der. Bunlar tasavvuf büyükleri için kullanılan övgü sıfatlarıdır. Böylece kendisini Bediüzzamân’ın manevî halifesi saymış olur.

 

Gülen’in konuşmaları ayrı bir analiz konusudur. Kısaca söylemek gerekirse taşralı, özgüvensiz, şehre okumaya gelmiş kitlelerin yaygın zaaflarını hedef aldığı bârizdir. Kullandığı edebi dilde Necip Fazıl ve Bediüzzaman’ın etkileri açıktır. “Bir ızdırapla o kapının kilidini zorluyorsun” gibi cümlelerde Necip Fazıl etkisi vardır. Konuşma stratejisinin insanlarımızın din ve güç kompleksini hedef alarak şekillendiği bellidir.

 

Gülen, kendisinin sıradan bir vaiz olmadığını göstermek için Batılı kavram ve isimleri sık sık kullanır. Bir hadisi anlatırken birden Schopenhauer’den bahseder. Kant der, Marks der, kaos teorisi der Konuşmalarının ve yazılarının arasına bir Fransızca, bir Arapça kökenli tabirleri şaşırtıcı bir şekilde dizer. Böylece hem klasik bir âlim, hem de modern felsefe ve bilime hâkim bir insan olduğu zannını uyandırır. Bazı kitap isimlerinde de bunu görüyoruz:  “Yaşatma İdeali”, “Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader”, “Buhranlar Anaforunda İnsan”, “Yitirilmiş Cennete Doğru” (herhalde Milton’un “Paradise Lost”undan mülhemdir), “Ölçü veya Yoldaki Işıklar” (bu da herhalde Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşâreler”inden mülhemdir), “Ruhumuzun Heykelini Dikerken…” Kendini çağdaş gösterme gayretini başka din söylemli parti, grup, cemaat ve şahsiyetlerde de gözlemliyoruz.

 

Gülen’de bilgili olduğu kadar duygulu bir insan olduğu görüntüsünü de vermeye dikkat eder. Şiirler yazar, “müteşâir”dir. “Müteşâir” diye gerçek şair olmayıp, şair geçinen kişiye denir. Gülen’in şiirleri başka şairlerden intihallerle doludur. Meselâ “Kırık Mızrap” adlı şiir kitabı. Kitabın adı bile Tevfik Fikret’in meşhur şiir kitabı “Rübâb-ı Şikeste”yi, yani “Kırık Saz”ı çağrıştırmaktadır.  Bu kitap ilk çıktığında inceledim, intihallerle dolu olduğunu gördüm. En çok Yahya Kemal, Yunus Emre, Necip Fâzıl ve Ahmed Hâşim’den aşırmalar vardır. Burada Gülen’in pek çok aşırmalarından sadece “Şevk Ufku” başlıklı şiirini örnek verelim:

 

Zevk, şevk, neş’e dünyamızda her şey gülkırmızı

Öyle mestleriz ki, bilmeyiz baharı, yazı…

İnancın sihirli şarkısı dillerimizde;

Mecnûnunkine denk aşk var gönüllerimizde.

 

Bu şiir Yahya Kemal’in “Endülüs’te Raks” şiirini çok andırmaktadır:

 

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı…

Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı…

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.

İspanya neş’esiyle bu akşam bu zildedir.

 

Kendine güç verecek her alana, her kuruma, her kisveye bürünen birisinin kelimeleri suistimal etmesinden daha tabii bir şey var mı? Günlük hayatta esnafından siyasetçisine, sanatçısından akademisyenine ikircikliği, ikiyüzlülüğü, yalanı, çalmayı olağan gören bir toplumda böyle birisi yadırganır mı?

