Güney Afrika İstisnacılığı, Afrofobi ve Pan-Afrikanizm

Modern dönemde ortaya çıkan ırk, ulus, etnik gruplar ve diğer benzer varsayılan sosyal oluşumlara ilişkin Avrupa-merkezci kavramlar çoğu Afrikalının bilincinde hakimdir. Bunlar, Afrika’nın tarihini ve bugününü şekillendiren paradokslardır. Ancak bugün, sömürgeci güçlerden siyasi olarak bağımsızlıklarını kazanmış olsalar bile, Afrikalıların vizyonları hâlâ bu bölünme modelini yansıtmaktadır.

güney afrika ırkçılık

Irkçılık, bir birey, topluluk veya kurum tarafından, tipik olarak azınlık veya marjinalleştirilmiş belirli bir etnik gruba mensup olmaları nedeniyle belli grup ya da gruplara karşı önyargı, ayrımcılık veya düşmanlık olarak tanımlanır. 2022 Dünya Nüfus İncelemesi Raporu’na göre, Afrikalıların birbirlerine karşı oldukça ırkçı yaklaşımlar sergiledikleri ve kıtadaki çatışmaları körükleyen etmenlerden birinin de bu ırkçı yaklaşım olduğu belirtilmiştir. Bu yüzden yabancı düşmanlığı (zenofobi) Afrika bağlamında daha çok Afrofobi olarak anılmaktadır. Güney Afrika toplumunu içeriden gözlemleme şansı olan bir sosyal bilimci olarak, belki de bu perspektifin bana kattığı en önemli farkındalıklardan biri, buradaki sosyal olarak inşa edilmiş “öteki” algılarının diğer toplumlardaki öteki inşalarının referans noktalarından hangi ölçüde farklılaştığının bilincine daha çok vakıf olabilmemdir.

 

Birçok Afrikalı, ülkelerinin sınırlarının konjonktürel olduğunun ve “beyaz adam” tarafından çizildiğinin farkındadır. Avrupalıların kıtayı kendi kolonyal bölgelerine ayırana kadar farklı sınırları olan imparatorlukların ve krallıkların olduğunun bilincindedirler. Afrika’nın sömürgeleştirilmesiyle ortaya çıkan yeni “ulusal sınırların”, “büyük talanda” Belçikalıların, Almanların, İngilizlerin, Fransızların, Portekizlilerin ve diğer güçlerin mülklerine bölündüğü 1885 Berlin Konferansı’nın ürünü olduğunu da bilirler. Örneğin kültürel, dilsel ve dini olarak homojen olan Somaliland İngiltere, İtalya ve Fransa arasında bölüşülürken; ortak tarih, kültür, dil ya da din hesaba katılmadan bölünen Nijerya, 250 kadar etnolinguistik grup içeriyordu. Bu bölünmeden sonra kıta yapay, bağımlı, yoksul, bölünmüş ve çatışmalarla dolu devletler topluluğu haline gelmiştir.

 

Diasporada doğan Pan-Afrika hareketinin entelektüelleri ve aktivistleri, Afrika’nın parçalanması sırasında kabilelerin ve hatta ailelerin yeni sınırlarla ayrıldığının farkındaydılar. Esasen, Afrika’nın büyük güçler arasında paylaşıldığı 885 Berlin Konferansı, Pan-Afrika düşüncesinin kavramsallaştırılmasını sağlayan önemli parametrelerden biri olmuştur. Pan-Afrikanistler, Afrikalıların sömürge döneminde yaratılan yapay sınırlarla birbirlerinden uzaklaşarak birçok “ulusa” bölündüğünü referans alarak, kıta genelinde ve Diasporada birliği savunmakta ve böl ve yönet tehlikesine karşı uyanık olunmasını öğütlemektedirler. Bu bölünmeyi Pan-Afrikanistler, 19 ve 20’nci yüzyıllar boyunca Osmanlı ve Habsburg İmparatorluklarının dağılmasına benzeterek, bu durumu Afrika’nın küçük ve kırılgan ulus-devletler halinde “Balkanlaştırılması” olarak tanımlarlar. Bir söylem olarak Afrikalıların ulusal sınırlarının ötesinde birlikteliğini savunan Pan-Afrikanizm bu yüzden her türlü milliyetçiliğe  -ki bu genellikle Afrika için ırkçılık anlamına gelmektedir- karşı olduğunu iddia eden bir duruş ve bilinçtir.

