Filistin’de Bloklaşma Ötesi Bir Ayaklanma

Kudüs’ten Gazze’ye yaşanan son olaylar, bloklaşan Filistin siyasetinin ufkunu açabilecek ve mevcut kronik sorunların üstesinden gelerek yeni bir milli özgürleşme ruhunu yaratabilecek potansiyele sahip.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Kudüs’te Ramazan ayında Şeyh Cerrah ve Şam Kapısı’nda başlayan ayaklanmalar, Hamas’ın Gazze’den attığı füzelerle ve protestoların tarihi Filistin’e sirayet etmesiyle yeni bir denklem oluşturdu. Son ayaklanmanın bütün tarihi Filistin’i kapsaması, Filistinlileri yeniden ortak bir milli dava ve gelecek tasavvuru etrafında bir araya getirdi.

 

Ayaklanma Filistin Davası ve İsrail Devleti açısından birçok sonucu beraberinde getirdi. İsrail, Şeyh Cerrah’taki planları ertelemeye zorunda kaldığı gibi Gazze’de elde ettiği somut bir sonuç da görünmüyor. İsrail, Gazze’ye yönelik devam ettirdiği 11 günlük saldırılarında Hamas’ı ne yok ettiğini ne de caydırdığını iddia edebilir. Dahası İsrail vatandaşı Filistinlilerin ayaklanmada rol alması İsrail’in ‘varoluşsal’ bir tehditle karşı karşıya kaldığı ve iç savaş olasılığı tartışmalarını da yeniden gündeme getirdi.

 

Aynı bağlamda, Kudüs’te devam eden zorla tahliye ve tehcir girişmeleri ve İsrail’in Gazze’de düzenlediği saldırılar, İsrail devletine yönelik eleştirileri yoğunlaştırdı. İsrail’e yönelik eleştirilerin, apartheid (sistematik ırk ayrımcılığı) teması etrafında yoğunlaşması dikkate değer bir gelişme oldu. Nitekim Nisan ayında İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch, HRW) İsrail’in Doğu Kudüs başta olmak üzere işgal ettiği topraklarda yaşayan Filistinlilere karşı apartheid işlediğini rapor etti. Yoğunlaşan ve tonu yükselen bu eleştiriler, İsrail’in kamu diplomasisi hamlelerinin başarısızlığına işaret ediyor.

 

Öte yandan, son ayaklanmada Filistin Davası yeniden canlandırıldı. Arap Baharı süreciyle birlikte marjinalleşen Filistin Davası hem bölge siyasetinde hem de Arap toplumları nezdinde merkezi yerini yeniden aldı. Keza aynı şekilde Filistin-İsrail çatışmasında ABD dış politikası başta olmak üzere uluslararası siyasetin de ağırlığı tekrar kazanıldı.

 

Bunlardan daha önemlisi ise, Kudüs’ten Gazze’ye yaşanan son olaylar, bloklaşan Filistin siyasetinin ufkunu açabilecek ve mevcut kronik sorunların üstesinden gelerek yeni bir milli özgürleşme ruhunu yaratabilecek potansiyele sahip.

 

Hamas’ın İnisiyatifi

 

Hamas, 10 Mayıs’ta Gazze’den attığı füzelerle Kudüs’te yaklaşık bir aydır devam eden olaylara müdahil olarak ayaklanmanın, Kudüs’ün merkezinden bütün tarihi Filistin’e sirayet etmesine yol açtı. Hamas’ın attığı füzeler bir dayanışma mesajı ötesinde Kudüs’teki ayaklanmaya bir kaldıraç oldu. Buna mukabil Hamas, Gazze sınırları içeresinde mahsur kalmayı reddettiğini ve Filistin davasının liderliğine oynadığını gösterdi. Netice itibariyle Hamas, Filistin iç siyasetinde bir silahlı direniş hareketi olarak meşruiyetini tazelemeyi ve bölgesel siyasetteki pozisyonunu güçlendirmeyi başardı.

 

Bununla birlikte Hamas, siyasi rakibi Fetih Hareketi lideri Mahmut Abbas’ı zor durumda bıraktı. Şeyh Cerrah’ta uygulanan zorla tehcir politikası ve Mescid-i Aksa’ya düzenlenen baskınlara karşı harekete geçemeyen Abbas, hem kendi siyasi meşruiyeti hem de benimsemiş olduğu pasif ve eylemsiz siyasi yaklaşımın sorgulanmasına yol açtı.

 

 

Fakat Hamas’ın sahada gösterdiği performans siyasi bir kazanıma dönüştürülmeye  zorlanıyor. Gazze Şeridi’nde sıkışan Hamas’ın siyasi bir performans göstermesinin önündeki en önemli ve birincil engel Mısır’a ve Mısır rejimine mahkum olması. Zira Hamas ile İsrail arasında yürütülen müzakereler ancak Mısır’ın arabuluculuğu ile olabiliyor. Başka bir deyişle Hamas’ın askeri performansı Mısır’ın eliyle sonuçlandırılıyor. Hem Gazze’nin coğrafi kaderi hem de Sisi rejiminin niteliği ve İsrail ile olan ilişkisi sebebiyle Hamas beklentilerini hep düşük tutmak zorunda kalıyor.   

