Güç, Eşitlik, Milliyetçilik: Pandemi Dünyayı Nasıl Şekillendirecek?

“Covid-19 öncesi döneme dönüş olmayacak” önermesi doğruysa, değişimin doğası ve iyiye mi yoksa kötüye mi evrileceği konusunda rahatsız edici birçok soruyu gündeme getiriyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Covid-19 ABD ile Çin arasındaki rekabeti yoğunlaştırdı ama aynı zamanda uluslararası işbirliğini de güçlendirdi. Milletler daha birlik içinde mi olacak, yoksa bölünmüş mü, daha fazla mı yoksa daha az mı özgür olacak?

 

Korona virüsünün küresel etkisi temel bir soruyu gündeme getiriyor: Bu dünyanın kalıcı olarak değiştiği, siyasi ve ekonomik güç dengelerinin kesin olarak kaydığı ve çoğu ülkedeki çoğu insan için hayatın bir daha hiç eskisi gibi olmadığı o tarihi anlardan biri mi?

 

Daha basit bir ifadeyle, bu bildiğimiz dünyanın sonu mu? Ve yine aynı şekilde bu kriz yeni bir başlangıca mı işaret ediyor?

 

Gerçekten önemli küresel an, dönüm noktası veya kırılma anları (hangi terimi seçiyorsanız artık) aslında oldukça nadirdir. Ancak “Covid-19 öncesi döneme dönüş olmayacak” önermesi doğruysa, değişimin doğası ve iyiye mi yoksa kötüye mi evrileceği konusunda rahatsız edici birçok soruyu gündeme getiriyor.

 

Sayısız birey ve aile için normal hayat zaten daha önce hayal bile edilemeyecek şekilde alt üst olmuş durumda. Peki, pandemi ulus devlet, hükümet, liderler ve bunların sık sık bozulan ilişkilerini nasıl etkileyecek? Birlikte daha çok mu çalışacaklar, yoksa bu ortak travma onları daha da bölecek mi?

 

Bazı analistler mesela kuzey İtalya ve Çin’deki faydalı çevresel etkiler gibi iyimserlik için gerekçeler görüyor. Şimdiye kadar araları kötü olan İran ve BAE gibi ülkeler en azından geçici olarak işbirliği yapıyor. Kriz Filipinler’de Komünist isyancılarla ateşkes yapılmasını tetikledi. Küresel karşılıklı bağımlılık ve çok taraflı ortak yaklaşımların önemi açıkça vurgulanmış oldu.

 

Ancak Harvard Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Stephen Walt’un temsil ettiği daha kötümser bir görüş de var. Walt Foreign Policy  dergisinde yayımlanan makalesinde, “Pandemi devleti güçlendirip milliyetçiliği pekiştirecek. Her türden hükümet krizi yönetmek için olağanüstü tedbirler alacak ve birçoğu kriz bittiğinde bu yeni yetkilerini devretmeye yanaşmayacak.” diyor.

 

Devamında “Covid-19 batıdan doğuya güç ve nüfuz kaymasını da hızlandıracak. Avrupa ve Amerika’daki tedbirler [Çin, Güney Kore ve Singapur’a kıyasla] yavaş ve gelişigüzel olup batı ‘markasının’ itibarını daha da zedeledi. Aşırı küreselleşmeden daha çok geri dönülmesine tanık olacağız çünkü vatandaşlar ulusal hükümetlerinden kendilerini korumalarını beklerken devlet ve firmalar gelecekteki savunmasızlıklarını azaltmaya çalışıyor.” diye ekliyor.

 

“Kısacası Covid-19 daha az açık, daha az müreffeh ve daha az özgür olan bir dünya yaratacak.”

 

Walt haklı mı? Kaçamak cevap: Zaman gösterecek. Ancak sonuç önceden belirlenmiş değil. Devlet başkanları ve başbakanlardan sıradan vatandaşa herkesin pandeminin getirdiği sayısız zorluk ve çalkantıya tepkileri daha sonra olacakların belirlenmesine yardımcı olacak.

