Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Türkiye’nin Yeni Hikayesi Olabilir mi?

Cumhur İttifakı’nın yeni hikaye yaratma girişimlerine karşı, muhalefet partileri de kendi hikayelerini yaratmalıdırlar. Muhalefet partileri, yerel yönetimler, sivil toplum ve alternatif medya aktörlerinden oluşan ve dinamizmi giderek artan “muhalefet alanı”nın yeni bir hikaye yaratması başarı için kritik öneme sahiptir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Öykü ya da Hikaye: son dönemlerde Türkiye’de siyaseti, dış politikayı, seçimleri, iktidar-muhalefet ilişkilerini konuşurken sıklıkla kullandığımız iki terim hatta kavram.

 

Hikaye deyince ne anlamalıyız?

 

2013 yılında ekonomi alanında Nobel ödülü alan Robert J. Shiller, ünlü ve önemli ama hala Türkçeye çevrilmemiş “Narrative Economics” (Hikaye/Öykü Ekonomisi) kitabında, ekonomi alanında, şüphesiz siyaset biliminden sosyolojiye diğer sosyal bilimler alanlarında da, rakamların ötesinde insan davranışlarının merkeze alınmasını önerir. Shiller’e göre insanlar, çok değerli bilimsel açıklamalar ya da çözümlemeler yerine, karar verirken özetlerden ve hikayelerden etkilenirler.

 

Özellikle sosyal medyanın çığ gibi geliştiği ve etkili olduğu bugünün dünyasında algı ve hikaye, en az bilimsel veriler kadar önemlidir. Shiller, dünya ekonomisini hızla çökerten 1929 Büyük Buhranı’ndan hızla popülerlik kazanan digital para birimi Bitcoin’e uzanan geniş yelpazede verdiği örnekler içinde, algı ve hikayenin insan davranışı ve insanların karar alma süreçleri üzerindeki etkisini inceler ve bizleri “insan davranışı” sorusuna merkezi önem vermeye davet eder.

 

Hikaye, bilgi kadar önemlidir: bu önem küçümsenmemeli ve etkisi göz ardı edilmemelidir.

 

2002-2015-2018: AK Parti’nin Türkiye Hikayesinin Yükşelişi ve Düşüşü

 

3 Kasım 2002’de AK Parti tek başına iktidara gelip, sonraki yıllar girdiği tüm seçimleri kazanarak, güçlü iktidar-zayıf muhalefet denklemini kurunca, bu süreci açıklayan unsurlardan birinin de AK Parti’nin yarattığı “Türkiye hikayesi” olduğunu önermiştik.

 

1990’lı yıllar Türkiye’nin istikrasızlık yıllarıydı. Zayıf koalisyon hükümetleri, zayıflayan merkez sağ ve merkez sol, zayıf hükümet-zayıf muhalefet, vesayet rejimi, ekonomik krizler, enflasyon canavarı, mafya-siyaset ilişkileri, postmodern darbeler ve PKK ile düşük yoğunluklu savaş: tüm bu unsurları 90’lı yılları anlatırken kullanıyorduk.

 

90’lı yıllar ülkenin üzerine çöken kara bulutların hüküm sürdüğü yıllardı. Diğer taraftan, “hikayesiz kalmış Türkiye” tablosunun da ortaya çıktığı yıllardı.

 

Ta ki 3 Kasım 2002 seçimlerine kadar. Siyasette deprem etkisi yaratan bu seçimler, anti-demokratik 10% ülke barajının da etkisiyle, hem iktidar hem muhalefet partilerini parlamentonun dışına itmiş, yeni kurulmuş AK Parti’yi tek başına iktidar yapmış, bir seçim öncesi parlamentoya girememiş CHP’yi de tek muhalefet partisi konumuna getirmişti.

 

Kendi hikayeleri olmayan ve Türkiye’yi hikayesiz bırakan siyasi partiler gitmiş, yerine güçlü iktidar dönemi başlamıştı.

 

Bu dönem, AK Parti’nin tek başına iktidar olma niteliğini kaybettiği 7 Haziran 2015 seçimlerine kadar devam etti. Bu seçimler, aynı zamanda AK Parti’nin yarattığı Türkiye hikayesinin de geçerliliğini kaybetme sürecinin de başlangıcıydı.

 

2002-2015 dönemi, sadece “güçlü hükümet-zayıf muhalefet denklemi”nin olduğu bir dönem değildi; özellikle ekonomi alanında etkili olan bir hikayenin şekillendirdiği Türkiye tablosunun ortaya çıktığı bir dönemdi. Bu dönemde, AK Partinin seçim kazanma performasıyla Türkiye ekonomisinin gidişatı nerdeyse aynı grafiği gösteriyordu.

