Galatasaray’ın Kendisiyle Helalleşmesi

Galatasaray gibi kurumlarda ideolojik saflık arayışlarının kurumu otoriterleştirmekten başka bir işe yaramayacağı açıktır. Bu tip tutumlar kurumu sivil görünümlü askeri mektep haline getirir. Doğan görünümlü Şahin gibi! Yani üniformaların sivil olması, zihniyetin askeri olmasını tek başına engelleyemez.

Geçtiğimiz hafta Perspektif’te “Arda Turan: Galatasaraylılığın Sosyolojisi” başlıklı bir yazı yazmıştım. Okumaya başladığınız yazı onun bir devamı. Bir bakıma kendisine açık mektup şeklinde yazdığım bu yazıda, Arda Turan’ın yönetimleri ve kongre üyeleri tarafından sevilmemesinin aslında Galatasaray’ın kuruluş genetiğiyle uyumlu siyasal tutumlara sahip olmamasıyla ilgili olduğunu ifade etmiştim. Söz konusu yazı, kendisini Galatasaray camiasıyla bütünleştirmeye çalışan, bunu çok önemseyen genç bir sporcuya, muhtemel bir spor insanına, teknik direktöre naçizane tavsiyeler içeriyordu. Bu yazıda ise Galatasaray’ın kurumsal kimliğini biraz daha yakından çözümlemeye çalışacağım. Özellikle de bir eğitim, öğretim, kültür kurumu olarak. Umarım yazı aynı zamanda Türkiye ile ürettiği, üretebildiği kurumları arasındaki ilişkiler açısından soyutlanarak da okunabilir.

 

Bugün Oxford ile Cambridge deyince dünyanın en saygın üniversitelerinden söz edildiğini herkes bilir. Hatta imkânı olsa birçok genç oralarda okumak, ebeveynler evlatlarını onlara göndermek ister. Ama bu iki kurumun aslında birer Ortaçağ üniversitesi olduğu o kadar dikkat çekmez. Oxford 1096’da, Cambridge ise 1209’da kurulmuştur. Dolayısıyla her iki kurum da teoloji merkezli olarak eğitim/öğretim yapan skolastik kurumlardır. Ancak günümüzün Oxford ve Cambridge’inin o halleriyle pek bir ilgileri kalmamıştır. Özellikle 19’uncu yüzyılda Almanya’da Humboldt ile başlayan süreçte Avrupa’nın neredeyse bütün skolastik üniversiteleri modern bilim kurumlarına dönüşmüştür. Bir bakıma Avrupa kendi medresesini modern üniversiteye dönüştürebilmiştir. Üstelik bu sadece merkezi hükümetlerin ya da meclislerin inisiyatifiyle değil, kurumsal bilinçle hayata geçirilmiştir. İster bir insan için ister bir kurum için, kültürel, ideolojik, zihniyetsel genetiğiyle mücadele edebilmek, onunla başa çıkabilmek, hatta onu dönüştürebilmek aslında medeniyetin ta kendisidir. Bu köklü kurumlar Tanpınar’ın dediği gibi değişirken devam edebilmişler, devam ederken değişebilmişler ve bu sayede hem kendilerini hem de toplumlarını dönüştürebilmişlerdir. Oxford ve Cambridge İngiltere’yi, Büyük Britanya’yı hatta belki de bir ölçüde dünyayı sırtında taşıyan kurumlardır.

 

Tanzimat Kimliğinden Sıyrılamamak

 

Galatasaray da kurum olarak Türkiye’de Oxford ve Cambridge’in İngiltere’de ve dünyadaki itibarıyla karşılaştırılabilecek bir itibara sahiptir. Ancak geçen haftaki yazımda belirttiğim gibi Galatasaray bir Tanzimat kurumu olma kimliğinden bir türlü sıyrılamamaktadır. Tüm diğer modernleşme eğitim/öğretim kurumları gibi Galatasaray da devlete nitelikli kadro yetiştirmek için kurulmuştur. Örnek alınan model ise Fransız Grandes Ecoles (Büyük Mektep) geleneğidir. Galatasaray bu modelin Osmanlı modernleşmesine uyarlanmış halidir.

