Glastonbury’deki Gazze Tartışmasının Ötesinde…

Glastonbury müzik festivalinde punk-rap ikilisi Bob Vylan’ın öncülüğünde İsrail ordusuna karşı atılan sloganlar bazı çevrelerden büyük tepki aldıysa da altta yatan hikâye sanatçılar ve halk arasında artan öfkeyi ortaya koyuyor.

glastonbury gazze

Gazze’de soykırım 21 aydır sürüyor, bu süreçte akla gelebilecek zulümlerin en kötüleri yaşandı, zulümlerin sıklığı ise Gazze’den haberlerin gündemde gerilemesine neden oldu. Gazze, medyada genellikle dünyanın diğer bölgelerindeki gelişmeler karşısında dikkat çekme mücadelesi vermek durumunda kalıyor. Son zamanlarda da bu mücadeleden nadiren galip çıkıyor. Haziran ayının son hafta sonu bu bakımdan alışıldığın dışındaydı. 2023 Ekim’inden bu yana ilk kez Gazze ile ilgili bir haber tüm yayınlarda ve İngiltere’nin en çok okunan gazetelerinin manşetlerinde yer aldı.

 

Bir gün öncesinde, İsrail’in günlük gazetesi Haaretz, İsrail destekli Gazze İnsani Yardım Vakfı’nın (GHF, Gaza Humanitarian Foundation) kurduğu dağıtım noktalarından yardım almaya çalışanlardan 549’unun bir ay içinde öldüğüne, 4.000’den fazla kişinin de yaralandığına yer veren ayrıntılı bir rapor yayımlamıştı. İsrail ordusu (IDF) mensuplarının ifadelerine dayanarak hazırlanan bu rapor, kalabalığı kontrol etmek üzere askerlere doğrudan sivillere ateş açma emri verildiğini ortaya koyuyordu. Aç bitap Filistinliler, yardım alabilecekleri bir saatlik süre içinde dört GHF dağıtım noktasına erişmeye çalışırken, insanları katletmek için en az 19 kez insansız hava araçları, keskin nişancılar, tanklar ve toplar kullanıldı. Sky News’in araştırmasına göre, GHF dağıtım noktalarının sayısı arttıkça katliam sayısı arttı ve koşullar daha da kötüleşti. İki Amerikalı taşeron, Associated Press’e, GHF için çalışan Amerikalı paralı askerlerin silahsız Filistinlilere ateş ettiklerinin, öldürdüklerinin ve bunun için de kutlama yaptıklarının görüntülerini sundu. Bunlar ön sayfalarda yer almadı.

 

Haaretz, Gazze Sağlık Bakanlığı’nın İsrail tarafından öldürülenlerin isimlerine yer veren 1.227 sayfalık bir tablo yayınladığını, bu tabloda 55.202 kişinin isimlerinin yer aldığını ve bunların 17.121’inin çocuk, 9.126’sının kadın olduğunun görüldüğünü ancak bağımsız iki farklı araştırmanın bakanlığın verdiği bu rakamların toplam ölüm sayısını en az yüzde 40 oranında az gösterdiğini ortaya koyan başka bir rapor daha yayımlamıştı. Londra Üniversitesi Royal Holloway’den Michael Spagat’ın ekibi Gazze’deki 2.000 haneyi incelemiş, elde ettikleri rakamları savaş öncesi seviyelerle karşılaştırmış ve fazladan ölüm oranını hesaplayarak bu sonuca ulaşmıştı. Araştırmanın sonuçları, Londra Hijyen ve Tropikal Tıp Okulu (London School of Hygiene & Tropical Medicine) araştırmacılarının The Lancet’te yayımlanan daha önceki bir çalışmasının bulgularını destekliyor, Sağlık Bakanlığı’nın rakamlarının toplam ölüm sayısını yüzde 41 oranında eksik gösterdiğini ortaya koyuyordu. Haaretz, açlık, soğuk ve Gazze’nin sağlık sisteminin yıkılmasından önce tedavi edilebilir olan hastalıklar da dâhil olmak üzere savaşın dolaylı etkilerinden ölenlerin sayısı da eklendiğinde, toplam ölüm sayısının 100.000’den fazla olabileceğine dikkat çekti ancak bunlar da Britanya gazetelerinin ön sayfalarında yer bulmadı. 