 

Hamas’ın Mısır’la sorunlu ve zorunlu ilişkileri olduğu kadar Filistin Devlet başkanı Mahmut Abbas ile olan pürüzlü ilişkileri de siyasi bir kazanımın elde etmesine büyük bir engel teşkil ediyor. Filistin Kurtuluş Örgütünün FKÖ ve Filistin Devletinin meşruiyetleri tekelinde tutmaya çalışan Abbas, hem bu meşruiyeti hem de otoritesinden taviz vermek istemiyor. Hamas’ın 2006 parlamenter seçimlerinden galip çıkmasını bir türlü kabullenemeyen Abbas, 2007 yılında yaşanan anlaşmazlıktan itibaren Hamas’ın yönettiği Gazze’ye tecrit politikası uyguluyor ve Hamas’ın Batı Şeria’daki varlığını yok etmeye çalışıyor. Nitekim Mayıs ayında yapılması planlanan genel seçimlerin kazananın yine Hamas olabileceğini ve Fetih’in iç çekişmelerle kontrolünden çıktığını anlayan Abbas, keyfi bir şekilde seçimleri iptal etme kararı aldı.

 

Abbas’ın Hamas’a Direnişi

 

İronik bir şekilde Filistin Devleti Başkanı ve Fetih Hareket Lideri Mahmoud Abbas hem Kudüs’te hem de Gazze’de yaşanan olaylarda rol oynamamasına, dahası Batı Şeria’daki Filistinlilerin ayaklanmada yer almalarını engellemesine rağmen verilen mücadelenin meyvesini almaya başladı. Uzun süredir diplomatik izolasyon içinde bulunan Abbas, kendini diplomatik haraketliliğinin odağında buldu. Abbas, bir hafta geçmeden Birleşik Krallık, Almanya, Ürdün ve Mısır dışişleri bakanlarıyla görüştü. Bundan daha önemlisi, daha önce kendisiyle irtibata geçmeyen ABD başkanı Biden ile ilk defa görüşme fırsatı yakaladı.

 

Aslında  İsrail, ABD, Mısır, BAE ve Ürdün Hamas’ın güçlendirilmemesinde mutabık olduğu için Abbas’ı muhatap almayı tercih ediyor. Bu yöneliş özellikle ‘Gazze’nin Yeniden İnşası’ söylemlerinde daha etkin görünüyor. Amaç Hamas’ı sahada gösterdiği performansın sonuçlarından mahrum kılmak ve mümkünse Yeniden İnşa projeleri vasıtasıyla Hamas’ı marjinalleştirmek. Böylelikle Hamas istemeden Abbas’a büyük bir iyilik yapmış oldu. Fakat hatırlatmak lazım ki bu metot yeni olmadığı gibi daha önce hayata geçirmeye çalışıldığında Hamas ile Fetih arasındaki aranın açılmasından başka bir şeye yaramadı. Nitekim İsrail için Hamas ile Fetih anlaşmazlığının derinleşmesi haddizatında bir hedeftir.

 

Fakat Abbas şimdilik diplomatik hareketliliğin odağında olsa da toplumsal zeminde meşruiyetini kaybetmeye devam ediyor. Abbas, pasif ve eylemsiz siyasetiyle toplum nezdinde ‘aciz’ bir başkan figürü resmediyor. Dahası, Batı Şeria’da başkanlık ettiği Filistin Yönetimi İsrail güvenlik güçleriyle uyumlu bir şekilde çalışarak birçok kısımda ‘İsrail ile işbirlikçi’ imajı yaratıyor. Abbas Yönetimi’nin Batı Şeria’da benimsediği siyaset, İsrail’in işgal ve yerleşim politikasını güçlendirdi ve fanatik Yahudi yerleşimcileri Filistin köylerine saldırmaya cesaretlendirdi. İşgal karşıtı Filistinlilerin haklarını korumayan bu siyaset, Abbas’ın meşruiyetinin erimesine neden oluyor. Bununla beraber gittikçe otoriterleşen ve keyfi bir yöntemi takip eden Abbas hem Fetih içinde hem de Filistin siyaseti sathında kabulü yitiriyor. Nitekim Mescid-i Aksa’da Abbas’a karşı atılan sloganlar ve kendisinin atadığı müftü Muhammed Hüseyin’in Aksa’dan çıkartılması bu toplumsal refleksi bir şekilde gösteriyor.

 

Bloklaşma Ötesinde bir Ayaklanma  

 

Aslında Filistin siyaseti uzun senelerdir bu tıkanmadan çıkamıyor: hem Gazze-Batı Şeria/Hamas-Fetih ikileminde sıkıştı hem de özgürleştirici ruhunu oldukça kaybetti. Filistin siyaseti 1993 Oslo anlaşmasıyla Gazze-Batı Şeria blokları etrafında şekil almaya başladı. Bu iki kutuplu siyaset inşası 2007 yılında yaşanan Hamas-Fetih anlaşmazlığıyla daha da derinleşti. Gazze-Batı Şeria veya Gazze-Ramallah odaklarının Filistin siyasetinde ağırlık kazanması Kudüs’ün merkezi yerinin pahasına oldu.

