Gezi’lerden Çıkıp Ufka Bakma Zorunluluğu

Her türlü despotizme karşı çıkmak, kimlikçi tutumdan sıyrılıp ilkesel-ahlaki bir inanç ve duruş gerektirir. Siyasetin kodlarını değiştirmeyi de gerekli kılar. Ancak bu “ortak kodlar”dır; benzeşme ve saflaşmaları da klasik kimliklerin çeperinden çıkaracak olan.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Gezi hadisesinin oluşumuna içeriden ve dışarıdan bakışın konjonktür esnasındaki anlamı ve bugüne ilişkin etkileri üzerinde ciddi manada düşünmek gerek. Bunu iyi kavrayabilir ve tartışabilirsek, buradan geleceğe ilişkin bir perspektif çizmek de mümkün olabilir.

Tabii mesele sadece o perspektifi teorik anlamda ortaya koymak değil, yaklaşık yüzyıl öncesinin siyasal mühendislik projeleriyle farklı kompartımanlara bölünmüş sosyolojiyi bu ufka ikna edebilmek.

Gezi’ye ilişkin çeşitlilik içeren, içerden ve dışarıdan analizler çokça yapıldı. Nereden bakıldığına göre tanım, hissiyat, tepki farklılıkları ortaya konsa da, aslında belirgin karakterleri olmadığını söylemek de çok uygun düşmez.

Dolayısıyla, Gezi’nin Türkiye’nin ümidi mi, yoksa tabiri caiz ise bir “temerrüd hareketi” mi olduğunun cevapları sadece konjonktüre bakıp verilebilecek türden değildir.

Politik Öfkenin Arka Planı

Önce şuradan bakalım: Yüzyılın toplum mühendisliği çabalarının yarattığı seküler kültür, bu kültürün 28 Şubat sürecinde muhafazakâr-dindar kesime karşı politize kılınması, bilahare AK Parti iktidarıyla birlikte vesayet yapılarının alanda gerçekleştirdiği Cumhuriyet mitingleri, perde gerisinde muhtıra ve darbe senaryolarıyla birlikte diri tutmaya çalıştıkları iklimin yeni nesillerin şuuraltına yansıyan boyutu, “hayat tarzı” tartışmalarını belirgin kılmıştı. Kaç seçim yapılırsa yapılsın, muktedir olmaya alışkın egemen şahinlerin iktidar zemininin zedelenmesi, o zamanki adıyla “Cemaat” olarak isimlendirilen yapının dumura uğrattığı Ergenekon davalarıyla birleştiğinde, -genel bir ifadelendirmeyle- laik denebilecek sosyolojinin haksızlığa uğradığı hissiyatını da pekiştirmişti. Bir tarafta vesayetin ve 28 Şubat günlerinin geri geleceği korkuları üzerinden bir duygu birikimi oluşurken, muhalif olmaya alışkın olmayan eski nesillerle birlikte, sırtında geçmişin bagajlarını taşımayan ve dünyayı farklı bir okumaya tâbî tutma gayretindeki yeni nesillerin biriken talepleri aynı havuzda toplanmaktaydı.

Totaliterleşme, anti-Erdoğan, anti-AKP politik söylemi, totaliterleşmeyi ayakta tuttukları düşüncesiyle muhafazakâr kesimlere olan öfkeyle birleştiğinde, sinerji oluşturacak boyutlara varmaktaydı. Bu birikme ve bunun yönetilebilir olup olmaması, iktidarın o dönemki hatalı söylem ve tutumları üzerine elbette çok söz söylenebilir ama “ikna olmaya yatkın olmayan ve hata yaptırmaya çalışan” çevrelere bakıp tersinden de yaklaşmak mümkün!