 

Bu küresel ve kişisel manzarayı sıfırdan başlatmak için bir şans. Mevcut güçsüzlük duygularının yanında ne tür bir geleceğin bizi beklendiğine dair yapılacak tercihler de var. Covid-19’dan sonra her şey alınmaya hazır olabilir.

 

Güç Dengesi

 

İlk baştaki gaflarından sonra Çin hükümeti ilk defa Kasım ayında Vuhan’da tespit edilen Covid-19’u bir milli başarı hikâyesine dönüştürmek için çok çalışıyor. Hastalığı kontrol altına almak için alınan sert tedbirlerin işe yaradığını iddia ediyor. Şimdi İtalya ve diğer kötü etkilenmiş ülkelere yardım teklif eden Çin, küresel bir lider olarak itibarını güçlendiriyor. Virüs süper güç rakibi ABD’yi alt etmek için kullandığı bir yumuşak güç aracı oldu.

 

Kurt Campbell ve Rush Doshi Foreign Affairs dergisinde “Bu anlatının hayati bir parçası Pekin’in virüsle mücadeledeki sözde başarısı. Birçok farklı dilde ısrarla yayılan propaganda yazıları, tweetler ve toplu mesajlar Çin’in başarılarını övüp iç yönetişim modelinin etkililiğini vurguluyor.” diye yazıyordu.

 

Aksine Donald Trump ise berbat düzeyde beceriksiz olduğu yönündeki yaygın algıyı dağıtmak için uğraşıyor. ABD Dış İlişkiler Konseyi’nden Mira Rapp-Hooper “ABD hükümetinin pandemideki liderliği kendine has bir felâket markası oldu… Kendi vatandaşlarını yok yere tehlikeye atarken küresel kriz lideri olarak hareket etmekten kendisini alıkoydu” diye yazdı.

 

“Bu yurt içi ve uluslararası yönetişim krizi uluslararası düzenin doğasını birkaç açıdan değiştirebilir… ABD firari gibi davranmaya devam ederse Çin kendi küresel yönetişim vizyonu doğrultusunda yeni kurallar koymaya başlamak için krizi bir fırsat olarak kullanabilir,” diye de ekledi.

 

Otoriteryanizm ve Demokrasi

 

Çin’in ABD hegemonyasına meydan okuması Covid-19 krizi patlak vermeden önce zaten birçok cephede güçleniyordu. Pandemi bu kaymayı hızlandırabilir. ABD müttefiki şeffaf yönetim, insan hakları ve ifade hürriyetine değer veren demokrasiler için bu ihtimal endişe verici.

 

Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerde görünüp Çin ve Rusya tarafından temsil edilen merkezî, otoriter yönetime eğilim Avrupa’da sağcı milliyetçi popülist hükümet ve partilerin yükselişine denk geldi. Bazıları şimdi virüsü siyasi amaçlar için silahlaştırma girişiminde Çin’in öncülüğünü izliyor.

 

Bağımsız gözlem kuruluşu International Crisis Group (ICG) geçen hafta “Pandemi hiç kuşkusuz halk sağlığı ve küresel ekonomiye dönem tanımlayıcı bir sorun teşkil ediyor [ama] siyasi sonuçları o kadar iyi anlaşılmıyor,” uyarısında bulundu. ICG, “İlkesiz liderler dünya başka şeylerle meşgulken yanlarına kalacağı varsayımıyla yurt içinde muhalefeti bastırarak veya rakip devletlerle çatışmaları körükleyerek yurt içi ve uluslararası krizleri kötüleştirecek şekilde kendi hedeflerine ulaşmak için istismar ediyor.” ifadelerini kullandı.

 

Raporda bahsedilen örneklerden biri Vladimir Putin’in yakın zamanda başkanlık süresini belirsiz bir zamana kadar uzatma girişiminde bulunmasıydı (gerçi o tarihten bu yana virüs Putin’i, kendisinin 2036’ya kadar iktidarda kalmasına izin verecek oylamayı ertelemek zorunda bıraktı). Başka bir girişim de Macaristan’ın milliyetçi lideri Viktor Orbán’ın “yanlış bilgi yayan veya devletin krize müdahalesine engel oluşturanlara yönelik beş yıl hapis cezası öngören” OHAL kanununu yenileme çabasıydı.