 

Aynı hafta sonu Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi, Küresel Hukuk Eylem Ağı (The Global Legal Action Network) ve Filistinli insan hakları grubu El-Hak’ın (Al-Haq) İsrail’in F-35 jetlerinde kullanılan İngiliz yapımı yedek parçaların sevkiyatını durdurmak için gündeme getirdiği davayı reddetti, üstelik hükümet savaş suçlarına karışmaktan korktuğu için İsrail’e diğer 30 silah ihracat lisansını askıya almış olmasına rağmen. Hükümet, Orwell’e bir saygı duruşunda bulunarak, “uluslararası barışı” tehlikeye atmadan bu transferleri askıya alamayacağını savundu. Bu da ön sayfalarda yer alan bir haber değildi. BBC’nin hazırlatıp onayladığı ancak daha sonra İsrail lobisinin baskısıyla (“taraflılık algısını” önlemek için) yayından kaldırdığı “Gazze: Saldırı Altındaki Doktorlar” belgeselinin nihayetinde Channel 4 tarafından yayınlandığının ortaya çıkması da haber değeri taşımıyordu. Yayımcı, 600’den fazla önemli sektör temsilcisinin kampanyası ve belgeselde yer alan doktor ve tanıkların onaylarını geri çekmekle tehdit etmelerinin ardından film üzerindeki haklarından vazgeçmek zorunda kaldı. İki hafta önce, Müslüman bir savunuculuk grubu olan Medya İzleme Merkezi (The Centre for Media Monitoring), BBC’nin yayınlarının niceliksel ve niteliksel olarak belirgin bir şekilde İsrail lehine ve çarpıtılmış olduğunu gösteren, bunu da önemli verilerle destekleyen bir rapor yayımlamıştı. Filistinliler 34 kat daha fazla öldürülmesine rağmen İsrailli ölümler yayınlarda 33 kat daha fazla yer bulmuş; İsrailli kurbanlar için Filistinli kurbanlara kıyasla daha duygusal bir dil kullanılmış; sunucular “soykırım” ifadesini kullanmazken İsrailli liderlerin soykırıma yönelik açıklamalarından bahsetmekten kaçınmış ve platformda İsrailliler Filistinlilerin iki katından fazla (2.350’ye karşı 1.085) yer almıştı.

 

Glastonbury Müzik Festivali

 

İlk sayfalarda yer bulan ise bunlar değil, Glastonbury müzik festivalindeki performanslarını “Ölüm, IDF’e ölüm” (yani Gazzelileri öldüren ve aç bırakan güce ölüm) sloganıyla noktalayıp Gazze’yle dayanışma açıklaması yapan punk-rap ikilisi Bob Vylan’a öfkelenen İngiliz medyası ve siyaset sınıfının sesi oldu. O güne kadar Gazzelilerin endüstriyel ölçekte öldürülmesinden rahatsızlık duymayan politikacılar ve gazeteciler aniden yaşamın kutsallığına inancı keşfettiler ve hayal dünyaları kanatlandı. Bob Vylan sloganı bir metamorfoz geçirdi. Daily Mail’in ilk sayfasında İsrail hükümetinin resmî şikâyetinden bahsediliyor, “Glastonbury’de ‘İsraillilere Ölüm’ Sloganları Atan Punk Grubunu Tutuklayın” deniyordu. Telegraph ön sayfasında “Nefret rapçisi ‘Lucy Connolly gibi muamele görmeliler’” diyerek talimat veriyordu. Muhafazakâr gölge bakan Chris Philp’ten alıntı yaparak, bir soykırımı kınayan bu rapçileri, göçmen karşıtı bir isyan sırasında takipçilerini mülteci barınaklarını yakmaya teşvik ettiği için yargılanan ve mahkûm edilen bir ırkçıyla karşılaştırdı. The Guardian bile oyuna dâhil oldu ve köşe yazarı Marina Hyde, Philp’in Bob Vylan’ın tutuklanması çağrısıyla dalga geçerken, puslu havanın yarattığı tehlikeli atmosferde Philp’i tekrarlayarak ve “soğuk sloganlarıyla Bob Vylan’ın iki terbiyesizi” yabancı düşmanı kundakçı ile aynı kategoriye koydu.

