Futbol Hasadı

İtalya, Mancini’nin oynattığı “büyük futbol”la değil, kendi liginin ve futbolcusunun emeğine saygı duyması, yıldız parlaklığı yerine takımın toplam verimine yatırım yapması nedeniyle şampiyon oldu.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Avrupa Şampiyonası, uluslararası turnuvaların şüphesiz en kalitelisi. Aynı zamanda oynanan Copa Amerika’yla mukayese edildiğinde, ki esas olarak, Avrupa’da göçmen işçilik yapan futbolcuların öne çıktığı bir turnuva oluyor, üstelik 24 takımlı bir şampiyonanın, pandemi ve saçma sapan bir zaman dilimine sıkıştırılan liglerin ardından böyle bir futbol düzeyine ulaşmasını bence esas olarak futbolculara borçluyuz, ardından teknik adamlara elbette. Her düzeyde giderek birbirine yakışan ekipler arasında anlamlı ve işlevsel farklılıkların yaratılması, teknik adamların tercihlerine ve dokunuşlarına kalıyor.

 

Biz her iki bakımdan da maalesef oldukça şanssızdık. Ne oyuncularımız ortalama bir profesyonel performans gösterdi ne teknik direktörümüz. Ve maalesef plansız, kimliksiz ve güçsüzdük. “Dünya Şampiyonu’nu yendik” hâfızası, bundan 4 gün sonraya İzlanda’ya yenildiği bilgisine kapalı; “Dünya Şampiyonu’nu yenme ancak İzlanda düzeyindeki takımlara karşı da her zaman kazanmayı bil” akılcılığına da kulak asmıyor.

 

Mancini ve Southgate

 

Teknik direktör katkısı açısından değerlendirildiğinde Mancini’yi bir adım öne çıkarmak gerekiyor. Hem kadronun seçilişinde ki Serie A’da herhangi bir futbolcu, “benim hakkımdı ama seçilmedim” diyemez (adam 58 futbolcu denemiş), hem de saha içi tercihlerinde adil ve akılcı davrandı. İtalya katanaçyoyu bırakalı yıllar oldu-bu bakımdan yaptığı bir yenilik sayılmaz. Neredeyse yıldızı olmayan bir takımdan total bir verim almak gibi övgüye değer bir başarıya imza attı. İtalyan milli takımındaki her futbolcu kendi lig performansının üzerine çıktı. Turnuvanın en başarılı futbolcusu seçilen Donnarumma’nın son 3 yıllık performansı çok inişli ve çıkışlıydı mesela- Milan taraftarlarını kaç kere hayal kırıklığına uğrattı. Bonucci-Chiellini ikilisi Juventus’u şampiyon yapamadılar.

 

 

Southgate konusunda ben kamuoyundaki iyimserliği paylaşamıyorum; İngiltere ofans gücü çok yüksek bir kadroya sahipti, bunu sahada çok az görebildik. Saka’nın oynadığı yerde, mesela, Grealish, Dominique-Calvert Lewin, Foden hatta Sancho oynayabilirdi. Neye yaradığı konusunda bir fikrim yok; dizilişi değiştirdi diye övüldüğünde yahut üçlü defansla oynadığında Walker’ın ve Sterling’in etkisizleştiğini görmemiş olamaz. Final maçı bu durumun en büyük göstergesiydi. “NASA’da yapılan araştırmaların sonuçlarına göre seçilen” penaltıcılar… Şaka. İngiltere’nin penaltıcıları turnuvanın en büyük fiyaskosuydu. Deschamp’ın başına gelenler de buna benziyor. Bir kere üçlü oynamaya kalkıştı ve üstelik 3-1 öne geçtiği maçı bile tutamadı. Bu mucizevi üçlü savunmayla oynayan Almanya, tarihinin en silik performanslarından birine imza attı. Löw, Alman medyası ve futbol kamuoyunun, sanırım şu deyimi kullanabiliriz, “hoş olmayan taleblerine” boyun eğdi. Gitmiş maçın son beş dakikasında oyuna “karakafalıları sokmak” dahil, her türlü popülizmin ıslığını çaldı.