 

Mısır gibi hükümetler de yabancı gazetecileri sınır dışı etme, medya erişimini ve kamusal tartışmaları kısıtlamada Çin örneğini izledi. Boris Johnson ve birçok Avrupalı lider gibi Trump da OHAL yetkilerini üstlendi. Bolivya, Hindistan, Sri Lanka ve Irak’tan ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’ya seçimler ertelendi, parlamentolar tatil edildi ve tecrit ve sokağa çıkma yasakları hayata geçirildi.

 

Çoğu insan bu adımları kısa vadede destekleyebilir. Ama ya kriz sonraki yıla sarkan bir “ikinci dalgayla” uzarsa? Peki, ya kriz bitince yeni kontroller gevşetilmez veya kaldırılmazsa? Harvard’dan Stephen Walt, “daha az özgür” pandemi sonrası toplum tehlikesi derken bunu kastediyordu.

 

Küreselleşme ve Çok Taraflılık

 

Hükümetlerin işletme ve işçiler için açıkladığı, hastalığın ekonomik ve finansal etkilerini hafifletmeye yönelik yardım paketleri, bazı analistleri “devletin döndüğü” ve savaş sonrasının neoliberal, serbest piyasa modelinin sınırlarına nihayet varıldığı yönünde tespitlerde bulunmaya sevk etti.

 

Onlara göre krizin bize gösterdiği şey; sorun gerçekten varoluşsal ise sadece devletin bütüncül ve adil çözümler sunabileceğidir. Bunun doğal bir sonucu da küreselleşmenin doruk noktasına varıldığıydı. Bunlar radikal paradigma kaymaları. Kalıcı olacaklar mı?

 

Düşünce kuruluşu Chatham House müdürü Robin Niblett, “Pandemi ekonomik küreselleşmenin sonuna işaret ediyor olabilir” diye yazdı. 20. yüzyılda kurulan küresel ekonomik yönetişim modeli risk altında uyarısını yaparak, siyasi liderlerin “açıktan jeopolitik rekabete dönme” ihtimalini gündeme getirdi.

 

Eurasia Group’tan Robert Kaplan için “Koronavirüsü küreselleşmenin birinci aşamasıyla ikinci aşamasını ayıran tarihi bir nokta… Küreselleşme 2.0 dünyayı kendi gelişen ordularıyla büyük güç bloklarına bölüp tedarik zincirlerini ayırma, otokrasilerin yükselişi ve yerelcilik ve popülizmi doğuran toplumsal ve sınıfsal bölünmelerle ilgili… Özetle bu yeni ve yeniden ortaya çıkan küresel bölünmelerin hikâyesi.”

 

Bu doğruysa küreselleşme çağının ölümüne çok az kişi ağlayacak. Bazılarının tahmin ettiği gibi ülkeler gelecekte küresel tehditlere maruziyetlerini sınırlama girişiminde bulunursa pandemi sonrası artan korumacılık Kaplan’ın teorisini destekleyebilir. BM geçen hafta işçi yetersizliği nedeniyle dünya çapında gıda kıtlıkları, daha sıkı göç kontrolleri, yaptırım ve gümrük vergileri olabileceği uyarısı yaparak yeni ve daha açık bir yaklaşım çağrısında bulundu.

 

Krizden önce de görülen çok taraflı forum ve kurumların zayıflaması daralan dünyanın başka bir işareti. Geçen hafta toplu itibarlarını canlandırmak için zengin G20 ülkeleri geç de olsa virüsle mücadelede “ne gerekiyorsa” yapacaklarını taahhüt ettiler. Ancak pratikte bunun neye karşılık geldiği ve kimin öncülük edeceği pek bilinmiyor.