Arap baharının sert biçimde estiği, diktatörlüklerin devrilmesi umutlarının yeşerdiği, özgürlük arayışlarına ivme kattığı bir dönemde aynı coğrafyalardaki “temerrüd hareketleri”nin misyonu da ortadaydı. Sonradan önemli ölçüde pişmanlıklar duysalar da, diktatör devirenleri devirme amacıyla halk kitlelerini yeniden meydanlara toplayan küresel-yerel aktörler, buradan başarılı operasyonlar da devşirmekteydiler. Sisi’nin geliş biçimi buna bariz bir örnek olarak zikredilebilir. Muhafazakâr kitlelerde sevinç ve hüznün, umut ve aldatılmanın ve darbe korkusunun yarattığı hissiyat, Gezi eylemcilerine dönük olarak da ortak bir öfkeyi bilemekteydi. Yalnız değildiler; tarihten tevarüs eden kimliksel bir ortaklığa sahiptiler; “biz”e ait olanı elimizden almaya gelmişlerdi, kendileri farkında olsun olmasın!

Kimilerine göre çeşitliliğe rağmen bu bir “Kemalist öfke” idi. İçinde başörtülülerin olması, AK Partililerin çocuklarının yer alması bu durumu değiştirmiyordu. Baskın karakter tanıdık idi. Bu durum, küresel egemenlerin ve dünya medyasının ilgisiyle birleşince haklılık halesi olabildiğince katmerleşiyordu.

O dönemde beka vb. ‘konsolidasyon’ söylemleri iktidar kesiminde söz konusu değildi. Hatta o günden bakıldığında, eski vesayet yapısının ve sürekli kışkırttığı laik kesimin bu konuda yıllar öncesinde ön aldığı, 28 Şubatlardan Cumhuriyet mitinglerine psikolojik harekat mekanizmalarıyla eğitimli hâle geldiği de açıktı. Yani konsolidasyon stratejilerinin iktidar tarafından da keşfinin aslında Gezi hadiselerine denk geldiği de çok yazılıp çizildi.

Öfkeyi Bileyecek İzah Tarzlarından Sıyrılmak

Tabii bütün bu tahlillere eklenecek ve itiraz edilecek hususlar olabilir ama o dönemi açıklamaya çalışan çabaların amacının ne olduğu önemlidir. Bugüne dair öfkeyi her iki tarafıyla da bileyecek izah tarzlarının bize hiçbir şey kazandırmayacağı, aksine kaybettireceği açıktır. Ne iktidarı ne muhalefetiyle, ne de her iki kesimin konsolide tabanları açısından baktığımızda o günlere kimse geri dönüş yapmak istemez. Hele ki, o günleri bugünkü siyasal konumlanışın örtüsü hâline getirmek ya da bugüne bakıp iktidara karşı ne kadar da haklı bir pozisyon üretimi çabası olduğunu ima etmek de ne o günleri açıklar ne de bize yarına ilişkin bir vizyon sunar.

Mesela totaliterleşmeyi “bir iktidarın çok uzun süre iktidarda kalmış olması, indirmeye sayısal gücün yetmemesinin yarattığı öfkenin haklılığı” üzerinden okursak, o günleri hakkıyla anlamamış oluruz. Muhafazakâr sosyolojinin uzak ve yakın geçmişte yaşadıklarını yok sayan bir tahlil zinciri de, taneleri bir türlü ipe dizilemeyen tespihi andırır, sürekli dağılmaya mahkûmdur. O hâlde böylesi beyhude bir ispat çabası ve köşeli tariflerin bugüne yapacağı etki arayışını beslemeye çalışan analizlerin çeperinden çıkmak gerek.

Peki ama nasıl? Biraz empati, biraz anlama çabası, o anlama çabasını tespihin taneleri gibi dizeyip, bütün toplumsal kesimlerin maslahatına uygun ortak bir çıkış yolunun bulunup bulunmayacağına dair bir zihni çaba, sanırım ilk adım olarak teşvik edici olacaktır.