 

İngiltere Kültür Bakanı Lisa Nandy, Glastonbury’deki “korkunç ve kabul edilemez” görüntüleri kınadı ve polisin grup hakkında “cezai soruşturma” başlattığını duyurmadan önce BBC, festival organizatörleri ve İçişleri Bakanlığı’na baskı yapmak için nüfuzunu kullanmakla övündü. “Yahudi topluluklarının emniyetini ve güvenliğini sağlama” sözü verdi ve bu konuda sloganların “oldukça büyük bir etkisi” olduğunu iddia etti. Başbakan Keir Starmer, engellilere yönelik yardımları kesme girişimlerinden vakit ayırarak İsrail ordusuna yönelik “dehşet verici bu nefret söylemini” kınadı ve sahnelerde “tehditler savuran ya da şiddete teşvik eden sanatçılara” yer verilmemesi gerektiğini söyledi. Ancak eski Muhafazakâr bakan Priti Patel ironiye aldırmadan BBC’de “kellelerin uçurulması” çağrısında bulunduğunda tehdit ve şiddete teşvik kısa süre içinde ulusal bir zemine kavuşmuş oldu. The Spectator’ın yardımcı editörü Rod Liddle, “Glastonbury’yi küçük kapasiteli bir nükleer silahla bombalama” isteğini yayınladığında, BBC’nin hatasını “neredeyse kesinlikle ‘Johnny’ ya da ‘Ayesha’ adında birine” yükledi. BBC’nin bu tartışmayı örtbas etmeye çalıştığına dair bir komplo teorisi ortaya atarak her bahsi “İsrail’in Gazze’deki ‘vahşeti’ ile ilgili bir raporla” bağladı. “Hem de her seferinde. Sizce bu bir tesadüf mü?”  Sunday Times’ın eski editörü ve BBC emektarı Andrew Neil, Bob Vylan sloganlarının “ikinci bir Holokost’u savunmakla eşdeğer” olduğunu ve Ipswichli iki Siyah çocuğun Nazilerden daha kötü olduğunu, çünkü “Nazilerin bile ‘Yahudilere Ölüm’ sloganı atmadığını” ilan ettiğinde bu saçmalık daha da üst bir seviyeye vardı.

 

İngiliz politikacılar ve aydınlar “IDF’e Ölüm” sloganını “İsraillilere Ölüm” sloganına çevirmiş, daha sonra da “Yahudilere Ölüm” sloganına dönüştürmüşlerdi. Bob Vylan ne “İsraillilere Ölüm” ne de “Yahudilere Ölüm” sloganları atmıştı. Ancak müzisyenleri antisemitik gösterme çabası içinde olan laf ebeleri, İsrail ordusunu tüm Yahudilerin yerine koyarak IDF’in işlediği suçlara tüm Yahudileri ortak ediyorlardı ki antisemitik olan tam da budur. Zira bırakın tüm Yahudileri, tüm İsrailliler bile Gazze’deki soykırımı desteklemiyor. Rehinelerin aileleri de dâhil olmak üzere İsrailli muhalifler büyük bir risk alarak savaşı protesto ettiler. Breaking the Silence gibi örgütler İsrail ordusunun suçlarını ifşa etmek için çalıştı, +972 Magazine ve Haaretz gibi yayın organları vahşete sürekli ışık tuttu ve B’Tselem savaş suçlarını belgelemede benzersiz bir rol üstleniyor. Yurt dışında ise Jewish Voice for Peace gibi örgütler savaş karşıtı örgütlenmede öncü bir rol oynadılar.