 

Ekonomik büyüme, orta sınıflaşma, eğitim ve sağlık alanlarında yapılan hizmetler, v.b gelişmeler, AK Parti’yi muhalefete karşı, hikayesi olan ve kendi hikayesini Türkiye hikayesi olarak temsil edebilen bir siyasi aktör konumuna getirmişti. Bu nitelik, AK parti’nin güçlenmesi, hatta “egemen parti” konumuna gelmesinde çok önemli rol oynamıştı.

 

AK Parti, kendi hikayesi ile Türkiye hikayesini birleştiriyor, 2011 seçimlerinde olduğu gibi, oylarını 50% noktasına çıkartabiliyordu.

 

Bununla birlikte, değişim yerine güç-hegemonya-dava ekseninde yapılan tercihlerle zayıflamaya başlayan hikayenin ilk sonucu, 7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidar olma gücünün kaybedilmesiydi.

 

Seçimlerin arkasından başlayan terör süreci, Türkiye’de siyasi istikrar ve güvenlik alanında ciddi sorunlar yaşandığını gösteriyordu.

 

1 Kasım 2015 Erken Seçimlerini AK Parti kazansa da, artık güvenlik sorunu ve güvenlikçi dil ekonominin yerini almaya başlamıştı.

15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimi, Türkiye’de devletin ve devlet yönetiminin kurumsal anlamda ne kadar zayıf olduğu gerçeğini ortaya çıkardı.

 

16 Nisan 2017’de AK Parti-MHP arasında kurulan Cumhur İttifakının gündeme getirdiği “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne geçiş için yapılan Anayasa Değişikliği Referandumu’yla, ülkede rejim değişikliği yaşanırken, koalisyonlar dönemine de dönülüyordu.

 

2018 yılının sonlarına doğru, başta işsizlik ve hayat pahallılığı olmak üzere ciddi ekonomik sıkıntılardan dış politika, demokrasi, hukuk ve kutuplaşma alanlarında yaşanan önemli sorunlara kadar uzanan geniş bir yelpazede ortaya çıkan “yönetim ve demokrasi eksiği”, Başkanlık Sistemine olan toplumsal desteği düşürürken, AK Parti oylarını da bir daha tek başına seçim kazanamayacak konuma getiriyordu.

 

2002-2018 dönemi akademik ve kamusal alanlarda çok tartışıdı, çok çalışıldı, bu dönem üzerine kendi çalışmalarım da dahil olmak üzere kitaplar ve makaleler yayımlandı. Burada bu dönemi etraflıca tartışmaya gerek yok. Şu öneriyi yapmak istiyorum: özellikle 3 Kasım 2002-12 Haziran 2011-7 Haziran 2015 seçimleri arasındaki dönemde, AK Parti’nin seçim başarılarının arkasında toplumun geniş kesimleri tarafından kabul edilen bir “hikaye” olduğunu söyleyebiliriz.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

“Türkiye Hikayesi” Arayışları

 

2018’in sonundan bugüne geldiğimizde, çok boyutlu şu gerçekle karşı karşıyayız:

 

Birincisi, artık güçlü hükümet-zayıf muhalefet denklemi geçerli değil; yerine, “zayıflayan hükümet-yeterince güçlenmeyen ama dinamik muhalefet denklemi” siyasi alanı şekillendiriyor;

 

İkincisi, AK Parti hikayesinin bittiği, buna karşın, muhalefetin de yeni hikaye üretemediği bir sürecin başladığın ve “hikayesiz Türkiye tablosu”nun yeniden ortaya çıktığını görüyoruz;

 

Üçüncüsü, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, Cumhur İttifakı ve başkanlık sisteminin üst yöneticilerinin, AK Parti’nin Türkiye hikayesinin bittiğini kabul ettiklerini ve yeni bir hikaye yaratmak girişiminde olduklarını söyleyebileceğimiz gelişmeler yaşanıyor. Sayın Erdoğan’ın konuşmalarının içerik analizinden Sayın Bahçeli’nin söylemine; İbrahim Kalın’ın “Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikayeleri anlatıldı. Artık kendi hikayemizi yazma zamanıdır” çıkışından İletişim Başkanlığının son dönemde yayınladığı videolara; ve ‘Diriliş: Ertuğrul”, “Kuruluş:Osman”, ve “Uyanış; Selçuklu” dizileri yoluyla tarihin yeniden yazılma çabalarına kadar uzanan girişimler bize yeni hikaye arayışının ip uçlarını veriyor.

