Gerçeklik ile Özbilinç Arasında Hegel ve Faulkner

Hegel’e göre, insan için ilk gerçeklik, kendi kendisidir. Oysa kendi kendisini anlamaya çalışan insan, bir başkasını tanıması ve dışsallaşması gerektiği için bir çelişme ile karşı karşıya kalır. Aynı Faulkner’ın dışarıdaki gerçeklik üzerinden insana yönelmesi gibi.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Klasik romanın, şüpheye yer bırakmayan kendine has geleneksel görme biçimleri vardı. Yazarların çoğu, bu var olan gerçekleri anlatmakta bu tarz yöntemlerin yeterliliğine inanmıştı. 19. yüzyılda romanın yarattığı gerçeklik illüzyonu bütünsel, hemen hemen herkes için aynı evrensel gerçekliği yansıtan, her şeyi bilen, muktedir ve bir o kadar güvenilir tanrısal bakış açısıyla gerçekleştiriliyordu. Klasiğin moderne evrilişiyle, yazarın eser üzerindeki tam güç döneminin sonuna gelinir. Yazarın kutsal şekilde koruduğu tanrısallığın ve mutlak iktidarın bir illüzyondan ibaret olduğu fikri yaygınlaşır.

 

20. yüzyıl tarihindeki parçalanmalar, endüstriyel gelişim, savaşlar ve küresel ekonomi gibi unsurların yazıyı farklı bir yola yöneltmesi kaçınılmazdır. Karmaşık, kesinlikten yoksun, hızlı bir evrene adım atıldığından, geleneksel yöntemler, bu dünyanın gerçeklerini yansıtmaktaki başarısını yitirir. Mutlak gerçek tanımının yerini, yazarın öznelliğinden doğan zayıf ve güçlü yönlerden ibaret bir gerçeklik kavrayışı alır. Bu değişimler, gerçeklik ile doğru kavramları üzerindeki tartışmalar ve bu kavramların tanımlarının değişmesi, diğer bütün sanatlarda olduğu gibi edebiyatta da farklı anlatı yöntemlerine dair ihtiyacı ortaya çıkarır. Kavramları ifade şekli nedeniyle insan artık bu yeni roman tarzının da merkezindedir.

 

Artık dilbilimsel kurallar, sözdizimi, anlambilim de bundan payını alır, geleneksel imlâ kuralları ya kullanılmaz ya da yazarlar tarafından üstü örtülür. Okuyucunun geriye dönüşleri, eksik anlatımları, içsel monologları anlayabilmesi için noktalama işaretleri yerine yazarın kendisi veya yazarın yokluğu kullanılır. Bilinç akışı tekniğinin keşfedilmesiyle, okuyucu, olayları bir mantık çerçevesine veya zamana ait doğrusal bir silsileye oturtmaya çalışmadan bu akışı takip eder. Bu, her okuyucunun bir duyguyu, kendine ait bir anlam ve yorumu bulması içindir. Bu sayede gerçeklik ve nesnellik birbirleriyle birebir ilintili kavramlar hâline gelir, okuyucuya aktif ve yaratıcı bir rol biçilmeye başlanır. Bundan böyle bir şeyin gözlemcisi olmadan kendi kendine var olması pek mümkün değildir.

 

Bu yeni roman anlayışında, gerçeklikle kurulan ilişkide, kendinden önceki geleneklerden apayrı bir biçimde dış gerçeklikten çok bireylerin, dış gerçekliği kendi içlerinde nasıl tecrübe ettiklerinin gösterilmesi ön plana çıkar. Bu, bir yanıyla insanın, iç monologlarının veya dış gerçekliğin bir tezahüründen ibaret olduğunun da göstergesidir. Bu da, bireyin hayatı ve zamanı nasıl tecrübe ettiğine dair çok farklı söylemleri beraberinde getirir. Örneğin; zamanın öznel ve kamusal şeklinde ayırımlara tâbî tutulması, zaman algılayışında da değişikliklere yol açmış, kişisel zaman, kişisel tarihi de var kılmıştır.