 

2. Gücü Ele Geçirme Stratejisi

 

FETÖ stratejisi; 1970’lerin başından itibaren ABD’nin uzantısı olan ülkemizdeki derin devlet tarafından, 1980’lerin sonundan itibaren ise doğrudan Batılı derin devletlerce doğrudan belirlenmiş ve desteklenmiştir. Bu stratejinin ana ekseni sadece devleti değil toplumu da ele geçirmektir. Fakat söylemsel kılıf, Cemaat içinde “İslâm’ı tekrar dünyada hâkim kılmak,” Cemaat dışında ise “insanlığa demokratik ve barışçıl bir İslâm hediye etmek” olarak sunulmuştur. Kullanılan bu ikircikli söylem FETÖ’nün ürettiği insan tipi, hareket tarzı ve örgütlenme modelinin de esasıdır. Şimdi bu stratejinin ana unsurlarına kısaca bakalım…

 

a) Toplumu Tahakküm

 

Aslında her toplumun nirengi noktaları eğitim, bürokrasi, medya ve finanstır. Ben buna “toplumun güç karesi” diyorum. Devletlerin her bir aileyi, evi, sokağı kontrol etmesi gerekmez. Bu alanlara hâkim olan o topluma da hâkim olmuş demektir. Bugün ABD’de de, Kazakistan’da da aynı şey sözkonusudur.

 

FETÖ’nün en önemli ve en önde gördüğü alan eğitim olmuştur. Çünkü eğitim hem kendi örgütüne adam yetiştirmek, hem adam devşirmek, hem toplumun ve devletin kritik kurumlarında kadrolaşmak, hem de okulların yurtiçi ve dışındaki başarılarını göstererek devlet ve toplum nezdinde destek sağlamak için çok önemli bir alandır. 1990’ların ortasından itibaren FETÖ eğitim alanında hem sayısal, hem de niteliksel olarak hâkim konumdaydı. Devletin dökülen okulları karşısında hemen hemen tüm okul ve dersane sistemini kontrol ediyorlardı.

 

Toplumsal güç odaklarından bir diğeri medya ve iletişimdir. FETÖ en baştan beri medya ve yayıncılık alanına büyük önem verdi. Hem cemaati aynı çizgide tutmak ve sevketmek, hem de entelektüel kesimleri angaje etmek için dergiler, gazeteler, televizyon kanalları kurdu. Ayrıca çok sayıda adamlarını da diğer medya kuruluşlarına solcu, sağcı, dinci kisvelerle yerleştirdiler.

 

FETÖ; diyalog, tolerans, fikri çeşitlilik yaftaları altında Maocu’dan ülkücüye, liberalden ilâhiyatçılara kadar herkese kapılarını açtı. Abant Toplantıları bunun bir başka yansımasıydı. Böylece FETÖ dar bir çevre imajını yıkıp, topluma kendini bir demokrasi platformu gibi sunabildi.

 

FETÖ’yü diğer cemaatlerden en başından beri ayıran en önemli özelliği teknolojiyi iyi kullanmasıdır. Gülen’in vaaz kasetleri, videoları, CD’leri, televizyon ve internetten yayıldı. Cemaatin iletişim alanına odaklanmasının kritik sonucu elektronik casuslukta kazandığı uzmanlıktır. Bunu toplumu ve devleti kontrol hedefine doğru nasıl kullandığını her aşamada gördük.

 

Toplumsal güç odaklarından bir diğeri de finanstır. Burada Cemaat temelde “himmet” kavramına yaslanır. Önce kendi mensuplarından mütevazı miktarlarda başlayan himmetler, devletin güç karesi ele geçirilmeye başklandıkça devasa miktarlara ulaştı. Bankalar kuruldu. Devlete yerleştirilen her memur, okullarda vazife yapan her öğretmen, iş dünyasında çalışan herkes zaten maaşlarının belirli bir kısmını “himmet” olarak cemaate aktarıyordu. Mensuplar devlet kurumlarında kadrolaştıkça bu kez kamu kurumlarının mali kaynaklarını kendi yandaşlarına peşkeş çekmeye başladılar.

 

Himmet toplamada gerekçe “hayırlı hizmetler”in finansmanı idi. Bunun için de insanları ikna edecek parlak örneklere ihtiyaç vardı. Bunun için yurtiçi ve yurtdışındaki Cemaat okulları, Türkçe olimpiyatları örnek gösterildi.

 

FETÖ giderek himmeti “haraç” haline getirdi. Polise, yargıya ve istihbarata olan hâkimiyetini kullanarak istediği kişilere açık şantajlar yapmaya, arazi, para, makam, siyasi destek gibi her türlü gücü devşirmeye başladı. Himmet vermeyenlerin başı FETÖ’nün genelde egemen olduğu maliye, adliye ya da emniyet ile belâya giriyordu. Bu şekilde şantaj yapıp hapse atılan pek çok kişi oldu. Haberimiz olmayan daha nice şantaj kurbanları olduğunu tahmin edebiliriz.