 

Ancak bu tür ayrımlar müfteriler için önemsiz. Sindirme işe yaradı. Hâlihazırda Gazze’den gelen haberleri geçiştiren BBC, o günden sonra “yüksek riskli” temsilleri yayınlamama sözü verdi. Britanyalı izleyiciler, Britanya yedek parçalarıyla donatılmış savaş uçakları tarafından işlenen vahşetin görüntülerinden uzak tutulmakla kalmayacak, suç ortaklığından duyulan rahatsızlığın ifade edilmesinden de korunacaklar. Britanya’nın parçalanmış siyasi sınıfı etkileyici bir çabayla Bob Vylan’a karşı savaşta birleşmek için farklılıklarını bir kenara bıraktı. Grup kısa süre içinde yetenek ajansı tarafından dışlandı, ABD vizesi iptal edildi, Manchester ve Fransa’da düzenlenecek festivallerden çıkarıldı. Glastonbury Savaşı’nı müesses nizam kazandı.

 

Yine de hiçbir uydurma tartışma, Britanya’nın vicdanını inatçı bir hayalet gibi rahatsız eden Gazze’yi defedemez. Glastonbury’nin başladığı gün Gazze’de 92 kişi öldürüldü. Bob Vylan’ın sahne aldığı gün, aralarında bir çadır barınakta yanarak ölen yerinden edilmiş çocukların da bulunduğu 72 kişi katledildi. Festivalin sürdüğü beş gün boyunca toplamda en az 454 Gazzeli öldürüldü. Saldırılar o günden bu yana yoğunlaştı ve B’Tselem festivalden sonraki üç gün içinde 398 kişinin öldüğünü bildirdi. Diğer saldırıların yanı sıra İsrail ordusu, Gazze’nin yazar ve sanatçılarının buluşma yeri olan deniz kenarındaki popüler bir kafeye, soykırımdan kaçan ailelerle dolup taşmış haldeyken 500 kiloluk bir bomba attı. Kafede sivil kıyafetle masaya oturan bir Hamas ajanının hedef alındığı iddia edildi. Bunun için neden kalabalık bir kafeye girene kadar beklendiği ise ancak bir antisemitistin soracağı bir sorudur.

 

Hükümet ve medyanın Gazze’nin görünümünü kontrol etme yönündeki tüm çabalarına rağmen Gazze’nin gerçekliği buna boyun eğmiyor. BBC patronları gerçeği boğmaya çalışırken ve IDF, Gazze’yi basın için tarihin en ölümcül çatışmasına dönüştürerek gazetecileri hedef alan bir harekâtla habercileri öldürmeye çalışırken bile, Gazze’deki her cep telefonu bir tanık ve her video bir itham halini aldı. Tüm eksikliklerine rağmen X gibi platformlar ve Telegram, TikTok ve Instagram gibi uygulamalar Gazze için bir can simidi oldu (Bluesky hiçbir zaman tutmadı, zira şiddet ve yaralanma görüntülerine yönelik gayretli denetimi, savaş suçlarına ilişkin kanıtları bastırarak istemeden de olsa failin lehine işliyor). İsrail, Birleşmiş Milletler’in “acil durum hizmetlerine, insani yardım koordinasyonuna ve siviller için kritik bilgilere yönelik hayati hatları” da etkilediği için kınadığı iletişim kesintileriyle bunu engellemeye çalışıyor. İsrail’in Gazze’yi yaşanmaz hale getirme kampanyasının parçası olarak elektriği kesmesi nedeniyle vatandaşlar ve gazeteciler telefonlarını şarj etmek için araba aküleri ve güneş panelleri kullanıyor. İsrail bunları da hedef alıyor. Geçtiğimiz Nisan ayında, Nasser hastanesinin bahçesindeki bir medya çadırını bombalayarak 10 kişinin ölümüne; Haziran başında da El Ahli hastanesindeki medya çadırını bombalayarak beş kişinin ölümüne neden oldu (aynı hastaneye yedinci hava saldırısıydı bu).