 

Faulkner’da Gerçeklik

 

Bu bakışa sahip bütün modernist yazarlar gibi William Faulkner için de gerçeklik, bozulmuş, anlaşılması zor ve ironik bir kavramdır. Bir yarılmayı, ikiye ayrılmayı işaret eder. Bu sebeple hedef, çözülmedense parçaların birleşerek bütünü oluşturduğu tam bir birleşmeyi deneyimlemektir. Bu sayede zaman unsuru da hikâyenin içine nüfuz eder durumdadır. Ayrıca mantık ile duygu, öznel ile nesnel arasında da bir iç içe geçme ve birleşme durumu yaşanır.

 

Faulkner, hedefini gerçekleştirirken okuyucunun kafasını karıştırmak için eserde oyunlar ve tuzaklar kurar, hatta anlatımda sapmalar yaratır. Örneğin; Ses ve Öfke romanına, budala denebilecek, çocukla yetişkin arası bir kişiliğe sahip Benjy karakterinin bakış açısını yansıtarak başlar. Bu da, okuyucunun metni takibini zorlaştırır. İçsel monologlar için italik kullanmayı tercih etmesiyle bu zorluk iyice pekişir. Artık okuyucu, eserin sade dil yapısına aldırmaması gerektiğini ve bu deneyimin alışık olduğu okuma tecrübesinden farkını daha en başta kavrar duruma getirilir. Yazar, okuyucusunu, sanki Prometheus’un, kendisini zincirledikleri kayayı, bitmeyen bir döngü içinde, dağa tırmanırken süreklice taşıyıp durmasına benzer meşakkatli bir yola davet eder ve böylece bir şekilde kendi eseri yaratma sürecine onu da sürükler.

 

 

Varlığın Gerçekliği Özdür

 

Edebiyat alanında karşılaşılan bu anlayışın Hegel’le mukayesesi de mümkün görünmektedir. Hegel’de gerçek, sürekli bir biçimde olduğundan başkasına dönüşen bir yapıya sahiptir. Diyalektik süreçte, bilincin bilgisi ve amacı doğrultusunda, bir nesnenin kavranmasıyla ulaşılan deneyim (pratik ve teorik) aşamasında özne, (veya bunun tam tersi bir durumda, yani nesnenin özneye yöneliminde) gerçekleştirdiği eylemlerin anlamını çözmeye çalışırken hedeflediği ile gerçekleştirdiği, yani iddia ettiği gerçek ile ulaştığı aldatıcı gerçek arasında bir uyumsuzluk bulur. Sürekli bir tek taraflılık, bir eksiklik durumu yaşanır. Örneğin; bilincin ilk aşaması olan duyulur kesinlikte bilinç dilden ve düşünceden önce bir şeyin özgül özünü kavramak isterken, sadece en soyut genelliğe ulaştığını fark eder. Bu yüzden bu deneyim, her zaman bir çelişkinin deneyimidir. Ancak bu verimli bir çelişkidir. Çünkü ortaya çıkan başarısızlık, bilinç için başka bir gerçek nesne oluşturur ve onu başka bir figüre ulaştırır (Kervégan, 2011: 63).

 

Gerçekte öznel ve nesnel hem özdeş hem ayrıdır. Düşünce, diyalektik bir birlik içinde gerçekten doğar ve yine gerçek tarafından gerçekleştirilir. Diyalektik düşünce anlayışında, gerçekliği kavrayabilmek için, gerçeklikteki çelişkileri ortadan kaldırmak değil, tam tersine, bu çelişkileri temel ve sürekli şeyler olarak ortaya koymak gerekir. Bu durumda insanı anlamak, bilincin doğaya veya doğanın bilince karşı üstün veya öncelikli şekilde ortaya koymak değil, bilincin ancak kendi karşıtı olan bedenle, doğa ile, doğanın da ancak kendi karşıtı olan bilinçle var olduğunu koymaktır. Bir başka deyişle, sadece saf bilinç ya da saf düşünce yoktur, cisimleşmiş bir bilinç vardır.