 

Afrika’nın kıta olarak sosyal, siyasi ve ekonomik alanlardaki bütünlüğünü desteklemek ve Afrika halkları arasında etnik ve ulusal farklılıkları aşan daha büyük bir birlik içinde dayanışmayı teşvik etmek amacıyla, 1963 yılında Afrika Birliği Örgütü kurulmuştur. 2002 yılında ise Afrika Birliği Örgütü’nün dönüştürülerek, büyük ölçüde küreselleşme sürecinin zararlı etkilerine bir tepki olarak ortaya çıkan Afrika Birliği’nin kurulmasıyla birlikte, Pan-Afrika zeminindeki kıtasal birlik çalışması daha önemli bir mesele haline gelmiştir. Afrika Birliği, kurulma misyonunu, kendi vatandaşları tarafından yönlendirilen ve küresel arenada dinamik bir gücü temsil eden “Entegre, Müreffeh ve Barışçıl bir Afrika” olarak açıklamaktadır. Görevini ise, siyasi ve sosyo-ekonomik entegrasyonu teşvik etmek, Afrikalıların ortak çıkarlarına destek vermek, Afrika’nın güvenlik ve istikrarını güçlendirmek ve birleşik, zengin ve barışçıl bir Afrika’ya yönelik “Pan-Afrika rüyasını” gerçekleştirmek olarak tanımlamaktadır. Birliğin, Pan-Afrikanizm ve “Afrika Rönesansı” temalarını benimsemesi, Pan-Afrika gündemini gerçekleştirme misyonunu göstermektedir. Afrika Birliği’nin 55 üye ülkeyi, yani kıtadaki tüm ülkeleri temsil etmesi nedeniyle bu söylem ve amaçlar büyük önem taşımaktadır.

 

Ancak görünen o ki ne Afrika Birliği Örgütü ne de halefi Afrika Birliği, görece yeni oluşan, dışlayıcı kimliksel yapıları yıkmayı başarabilmiştir. Afrikalılar, modern öncesi dönemin akışkan kimliklerinin aksine, modern dönemle birlikte iyice kemikleşen kimlikleriyle birbirlerini yabancı olarak tanımlamaktadır. “Yabancının” en önemli referans noktalarından birisini ise, Berlin’de çizilen sömürge dönemi sınırları oluşturmaktadır. Bu anlamda, sömürge deneyiminin Afrika halkının ve tüm Küresel Güney’in düşüncelerinde, yaşam tarzlarında, dillerinde, vizyonlarında ve dünya görüşlerinde hâlâ varlığını sürdürdüğü ileri sürülebilir. Belki de Afrikalıların son 600 yıldır yüzleştiği en büyük sorunlardan biri, Afrika dünyasının Avrupa tarafından inşa edilmiş perspektiflerini titiz bir incelemeden geçirmeden benimseme eğilimleridir. Modern dönemde ortaya çıkan ırk, ulus, etnik gruplar ve diğer benzer varsayılan sosyal oluşumlara ilişkin Avrupa-merkezci kavramlar çoğu Afrikalının bilincinde hakimdir. Bunlar, Afrika’nın tarihini ve bugününü şekillendiren paradokslardır. Ancak bugün, sömürgeci güçlerden siyasi olarak bağımsızlıklarını kazanmış olsalar bile, Afrikalıların vizyonları hâlâ bu bölünme modelini yansıtmaktadır.