 

Ciddi bir tarihi ve geleneği olan kurumların bazı genetik refleksleri, tutumları olması eşyanın tabiatına uygundur. Ancak kurumlar aynı zamanda kuruluş işlevlerini değişen zamanın ihtiyaçlarına göre yeniden inşa etmekle yükümlüdürler. Tıpkı Oxford ve Cambridge’nin yaklaşık bin yıldır yaptıkları gibi. Kuruluş genetiğini aşamayan kurumlar köhneleşmekten kendini koruyamaz. Örneğin, bu kurum kendisini dönüştürmeden hem Galatasaray hem üniversite olamaz. Çünkü Galatasaray bir üniversite olarak değil bir “devlet yüksek meslek okulu” olarak kurulmuştur. Genetiğinde bunun izleri vardır. Tanzimat’ın en büyük açığı Batı’yı ve kendisini tam olarak konumlayabilmek konusundaki yetersizlikleridir. Galatasaray genetiği de elbette bununla maluldür. Galatasaray’ın akademik olarak bir Boğaziçi ya da ODTÜ olamayışının arkasında biraz da bu gerçek yatar. Bir kurumun niteliğini belirleyen kapısındaki tabelada ne yazdığı değil, içeride ne yapıldığıdır.

 

12 Eylül 1980

 

Ülkenin tarihinde Galatasaray’ın kuruluş genetiğini tartışmaya açan ve böylece bu genetikle hesaplaşma imkânını gündeme getiren iki önemli dönem/süreç olmuştur. Bunlardan ilki, 12 Eylül 1980 öncesi sol/Marksist hareketlerin gelişmesi ve özellikle büyük şehirlerde güçlenmesidir. Elbette özellikle bu şehirlerdeki nitelikli eğitim/öğretim kurumları da bundan oldukça etkilenmişlerdir. Bu hareketler üniversitelerde ve liselerde önemli mevziler elde etmişlerdir. Bu süreç Galatasaray’ın kuruluş ideolojisinin en azından bazı nesillere nüfuzunda ciddi sorunlar yaratmıştır. Galatasaraylıların Tanzimat modernleşmesi zihniyetinden mesafelenmesindeki ilk önemli dönemeç bu olmuştur. Bu kritik süreç aslında Galatasaray’ın daha çoğulcu, daha katılımcı, daha demokratik bir akışa yönelmesine imkân verebilirdi. Burada “kritik” kavramını her iki anlamıyla da kullanıyorum. Ancak bu pek mümkün olamamıştır, çünkü 12 Eylül 1980 sonrasında, malum rejim tüm ülkenin üzerine olduğu gibi Galatasaray’ın üzerine de çökmüştür. Değişim arzusuna nefes aldırmamıştır. Belki bazı firelere rağmen Galatasaray genetiği böylece 12 Eylül rejiminin üzerinden tekrar hegemonyasını tahkim etmiştir.

 

İkinci kritik süreç yine 12 Eylül 1980 sonrasında Türkiye’de Turgut Özal’ın iktidara gelmesiyle başlayan dönemdir. Türkiye’de Turgut Özal’ın adıyla anabileceğimiz hiçbir değişim Galatasaray’ın kurumsal genetiğiyle uyumlu değildir. Genişleyen özel sektör, yükselen neo-liberal dalgalar Galatasaray Lisesi mezunlarına daha cazip gelmeye başlamış ve bu da Galatasaraylıların orijinal işlevleri olan devlet kadrolarına yönelmekten geri durabilmesine neden olmuştur. Yani Galatasaray’ın, en azından mezunlarının kişisel tercihleri açısından, genetik işlevi olan devlete nitelikli kadro yetiştirmek hedefinden giderek uzaklaşılmıştır. Aslında bu sürecin kritikliği sadece Galatasaray açısından geçerli değildir. Gelişen özel sektör ve neo-liberal dalgalar bütün Cumhuriyet eğitim/öğretim kurumlarının şehirli, yüksek nitelikli mezunlarını kendisine doğru çekmiş ve bu sayede devlet kurumlarına taşradan çok daha fazla giriş olmasına imkân vermiştir. Bugün Türkiye’de yüksek bürokrasi ve siyasi elit bu nesilden gelmektedir büyük ölçüde.