 

Her gerçek, karşıt unsurların bir arada varoluşunu içerir. Tek taraflı bir durum söz konusu değildir. Dolayısıyla, bir nesneyi bilmek veya kavramak, karşıt tespitlerin somut bir birliği olduğunun bilincinde olmakla eşdeğerdir ve ancak bu şekilde gerçek ve olumlu anlamın farkına varılır. Bu sadece karşıtlar olarak değil, karşıtlıklar içinde bir birlik veya olumsuz içindeki olumlu olarak kavranır. Böylece ulaşılan spekülatif felsefe, kavrayışın aşamadığı, öznel ve nesnel arasındakine benzer karşıtlıkların üstüne çıkar ve bunları bünyesinde eriterek kendi somut niteliğini gösterir.

 

Hegel’e göre, “Geçmişin içinden geçişte ilgimiz yalnızca Şimdiki iledir, çünkü Felsefe, Gerçek olanla uğraştığı için, ilgisi yalnızca ‘bengi Şimdiki’ iledir.” Bir başka deyişle; hiç son bulmayacak, nihayetlenmeyecek bir şimdi. Çünkü özne ve nesne süreklice birbirlerine doğru hareket ederek aslında birbirlerinin yerlerine geçerler. Hiçbir zaman tam bir eşitlikten söz edilemez. Bir döngü söz konusudur. Benin dışlanması, başkası oluş, sonra yine kendine dönüş ama bu kez “hem kendi hem başkası için”i kapsayan bir döngü. O yüzden tek sahip olduğu, şimdinin gerçeğidir. Onun için hiçbir şey Geçmişte yitmiş değildirçünkü İdea şimdidedir, Tin ölümsüzdür, e.d. geçmiş değil, gelecek de değil, ama özsel olarak Şimdidir.” (Hegel, 2006: 65). Faulkner için de benzer bir durumdan söz edilebilir. Romanındaki geçmiş, hiçbir vakit geçmiş değildir. Her şimdi bir başka şimdiyi yerinden eder. “Yarın gece, bütün yarınlar, düz kalıbın bir parçası olarak, devam ediyordu. […] Devam ediyor, binlerce, tanıdık, çünkü olmuş her şey, olacak olan her şeyle aynıydı, çünkü olacak-yarınla, oldu-yarın aynı olacaktı.” (Faulkner, 1983: 218) şeklindeki ifadeler buna gönderme niteliğindedir.

 

Ses ve Öfke’de her şey birden olup biterken, Döşeğimde Ölürken’de zaman iyice yavaşlar. Faulkner’ın, her romanında zaman farklı bir kılığa bürünür. Tek değişmeyen ortak yön parçalanmış, ayıran zaman ve yitip gitmeyen bir geçmiş algısıdır. Olayları hep ânlar üzerinden anlatır ve bu, gerçeğe bakıştaki bütünlüğe ulaşmanın bir yoludur. Sartre da, Faulknerda Zaman üzerine yazdığı makalede Faulkner’ın zamanı parçaladığına ve yeni bir zaman algısı oluşturduğuna değinir. Faulkner, okuyucusunda zamanı yadsıdığı veya olumsuzladığı fikrini de uyandırır. “… İnsan kendi talihsizliklerinin toplamıdır. Bir gün gelir, talihsizlik de yorulur sanırsın sen ama zaten senin talihsizliğin zamanın kendisi olur…” (Faulkner, 2005: 93). Bu aynı zamanda bir bütünlük de arz eder ve her zaman insanın ölümsüzlüğüne vurgu yapar. Dünyanın sonu geldiğinde bile yürüyen iki insanın nereye gidecekleri üzerinden konuşmalarının yankılanacağını vurgular sonsuzlukta.