 

Dördüncüsü, muhalefet partileri, yerel yönetimler ve sivil toplumla ilişkilerini güçlendirerek dinamizm kazanıyorlar. Millet İttifakı, HDP, DEVA, Gelecek Partisi ve diğer muhalefet partileri seslerini daha güçlü çıkartıyorlar, giderek söylem ve eylemde daha aktif hale geliyorlar. “Nasıl bir Türkiye” sorusuna artık tek bir yanıt yok, rekabet halinde olan çoğul ve farkı yanıtlar var.

 

Ama altını çizelim, muhalefet alanının geliştirdiği ve toplum tarafından kabul edilecek bir hikaye daha hala üretilemedi. Hikaye yaratma girişimleri var. Tüm muhalefet partilerinin ortaklaya kabul ettikleri “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Türkiye’nin yeni hikayesi olabilir mi” sorusu bu anlamda önem kazanıyor.

 

Bu soruya yanıt aramaya, Cumhur İttifakının yeni hikaye arayışının kısa bir analizleriyle başlayalım.

 

Cumhur İttifakı: Devlet ve Lider Önce Gelir

 

Bu gelişmeler içinde, Cumhur İttifakı, “tarih-güvenlik-devlet-lidere sadakat” denkleminde yeni bir hikaye yaratmaya çalışıyor. Liderlerin ve yöneticilerin söylemlerinden yayınlanan videolara ve dizilere, “güvenlik odaklı ve tarihine dönen Türkiye” hikayesinin ince ince ve tekrarlanarak dokunduğunu görebiliyoruz.

 

Diriliş:Ertuğrul dizisi bu bağlamda kritik öneme sahip. Bu diziyle ve onu izleyen diğerleriyle, yeni hikayenin yapı taşları oluşturulmaya çalışılıyor. Bu nedenle bu diziyi bu açıdan dikkatle izledim. Sonra yapılan dizilerde de “Diriliş” gibi, “Kuruluş” ve “Uyanış” tercih edilen başlıklar oldu. “Kızıl Elma”, 2020 yılı Türkiye’si ve dünyasında anlaşılması zor ama ilginç olarak, İletişim Başkanlığı tarafından yayınlanan videoların ana temasıydı. Batı dünyasını Haçlı Seferleri olarak gören, Batılılaşmayı ve laik modernleşmeyi tümüyle yabancı ve zararlı niteleyen, Atatürk ve Cumhuriyeti önem olarak minimize eden, “Fatih-Erdoğan”, “Barboros-Erdoğan” ilişkisini ön plana çıkartan, “devlet güvenliği-kurucu lideri eş anlamlı” gören ve bunu yaparken
Kızıl Elma metaforunu merkeze yerleştiren yeni hikaye arayışı, bence dikkatle incelenmeli ve eleştirel çözümleme sürecine sokulmalı.

 

Bu hikayede;

 

Adalet ve özgürlük kavramları sıklıkla tekrarlanıyor ama son kertede, “lidere sadakat” olarak tanımlanıyorlar.

 

Ziya Gökalp’in milliyetçi sosyolojisi basitleştirilerek, “Türk Devletsiz Yaşayamaz” sloganı sıklıkla ve altı çizilerek vurgulanıyor.

 

İşsizlik, fakirlik, sağlık ve diğer alanlarda geleceğe güvensizlik duygusu devlet güvenliğine ikincil görülüyor. “İşsiz insan sabretmeli” deniyor; ondan sabredmesi ve devlet güvenliğini işsizliğinden ve fakirliğinden daha önemli görmesi isteniyor. Sabır, işsiz ve fakir müminin erdemli davranışıdır, deniyor.

 

Ekonomik sıkıntıların, işsizliğin, yoksulluğun devam edeceği ve çözümün yakın zamanda mümkün olmadığı kabul edilmiş oluyor ama bunun sadakata karşı ikincil öneme sahip olduğu ima ediliyor.

 

“Devlete ve lidere sadakat herşeyden önce gelir” fikrinin kabul görmesi için çalışılıyor.

 

Düşmanlarla çevrilmiş, tek değil çoklu düşmanlarla aynı anda mücadele eden, fakat aynı zamanda diriliş, uyanış, kuruluş sürecinde küresel-bölgesel lider Türkiye fikri seslendiriliyor.

 

Bekleyin, yakında bugün yaşanan “diriliş” süreci, 2023 değilse de 2051’de kurulacak, deniyor.

 

Başkanlık sistemi-devlet-lider-güvenlik, yeni Türkiye’nin tanımlayıcı unsurları olarak niteleniyor.