 

b) Devleti Tahakküm

 

Hangi ülkede olursa olsun, ismi ne olursa olsun, devlet denilen yapı yüzlerce kurumu, yüzbinlerce memuru olmasına rağmen aslında dört temel kurumdan oluşur: istihbarat, polis, yargı ve ordu… Ben buna “devletin güç karesi” diyorum. Bu kareyi kontrol eden o devleti de kontrol eder. Bu karenin içine düşen birisi ihyâ da edilebilir, imhâ da edilebilir.

 

FETÖ, stratejik atılıma geçtiği 1980’lerden itibaren planlı bir şekilde önce orduyu ve polisi, sonra istihbaratı ve yargıyı ele geçirmeye çalıştı. Bu teşebbüsündeki başarısını özellikle ABD destekli Ergenekon tasfiyesine borçludur. Çünkü bu operasyon marifetiyle devletteki kritik kurumlarda ve kritik pozisyonlarda öne geçti ve toplumu kontrol eden dört alandaki egemenliğini pekiştirdi.

 

FETÖ, siyasi güce ulaşırken devletin güç karesindeki her bir aktörü teker teker ele geçirdi. Bunu söylerken her kurumu toptan işgal etti diyemeyiz. Ama pek çok stratejik kurumun yönetimini ve yönünü tayin edecek düzeye ulaştı. Bunlar sadece müsteşar, genel müdür gibi yüksek makamlar değildi. FETÖ aynı zamanda cumhurbaşkanının, başbakanın, bakanların, müsteşarların, kritik makamdakilerin yaverlerini, koruma polislerini, şoförlerini, hizmetlilerini belirledi. Böylece dev bir istihbarat ağı kurdu. Bu ağdan elde edilen verilerin sadece FETÖ tarafından değil, yabancı devletler tarafından da kullanıldığı kesindir. Bunu yurtdışına kaçan FETÖ’cülerin sığındıkları devletlere sağladıkları bilgilerden biliyoruz.

 

FETÖ, ordudan TRT’ye kadar kamu kurumlarında özellikle üç kritik birime kendi adamlarını yerleştirdi: Bilgi işlem, personel, mali işler… Bu üç birimin önemi şudur: Bilgi işlem bölümü bütün kurumun verilerine erişimi sağlar. Personel bölümü FETÖ’cüleri kuruma yerleştirmeye ve rakiplerini disiplin soruşturmaları ile bertaraf etmeye imkânı verir. Mali işler bölümü ise devletin kaynaklarını ihaleler yoluyla FETÖ’cü veya FETÖ ile iş tutan şahıs ve şirketlere peşkeş çekmeye yarar.

 

40 senedir işleyen bu yapının esas kritik güce erişmesi 2010 sonrasında oldu. Bunda o döneme kadar ve ondan sonra gelen bütün iktidarların sorumluluk payı vardır. Bu yapının geniş ve derin yapılanmasını bilmelerine, gücünü ne kadar hızlı yaydığına vâkıf olmalarına rağmen örgütü tasfiye etmek bir yana, ona güç kazandıracak makam ve kurumları onlara açtılar. Karşılığında onun istihbarat, yargı ve bürokrasideki yaygın kaynaklarını kullandılar.

 

FETÖ’cülerin sivil bürokrasiyi kitlesel biçimde işgali, özellikle 2010’dan sonra sınavla memur alan kurumlara hâkim olmalarıyla gerçekleşti. Sınav sorularının çalınması bu açıdan çok önemlidir. Fakat bir de sınavsız, yani “istisnai kadro” dediğimiz şekilde dışarıdan herhangi birisini alıp memur yapan kurumlar var. FETÖ, 2010’dan sonra bu kapıların bir kısmından kamuya yoğun şekilde adam soktu.

 

3. FETÖ’nün İçinden Çıktığı Ortam

 

FETÖ gibi ikircikliğe ve ikiyüzlülüğe dayanan, stratejik ve güçlü bir örgütü ortaya çıkaran ve büyüten ortam nedir? FETÖ bu toplumdaki hangi zaafları suistimal ederek toplumu ve devleti tahakküm edebilecek ve nihayetinde darbe yapabilecek güce ulaştı?

