Gerçeğe Dönüş

Kuşku kırıntısı bile içermeyen haklılık iddialarının bir ucundan tutabilmek yeterli olduğu için anlık tanıklığına sahip olduğumuz acıları, kimlikleri, davaları üstlenebiliyoruz. Bu tavır çoğu zaman o acılara, davalara haksızlık etmekten fazlası olmasa da…

iktidar oyunu

Cebimizde taşıdığımız kalabalıkların zaman-mekânı; ekranlara düşen katliam, yıkım görüntüleri, kendi anındalıkları ve akışları karşısında mutlak umursamazlığı ile dönüp duruyor. 

 

Bu umursamazlığı alt etmeye, kırmaya çalışan söylemler ve çağrılar ise medyatik ya da entelektüel olsun, referans aldıkları gerçekliğin belirli bir biçimlendirmeyle kendilerine sunulduğundan bihaber şekilde kurgulanıyor. 

 

Her daim bir iktidar oyunu içinde kaldığımızı unuttuk. 

 

Kuşku kırıntısı bile içermeyen haklılık iddialarının bir ucundan tutabilmek yeterli olduğu için anlık tanıklığına sahip olduğumuz acıları, kimlikleri, davaları üstlenebiliyoruz. Bu tavır çoğu zaman o acılara, davalara haksızlık etmekten fazlası olmasa da… 

 

Organ nakline dönüşmüş ekranda karşımıza çıkan enformasyonun belirli dispozitiflerin çıktıları olduğunu, yitirilen düşüncenin bu karşılaşmada histerik bir tepki ya da çılgınlıkla ikame edildiğini göz ardı ediyoruz.

 

Bu dispozitiflerin belirli stratejik eğilimlere sahip olduğunu, bilmeyle olan ilişkimizi hem tesis eden hem de bir noktadan sonra bizi kendisinin bir uzantısı kıldığı için bu ilişkiden beslenen bir ağ olduğunu yok sayarak duygularımızı, hatta adalet fikrini bile kullanışlı kılıyoruz. 

 

İşin Türkçesi sorunları yeniden ele alma kapasitemizi belirli iktidar odaklarının çığırtkanlığına teslim etmiş durumdayız. 

 

Çözümsüzlüğü kemikleştiren söylemlerin, hüzün gösterilerinin bir parçası olma uğraşı da bu çığırtkanlığa dahil…

 

Baudrillard şu noktaya dikkat çektiğinde başımıza geleceklerin farkındaydı: “Düşünce çoktan yok olmuşken, şeyler işlemeyi sürdürür; hem de kendi içeriklerini hiç umursamadan işlemeyi sürdürürler. Paradoks da zaten bunların bu koşullarda bu kadar iyi işliyor olmaları durumudur.” 

 

Dikkat çektiğimiz düşünceyi ikame eden çılgınlık, hiçbir şeyin olmadığı kadar sağlıklı işliyor. 

 

“İşliyorsa vazgeçme” prensibi gereği adalet, insan hakları gibi olgular esaslarına aykırı bir şekilde birtakım hususları konuşturmama yönünde araçsallaştırılıyor ve bu kullanımdan azade bir taraf yok.

 

İşleyişi sağlıklı kılan da bu, kimse çözümsüzlüğün unsuru olmaktan azade değil. 

 

Nitekim dispozitife denk anlamda kullanılan bir diğer kavram, Agamben’in belirttiği gibi pozitif, yani olumluluk…

 

İnsan akıl ve duygularının dolaysız erişimini ifade etmekten ziyade olumlulukta duygu ve tepkiler “talimat zoruyla tetiklenir; kişinin kendisini doğrudan ilgilendirmeyen eylemler, buyruk ve itaatle yaşama geçirilir”.

 

Onlar tarafından ele geçirildiğimizi umursamadığımız güncelliklerin, ağına takıldığımızı aklımızın ucundan bile geçirmediğimiz dispozitiflerin talimatlarınca tutum belirlemenin kime ne faydası var bir durup düşünmemiz gerekiyor.

 

Dispozitiflerin ya da olumlulukların buyruğunu kesintiye uğratmamız için şahit olduğumuz anlık yıkımlar yeterli gelmeyecekse ne gelecek, bunu merak etmemek elde değil.

 

Bütün düşünüşlerin durmayı gerektirdiğini defaatle tekrar eden Hannah Arendt, bugün sadece bir enformasyon kırıntısına dönüşmüş, dehşetini ise asla duyumsa(ya)madığımız toplama kampları dönemini yaşamış biriydi.

 

Kendi belirlediği hedefler doğrultusunda durmaksızın işleyen politikadan düşünceyi çıkarmayı sürdürdüğümüz ölçüde, bir zamanlar sözü edilmesi mümkün olmayan kolektif sorumluluğu tarafgirliklerimizle, anlam körlüğünden mustarip tepkilerimizle yaratmış olacağız.

 

Yıkımın ve katliamın güncelliğini tükettiğimizde, yeni güncellikler içinde savrulup kendi öznelliğimizin tatminini sağlayacağız.

 

İktidarın değişeceğini düşünüp hesap sorma listeleri üreten kitlelerin güya kendilerini temsil eden, adı yenilgi ve bahaneyle özdeşleşmiş muhalif bir figürü bile yerinden edememesinin kaynağında da bu vardır. 

 

Birilerinden, bir şeylerden yana olmanın otonom düşünceyi hiçleştirmesinde olduğu gibi asıl konunun taraf olmaktan ötede saklı olduğunu önemsiz bir ayrıntıya indirgiyoruz.

 

Tarafınız, siz taraf olduğunuz için adalet fikrinin taşıyıcısı olmayabilir. 

 

Kaldı ki adalet, her şeyden önce taraf olmamayı göze alma cesaretidir. 

 

George Orwell’in şu ifadesi, maruz kaldığımız pozitiflikler, güncellikler karşısındaki konumumuzu yerinde bir şekilde betimliyor: “Dürüst olmak gerekirse, irademiz dışında yamaçtan aşağı itildiğimizi söyleyebilir miyiz, şüpheliyim.”

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.