 

Güney Afrika’da ise, ülkenin demokratik yollarla seçilmiş ikinci başkanı olan Thabo Mbeki döneminde ANC hükümetinin ulus inşası tasarımı Afrikacı bir karakter kazanmaya başlamıştır. Mbeki 1994-1999 yılları arasında Mandela’nın yardımcısı ve 1999-2008 yılları arasında da başkan olarak 14 yıl boyunca apartheid sonrası Güney Afrika’nın diplomasisini elinde tutmuştur. Döneminin en önde gelen Afrikalı siyasi liderlerinden olan Mbeki’nin, uluslararası imajı Afrika kimliği ile şekillenmiştir. Mbeki 1996’dan beri, belki de daha önce, kendisini bir Pan-Afrikanist olarak nitelendirir. Kıtadaki ve Diasporadaki tüm Afrikalıların onurunu yeniden inşa etmeye adanmış ileri görüşlü ve kozmopolit bir entelektüel olarak tanımlanmaktadır. Kendisinin, devasa bir Afrika ordusunun, Güney Afrikalı bir piyadesi olduğunu ifade eder. Güney Afrikalıların kendilerini Afrikalı olarak tanımladıklarını, çünkü Afrika’da ve Diasporada yaşayan ve ortak bir kaderle birbirine bağlı milyarlarca Afrikalıdan oluşan bir ailenin parçası olduklarını belirtir. Güney Afrikalıların 300 yılı aşkın bir süredir sömürgeciliğe ve ayrımcılığa karşı verdikleri mücadelenin sadece kendi toplumları için değil, ırk, renk ya da cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm Afrikalıların ve tüm halkların onuru için olduğunu ifade etmiştir. Afrika’nın “kadim ihtişamına” inanırken, kıtanın geçmişini geri kazanacak “modern” ülkeler kurulması için çabalamıştır. Afrikalı olmaktan gurur duyduğunu, çünkü Afrika’nın insan uygarlığına, kimsenin yadsıyamayacağı bir katkısı olduğunu ve bu referansla da Afrika’nın yenilenmesinin insanlığa yeni değerler getireceğine inandığını söylemiştir. Bu bağlamda, Mbeki’nin politika yöneliminin tarihsel bir Pan-Afrikanist çerçeve içinde yorumlanması gerektiği söylenebilir.

 

Güney Afrika’da Afrofobi

 

Bilhassa Mbeki döneminde Güney Afrika siyasetinde en güçlü şekliyle ortaya çıkan Pan-Afrikanist söyleme rağmen, bugün diğer Afrika ülkelerinden gelen yabancılara karşı yaşanan şiddet ülkede oldukça yaygın bir olgudur. Demokrasiye geçişle birlikte sürekli vurgulanan Pan-Afrikanist ilham, en şiddetli şekliyle Mayıs 2008’de ülkenin dört bir yanında ortaya çıkan ve o zamandan bugüne aralıklarla devam eden Afrofobik şiddetle birlikte alev almış gibi görünmektedir. Bu periyodik şiddet spazmlarının yalnızca Güney Afrika toplumunun uç kesimlerindeki yaşamın talihsiz bir yönü olarak değil, ülkenin tüm kurtuluş projesinin başarısını sorgulatan merkezi bir sorun olarak görülmesi gerekir.

 

Örneğin bir çalışmada Güney Afrikalı gençler, kendilerinden daha eğitimli, teknoloji okuryazarı ve çalışkan olarak tanımlanan yabancılara karşı aşağılık duygusu içinde olduklarını belirtmektedir. Çalışmaya katılanların yüzde 28’i hiçbir yabancının Güney Afrika’ya yerleşmesine izin verilmemesi gerektiğini söylerken, yüzde 18’i sokakta saldırıya uğrayan bir yabancı görse bu saldırıya katılacaklarını ifade etmiştir. Diğer katılımcılarsa, yabancıların çocukları kaçırdığını, onlara tecavüz ettiğini ve sihir yapmak için onları kullandığını ifade ederek Afrofobik şiddeti savunmuştur.

 

Diğer taraftan Güney Afrika’daki gelir adaletsizliği ve gittikçe artan işsizliğin suç oranlarını artırdığı ve yabancı düşmanlığının ekonomik kişisel çıkara dayalı rasyonel bir temeli olduğu, akademik çevrelerce ve medyada çokça tartışılır. Özellikle ekonomi kötüye gittiğinde ve kıt kaynaklar için mücadele arttığında tipik olarak bunun nedeni olabilecek bir “öteki” aranır. Bilhassa ülkedeki işverenlerin çoğunluğu, yabancı işçileri Güney Afrikalı meslektaşlarından daha esnek, daha yetkin ve daha “çalışmaya istekli” olarak tanımladığında bu düşmanlığı anlamak kolaylaşır.  