Bu açıdan Gezi’nin iktidar muhalifi cephesine baktığımızda olanca renkliliğiyle bir çeşitliliğin göze çarptığı aşikârdır. Çevrecilerden üniversiteli politik/apolitik gençlere, şiddet yanlısı örgütlerden Kemalistlere, muhalif bazı siyasi partilerin farklı şehirlere de yaydığı kitlelerinden hiçbir ideolojik kaygı taşımadan taşkınlıkları fırsat bilen vandallara kadar olabildiğince geniş bir cepheden söz etmek mümkündür. Kalıcı olan miras ise anti-Erdoğanizm, diğer bir ifadeyle ‘totaliterleşmenin kaçınılmazlığı’ oldu. İktidar cephesinin iç ve dış siyasette yaşadığı zorluklar, bahs-i diğer olarak bir kenara not düşülsün ama bugüne ilişkin akıbet bu görüşte birleşenlerin de sayısını her cepheden artırdı.

Bu noktada anlaşılması gereken husus, bu politik öfkenin yeni bir durumu ifade etmediği, yukarıda da belirttiğimiz gibi yıllar öncesine dayandığı idi. Nitekim daha 2002’de henüz hiçbir icraat ortada yokken de, ondan öncesinde de bu öfke kaim idi. Gezi, geçmişte var olan, süreçte de birikenlerin açığa rahatlıkla çıkarılabildiği vasatı oluşturdu.

Lakin bu tespitler bizim için yeni ya da umut ettiğimiz durumu izah etmez. Yeni bakış, bu tepkilerin içinde eskiye dair olanlara değil, umuda, ufka dair, o günün apolitik ve taze durumundan geleceğe ilişkin bir şeyler söyleyip söylemediğidir. Öyle ki, sadece iyilikler zinciri değil, kötü örnekler ve bunlardan devşirilen tecrübeler de geleceğin olumlu olana evrilmesinde fırsatlar sunabilir. O gün o keşmekeşte görülmekte zorlanan ama bugüne dair inşai adımlar atılmasına vesile olan izler var mıydı acaba diye bakabilmek gerekir.

Ne Yapmalı?

Gezi’nin içinden geleceğe bakmaktan kastımız sadece Gezi sosyolojisiyle kalırsa bu büyük bir haksızlık olur. Bizatihi Gezi sürecine öfke duyan kitlelerinin de katılımının olması gereken bir bilinçlenme, evrilme prosesinden bahsetmekteyiz. Herkesin beslendiği kültür iklimi bir yana ve yine herkesin verili toplumsal oluşumları öte yana (ki mezkûr kesimler seküleriyle muhafazakârıyla aslında birer bütünün de parçaları değildirler. Kendi içlerinde bolca kategorizasyon söz konusudur ve bunları bile birbirine benzer kılma imkânı muhal iken, imkânsızı talep etmekten değil, imkânları olan bir sosyo-politik bilinçten, bir medeniyet perspektifinden söz etmekteyiz) seküler-dindar, muhafazakâr-laik çözümsüzlük ikliminden çıkıp “ortak kelimeler” ve “ortaklaşılması zorunlu ilkesel evrensel bilince” dair bir farkındalık durumu oluşturabilme imkânını aramaktayız.

Bagajları zaman içinde eritmesi umut edilen tanıma/tanışma süreçlerini sahici, samimi, ahlaki bir zeminde yürütmek mümkün değil midir? Bunun gerçekleşebilmesi; toplumsal bilinci sürekli yaralayan ve yaraları sürekli eşeleyen siyasetin konsolidasyon stratejileri ve troller düzeninden çıkarılabilmesi sayesinde mümkün gözükmektedir, ilk elde. Bu noktada, siyasetten bu naif beklentiye ram olmadan yatay düzlemlerde bunu başarabilmek için hangi konular üzerine eğilmek gerektiğine kafa yormakta fayda var. Bir tarafta iktidar bu hazır, zar zor biriktirdiği ve beka söylemleriyle iyiden iyiye pekiştirdiği zemini kaybetmek istemez, diğer taraftan muhalefet kendi tabanında böylesi bir “ahlaki-siyasi” açılıma izin vermek istemezken, Gezi psikolojisinden bu sosyolojik katmanlar nasıl bir çıkış yolu bulacaklar, daha doğrusu bunu talep edecekler midir? Tarihte bu tür kırılma anları ancak kanlı travmaların ardından gerçekleşebilmiş, ciddi bedeller gerektirmiştir doğru; lakin yok mudur başka bir çaresi? Mesela yeni partiler, yeni oluşumlar, yanlarına sivil toplumu da alarak böylesi bir yolculuğu başlatamazlar mı?