 

Bu sorunun cevabını vermek için toplumumuzun travmatik bir toplum olduğunu bilmek gerekir. Bunun temel sebebi Osmanlı’nın son iki asrından itibaren yaşadığımız kimlik bunalımıdır. Bunun bir sonucu olarak bugün “biz” dediğimiz öznenin içindeki Müslim-gayrimüslim, etnik, mahalli, her türlü çeşitlilik yok edilmiştir. Ülkemizde “biz” kavramının müşterek bir tarifine ne Anayasa’da, ne de başka bir mutabakat metninde rastlayamazsınız.

 

Siyasetçilerin durmadan tekrarladığı birlik ve beraberlik söyleminin esas sebebi de budur. Toplumdaki birlik ve bütünlük henüz başarılmış değildir zira toplumumuz yarılmış bir toplumdur. İnsanlar birbirlerinin kıyafetine, kullandığı kelimelere, dinlediği müziğe, oturduğu semte bakarak bile ayrışabilir. Bu kimlik bunalımının ve toplumsal yarılmanın sebebi muhafazakârlığın iddia ettiği gibi “gücü” kaybettiğimiz için değil, “kendimizi” kaybettiğimiz içindir. Siyasette, düşüncede, sanatta, toplum hayatında…

 

Tanzimat’tan bu yana dillere pelesenk edilen “gücü kaybettiğimiz için zayıf düştük” şeklindeki yanlış teşhis, dindarların önemli bir kesiminin güce, iktidara, siyasete, siyasi parti ve liderlere, makamlara, servete, şöhrete abartılı bir önem vermesini doğurmuştur. Güç kutsallaştırıldıkça din de araçsallaştırılmıştır. Dinden uzak duran Kemalist, sol ve Batıcı hareketler de bundan beri değildir. Onlar da kendi liderlerini ve ideolojileri dinleştirir. Bu durum sadece ükemize de has değildir. İslâm dünyasındaki durum da buna benzer. Güç açığı teziyle başlayan bu kişilik yamulması önce ahlâk, sonra da itikat yamulmasına yol açmıştır.

 

Güce yapılan bu aşırı vurgu her türlü kanunsuzluğu, hukuksuzluğu, ceberrutluğu, adaletsizliği meşrulaştırmaktadır. Bu ahlâksızlığın dilimize yansımış hâli “köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin” lâfıdır. FETÖ’nün kendini mensuplarına karşı meşrulaştırmasında da bu anlayış esastır. Bu anlayışa göre Gülen sadece Türkiye’yi değil bütün İslâm âlemini içine düştüğü edilgenlikten, güçsüzlükten ve zilletten kurtaracaktır. Bir güç odağı olarak görülen hilâfeti diriltecektir. Fakat bütün bunları Batılılar’ın kurduğu bu dünya düzeninde açıktan yapmak tehlikelidir. O yüzden “köprüyü geçene kadar ayıya dayı” denecektir. Buna onlar “tedbir” derler.

 

Düşmanı içeriden fethetmek, onların söylemleri ve araçlarıyla onları yenmek gerekir. O yüzden gerektiğinde demokrat, liberal hatta sosyal demokrat görünülebilir. Batıcı ve Kemalist pozuna girilebilir. Başörtüsü açılabilir, bıyık kesilebilir, keçi sakalı bırakılabilir. İçki içilip zina edilebilir. Hırsızlık ve casusluk da bu yolda mubahtır. Sonuçta bütün bunlar köprüyü geçmek için yapılan işlerdir.

 

FETÖ mensubu toplum içinde de olsa sanki etrafında görünmez bir bariyer ile davranır. Woody Allen’ın “Zelig” adlı hiciv filminde olduğu ortamda hâkim olan her şeye ve renge hemen bürünür. İkiyüzlülük onun için artık bir taktik değil, bir kişilik özelliği hâline gelir.