 

Güney Afrikalı Siyahları Birleştirmede Pan-Afrikanizm

 

Bunun yanında yabancı düşmanlığının ekonomik olmayan daha irrasyonel bir boyutu da vardır. Güney Afrika’da sürekli vurgulanan Pan-Afrikanizm söyleminin, Gökkuşağı metaforu ile ifade edilen Güney Afrika ulus inşası amaçlarıyla ne ölçüde örtüştüğü; beyaz, melez, Hint gibi siyah olmayan etnik grupların da bulunduğu Güney Afrika’da, Pan-Afrikanizm’in sadece Siyah Güney Afrikalılar için kullanıldığı eleştirisi ve siyasilerin göçmenliğe popülist yaklaşımları gibi konular özellikle akademik camiada çokça tartışılmaktadır.

 

Ülkede 1994 yılına kadar uygulanmış olan Apartheid’ın (ırk ayrımcılığı) bitmesinin üzerinden yaklaşık 30 yıl geçmesine rağmen, ülkede oluşan yozlaşmış küçük bir siyah elit tabaka dışında, siyah çoğunluk için sosyo-ekonomik anlamda büyük bir değişiklik olmamıştır. Buna bir tepki olarak, ülkedeki beyaz sermayeye meydan okuma adına anti-kolonyal bilinç, post-kolonyal bağlamda yeniden canlanmaya başlamıştır. Pan-Afrikanist söylem ise ülkedeki yerleşik beyaz ekonomik sermayeye karşı, apartheid boyunca ayrıştırılmaya çalışılmış, çeşitli siyah etnik kökenleri ve kabileleri birleştirmek için kullanılmaya başlanmıştır. Bu yönüyle Pan-Afrikanizm’in, Güney Afrika siyahlarını birleştirmek için uygun görülmüş siyasi bir anlatı haline getirilerek, siyasi bir sermaye ve yaratıcı kolektif bir bilinç sağladığı söylenebilir. Yani, Pan-Afrikanizm esasında Güney Afrika’da siyah etnik unsurların birleşimini sağlamak için kullanılır olmuştur. Bu da ülkedeki etnik siyah bilincin yükselmesine neden olmuştur. Böylece dünyanın her yerindeki ortak sömürge ve ezilmişlik geçmişi olan Afrikalıların bir tür birliğini savunan klasik anlayıştaki Pan-Afrikanizm, günümüz Güney Afrika’sında, bu anlamından oldukça uzaklaşarak bir tür pan Güney Afrika siyahlığı ile eşdeğer hale gelir olmuştur. Klasik anlamda Pan-Afrikanizm’in evrensel bir Afrikalılık referansı varsa, bunun Güney Afrika’da yerelleşmiş siyahlık, yani “ulusal” siyahlığa dönüştüğü söylenebilir. Yani Pan-Afrikanizm, Güney Afrika’da her Siyah Güney Afrikalı demektir. Bunun sebebi ise dar görüşlü ulusal bilinç anlayışıdır. Bununla birlikte Pan-Afrikanizm’in Güney Afrika’nın siyah elitleri tarafından bir retorik olarak kullanılması bir tür ahlaki tutarlılık ve gerekçelendirme de sağlar. “Hayır, biz gerçekten ırkçı değiliz. Biz Pan-Afrikanistiz ve Afrikalıların kardeşliğini savunuyoruz.” Ancak realitede bu söylem, ikili bir manevra olarak siyah Afrikalıları aynı anda hem birleştiren hem de bölen bir siyasi ideoloji olarak işlemeye başlamıştır. Bir yandan Güney Afrika’daki tüm siyahları birleştirirken, bir yandan onları kendileri gibi olmayanlardan ayırmak için bölünmeye alan yaratır. Bu yüzden aslında sadece Güney Afrikalı olan bu sözde Pan-Afrikan bilincin bir biçimini ortaya koymanın, yabancı düşmanlığını artırdığı tartışılır. Böylelikle Pan-Afrikanizm’in Güney Afrika’da, -neo-liberal ekonomi ile- ulus inşası amaçları içinde, klasik anlamından çok farklı bir şekilde yorumlandığı görülmektedir.