Toplumun mezkûr kesimlerinde kısa vadeli oylar devşirememe riskini üstlenip, yarın sahip olmaları muhtemel iktidar seviyesine kısa yoldan çıkma hesaplarını bir kenara bırakıp iç eğitimleri, medya/sosyal medya faaliyetlerinde yeni bir tür muhalefet ahlakı dizayn edip, bunu sahaya süremezler mi mesela?

Herkesin aynı şeylerden şikâyet ettiği bu tarz vasatların da bir imkân olduğu unutulmamalıdır. Eski ezberleri süzgeçten geçirip bu vasatı geliştirmeye çaba göstermek, toplumun sancılarını içeren hemen her konuda, siyasetin gelmiş olduğu umutsuzluk iklimini “bir tekme de bizden” bildik refleksleriyle değil, eğriye eğri, doğruya doğru demekle başlayıp, üzerine gelecek baskıları ahlaki duruşunu bozmadan atlatmaya gayret edip, toplumun tüm katmanlarına yönelik eşit bir şahitlik tarzı sunamaz mı?

Tabiri caizse; ilkeleri merhametsizliğe, merhameti ilkesizliğe kurban vermeden uzun ince bir yol inşa etmek mümkün ve elzem olsa gerek! Gezi’den devam edelim. Mesela Gezi’nin içinden -yerel ve uluslararası iklimi yanlış-doğru bir okumayla gelişen- özgürlük ve adalet talebi yükselten yeni bir neslin de yeşerdiğini görmemek mümkün mü? Konsolidasyon ya da kutuplaşma psikolojisini diri tutan siyasetler var oldukça, elbette bu yeşeren yeniliklerin de bu vasatta kirlenmesi söz konusudur her daim; lakin bu vasatın ilelebet sürdürülebilir olduğunu kim iddia edebilir?

Çoğulculuğu şiar edinmeyi o dönemlerde öğrenmiş bu neslin, toplumun çoğunluğuna da, azınlığına da aynı yerden bakmayı, aynı avf, adalet ve merhamet ilkeleriyle yaklaşmayı salık vermek, bunun felsefi/düşünsel-ahlaki zeminini pekiştirme çabası yine bir ikinci adım olarak görülebilir. Herkesi olduğu gibi kabul etmekte zorlanan atalarına nazireyle, bu yeni neslin bir tarafına geniş muhafazakâr kesimi olduğu gibi kabul etme, diğer kesimine de yine aynı şekilde var olanları engelleme, bastırma, yok sayma ya da dezavantajlı kılma gayretinin kendi bekası, ahlakı, bilinci açısından da zarar verici olduğu ve ortak yaşamın değerleriyle bağdaşmadığı öğretilebilir pekala. Esas amacın “bir arada yaşam kültürü”nün kodlarını kavramak olduğu, bizi bu ülkede huzur içinde yaşatacak asıl başarının bu olduğu konusunda ikna edebilmek için illaki uzun erimli bir çatışma ortamı yaşanması gerekmiyor. Zira tarih, zaten yeterince örnekleriyle ilişiğimizde duruyor.

Bir taraf diğerini ezberlere dayalı biçimde “demokratikleşememe” ile suçlarken, suçlayanların da karnelerinin pek parlak olmadığı bizatihi yine o tarihin içinde kayıtlıdır! O halde genel bir “demokratlaşamama”, onu “kültürleştirememe” sorunuyla karşı karşıya olduğumuz izahtan varestedir.

Eğer bunu kabul ediyorsak, bu durumda bunca tecrübeden sonra “merkezci kibir-çoğunlukçu çevre” dikotomisinden de çıkma zamanı gelmiştir. İlkini yeterince tecrübe etmiştik, son yıllarda da ikincisinin etaplarını geçmekle meşgulüz. Eğer tanıyı doğru koymuşsak, o hâlde bunun üzerinden yürümekte de ayrı bir fayda mülahaza etmek gerek.