 

FETÖ’nün içinde yetiştiği bataklık; gücü din ile eşitleyen, dinin gücüne değil, gücün dinine teslim olan bu anlayıştır. Bu güç tapkınlığı FETÖ’de zirveye varmıştır. Fakat aynı tapkınlık diğer dini veya seküler ideolojilerde, sosyal cemaatlerde ve partilerde de farklı derecelerde kendini gösterir. Destek almak için bir gün Kemalist bir gün dindar görünenler, “din” deyip “kin” güdenler, çıkar elde etmek için Kemalist veya dinci pozlara bürünenler, şahsi çıkarı için kamu malını yağmalayanlar toplumumuzda sadece FETÖ’cüler değildir.

 

FETÖ’nün içinden çıktığı aynı ahlâksızlık bataklığıdır. Bugün toplumumuzda herhangi bir mobilyacıya veya oto tamircisine bile bir referans olmadan gitmiyoruz. Çünkü aldatılmayacağımızdan emin değiliz. Bu güvensizlik sebebiyle günlük hayatımızda yalan söylemek ve aldatmak genel anlamda sağcı-solcu-dinci pek çok kimsenin refleksidir. FETÖ bu ahlâksızlık batağından çıkan ne ilk, ne de son oluşumdur. Bunu istismar eden tek dinî, siyasi, ideolojik, ekonomik, sosyal grup da değildir.

 

Bu bataklığın ürettiği kişiliklerin parçalanması kaçınılmazdır. FETÖ dev bir ikiyüzlülük fabrikasıdır. Elbette her insanın ikili bir hayatı vardır. Kimse evde veya tek başına davrandığı gibi sokakta, işyerinde, kamusal alanda davranmaz. FETÖ ise bu doğal ikiliği ikirciklik ve ikiyüzlülüğe tebdil eder. Mensuplarına bu ikiyüzlülüğü “tedbir” olarak benimsetir, böylece mensuplarının kendilerini “özel görevli insan” hissetmesini de temin eder. Bu ikiyüzlülük o dereceye varmıştır ki evinde gece kalkıp teheccüd kılan bir FETÖ’cü sabah işe gidince birisinin mahrem hayatına tecavüz edebilir. İşyerindeki ihaleyi kendi yandaş şirketlerine vermekte, gazetedeki yazıda birilerine iftira atmakta, personel sınavında hak edeni değil, kendi cemaatinin adamını kazandırmakta, bilgileri çalıp cemaat abilerine vermekte en ufak bir beis görmez.

 

FETÖ dev bir makinedir ve onu oluşturan yüzbinlerce küçük çark vardır. Mensupların sadece akılları değil, kişilikleri de devreden çıkarılmıştır. Bunu yapabilmek için insanın şekillenme yaşları olan 12-15 yaş arasındaki çocukları devşirirler. Tepe kademe, yabancı istihbarat örgütlerince kuşatılmış, belirlenmiş, sevkedilmektedir. Geriye kalan imamlar ve şakirtler silsilesi giderek azalan oranda akıl gerektiren işler yaparlar. Tahkik, tenkid yoktur. Verilen görevlerdeki beceriksizlikler, darbe gecesinde gördüğümüz gibi toplumla karşılaşıldığında sergilenen irrasyonel davranışlar, komut almadan inisiyatif alamama, üst-ast ilişkisi bozulduğunda dağılma hep bu gerçeğin yansımalarıdır.

 

4. Sonuç: FETÖ’nün Gösterdiği

 

İslâm dünyasının belirli derecelerle, hemen her devirde ve her yerde gözlemlenebilen temel zaafları şunlardır:

 

  • Ahlâksızlık
  • Aşağılık kompleksi
  • Ölçüsüzlük
  • İlkesizlik
  • Köksüzlük
  • Yönsüzlük
  • Akılsızlık
  • Düşüncesizlik
  • Özgüvensizlik