 

Şenol Hoca Topu…    

 

Şenol Güneş’in “durum değerlendirmesi” yaptığı basın toplantısında kendisinin ayırdedici vasfı olarak öne çıkan öğretmen aydınlanmacılığı ve Sümerbank muhafazakârlığından örnekler sunmak yerine, her şeyden şikayet etti; neyin yapılıp yapılmadığı konusunda dişe dokunur tek açıklama yapma zahmetine katlanmadı. Orada, fırçalanmaya hazır bir muhabir grubu arasında oturup, bir gazeteci olarak bulunmadığını vurgulamaya özen gösteren Tümer Metin (neden? gazeteci olmanın nesi kötü? Ve neden, Şenol Güneş’i kamuya hesap vermeye davet eden yazarlar, kamu yararına olmak üzere bu tür basın toplantılarına katılmıyorlar?) yerine, mesela, futbol adamlığı konusunda henüz hiçbir şey kanıtlamamış, tartışmalı bir figürle çalışma ihtimâlinden bahsetti. Oradan da anlaşılıyor ki Hoca, görevini sürdürmesini futbol dışı faktörlere bağlamaya hayır demiyor, diyemiyor. Bunun kendisini mutlu edeceğini pek sanmam.

 

Yanlış Rötüş

 

Basın toplantısında futbolla ilgili olarak söylediği iki şey, dikkatimi çekti. Meğerse İtalya maçında Yusuf Yazıcı hem Jorginho’ya pres yapıp hem de hücuma katılacakmış ve Kenan Karaman Spinazzola’nun kanat ataklarına karşı bir “tedbir” olarak orada konumlandırılmış. Hoca’nın Jorginho ve Spinazzola’yı tanımadığını söyleyemeyiz ancak Yusuf ve Kenan’ı tanıyamadığı açık. Her ikisi de ancak bir muhacımin arkasında ve yardımcısı olarak anlamlı futbolcular. Her ikisi de esasta kanat oyuncusu değiller ve ben kendi adıma hocanın Kenan tercihinin ve ısrarının nedenini pek anlayabilmiş değilim ve masumca Halil Akbunar orada oynayamaz mıydı diye soruyorum.

 

 

Buradan Güneş’in oyun anlayışının temel sorununa geçiyoruz: millî takımdaki futbolcuların tamamı, kendi takımlarında bir şeyi iyi yapıyorlar, iyi yaptıkları şey nedeniyle oynayabiliyorlar. Hakan, Burak, Yusuf, Okay… hepsi öyle. Bu futbolculara Hoca, kendilerini tanımlayabileceğimiz özelliklerinin dışında görev ve sorumluluklar vermiş. Hakan Çalhanoğlu neden Milan’da başka bir futbolcu hüviyetinde? Çünkü orada kendisinden istenen şey belli, birkaç sorumluluğu yok. Bir tane var; hücuma şu ya da bu biçimde katkı yapmak. Form olarak ligi tepede tamamlayan Okay’ın esas görevi kesicilik. Bir oyun kurucu değil. Esas olarak savunmacı. Ozan biraz, belki ancak o da yanında bir Gustavo olduğunda daha efektif. Ozan ve Okay’ı yanyana oynatmak ve oyun kuramadıklarından yakınmak bile bile lades. Zeki’nin ve Umut’un sefilleri oynaması, birisinin önünde Kenan’ın diğerinde Hakan’ın bulunması olabilir mi? Milli takım futbolcularının kendi normallerinin bile altına düşmelerinin esas sebebi, kendilerinin görev tanımının, oyun alışkanlıkları, yetenekleri ve oyuncu becerileriyle uyumlu olmamasından kaynaklanıyor. Onlardan en iyi yaptıkları şey değil, yapmadıkları bir şey taleb ediliyor. Ve heyhat, bu taleb, bütün oyun kurgusunun esası. Burada açıkça ne yapmak istediği sarih olmayan bir teknik direktör tercihi belirgin.