 

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, hükümetinin sonunu getireceği ve ülkesinde yargılanmasına neden olacağı için şu ana kadar ateşkesten kaçındı. Aynı zamanda çatışmaların sona ermesinden de korkuyor, çünkü savaşın sona erdiği gün uluslararası gazeteciler Gazze’ye girebilecek ve yaşanan dehşete kendi gözleriyle tanıklık edebilecekler. Dünyadaki tüm betonlar bir araya gelse, gazeteciler Gazze’nin yakılıp yıkılmış topraklarında yürüyüp hayatta kalanlarla (paramparça olmuş hayatlar, çalınmış hayaller, ellerinden alınmış vaatler hakkında) konuşabildiklerinde Gazze’den akacak hikâye selini engelleyemeyecek. Failleri ve destekçilerini hayatlarının sonuna kadar tepki ve küçümseme takip edecek. Gazze hakkında yazan Fransız tarihçi Jean-Pierre Filiu’nun geçen kış boyunca orada geçirdiği bir ayı anlattığı kitabında bunun küçük bir örneğini bulmak mümkün. “Un Historien à Gaza (Gazze’de Bir Tarihçi)” adlı kitabı, bir zamanlar dayanıklılığı ve sosyal dokusunun sağlamlığıyla bilinen bir toplumun tamamen parçalanışına dair canlı bir tanıklık sunuyor. Diğer şeylerin yanı sıra yas tutma mekânı bile elinden alınmış bir toplum.

 

Temsil ve Gerçeklik Arasındaki Bağ

 

Temsil ve gerçeklik arasındaki bağ o kadar zayıflamış durumda ki haberlerini sosyal medya aracılığıyla doğrudan kaynağından alan genç nesiller BBC ya da New York Times’ı kendi gözlerinizle gördüğünüz kanıtları göz ardı etmenizi isteyen düşünce kontrol sistemleri olarak görüyor, bir zamanlar Sovyet gençliğinin Pravda ve Izvestia’yı gördüğü gibi. Hiçbir yorum, bir üniversite öğrencisini açlık içindeki bir nüfustan bebek maması esirgemenin nükleer bir gücün güvenliğini artırdığına ikna edemez. Ruhu olan hiç kimse, en yüksek oranda öldürülen grubun beş ile dokuz yaş arasında olduğu bir savaşın savunma savaşı olduğuna inanmaz. Adil bir savaş yürüten hiçbir ordu, 15 sağlık görevlisini infaz etmez, ambulanslarıyla birlikte gömmez ve sonra da kendi ölümlerinden onları sorumlu tutmaz. Temmuz 2024’te 10 İsrail askerinin kötü şöhretli Sde Teiman hapishanesinde bir mahkûma toplu tecavüz ettiğini gösteren bir videonun sızmasının ardından, “müttefikimiz İsrail’in” hükümetindeki iki bakan tecavüzcülere tam destek vermiş ve videoyu sızdıranı kovuşturmakla tehdit etmişti. Hiçbir genç, onları “iyi adamlar” olarak görecek düzeyde bir ahlaki çöküntü içinde değildir.

 

Ancak İngiliz siyasetçiler ve aydınlar, ne kadar acımasız olursa olsun, sözlerin eylemlerden daha ölümcül olduğu sonucuna vardı; bir soykırımda failin ölmesini dilemek soykırımın kendisinden daha kötü. Ne de olsa içlerinden birkaçı, Action on Armed Violence (Silahlı Şiddet Eylemi) adlı kuruluşa göre Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin İsrail operasyonlarına yardımcı olmak üzere Gazze üzerinde gerçekleştirdiği 577 istihbarat toplama uçuşu da dahil, İngiltere’nin İsrail’e maddi desteğine ilişkin herhangi bir şikâyette bulunmuştur.

 