Osmanlı’nın yıkılması bu zaafların giderek bütün toplumu pençesine almasıyla oldu. Osmanlı’nın girdiği kriz İslâm dünyasına da yansıdı. Bu yıkım sürecinde ve sonrasında ortaya çıkan birçok İslâmî hareket bu sorunlara çâreler teklif etti. Bir kısmı modernist, bir kısmı selefî, bir kısmı da gelenekçi çözümlerdi. Fakat hangi ekol olursa olsun insan, toplum, düzen ve güç algıları ve teklifleri birbirine çok benzer. Çünkü hepsi aslında iki açık ve açlığa dayanır: Din açığı/açlığı ve güç açığı/açlığı. Bu birbirini besleyen iki açık/açlık, iki asırdır bir kısır döngüye yol açtı. Bu kısır döngü şudur: Müslümanlar yeterince dindar olamıyorlardı çünkü ülkeleri, şehirleri, devletleri, eğitim sistemleri, piyasaları, kültürleri Batılılar tarafından işgal edilmişti. Bu işgalden kurtulmak için Batı’ya karşı büyük bir maddi gücün tekrar elde edilmesi dini bir vecibeydi ve ne şekilde olursa olsun yerine getirilmeliydi. Böylece güç odağı bizatihi din odağı hâline geldi. Gücü elde etmedeki meşruiyet doğrudan dini bir meşruiyet sayıldı. Bu döngü, FETÖ kadar dini söylemli pek çok parti, grup, cemaat, halka, şahsiyet için geçerlidir.

 

Din açığı/açlığı, din anlayışındaki sorunun hem bir sebebi, hem bir sonucudur. Bir sebebidir, zira Batılılaşma’nın yeni yetişen ve eğitimli kitlelerde oluşturduğu itikatsızlık, şüphe hatta küfür, maneviyat açığını tecdid, yenilenme, yeniden yorumlama gayretlerini çoğalttı. Fakat Batıcılık’a karşı verilen birinci tepki aslında İslâm’ın Batı düşüncesi, aklı, sistemi ve bilimine ne kadar uygun düştüğünü ispata yöneldi. Bu “özürcü” yaklaşım FETÖ’cülerde de vardır. Fakat bu yaklaşım sadece FETÖ ile sınırlı değildir. İslâmcılar da Batılılaşma paradigmasını kullandıkları kavramlar, modeller ve yaklaşımlar ile güçlendirmişlerdir. Çünkü Batı düşüncesi ve paradigmasını eksen alıp, kendi düşünce ve usullerine daha az önem vermeye başlamışlardır.

 

Din açığı/açlığı, din anlayışındaki sorunun aynı zamanda bir sonucudur. Çünkü dinin fiilen yasaklanması, toplumdaki dini hayatın iki odağı olan dergâh ve medresenin kapatılması halkın maneviyat ihtiyacını daha da büyüttü. Bunun yanı sıra daha büyük bir facia meydana geldi. “Din adına” konuşması gereken ulemâ ve urefâ devreden çıkarılıp, baskıyla, sürgünle, hapis ve idamla teker teker yok edilince ortalık bilinçsiz okumuşlara ve kanaat önderlerine kaldı.

 

Din anlayışında müslümanlar bir ifrat ve tefrit arasında gidip geliyorlar. Kimi âdetçilik ifratına, kimi de modernizm tefritine… Kimi Osmanlı’dan bu yana gelen her şeyi “aslî” ve “sorunsuz” kabul ederken, hatta kardeş katli gibi yanlışları bile yüceltirken, kimi bütün geleneği toptan bâtıl ilan ediyor. Batılı kavramları kullanarak dinini anlamaya ve anlatmaya çalışıyor.

 

Din anlayışındaki sorun; dine Batılı akılla bakmak, yöntemlerde Batı’yı esas almak, dindarlığı muhafazakârlık ile karıştırmak, dindarlığı sadece soyut bir inanç saymak, dindarlığı sadece ibadete sıkıştırmak, hayatı “dinî olan” ve “dinî olmayan” diye bölmek gibi sonuçlara yol açtı. Açıktır ki bu iki aşırı uç da sorunun çözümüne değil, aksine daha çetrefilli hale gelmesine yol açtı.

 

İslâm dünyasındaki ikinci sorun, din sorunu ile irtibatlı olan güç anlayışındadır. Bu hususta İslâmi partiler, gruplar ve cemaatler Batılı güçlere teslimiyet ile Makyavelizm arasında gidip geliyorlar. Bir tarafta Batı’nın gücüne sorgulamadan teslim olanlar ve onu felsefede, bilimde, siyasette, sanayide olduğundan fazla güçlü gösterenler var. Bunlara göre yapılacak bir şey yoktur, Batı kazanmıştır, hep kazanacaktır. FETÖ gibi onun yanında yer almak gerekir. Öte tarafta ise güç kazanmak için her şeyi mubah görenler var. Bugün sadece bizde değil İslâm âleminde de güç denince sadece maddî güç anlaşılıyor, her şey ve başarı maddî güce bağlanıyor. Ölçüsüz güç anlayışı dini yozlaştırıyor, kişiliği, liyakati, adaleti ve her alandaki niteliği mahvediyor.

