Göçebe Toplum, Türkler ve “Göçertilen” Toplumlar

Göç ve entegrasyon süreçlerini ortak kültür ve değerleri ön planda tutarak çözebiliriz. Entegrasyon güzeldir, asimilasyon değil. Türkler, Batı ve Doğu’nun ortasında her zaman bir denge toplumu olarak yer almıştır.

göçebe toplumlar

Orta Asya’da yüzyıllar boyu yerleşip yaşamış olan Türklerin salt inanç zemini hiçbir zaman Şamanizm olmamıştır. Şamanizm başlı başına din değildir. Büyülerle ve tütsülerle ruhsal bir seremoni içeren, zamana göre çoğalan etnik kültürlerden beslenerek büyüyen bir kavram ya da konsepttir. Yahudi toplumunun göçler serüveninde var olan Kabala kültünde de olduğu gibi din değildir. Fakat dinlerin yoksunluğundan kaynaklanmış çaresizliğe merhem olduğu varsayılan büyü, müzik ve dansın etkili olduğu kült bir yaşam tarzıdır. 

 

Dünyanın çok uzun yıllar boyunca tabiatla iç içe olmasının tezahürü olarak bir yakarış ve farkındalık oluşturmak maksatlı insanın ruhsal arayışında basamak görevi görmüştür. Sanat ve dansa meyilli olan insan tabiatı teorideki açığını kendi içsel sesi ile bastırmak istediğinde Şamanizm doğmuştur.

 

Entegrasyon

 

İnsanın içinde var olan aidiyet hissi, kusursuz olan görünmeyen iradeye karşı var olduğundan bu boşluğu istemsizce kapama gayreti doğmuştur. Birçok kaynağa ve onların derlediği araştırmalara göre aslında Türkler her zaman tek tanrıya inanmıştır. Tengri, yani tek tanrıcılık Gök Tanrıcılığı (Tengri) oluşturmuş ve bu inanan topluma Göktürkler denmiştir. Yaratıcının gök ile bir bağlantısı olduğu ve tabiat olayları ile insanları kutsadığı benimsenmiştir.  Şamanizm ile Türkleri aynı kefede değerlendirmek isteyenlerin yanılgısı tarih sayfalarında yol alan Türk soyunun savaş ve yaşanan göçler ile nasıl etkilenmiş olabileceğini göz ardı etmesinden kaynaklanmaktadır. Hayır! Türkler hiçbir zaman Şamanizm’i din olarak algılamamış ve yaşamamıştır. Fakat, ciddi anlamda etkilenmişlerdir. Bugün Sibirya’nın birçok ücra köyünde bu inanç tarzı devam etmektedir. Coğrafya olarak da Çin sınırlarının başladığı Sibirya’da hem DNA’ların hem de kültürlerin ve inançların kaynaşması kaçınılmaz olmuştur. 

 

Hun Türkleri ile başlayan bu serüven yüzyıllar boyu dünyanın her coğrafyasında devam etmiştir. Avcı toplumda çoğalan Türkler, hayatın sürekliliğini sağlayan av heyeti başkanlarına Şam ya da Kam adını vermiştir. Etimolojik olarak Şamanist kelimelerin Türk literatürüne girmesi kısmen Şaman öğretileri ile kaynaşmasıyla oluşmuştur. Şamanlığın doğuşu Budizm felsefesine dayanmakla birlikte bugüne değin gelen Şamanist Batı ve Batı Avrupa toplumlarındaki Şaman ritüel ve söylemler de yine Asya toprakları merkezlidir. Yapılan genetik ve tarihi kayıt araştırmaları kronolojik olarak bu dağılımla birlikte sentezi ortaya koymuştur. Göklerdeki yaratıcıya inanan tek tanrılı toplum olan Türklerin İslam ile tanışması sonrasında hem Budizm kaynağından gelen Şaman algısı hem de Budist öğretileri Arap ve Anadolu coğrafyasına taşıyan Türkler, bu kez kendilerince yorumladıkları bir İslam anlayışı ile ortaya çıkmışlardır. Bu da imparatorluklar zamanına kadar beslenerek büyümüştür. 

 

Uzakdoğu kökenli olan Budist eğitim kurumları, İslam’ın kabulü ile medreseler adı altında gelişim gösterdi. Ancak Şaman geleneği ve Gök Tanrı (Tengricilik), yani tabiat kombinasyonundaki avcı kültürünün çadırlardan ve ritüellerden saray kapılarına taşınması kapsamlı bir süreçtir. Bir yandan göçlerle dağılan avcıların da Şam ve Kam liderliğinden Han yönetimine geçişini de bu değerler altında incelemek gerekir. Hanların oluşturduğu beyliklerden, Osmanlı İmparatorluk dönemine kadar göçlerle büyük birkaç sıçrayış yapan Göktürkler tüm geleneklerini sürdürmüş olsalar da Şamanizm ile kaynaşan geleneklerini, İslam yaşamına entegre etmeyi kendilerince başarmışlardır. 