Zararlı kelimelere ilişkin bu tabu da seçici olarak harekete geçirilmiş gibi görünüyor. Geçtiğimiz Kasım ayında İsrailli futbol fanatiklerinden oluşan bir güruh Amsterdam’da “Araplara ölüm”, “Köyünüz yansın” ve “IDF Arapları s..n” sloganları atarak yürüdüğünde, Filistin bayraklarını yırttığında ve yerel halka saldırdığında, medya tarafından görmezden gelinmişti. Ancak bazı Arap gençleri organize olup futbol fanatiklerini kovalayıp beşini yaraladığında, medya suskunluğunu bozmuş ve olayı “antisemitik bir pogrom” olarak sansasyonelleştirmişti. Bu telaşla, Hollandalı fotoğrafçı Annet de Graaf’ın İsrailli holiganların yerel halka saldırırken çektiği görüntüleri kullanarak ve olayı “İsrailli futbol taraftarlarına yönelik antisemitik bir saldırı” olarak tanımlayarak gerçekliği tam anlamıyla tersine çevirdiler. Batılı politikacılar bu “pogromu” kınamak için sıraya girerken soykırımcı sloganlardan ya da şiddetten hiç bahsetmedi. İsrailli rapçiler Ness ve Stilla tarafından yazılan ve İsrail’de liste başı olan bir “savaş marşı” İsrail’in Gazze’ye yönelik hava saldırılarını kutlarken, “Amalek oğullarına” karşı soykırım tehdidinde bulunurken (İbranice İncil’de Tanrı İsrail Kralı Saul’a “git ve Amalek’i vur ve sahip oldukları her şeyi tamamen yok et ve onları bağışlama; ama hem erkeği hem kadını, bebeği ve emzireni, öküzü ve koyunu, deveyi ve eşeği öldür” emrini verir) kimse rahatsız görünmüyordu. Filistin yanlısı ünlüler Bella Hadid, Dua Lipa ve Mia Khalifa’nın öldürülmesi çağrısında da bulundular. Şarkı, “Her köpek başına geleni bulacak” diye vaatte bulunuyordu.

 

Geleneksel medya, birbiriyle uyuşmayan her ayrıntıyı İsrail’in masumiyeti ve mağduriyeti hikâyesine dönüştürmeye çalışabilir. Ancak sosyal medyada görüntüler kendini açığa vuruyor ve gerçeklik ile temsil arasındaki çatlak açılıyor. Sosyal medyanın kesinlikle karanlık bir tarafı var, ancak elitlerin en çok kızdığı şey anlatı kontrolüne karşı gelişen bu direnç. Sosyal medya tüm zehirliliğine ve tüm algoritmik manipülasyon girişimlerine rağmen otoriteye meydan okuma potansiyeline sahip nispeten özgür bir alan olmaya devam ediyor.

 

Sosyal medya protestoların mahiyetini de değiştirdi: Daha keskin, daha doğrudan ve daha dürüst. Bob Vylan ya da Kneecap’ın radikal gösterilerinin ardından Gazze hakkında açıklamalar yapması pek de sürpriz değil. Rage Against the Machine grubu gibi, siyaset onların da kimliklerinin bir parçası. Ancak onların müdahaleleri daha önemli: Politik bir eylem olarak performans. Sansürcülere meydan okuyan bu tür eylemler bir topluluk yaratarak, medya ve siyaset eliyle yabancılaştırılan gençlerin bir araya gelebilecekleri bir alan oluşturuyor. Glastonbury’den iki gün sonra Bob Vylan Atina’da sahne aldı ve tahmin edilebileceği gibi, Gazze’deki soykırıma öfke duyan her yaştan izleyiciyi kendine çekti. Ancak meydan okumanın ikincil bir etkisi de var: Sanal bir grev hattı oluşturuyor ve diğerlerini konuyla hesaplaşmaya zorluyor. Bob Vylan’a yapılan saldırılar paradoksal bir şekilde başkalarını da konuşmaya teşvik etti. Sonunda, Glastonbury’deki en az 25 gösteride Gazze ile dayanışma açıklamaları yapıldı. Lobiciler ve politikacılar Bob Vylan’ın kariyerinin sona erdiğini ilan ederken bile, şarkıları daha çok dinlendi ve sosyal medyada takipçileri arttı.