 

FETÖ’yü besleyen şey, bu iki açık ve açlığın istismarıdır. “Bir güç olarak din” yerine “bir din olarak güç” anlayışını hayata geçirmiştir. Bunun sonucu olarak dine aykırı ne kadar ikiyüzlülük, yasak ve haram varsa yapmayı caiz görmüştür. Fakat bu hususta FETÖ yalnız değildir.

 

FETÖ’nün yaptığı şer işlerden oluşan bir çeklist yaptığımızı farzedelim. Bu listede FETÖ isminin yerine herhangi bir sağcı-solcu veya dinci partiyi, sosyal grubu, cemaati, hemşeri veya etnik köken ağını, illegal yapılanmayı, yolsuzluk üzerine kurulu menfaat ortaklığını koyarsak bir kısmının bu çeklistin şu veya bu kısmına uyduğunu görürüz. Demek ki sorun FETÖ’den daha köklü, daha büyük ve daha kapsamlıdır. “Dindar dediğin güçlü olur” mantığıyla başlayan süreç bizi bu ahlâksızlık bataklığına sokmuştur.

 

Bu analizimiz, bazı çevrelerin yaptığı gibi dinin ve dindarların bastırılması ve “devletleştirilmesi” gerektiği, dini grupların özünde kötü olduğu, dini gruba bağlı olanların kamu görevine sokulmaması gerektiği şeklinde anlaşılamaz. Bunlar eski tahakküm günlerini özleyen Kemalist kliklerin söylemleridir. Herkes meşru bir sosyal, ideolojik, kültürel veya dini bir gruba mensup olabilir, zaten çoğunlukla da öyledir. Bu mensubiyet suç değildir. Asıl suç olan, mensubiyeti görevin önüne ve üstüne çıkarmaktır. Yoksa bugün birçok dini grubun etkisinden daha fazla olan hemşehriliğin, etnik kökendaşlığın, menfaat gruplarının bu tür dini gruplardan bir farkı kalmaz. Burada belirtilmesi gereken şey, FETÖ’nün bir cemaatten çok bir örgüt olmasıdır. Hedefi, yöntemi, ilişki ve eylem tarzı örgüt şeklindedir.

 

Ülkemizde hâlâ müstakim, ilkeli, tutarlı, kişilikli hizmet yürüten dini gruplar elbette mevcuttur. Yine de iki asırlık bu bataklığın paçasını kirletmediği bir grup veya şahsiyet bulmak kolay değildir. Ama bataklığa paçası bulaşmış olmak ile bataklıktan beslenmek elbette apayrı şeylerdir. FETÖ gibi bu bataklığı beslenme ve hayat imkânı olarak gören sağ, sol ve dini söylemli grup sayısı maalesef daha çoktur.

 

Bu iki açık ve açlığı özgün, açık ve ahlâkî bir tavır ile gidermeye çalışmak gerekir. Bu sadece akademik veya kurumsal bir çaba ile olmaz. İnsanların vasfını yükseltmeden, toplumsal yarılmanın temeli olan siyasi, sosyal ve dini travmalar ile yüzleşmeden, toplumu yönetmeyi bir “devlet” yani imtiyaz olmaktan çıkarıp bir sorumluluk olarak tanımlamadan bu bataklık kurumaz.

 

“Biz”i faylar değil müşterekler üzerinden inşa etmeden olmaz. Bütün bu çabalarda esas olan samimiyet, şeffaflık ve temelde ahlâktır. Mesaj verenin ahlâkı, mesajdan daha önemlidir. Bunun için asıl çare “gücün ahlâkı”na değil “ahlâkın gücü”ne talip olmaktır. Beklenen adalet, hukuk ve refah düzeni ancak böyle bir anlayıştan doğabilir.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.