 

Kırılgan Dünya

 

Pandemi ve sonrası toparlanma için kısıtlı kaynak ve araçlara sahip daha fakir ülkeler ve mülteciler ile çatışma bölgelerindeki insanlar için oyunun kurallarını değiştirebilir ama muhtemelen iyi yönde değil.

 

ICG raporu lafını sakınmıyor: “Küresel salgın kırılgan devletlerde felâkete yol açıp yaygın kargaşaları tetikleme potansiyeli taşıyor… Hastalık yoğun nüfuslu kent merkezlerine yayılırsa kontrol altına alınması imkânsıza yakın olabilir.” Şu anda Güney Afrika kasabalarında dolaşan korku tam olarak bu.

 

Rapor, ani küresel ekonomik yavaşlamanın ticaret akışlarını bozup meta ihraç eden fakir ülkelerde işsizlik yaratacağını söylüyor. “Sonuçları muhtemel göründüğü üzere hastalık insanı yardım akışlarını bozup barış operasyonlarını sınırlayarak diplomasiyi erteletirse, özellikle çatışmanın ortasında yakalananlar için ciddi olur.”

 

Savaş mağduru Suriyeli, Afgan, Somalili, Güney Sudanlı ve Yemenliler özellikle kötü etkilenebilir. Bu yüzden BM geçen hafta 2 milyar dolarlık bir insani yardım başvurusunda bulundu. Genel Sekreter António Guterres “milyonlarca” ölümü engelleme amaçlı küresel mali teşvik paketinde trilyonlarca dolar daha bulunmasını istiyor. “Covid-19 tüm insanlığı tehdit ediyor ve tüm insanlık bu mücadeleye katılmalı” diyor.

 

Uluslararası Kurtarma Komitesi başkanı David Miliband “Pandemi iki şeyi güçlü olarak hatırlatıyor: Küresel köyümüzün ortak sorunları ve bunlarla mücadele için halletmemiz gereken derin eşitsizlikler” diyor. “Koronavirüsü sadece zengin ülkelerin sorunu değil. En zayıf sağlık sistemimiz kadar güçlüyüz ancak.”

 

Uluslararası toplumun bu ve benzeri çağrılara kulak asıp asmayacağı hayati bir sınav.

 

Dirençlilik ve Paranoya

 

Kriz daha avantajlı ülkelerde bile kronik olarak kıt kaynaklı sağlık sistemlerinin sembolize ettiği benzeri görülmemiş direnç eksikliğini açığa çıkardı. Birçok hükümetin lojistik ve insan gücünde yardımcı olsunlar diye silahlı kuvvetleri devreye sokması kısmen zayıflayan toplumsal kaynaşmanın sokaklarda kargaşaya neden olabileceği korkusunu yansıtıyor.

 

London School of Economics profesörü Branko Milanović, “Hükümetler mesela isyan veya mülkiyete saldırıları püskürtmek için paramiliter veya askeri güçlere başvurmak zorunda kalırsa toplumsal bütünlük bozulabilir. Dolayısıyla da, bugünkü ekonomi politikasının ana, belki de tek hedefi [finans piyasalarını desteklemekten ziyade] toplumsal çözünmeyi önlemek olmalıdır,” diyor.

 

Ancak farklı açıdan bakıldığında bu tür ulusal örgütlenme temel özgürlüklere bir tehdit yerine pozitif bir gelişme ve askeri gücün daha faydalı kullanımı olarak görülebilir. Başka yerde olduğu gibi Britanya’da da göreve çağırma yeni NHS (Ulusal Sağlık Sistemi) gönüllü birliklerini yarattı. Bu yenilenmiş milli paylaşım ve kimlik son yıllardaki gerici milliyetçiliğin çok gerekli panzehiridir.

 

ICG, “İleriye yönelik olarak hükümetler, sadece küresel halk sağlığı açısından değil aynı zamanda siyaset ve güvenlik zorluğu olarak da krize karşı daha işbirlikçi yaklaşımları destekleyip desteklememeye karar vermek zorunda kalacak.” diyor. “Tüm liderler ülke içi önceliklere odaklanıp özellikle zayıf devletlerdeki çatışma risklerini göz ardı etme baskısıyla karşı karşıya… Ama bugünün yarını da olacak.”