 

Daha fazla insanı adaletsizlik ve zulüm görüntülerine maruz bırakan sosyal medya, normalde apolitik olan insanları da radikalleştirdi. Buna en iyi örnek, öngörülebilir düşmanlık ve karalama karşısında Gazze’nin teselli bulamayan çocuklarının kararlı bir savunucusu haline gelen popüler bir çocuk YouTuber’ı olan Bayan Rachel’dır. (The New York Times, Gazze’deki çocuklar için duyduğu endişeden o kadar şaşkınlığa uğradı ki, kendisine “Hamas’tan para alıp almadığını” sordu.) Benzer şekilde, Brian Cox, Javier Bardem ya da Mark Ruffalo gibi siyasi bilince sahip oyuncuların seslerini yükseltmelerine şaşırmamakla birlikte, Gazze’deki savaş Guy Pierce’den Rachel Zegler, Charles Dance, Melissa Barrera ve Hunter Schaeffer’a kadar beklenmedik isimleri de siyasi aktivistliğe yöneltti. Yönetmen Jonathan Glazer, “The Zone of Interest (İlgi Alanı)” ile en iyi uluslararası film ödülünü kabul ederken sadece Oscar tarihinin en güçlü konuşmalarından birini yapmakla kalmadı, aynı zamanda zulüm ve konforun, acı ve ilgisizliğin daimî birlikteliği için kalıcı bir metafor yarattı. Müzik dünyası için de aynı şey geçerli: Chappell Roan’dan Dua Lipa, Dave Matthews, Bryan Adams, Paloma Faith, Wolf Alice, Imagine Dragons ve Green Day’e kadar, siyasi aktivizmle anılmayan sanatçılar aciliyet duygusu ve risk alma isteğiyle seslerini duyuruyorlar. Gazze’yle ilgili en heyecan verici parça Macklemore tarafından yapıldı. Mackelmore “Hind’s Hall” adlı şarkısında hem öldürülen bir çocuğa hem de protestocu öğrencilere saygı duruşunda bulundu. Eric Clapton ve Rod Stewart gibi katı muhafazakârlar bile dehşete düştü; Clapton gitarına Filistin bayrağı koydu. Paul Weller ise tüm setlerinde bu bayrağa yer veriyor. 

 

Gazze bir dönüm noktası. Lisa Nandy ve Keir Starmer, geçimleri işlerine bağlı olan medya kuruluşlarını, etkinlik yöneticilerini ve mekânları siyasi eylemlerden kaçınmaya zorlamak için devletin gücünü ve kaynaklarını seferber ederek bu raundu kazanmış olabilirler. Ancak, Gazze’nin ölüm tarlalarından gelen filtrelenmemiş görüntülerle harekete geçen izleyicilerinin vicdanı üzerinde hiçbir güçleri olmadığı gibi, bu acımasız susturma girişimleriyle sadece alevlenen sanatçılar ve onların hayal güçleri üzerinde de etkileri yok. Destekleri olmadan seçimlerde unutulmakla karşı karşıya kalacakları genç idealistlerden oluşan koca bir nesli yitirdiler.

 

Glastonbury’den ayrılan herhangi birinin Bob Vylan’ın İsrail’i işgal etme ve IDF ile savaşma konusundaki sloganlarından ilham alması, Bob Dylan’ın “Masters of War (Savaşın Efendileri)” şarkısının savaş karşıtı gençleri Pentagon’u işgal etmeye ve Robert McNamara’yı linç etmeye teşvik etmesinden daha olası değil. Dylan, “Ve umarım ölürsün / Ve ölümün yakında gelir… Ve mezarının başında duracağım / Öldüğünden emin olana kadar” diye yazdığında, savaş karşıtı bir açıklama yaptığını, cinayete teşvik etmediğini herkes anlamıştı. Taras Borovok’un Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ilk günlerinde popüler olan ve Rus işgalcilerin öldürülmesini kutlayan “Bayraktar” şarkısında da bu tür ayrımlar açıktı. Kimse bunu soykırıma teşvik olarak algılamadı. Meta, Mart 2022’de politikasını değiştirerek platformlarında Rus ordusuna karşı şiddet çağrılarına izin verdiğinde de herhangi bir protesto olmadı. Meta bunu, “Rus sivillere yönelik inandırıcı şiddet çağrılarından” farklı olarak “siyasi söylem” şeklinde tanımladı. Ukraynalıların istilacılara ve işgalcilere karşı kendilerini savunma hakkına sahip oldukları layıkıyla anlaşıldı. Filistinliler de aynı hakka sahip.