 

İşte bu kritik süreçte Galatasaray’da bir üniversite girişiminin ortaya çıkması bir fırsat olarak değerlendirilebilirdi. Yani evrensel bilim yuvası olarak bir üniversite haline gelmesiyle Galatasaray doğrudan devlete ya da neo-liberal piyasaya eleman yetiştirmek yerine ülkenin ve dünyanın en seçkin yükseköğretim kurumlarından biri haline gelebilirdi. Ancak bunun mümkün olabilmesi için Galatasaray’ın bir kurum olarak varoluş genetiğiyle hesaplaşması, helalleşmesi gerekirdi. Açıkçası ben bunun hayata geçirilebildiğini pek düşünmüyorum. Bu noktada kaçırılan fırsatın haddi hesabı yoktur. Devlet yüksek meslek okulu, kelimenin gerçek anlamında bir üniversiteye dönüşebilirdi. Ama büyük ölçüde yine kurumsal kimliğe dair tercihler yüzünden bu fırsat kaçırılmıştır. Gerekli evrensel kriterleri karşılamadan kurulmuş bir yükseköğretim kurumu, bir üniversiteden çok alafranga bir mektep olabilir.

 

İdeolojik Saflık Arayışı

 

Aslına bakılırsa bileşenlerinin tümüne net bir siyasal, ideolojik tercih seti dayatan kurumsal genetik demokratik bir zihniyetin, en azından nitelikli bir fikri kamunun oluşmasına imkân sağlamaz. Galatasaraylılık nitelikli bir akademisyen, eleştirel bir entelektüel olmaya engel olmamalıdır. Ancak bunun ne kadar böyle olduğu tartışmalıdır. İyi bir akademisyen ya da entelektüel bir Arda Turan değildir. Arda Turan’ı küçümsemek için asla değil, ancak camianın bir parçası olmakla işini doğru yapmak çelişmemelidir.

 

Bir eğitim/öğretim/kültür camiasının bileşenleri üzerinde sistematik bir zihni, fikri müfettişlik yapmaya kalkması aslında otoriterliğin tipik bir tezahürüdür. Ancak kendi klonlarına tahammül edebilen bir zihniyet dünyasına “otoriter” demek gayet kibarca bir nitelemedir aslında. Bu bakımdan “Galatasaray yaramaz çocuklarını da sever” ifadesi oldukça iyimser bir efsanedir. Ancak kurumun tarihi içinde çok da karşılığı olmayan bir efsane. Galatasaray gibi kurumlarda ideolojik saflık arayışlarının kurumu otoriterleştirmekten başka bir işe yaramayacağı açıktır. Bu tip tutumlar kurumu sivil görünümlü askeri mektep haline getirir. Doğan görünümlü Şahin gibi! Yani üniformaların sivil olması, zihniyetin askeri olmasını tek başına engelleyemez.