Üstünlük Vehminden Kurtulmanın Zorunluluğu

Elbette bir kesimin elinde tuttuğu ve küresel kültürle beslenen bir “kültürel hegemonya” durumu da söz konusudur. Lakin bunun bir “üstünlük vehmi” olduğu iyi ortaya konursa, bunda da aşılamayacak bir durum yoktur. Eğer bu kültür çatışmasının normal olduğu vehmine de kapılınırsa, bu durumda metazorik de olsa üretildiği varsayılan “yerli-milli” kültür tartışmaları üzerinden yine siyaseti besleyen ve dayatılan ve yeni bir kibir, enaniyet iklimi oluşturan çepere boyun eğeriz. “Ortak” diye başlayan ve yeni tanımlara ihtiyaç duyan mecburiyetlerimizi birer “üst norm” haline getirebilirsek; kimin, nerede, hangi kültürel iklimi beslediğinin de önemi bir parça azalır. En azından bunlar üzerinden kavga vermek yerine, hepsinin birlikte var olabildiği ve yarışa açık bir zemin yakalanmış olur.

Herkesin birbirini ve kendi çeperindekileri hâlihazırdaki durumuyla kabullenip yaşam alanlarına saygı duyduğu bir kültürleşme kime ne zarar verebilir? Hukuk perspektifi, siyasetin ortak ilkeleri ve insanlığın evrensel tecrübeleriyle harmanlanıp beslenen kültürel zeminlerin her konuda uzlaşması gerekmemektedir; bu saydıklarımız zaten bizi bir arada geliştirecek ve nesillerimizin de emniyetini sağlayacak -tarihin her döneminin- üst normlarını içinde barındıran ana çatılardır.

Aslında bunlar hiç denenmemiş ya da hâlihazırda yaşanmıyor da değildir. Mağdurların problemleriyle ilgilenmeye görün hele; hepsi farklı kimliklerden olsa da aynı kaderi paylaştıkları için kimse birbirine kimliğini ya da ilgilendiği farklı konuların hesabını sormaz. Hele ki sorunlarına ilgi duyup destek olmaya çalışana hiç kimse kimlik sormaz! Bizzat bu pratiğin şahidi biri olarak yapıyorum bu tespitleri. Hangi esnaf ya da işadamı mal alıp sattıklarıyla -ana amacın dışında- çatışma iklimleri arar? Üniversiteye ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen gençler, ortak kurallara tâbî, eşitlikçi bir zeminde, ortak hedeflerle, hatta birbirilerine görece benzeşen bir ortamı soluduklarındaki pratik, dışarıdan bir zorlama, dayatma olmadıkça, hiçbirini ana amacın dışına çıkma riski ve tehdidine bulaştırmamaktadır. Yine aslında kentleşme de insanları bu zeminlere doğru zorlamaktadır.

Ayrılık iklimlerinin propagandasını yapmak o kadar kolay ki hâlbuki! Gezi’ye gidip o şiddet ve vandallıkların muhafazakâr kesimin tarihinde hiç yaşanmadığı, 28 Şubatların koyu ikliminde bile onca somut zulme rağmen şiddete meyletmediklerine dair örnekler sıralanıp, “haydi herkes yeni bir emre kadar dağılsın!” demek hiç de zor değil ve birileri zaten gücünü buna teksif etmekte.

Aşmak İçin Korkuların Terbiyesi

“Karnını kaşıyan adam”dan “despotu ayakta tutan nazi sosyolojisi”ne bir köprü kurmak zor mudur, hiç değil! Peki bazı ulusalcı dinozorların gönül tatmini dışında yeni nesillere ne faydası vardır bunun? Örnekleri nereden getirirseniz getirin, Türkiye toplumunun farklı kompartımanlarından hemen herkesin bir “mağduriyet hikâyesi” ve kendini o mağdur hâlden hiç çıkarmama sebepleri bakidir. Hemen herkesin “haklı korkuları” vardır (Rantçıların gayrı meşru korkuları konumuz dışıdır). Bunlar, içinde yaşanmışlıkların olduğu ve siyasetin de üstünde tepindiği zeminlerdir. Hatta sivil-militer vesayet yapıları bu ülkede bizatihi “korkular iklimi” yaratmış; toplumun korkuları unutan kesimlerinin hafızalarını tazelemiştir! Zaten ana damarlar bir yana, mikro kimliklere bölünmüşlüğün de bir ucunda bunlardan korunma güdüsü yok mudur?