 

Buna karşılık, IDF’in “Amalek’in tohumunu silme” sözü veren sloganlarını düşünün. Bu açıktan cinayete teşviktir. Zira İsrail ordusu açıkça bunu istiyor ve bu yönde hareket etme kapasitesine sahip. Bu sloganlar İsrailli komutanlar tarafından Gazze’deki operasyonlara asker toplamak için kullanıldı. Doğrudan ve ölümcül sonuçları var. Ekim 2024’te 65 Amerikalı doktor, hemşire ve sağlık görevlisi New York Times’a Gazze’deki gönüllü deneyimlerini anlattılar. Çatışma sırasında farklı hastanelerde ve farklı zamanlarda görev yaparken başlarına keskin nişancının ateşlediği mermi isabet eden çocukların sayısını açıkladılar. Bunun tek bir IDF sadistinin işi olmadığını iddia ettiler. Bu sistematik bir uygulamaydı.

 

“Lütfen ölebilir miyim?”

 

23 Haziran 2025 tarihinde Gazze Sağlık Bakanlığı, savaşın başlangıcından bu yana öldürülen 17.121 çocuğun isimlerini içeren son ölüm verilerini yayınladı. Bu eksik sayımla bile İsrail 625 gün boyunca günde ortalama 27 çocuk öldürdü. Gazze’nin tamamı Büyük Londra’nın dörtte biri büyüklüğünde ve nüfusunun neredeyse yarısı çocuk. Bu kadar çok çocuğu istemeden öldüremezsiniz. IDF’in Hind Rajab’a yaptığı gibi, 6 yaşındaki bir çocuğu öldürmek için 70 tonluk Merkava tankınızdan çürük bir Kia Picanto marka binek arabaya 335 mermi sıkmazsınız. Çocuk, IDF onu kurtarmak için gönderilen iki sağlık görevlisiyle birlikte öldürmeden önce, katledilen akrabalarının cesetleri arasında saatlerce dehşet içinde oturmuş ve kurtarılmayı beklemişti. IDF’in 12 yaşındaki Dunia Abu Mohsen’e yaptığı gibi bir çocuğun bacağını havaya uçurup ailesini öldürmezsiniz ve daha sonra onu doğrudan hastane odasına ateşlenen bir tank mermisiyle öldürmezsiniz. Tabii amaç zalimlik değilse. İntikamınızın bir parçası bebek öldürmek değilse, IDF’in El Nasr hastanesinde yaptığı gibi, sağlık personelini bebekleri kuvözlerde ölüme terk etmeye ve bakımsızlık içinde çürümeye zorlamazsınız.

 

Ancak ölenler savaşın sonunu gördü. Yaşayanlar hâlâ Gazze’nin dehşetiyle yüzleşmek zorunda, daha az uzuvla, ailesinden daha az kişiyle ve barınacak yer, su veya yiyecek olmadan. UNICEF’e göre Gazze şu anda “dünyada kişi başına düşen en fazla çocuk ampute sayısına” sahip. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için hayal gücünüzü kullanmanıza gerek yok. İngiliz cerrah Goher Rahbour’un Haaretz’e, İsrail’in askerî saldırısında felç kalan ve ailesini de kaybeden 15 yaşındaki bir çocukla ilgili anlattıklarına bakın: “Omuriliğine şarapnel girmiş, bu yüzden felçli, yani belden aşağısını ya da göbek deliğini hissetmiyor. Gazze’de 15 yıl yaşadı, bundan sonra neler olacağını, Gazze’de tekerlekli sandalyedeki 15 yaşındaki bir çocuğu nelerin beklediğini biliyor. Aile yok, fizyoterapi yok, tüm bunlar kanıksadığımız şeyler. Bu yüzden hastanede dolaşıyor ve ‘Lütfen ölebilir miyim?’ diyor.”

 

Belki de Bob Vylan bu çocuk için ölüm dilemeliydi, çünkü bu Britanya’da kimseyi rahatsız etmeyecek ve çocuğu korktuğu tek başına mücadele edeceği bir hayattan kurtaracaktı.

 

Bu yazı New Lines Magazine sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.