 

 

Köle mi? Efendi mi?

 

Faulkner eserlerinde, içinde bulunduğu modernist çağa ait gerçekliğin yanında, İç Savaş sonrası yaşanan değişimlerle, aristokrasinin çöktüğü, zencilerle ilişkilerin altüst edildiği Güney gerçekliğini anlatır. Romanlarını oluşturan, çevresinde gördüğü gerçekliklerdir. Karakterler, olaylar, en küçük ayrıntılar bile dışarıdaki gerçekliğin yansımasıdır. Onu, karşısında gördüğü Güneyli insanı yazmaya iten, insanın içindeki çelişkilerdir. Hegel’e göre de insan için ilk gerçeklik, kendi kendisidir. Oysa kendi kendisini anlamaya çalışan insan, bir başkasını tanıması ve dışsallaşması gerektiği için bir çelişme ile karşı karşıya kalır. Aynı Faulkner’ın dışarıdaki gerçeklik üzerinden insana yönelmesi gibi.

 

Faulkner, Yenilmeyenler romanında, Amerikan tarihinin önemli dönemeçlerinden biri olan köleliği destekleyen Güneyliler ile ona karşı çıkan Kuzeylilerin savaşında, Kuzeylilerin galip geldiğinden bahseder. Savaşta Güney zencileri efendilerine karşı çıkmaz, hatta çoğu onların yanında yer alır. Beyazlar ve zenciler üzerinden yürütülen savaşta bazıları boyun eğer, bazıları ise Hegel’in tabiriyle özbilincine ulaşıp özgürleşir: “Sonunda belki de o zenci olmaktan, ben de beyaz olmaktan çıkmıştık; ikimiz de ne zenci, ne beyazdık; hatta artık insan bile değildik: Bir kasırganın sırtına binmiş giden iki pervane, iki tüy gibi, yenilmez yüce bir ikiliydik. İkimiz de kendimizi oyuna kaptırmıştık.” (Faulkner, 2012: 10).

 

 

Hegel’de kişisellik insanın kendini diğerlerinden kesinlikle ayrı bir birim olarak varlığının farkına varmasıdır ki, bu aynı zamanda en temel özgürlüktür. Bu farkına varış, ancak karşısındakini tanımayla gerçekleşir. Tanımadığımız birinin, özbilincin gerçekleşmesi açısından bir anlamı yoktur. Tanıma arzusu ve mücadelesi önce, diğerini tanımaya zorlanma şeklini alır. Bu, ölümle bile sonuçlanabilir. Diğerini öldürmek yerine kölesi yapmak ise kişiye ancak değeri olmayan bir tanınma sağlar. Gerçek özgürlük ise uzlaşma ve karşılıklı tanımayı zorunlu kılar. Tanınma insanların doğa durumunu sona erdirmeleri ve doğal bir özgürlük durumundan ussal bir özgürlük durumuna geçişlerini ifade eder.

 

Hegel’in ifadesine göre “Köle, kendi mahiyetini, sonsuzluğunu, özgürlüğünü bilmez; kendisini mahiyetçe insan olarak bilmez; kendi kendisinin bilgisinden yoksundur, çünkü kendi kendisini düşünmez. Kendisini düşünce vasıtasıyla, mahiyet olarak kavrayan ve böylece olağanlıktan ve hatadan kurtaran kendilik bilinci, hukukun, subjektif ve objektif ahlâklılığın prensibini oluşturur.” (Hegel, 1991: 51). Efendi, her ne kadar köle karşısında bağımsız bir bilinç, köle ise efendinin bilinci karşısında bağımlı bir bilinç olarak konumlansa da, efendinin bağımsız bilinci, bağımsız olduğu oranda da bağımlı bir bilinçtir. Bu nedenle Hegel’e göre, “Bağımsız bilincin gerçekliği buna göre köle bilinçtir. Bu hiç kuşkusuz ilkin kendi dışında görünür, özbilincin gerçekliği olarak değil. Ama nasıl Efendilik kendi özünün olmak istediğinin tersi olduğunu göstermişse, Kölelik de tamamlandığında dolaysızca olduğu şeyin karşıtı olacaktır.” (Hegel, 2015: 84)