Korku, korunmak adına doğal bir duygudur ama geleceği inşaya tökez koymada da biriciktir. Aşılmadığı, aşılamadığı takdirde bunlarla sarmalanmış kimlikler, siyasetin beka söylemlerine de kurban olmaya teşnedir. Herhâlde vahyin “korkuları terbiye etme çabası” da bu aşma/aştırma gayretine içrektir. Çünkü korkular adaletsizliklerin de normalleştirilmesini beraberinde getirir. Maide 8 ve Nisa 135 örnekleri tam da bu konuya izdüşmektedir. Psikolojide de, sosyolojide de, vahyin merkezinde de; korkuların sonuçlara etkilerinden toplumları arındırmak için hem sebeplere yönelme, hem de ilkelere sarılma düzleminde çabalar boşuna değildir.

Gezi’den yara alanlara baktığımızda sadece iktidar değil, muhalefet bloklarının da hem korkular hem de korkulara dayalı siyasetlerin getirdiği hatalar, o hataların yarattığı özgürlük-güvenlik dengesizliğinden hep birlikte nasibimizi almadık mı? Kutuplaşmanın korkuları izale ettiğinden söz edilebilir mi? O hâlde burada da bir empati iklimini geliştirmek elzemdir. Bu empati zemininin biricik gerekliliği ise dinleme/anlama çabasının anlaşılırlığı da mümkün kılacağını görmekten geçer. Siyasetin ördüğü duvarların ve korkuların aşılması “yeni” diye başlayan ve uzayıp giden listeler hazırlamanın dışında birbirine dokunmaya çalışmaktan geçer.

Kısır Döngüden Çıkış İçin

Gönlümüzden geçen, “büyüklerimizden” öğrendiğimiz toplumsal yapı idealizmiyle değil, toplumun doğal-gayrı doğal hangi zeminde oluşmuş olursa olsun, farklı kesimlerinin yaşam ve düşünce haklarının olduğu vasatı geliştirerek yol almanın gerekliliğine inanmak gerek öncelikle.

Ne “anti” psikolojileri yaralara merhem olur (zira biri biter diğeri başlar), ne “kurtarıcı mitleri” ne de klasik çatışmacı ezberlerin tekrarı. Eğer illa bir kavga verilecekse, bu alanlarda oportünist yalancı mutmainlik alanları inşa edenlere karşı ahlaki bir had bildirmeyle işe koyulunabilinir. Herkes kendi mahallesine ilişkin böyle bir ameliyeye girişirse, neden bu çoğulcu kültürel zeminin siyaset, hukuk ve merhamet iklimine yol alınmasın.

Yıllarca Jakoben kesimlerin dikey olarak yaptığı ve yapılmasını yatay olarak dayattığı geçmişin kriminalize edilmesi ve böylelikle “şimdinin meşrulaştırılması” ve “dön baba dönelim” kısır döngüsünde çıkmak mümkün. Hele ki bu döngü şimdilerde yıllarca “çevre” diye adlandırılan muarızlar tarafından taklit de edilme seviyesine ulaşmışsa, bu durum herkes tarafından çifte sorgulamaya tâbî tutulmalı. Her türlü despotizme karşı çıkmak, kimlikçi tutumdan sıyrılıp ilkesel-ahlaki bir inanç ve duruş gerektirir. Siyasetin kodlarını değiştirmeyi de gerekli kılar. Ancak bu “ortak kodlar”dır; benzeşme ve saflaşmaları da klasik kimliklerin çeperinden çıkaracak olan. Hep olumsuz ve kendisini tekrar eden yönleriyle anılan ‘değişim’i de kendisi için bir umut rotasına sokabilecektir.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.