 

 

Kadro adaleti konusunda kendisine sorulan soruya kızan Şenol Güneş’in ezber bir cevabı vardı, kullanamadı bile o cevabı: Bazı tercihler yaparsınız, bu tercihler doğru ya da yanlış olur. Bunun başka bir yolu yok. Kadroyu seçerken bazı ölçütlerimiz var, sayı meselesi var vs. Bunu söylediğinde kendisi bile inanmakta güçlük çekecek çünkü. Ancak hakikaten, “Kenan’ı Burak’ın yedeği ve santrafor olarak kadroya aldık, bu sebeple mesela Adem Büyük’ü çağıramadık” cümlesi, Abdulkadir’in varlığı nedeniyle kurulamıyor bile. Tamam bizim bir Emre Mor kontenjanımız var; sahaya girip bir büyü sunacak, “bize bir beş on dakika kazandıracak” bir futbolcu özlemindeyiz ama insaf, hangi takım böyle futbolcularla oynuyor? Hangi takım Emre Mor kontenjanını kullanıyor? Southgate, Grealish’e bile tahammül edemedi turnuvada. Bu isimlere en yakın Raheem Sterling (üstelik fiziksel benzerlikleri de var) ama insaf edin, kıyas bile akıl kârı değil.

 

Defans Israrı

 

Şenol Güneş’in defans ve kaleciler konusundaki tercihleri de oldukça sorunluydu. Defans kurgusu, “fenâ halde” evliliğe benzer. Bir başka seçenek var gibi gözükür ama devam etmek zorundadır. Sorun çıktığında hemen bitmesi mümkün değildir. Sürünülmesi ve süründündürmesi gerekir. Çağlar-Merih ikilisini seçtiysen, onlarla devam edeceksin; ikinci maçta kenara çekilen Merih’in veya Okay’ın yerine kendinizi koyun. Turnuva onlar için bitmişti bence, tekrar sahaya “çâre” olarak sürülmelerine kendileri bile acı acı gülmüşlerdir.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

İyi kalecilik, tecrübe gerektirir; kalecinin tam olarak kendisini bulabilmesi en az (“uzmanlar yaptıkları araştırmalar sonucunda” bunu tesbit etmişler) 30 yaş ister, De Gea gibi, Kepa gibi çok yukarda başlayabilirsiniz, ancak onu sürdürmek görüldüğü üzere güç. Mert Günok, hem sakinliği ve tecrübesi hem de artık standart bir girişim (kimi zaman tehlikeli) olarak geriden topu oyuna sokma konusundaki becerisi nedeniyle “işe” yarardı.

 

Italia! Sei Bellissima!*

 

Avrupa Şampiyonası Makedonya ve Türkiye hariç hemen her takımın futbol oynamaya çalıştığı güzel bir turnuva oldu. Geri yaslanan, skoru korumaya çalışan her takım gol yedi. Dikine oynayan her takım şu ya da bu düzeyde başarılı oldu. İspanya ve Belçika’ya üzülmüyorum bile; İspanya İtalya karşısında bir 3o dakikayı çöpe attı. Kaybetmeyi göze alamıyorsan, kazanman imkânsız. Penaltıların da bir garantisi yok. Roberto Martinez’in elindeki malzemeden çıkardığı oyun, hayâl kırıklığıydı. İtalya, iyi futbol ve uzun futbol oynayarak (3 maçı 120 dk oynadılar) kazandı. Hakkettiler. Tekrar kısır gündemimize dönmek için zaman ve konu bol. 

__

*İtalya! Çok Güzelsin!    

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.