 

Pandeminin ülkeler arasındaki bölünmeleri derinleştirme ve mesela göçmen karşıtı duyguları kötüleştirmeye yönelik kaygılar olduğu gibi uluslararası işbirliği, BM’ye desteği ve askeri ve ekonomik çarpışma yerine diyalog kurma isteğini güçlendirme şansı da var. Gelecek, ABD-Çin arasında, dünyayı felç edecek bir liderlik savaşı olmak zorunda değil.

 

Royal United Service Institute’tan Elisabeth Braw aşırı jeopolitik savunmasızlık anı konusunda uyarıyor. “Koronavirüsü batı düşmanları için ülkelerin büyük bir krize nasıl ayak uydurup uydurmadığını izlemek için mükemmel bir fırsat” diyor. Ama Princeton Üniversitesinde uluslararası ilişkiler profesörü olan John Ikenberry daha az korkuyor ve 1930’lardaki Buhran’dan sonra ABD öncülüğündeki toparlanmayı işaret ediyor.

 

Ikenberry, parçalanmış, zarar görmüş, daha fakir bir dünyada yoğunlaşan büyük güç rekabeti elbette bizi bekleyen gelecek olabilir, diyor. Ama “uzun vadede demokrasilerin kabuklarından çıkıp yeni bir pragmatik ve koruyucu uluslararasıcılık türü bulmaları” da aynı derecede mümkün.

 

Başka bir deyişle kâbustan sonra taze bir başlangıç.

 

Modern Dünyayı Değiştiren Beş Olay

 

Versailles Barış Konferansı

 

Birinci Dünya Savaşı sonrası 1919-20 konferansı tarihi bir dönüm noktasıydı. Alman, Rus ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarının resmî olarak sonunun, Avrupa’da demokratik, temsili yönetimin ilerleyişinin ve Amerikan veya transatlantik yüzyılı denen sistemin başlangıcının işaretiydi.

 

Büyük Buhran

 

Büyük Buhran, 1929’da ABD’de Wall Street’in çöküşünden sonra başlayan, 20. yüzyılın en büyük küresel ekonomik felaketiydi. Sonraki üç yılda küresel GSYH yaklaşık yüzde 15 oranında düştü (karşılaştırma açısından, 2008-09 Büyük Durgunluğu sırasında yüzde 1’in altındaydı). İşler şiddetli bir çıkış yolu olan İkinci Dünya Savaşı’na kadar rayına oturmadı.

 

Stalingrad Savaşı

 

1942-43 arası güney Rusya’da Volga nehri kıyısında yapılan ve yaklaşık yedi ay süren tarihteki en büyük muharebe, Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı için bir dönüm noktası oldu. İlk defa Hitler’in orduları durdurulup yenildi ve Alman yenilmezliği miti yıkılmış oldu. Yaklaşık 2 milyon muharip öldü.

 

Berlin Duvarının Yıkılışı

 

Sovyet bloku ile batı arasındaki fiili ve sembolik bölünme hattı olan Berlin Duvarı’nın 1989’da barışçıl olarak yıkılması, 44 yıllık Soğuk Savaş’ı fiilen bitirdi. Sonrasında Sovyetler Birliği’nin çöküşü dünya genelinde Rus destekli rejimlerin çöküşünü tetikleyerek ABD’nin yegâne küresel süper güç olduğunu ilan etmesini sağladı.

 

11 Eylül Saldırıları

 

Eylül 2001’de el-Kaide’nin New York ve Washington DC’ye yaptığı saldırılar Amerikan sarsılmazlığı yanılsamalarını kırarak George W. Bush’u “küresel terörle mücadele” kampanyasını başlatmaya sevk etti. Bu doğrudan ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerine yol açarak İslam Devleti’nin sembolize ettiği batı karşıtı cihatçılığın genişlemesine neden oldu.

 

Bu yazı 28 Mart 2020 tarihinde The Guardian sitesinde yayımlanmış olup, Mustafa Kaymaz tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.