 

Güney Afrika İstisnacılığı

 

Öte yandan Güney Afrika’daki en büyük sorunlardan birinin, Güney Afrikalıların kendilerini sanki Güney Afrika, Afrika kıtasının bir parçası değilmiş gibi diğer Afrikalılardan farklı görmeleri olduğu söylenebilir. Örneğin bir Güney Afrikalının radyo ya da televizyonda “Afrika’ya gidiyoruz. Afrika’da futbol oynayacağız” dediğini duyarsınız, çünkü onlara göre Güney Afrika, Afrika’dan ayrı ve farklıdır. Fakat Afrikalı görece “yeni ulusların” kendi sınırlarının ötesindekilere karşı oluşan düşmanlığın Güney Afrika bağlamındaki psikososyal kökenleri ne olabilir?

 

Siyah Güney Afrikalılar, davalarını meşrulaştırmanın ve Güney Afrika’nın “Beyaz adamın” yerleşim bölgesi olduğu fikrine meydan okumanın bir yöntemi olarak, kıta ve küresel Pan-Afrikanizm ile bağlantılar kurmaya ihtiyaç duymuş ve duymaya devam etmişlerdir. Ancak diğer taraftan Siyah Güney Afrikalıların kendilerini, kıtanın diğer ülkelerinden gelen Afrikalılardan üstün veya ayrıcalıklı gördükleri sıkça tartışılan bir konudur. Bunun nedeni ülkedeki beyaz yerleşimciler olan Afrikanerlerin apartheid döneminde Tarih eğitimini, kendi hegemonyalarını sunmak ve kendilerini, kıtadaki diğer toplumlardan ayrıcalıklı gösterdikleri bir araç olarak kullanmalarına bağlanır. Afrikanerler, 17 ve 18’inci yüzyıllarda Ümit Burnu’na gelen ağırlıklı olarak Hollandalı, Fransız ve Alman yerleşimcilerin soyundan gelen Güney Afrikalı etnik bir gruptur. Yüzyıllarca Güney Afrika’nın siyasetine ve ticari tarım sektörüne hakim olmuşlardır. Ülke, 1994 yılındaki ilk çok ırklı seçimlere kadar çoğunluğu Hollanda kökenli olan Afrikanerler tarafından yönetilmiştir. Afrikanerlerin bu bölgeye yerleşme sürecinde yaşadıkları zorluklar karşısında gösterdikleri “kahramanlıklar”, Güney Afrika Tarih eğitiminin temel taşı olarak işlenmiştir. Hüküm sürdükleri sınırlarda, Afrikaner olmayan her şey Afrikanerlik için bir tehdit olarak görülmüştür. Başlıca tehditlerden biri ise diğer Afrika devletleri olmuştur. Apartheid ideologları, radikalleşecekleri endişesiyle Siyah Güney Afrikalıları kıtanın geri kalanından izole etmek için ayrımcı söylem ve uygulamaları kullanmışlardır. Bu izolasyonist stratejiler, tam anlamıyla başarıya ulaşmamış olsa da özellikle Siyah Güney Afrikalı entelektüellere bugüne kadar devam eden bir Güney Afrika Siyahi istisnacılığı duygusu aşıladığı öne sürülür. Bugün çoğu Güney Afrikalı siyahın zihin dünyasının -bilinçli ya da bilinçsizse- apartheid anlatısının Güney Afrika istisnacılığı tarafından şekillendiği iddia edilir. Sonrasında ise, Afrika içi anlaşmazlıklar bu izolasyonu tırmandırmıştır.