 

Öte yandan, Eylül 2000’de başlayan İkinci/Aksa intifadası ve 2002 yılında İsrail’in düzenlediği Operation Defensive Shield  Savunma Kalkanı Hareketiyle Batı Şeria’yı yeniden işgal etmesi neticesinde Oslo düzeni siyasi bir çözüm çerçevesi olarak sona erdirildiği halde fonksiyonel anlamda devam ettirildi. Oslo çerçevesinde kurulan Filistin Yönetimi bir milli özgürleştirme projesinden çıkartılarak Filistinlileri zapt ve idare etme aygıtına dönüştürüldü. Bu bağlamda Batı Şeria’da bulunan güvelik teşkilatı için yeni bir güvenlik doktrini ortaya konuldu. Bu çabalar bilhassa 2007 ile 2010 ABD’nin desteğiyle ve Yol Haritası planı çerçevesinde hayata geçirildi.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Netice itibariyle Filistin siyaseti bir yandan meşrutiyetini ve özgürleştirme ruhunu kaybeden Filistin Yönetimi diğer yandan siyasi ve coğrafi anlamında mahsur kalan Hamas Yönetimi arasında sıkışarak bir ilerleme kaydedemedi. Nitekim Hamas 2008, 2012 ve 2014 yıllarındaki İsrail’in Gazze saldırılarında gösterdiği direnişi, ve 2015 ve 2017 yıllarında  yaşanan Kudüs merkezi ayaklanmaları somut bir siyasi zafere dönüştürülemedi. Aynı zamanda Batı Şeria’da ve Kudüs’te yerleşimci faaliyetler daha da hızlandırılırken Gazze ablukası 15 senedir devam ediyor.

 

Fakat son ayaklanma, Filistin siyasetine hem coğrafi hem de aktörler düzeyinde bu ikilemin dışına çıkma imkanı tanıdı. Ayaklanma bütün tarihi Filistin’e sirayet ettiği gibi bütün Filistinlilerin mücadeleye katılmalarına yol açtı. Kudüs’te Şeyh Cerrah mahallesinde ve eski şehrin Şam Kapısında başlayan ayaklanma hem Gazze’ye ve nispeten Batı Şeria’ya da (Filistin Yönetimi güvenlik teşkilatı müsaade ettiği kadar) hem de İsrail içine taşındı. Başka bir deyişle son ayaklanma sadece Gazze-Batı Şeria ikilemini kırmadı, aynı zamanda Oslo düzeninin dışına da çıkmış oldu.

 

Bunula birlikte son ayaklanmada yeni aktörlerin mücadeleye katılması da görüldü. İsrail 2008, 2012 ve 2014 Gazze saldırılarında Hamas aktif rol oynarken, 2015 ve 2017 yıllarında Kudüs merkezli ayaklanmalarda ise daha çok Kudüslüler ön plana çıktı. Lakin son ayaklanma iki tarafı bir araya getirdiği gibi İsrail içinde yaşayan Filistinlilerin aktif rol oynamalarına da neden oldu. Netanyahu’nun daha önce dillendirdiği ‘İsrail’in gerçek demografik tehdidi İsrailli Araplar’ son olaylarda sadece demografik tehdit olarak kalmayarak İsrail açısından güvenlik tehdidi haline de geldi. Nitekim, İsrail’in Hamas ile vardığı ateşkesin hemen sonrası olaylarda yer alan Filistinli vatandaşlarına büyük çaplı bir operasyon başlattı. Öte yandan, ikinci intifadayı yaşamayan Filistinli gençlerin yeni nesillerinin aktif bir şekilde ayaklanmada yer alması ve hatta öncülük etmesi dikkat çekti, bu da ayaklanmanın toplumsal olarak daha yatay yayılmasına neden oldu.

 

Ayaklanmanın Filistin halkı nezdinde yarattığı dayanışma ve ileri sürdüğü yeni denklemi, Filistinlilerin 18 Mayıs’ta bütün tarihi Filistin’de düzenlediği genel grevde görmek mümkün.  1936 yılından bu yana ilk defa bütün Filistinlileri bir araya getiren ve ‘kurtuluş bizim erişimimizde’ sloganıyla düzenlenen bu grev, Filistin siyasetinin akışkanlığına ve potansiyeline işaret etti.

 

Böylelikle son ayaklanma, bloklaşan Filistin siyasetinin ötesine bilfiil geçmiş oldu ve Filistin milli davasını yeniden canlandırma fırsatı yarattı. Fakat sahadaki bu akışkanlığın, siyasi düzeye yansıması kolay olmayacak. Nitekim İsrail başta olmak üzere küresel ve bölgesel birçok aktör, statükoyu yeniden kurmaya kalktılar. Fakat daha önce denenmiş bu girişimler istikrar getirmeyecek gibi. Ayrıca değişime muhtaç Filistinli gençleri de durduramayacak. Sahada oluşan bu yeni ruhu benimsemeyen Filistinli aktörler ise siyasi zeminini kaybetmeye mahkum olacaklar.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.