 

Özbilincin oluşumunda istek kavramının yanı sıra ve onunla bağlantılı olarak ölüm olgusunun önemi de dikkat çeker. En az yaşama bağlı olmayı belirleyen istek kadar ölüm veya ölümden duyulan korkunun da Hegel’de insanı geliştirici ve özgürleştirici bir işleve karşılık geldiği söylenebilir. Zira istek, ancak ölüm ve korku kavramlarıyla bir anlam kazanır. Faulkner için de ölüm veya ölümden duyulan korku hem hayatında hem de romanlarında ciddi bir önem taşır. Hatta kendisi atlarla çok ilgilidir ve bunun sebebi onlardan ölesiye korkmasıdır. “Uzun bir hayret ve korku devresinde dönüşsüz ve püskürtülemez bir son olarak görmeyi öğrendiğimiz ölümle ağır ağıraşama aşama yüzleşmekten daha acı verici bir şey bilmem var mıdır?” (Faulkner, 2011: 73).

 

Hegel’de mutlak, töz olduğu kadar özne olduğundan, kendisini nesne olarak ele alır, sonra bu mutlak başkalıkta kendinin bilincine varır. Faulkner’da da olayın her zaman cepheleri vardır. Biri ölüm döşeğindeyken bile devinim son bulmaz. Yine ikili bir durum söz konusudur: Ölüm döşeğindeki ile diğerleri gibi. Hegel’deki bu nesne-özne karşıtlığına benzer bir yapıyla iki tarafın farklı, iç içe geçen zaman anlayışlarının belirlediği süreçte birbirine dönüştüklerine şahitlik edilir. Bu, dışarıdakinin veya dışarısının anlatımıymış gibi bir zeminde aslında daha çok içten gelenin dışsallaştırılarak sunulduğu bir döngüden ibarettir. Sanki bu döngüde kahramanın bilinci sürekli geçmişe düşüp durur ve hep düşmek üzere yeniden kalkar.

 

Gelişerek, hatta genişleyerek ilerleyen bu süreç, hep olumsuzlamalardan oluşur. Gerektiğinde seçtiği karakter üzerinden dil veya zihin bile olumsuzlanabilir. Faulkner’ın ânlar üzerinden kurduğu yapıda bütün saklıdır. Ona göre insanı mutsuz kılan zamana bağlılığıdır. Buna rağmen insan o mutsuzlukların, o olumsuzlukların toplamıdır. Bir taraftan zaman, kendisiyle ölüm arasındaki perdedir. İnsan bu çıktığı mücadelede yenemeyeceğini bilse de tecrübe etmekle, eylemde bulunmakla yükümlüdür. Velev ki Hegel’in mutlağının kendisini aynı zamanda hem özne hem de töz hâlinde bilmesine benzer şekilde bir birliğe ulaşabilsin.

 

______

Faulkner, Ağustos Işığı, çev. Murat Belge, Cem Yayınevi, İstanbul, 1983.

Faulkner, Ses ve Öfke, çev. Rasih Güran, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005.

Faulkner, Abşalom, Abşalom!, çev. Aslı Biçen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011.

Faulkner, Yenilmezler, çev. Necla Aytür ve Ünal Aytür, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2012.

Hegel, Hukuk Felsefesinin Prensipleri, çev. Cenap Karakaya, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1991.

Hegel, Tarih Felsefesi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul, 2006.

Hegel, Mantık Bilimi (Büyük Mantık), çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul, 2008.

Hegel, Tinin Fenomenolojisi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul, 2015.

Jean-François Kervégan, Hegel ve Hegelcilik, Dost Yayınları, Ankara, 2011.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.