 

Buna ek olarak, Güney Afrika Afrofobisinin “sinirsel bir hastalık”, bir nevroz (nervous condition) tarafından tetiklendiği söylenmiştir. Bu ifadeyi Jean-Paul Sartre, Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabına yazdığı önsözde, sömürgeleştirmenin yansımalarını karakterize etmek için kullanmıştır. Bu hastalığın kökleri, köle sahiplerinin köleleri arasında korku, güvensizlik ve kıskançlık yaratmak için aralarındaki eşitsizlikleri kullandıkları döneme kadar uzanmaktadır. Fanon, beyaz adamın, siyah kölelerin bu telkinden sonra yüzlerce, belki de binlerce yıl boyunca kendi kendilerine aynı durumu üretmeye devam edeceklerini düşündüğünü ifade etmiştir. Dahası, Güney Afrika örneğinde apartheid politikaları, inşa edilen ayrımları ve sınıflandırmaları büyütmüştür. Örneğin apartheid demografik mühendisliği, İngiliz, Fransız, Alman gibi azınlıklara, Beyaz ırkı kimliği kazandırmaya çalışırken; Xhosa, Zulu, Venda gibi dilseletnik kimlikleri kendi içlerinde kemikleştirerek birbirlerinden izole etme yöntemiyle, çoğunluğu oluşturan siyah unsurlar arasında farklılık hissi aşılamaya çabalamıştır.

 

Bunlara ek olarak, Siyah Güney Afrikalılar yüzyıllardır Afrika’nın geri kalanıyla etkileşim kurmak için uygun bir yol bulmakta zorlanmışlardır. Bu nedenle Güney Afrikalıların çeşitli dönemlerde “tam ölçekli Pan-Afrikanizm”, “durumsal Pan-Afrikanizm” ve “tam teşekküllü izolasyonizm” arasında gidip geldikleri ifade edilmiştir. Bunun sonucunda, Güney Afrikalıların Afrika’ya yüzünü dönerken aynı zamanda ondan uzaklaşması gibi bir paradoks ortaya çıkmıştır. Ayrıca Güney Afrika’nın kültürel bir belirsizliğe sahip olduğu ileri sürülür; çünkü ülke, kibirli Avrupa ırkçılığının trajik tarihi ile Afrika Rönesansı’nın “ebesi” olarak Afrika’nın yeniden inşasındaki liderlik rolü arasında sıkışıp kalmıştır. Güney Afrika’daki bu durum, Afrika’nın en büyük umudunun müzakere organı sayılan Güney Afrika Parlamentosu’nun önünde bulunan, ülkedeki siyahların ayrımının ateşli bir savunucusu olan at sırtındaki Louis Botha heykeli ile sembolize edilebilir.

 

Bu bağlamda, sömürgecilik ve apartheid mirasının Güney Afrikalılar üzerindeki olumsuz ekonomik ve psikososyal etkileri, Güney Afrika’daki yabancı kökenli Afrikalı göçmenlerin ötekileştirilmesinin önemli bir nedeni olarak görülebilir. Güney Afrikalıların kökleşmiş istisnacılık anlayışlarından sıyrılmaları gerektiği açıktır. Bu nedenle, Güney Afrikalı tarihçilerin gündeminin Afrika’nın geri kalanıyla daha güçlü bir bağlantı kurulması yönünde artan talebi de içerecek şekilde genişletilmesi muhtemeldir. Güney Afrika, demokrasiye geçişle birlikte yüzünü Küresel Güney’e dönmüş bir Afrika ülkesi olduğunu iddia ediyorsa, geniş Afrika tarihiyle daha yakın bir bağlantıya ihtiyaç duyacaktır. Bu bağlamda, yüzyıllarca Güney Afrikalıların kimliğinin şekillendirilmesine katkı sağlamış ve yeni oluşan düzende kimlikleri yeniden şekillendirmesine katkı sağlaması beklenen bir araç olarak Tarih eğitiminin, ülkedeki sosyal uyumu sağlamak adına ulus inşası amacına hizmet etmesi yanında, ötekileştirdiği tüm grupları içeren bir söylem kullanması hesaba katılmalıdır. Okullarda eleştirel düşünme öğretilerek gençler arasındaki yabancı düşmanlığıyla mücadele edilebilir. Sonuçta özellikle pedagojik Tarih, geçmişin nesnel bir anlatısı olmaktan çok şimdinin ihtiyaçları için kullanılan bir “araçtır”. Bu araç ise toplumsal dayanışmaya hizmet ettiği sürece “dönüştürücü” olabilir.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.