 

Bizler bugün hâlâ Şamanizm’in etkilerini gelenek altında yaşıyoruz; Türklerin İslam anlayışı ile Ortadoğu’nun İslam algısı çok farklıdır. Algıdaki farklılıklar, gelenekler ve günümüze değin süregelen politik süreç, savaş ve göçlerle bağlantılıdır. Avrupa bunu tarihi platformda değerlendirme yetisine sahipken, politikasını rafine düzeye getirerek göç sorununa evrensel kurallar koymaktan çok uzaktır. Tarihin sayfalarında yaşanan olumsuz sonuçlarla dolu olan göç seyrinin oluşabilecek etnik ve siyasi zararlarına rağmen, yine de gerçekleşmesi yönünde her türlü görsel basın, askeri ve politik sahada çaba göstermektedir. Kendi sınırlarını bu göç senaryosuna kapatarak, aynı dini taşıyan insanları birbirlerine ötekileştirme adına elinden geleni yapmaktadır.

 

Asimilasyon

 

Batıda klan ve soyların hüküm sürdüğü dönemde Asya’da beylikler ile aile merkezli bir yönetim ve dağılım söz konusuydu. Ardından imparatorluklar dönemi geldi. Bu aşamada imparatorluklar döneminin ikinci yarısında halihazırda Orta Asya’da bulunan Türklere karşı ciddi bir asimilasyon süreci başladı. Örneğin bugün adlarını yeni duyduğumuz Hun Türklerinin çocukları olan ilk geyik avcılığı ile yerleşkeye sahip olmuş olan ‘Soyotlar’ tarih sayfasından silindiler. Sovyet darbesi zamanı birçok Türk Beyliği hâlâ yaşamakta oldukları avcı toplumu yaşantısından şehir yaşantısına çekildi. Adları değiştirildi. Çocukları yatılı okullara alındı. Ciddi bir asimilasyon yapıldı. Verdikleri Sovyet tipi evlerde nasıl yaşayacakları, hatta bu beton evlerin nasıl temizleneceği öğretildi. Geyik avcılığı yasaklandı. Artık kendi başkanları olmayacak diktatör bir rejimde asimile edileceklerdi. Türkler üzerine yapılan bu baskı, imparatorluklar ve diktatörler dönemi bitmiş olsa da hâlâ devam ediyor. Nitekim tüm dünya Uygur Türklerine uygulanan günümüz politikalarına sessiz kalıyor. Rusya’nın ayrışması ile özerk statüsündeki Türk devletlerinden geriye ne avcılık ne de tek tanrıcılık kaldı. Birçok Türk köyü putlara tapınma ve Şamanizm ritüelleri ile yaşamını sürdürüyor. Görünen o ki asimilasyon sağlandıktan sonra Rus kültürü altında yaşamını sürdüren ama kimliğinde ‘Türk’ yazan kalabalık bir topluluk söz konusu. 

 

Bugün geldiğimiz politik ve sosyo kültürel süreçte ülkemiz ciddi bir göç sorunu altında. Bu tüm göç eden Müslüman azınlıkların içinde herhangi bir Türk göçü görmemekteyiz. Özellikle başta Uygur Türkleri için ciddi yaptırımlar göz önünde tutularak dünya politik çevrelerinde söz sahibi olmamız gerekiyor. Bizim politikamız sadece Türkiye sınırları ile bağlı kalmıyor. Etnik kimliğimiz sadece bu topraklara has bir gelişim göstermiyor. Daha çok söz sahibi olacak bir yönetim arzumuz var. 

 

Dün Orta Asya Türklerine yapılan asimilasyonun, bugün Türkiye sınırları içindeki topraklarda yaşayan toplumumuz için kimlik sorunu oluşturması muhtemel hale geldi. Avrupa Birliği, Ortadoğu ile Türkiyeli insanı aynı kefeye koyabilir. Fakat bağlayıcı olarak din haricinde herhangi bir etnik ortaklığımız yok. Bu da ilerleyen zamanlarda gen zincirini, yani köklerimizi seyreltme yönünde katkı sağlayacak olumsuz bir faktör olarak ortaya çıkıyor.

 

Göç ve entegrasyon süreçlerini ortak kültür ve değerleri ön planda tutarak çözebiliriz. Entegrasyon güzeldir, asimilasyon değil. Türkler, Batı ve Doğu’nun ortasında her zaman bir denge toplumu olarak yer almıştır. Bir başka toplumun; Batı ya da Uzakdoğu ve Ortadoğu’nun yargı ve yaptırımlarına, kimlik arayışındaki ortaklığa ihtiyaç duymamalıdır. Bu ihtiyacın oluşmaması için özellikle yargı mercilerinin ve kanaat önderlerinin üstün bir çaba göstermesi gerekmektedir.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.