 

Helalleşme ve Hesaplaşma

 

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu bilindiği gibi son zamanlarda bir helalleşme stratejisi izliyor. Benim anladığım kadarıyla modernleşme politikalarından, devletin ve hükümetlerin uygulamalarından mağdur olmuş tüm kesimlerle barışmaya çalışıyor. Ama özellikle de kimilerinin ifadesiyle “CHP zihniyeti”yle asla barışık olmamış toplumsal gruplarla en azından diyalog kurmaya çabalıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP için yapmaya çalıştığı şey aslında benim yazının başından beri Galatasaray’da eksikliğini vurguladığım şey. Kılıçdaroğlu toplumla helalleşirken aynı zamanda CHP’nin kurumsal genetiğiyle de hesaplaşıyor. Toplumu yeniden kucaklamak için kendisini yeniden inşa etmeyi göze alıyor. Belki de tıpkı Oxford ve Cambridge gibi. Yazının başında Oxford ve Cambridge’in ülkelerini taşıyan kurumlar olabildiklerinden söz etmiştim. Bu taşıyabilme işlevi aslında büyük ölçüde bürokratik hizmetten değil, ülkelerini dönüştürebilme, değişimlere öncülük edebilme kabiliyetinden kaynaklanır. Bu tür kurumların bir kurumsal siyasal kimliği olsa bile, bu kimliğin siyasi partileşmiş halinden daha karmaşık, çoğulculuğa açık olması beklenir.

 

Ancak bunun Türkiye’de olması oldukça zordur. Zaten Galatasaray örneğinde de mümkün olamamıştır. Aslında İngiltere’nin Galatasaray’ı gibi kurumlar buna çok daha önceden öncülük edebilmişlerdir. Ancak bunun mümkün olabilmesi için ideolojik tutumların yumuşaması gereklidir. Bir bakıma “Türkiye’nin Batı’ya açılan penceresi”, Tanzimat’ın öncü kurumu olan Galatasaray CHP liderliğinin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun gerisinde kalmıştır.

 

Kemal Kılıçdaroğlu’nun helalleşmek istediği bir kesim de özellikle 28 Şubat’ta başörtülü oldukları için mağdur edilen kadınlardır. İleride başörtüsü konusunda yazılar yazmayı çok istiyorum, çünkü bu konunun ülkenin son yarım yüzyıllık tarihi belirleyen en önemli konu olduğunu düşünüyorum. Ama bu yazıda vurgulamak istediğim şu: Sadece Galatasaray gibi ülkenin köklü kurumları bu konuda devlet aklıyla değil, kendi bileşenlerinin ortak aklıyla eyleyebilseydi bile, bu ülkenin tarihi daha farklı bir biçimde yazılabilirdi. Hatta Galatasaray kendi içinden çıkan ve başörtüsünün özgürlüğü savunanlara daha toleranslı davranabilseydi Türkiye’nin değişim sürecine öncülük edebilirdi. Bunun için, örneğin başörtüsüne özgürlükçü bir bakışın Galatasaray camiasında şaşırtıcı olmaması gerekirdi. CHP’nin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bugün yaptığı, o gün kimilerinin söylediğidir eninde sonunda.

 

Şunu da söylemeden yazıyı bitirmeyeceğim. Bence hâlâ Galatasaraylılık evreninde başörtüsünü temel haklar penceresinden görenler çoğunlukta değildir. Bu da Galatasaray gibi kurumların ülkeyi taşıma işlevini yerine getirmesini zorlaştırmaktadır. Çünkü bir ülkeyi taşıyabilmek için onu öncelikle iyi kavramak gerekir.

 

Bu yazdıklarımın, hatta geçen hafta Arda Turan için gayet şefkatli bir yazı yazmamın birçok Galatasaraylıyı kızdırabileceğini öngörebiliyorum. Arda Turan hakkındaki yazımda onu Galatasaray konusunda siyasal realizme davet ettim bir bakıma. Ancak sonuç olarak gerçekten demokratik bir ülkede, kurumda, camiada hiç kimse siyasal tercihleri nedeniyle ayıplanamaz, küçük görülemez.

 

Bu yazım da Galatasaraylılara açık bir mektup olarak okunsa keşke. Ama Galatasaray’ın ve ülkenin sırtına yük olanlarca değil, Galatasaray’a ve ülkeye gerçekten sahip çıkanlarca.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.