 

Cumhuriyet, Atatürk, laik ve modern Türkiye düşüncesinin pek yer almadığı, aksine, “Kayı obasından-küresel/bölgesel lider Türkiye’ye” ve “Ertuğrul’dan-Erdoğan’a güçlü lider”, temaları yeni hikayenin tarihsel gelişimini tanımlıyorlar.

 

Bu Hikaye Tutar Mı? Türkiye’nin Yeni Hikayesi Olur mu?

 

Bu sorulara olumlu yanıt vermek zor. Zannetmiyorum. Çok zor. Ama, bu çabanın ve girişimin, başta muhalefet akörleri olarak dikkatle izlenmesi ve ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

 

Erdoğan’ın her konuşmasında, her çıkışında, her açıklamasında, bu hikayeyi duyuyorum.


Robert J. Shiller’e kulak verip, insan davranışlarında, bilgi ve rakam kadar, algı ve hikayenin de önemli olduğunu unutmayalım. Siyaset ve toplum yönetim alanlarında ve sosyal medyada giderek önem kazanan “post-truth world” yani, “doğru/gerçek sonrası dünya” olgusu içinde algı ve hikayenin daha da önem kazandığını görelim.

 

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem: Türkiye’nin Yeni Hikayesi Olabilir mi?

 

Perspektif’deki geçen yazımda, son dönemde Güçlendirmiş Parlamenter Sistem tartışmasının yaygınlık kazandığını ve bu talebin içinin iyi doldurulması gerektiğini önermiştim. Önerimi açımlarken, son nokta olarak da, bu talep Türkiye’nin yeni hikayesi olabilir mi sorusunu sormuştum.

 

Bu yazıda, hikaye yaratmanın başarı için önemini vurguladım ve bu açıdan son dönem siyasi gelişmeler üzerine düşüncelerimi okuyucuyla paylaştım.

 

Cumhur İttifakı’nın yeni hikaye yaratma girişimlerine karşı, muhalefet partileri de kendi hikayelerini yaratmalıdırlar. Muhalefet partileri, yerel yönetimler, sivil toplum ve alternatif medya aktörlerinden oluşan ve dinamizmi giderek artan “muhalefet alanı”nın yeni bir hikaye yaratması başarı için kritik öneme sahiptir.

 

Toplumun geniş kesimlerinin inandığı ve olumlu algıladı yeni bir hikayenin muhalefetin başarı derecesini belirleyeceğini söyleyebiliriz.

 

Peki, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem düşüncesi, muhalefetin yeni hikayesi olabilir mi?

 

Yanıtı zor bir soru. Demokrasiyle ve demokratik hukuk devletiyle donatılmış, ekonomik sorunlara yanıt verebilecek, Türkiye’nin dünyadaki olumsuz algısını ters çevirecek, devlet yönetiminde güçlü denge ve denetleme mekanizmalarına sahip bir Güçlendirilmiş Parlementer Sistem önerisi tek başına yeni hikayeyi tanımlamasa bile, Türkiye’nin yeni hikayesinin çok önemli bir boyutunu oluşturacaktır. Bu noktada bir şüphem yok.

 

Bununla birlikte, muhalefetin yeni hikayesi, sadakata karşı liyakatı, biz-öteki karşıtlığına karşı eşit vatandaşlığı, kutuplaşmaya karşı toplumsal uyumu, gücün yoğunlaşmasına karşı gücün paylaşamını, merkezileşmeye karşı yerelin güçlenmesini, ama en önemlisi, işsizliğe ve yoksulluğa çözüm bulmayı, lidere sadakat yerine insan haysiyetini korumayı, gençlerin geleceğe güvenle bakma olasılığının yaratılmasını, şiddete karşı net tavır almayı, doğayı ve her türlü canlıyı korumayı amaçlamalı ve bu noktada inandırıcı olmalıdır.

 

“Eşit vatandaşlardan oluşan, insan haysiyetinin korunduğu, liyakatla yönetilen, dünyanın imrenerek baktığı bir Türkiye” yaratmak yeni hikayenin ana amacı olmalıdır. Güçlü Parlamenter Sistem, bu hikayenin kurucu unsurlarından biridir.

 

Muhalefet, bir taraftan Cumhur İttifakının yeni hikaye yaratma girişimlerini dikkatle izlemeli ve eleştirel bir sürece sokmalı, diğer taraftan da kendi hikayesini yaratma üzerine ciddi olarak çalışmalıdır.

 

Muhalefetin güçlü alternatif olması, dinamizmi kadar, toplumun geniş kesimlerinin inandığı yeni hikayeyi yaratmasına da bağlıdır…



İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.