Hâle Sert’le “Edebiyat Devrimi” Üzerine
Cumhuriyet ve devrimlerle gelen anlayış, lisanın sadeleşmesi meselesini, sorunların pratik bir şekilde çözülmesinden ziyade ideolojik yönüyle ele aldı. Kurucu kadronun anlayışına göre eğer yönümüzü tamamen Batı’ya çeviriyorsak o zaman alfabemiz ve dilimiz de geçmişi, İslam medeniyetini hatırlatan bir görünüme, sese, çağrışıma sahip olmamalıydı.
Mülakat: Hatice Bildirici
Hâle Sert’in Edebiyat Devrimi: Cumhuriyet Aydınının Yeni Bir Dil ve Edebiyat Kurma Telaşı (1930-1950) adlı kitabı geçtiğimiz aylarda raflarda yerini aldı. Hâle Sert kitabında 1932 yılında gerçekleşen Dil Devrimi’nin aynı zamanda bir “edebiyat devrimi” olarak okunup okunamayacağını sorgulayarak hepimiz için muğlak olan bir dönemi irdeliyor. 1928 yılındaki Alfabe Devrimi ile göstergenin kendisinde yapılan değişiklikten başlayarak Arapça-Farsça kelimelerin tasfiyesine, Öztürkçe kelime türetme politikalarına uzanan geniş bir alandan örnekler sunarak bu politik hamlelerin edebî metinler üzerindeki tesirini araştırıyor. Ayrıca politikanın sanata müdahil olduğu yerde nükseden gerilimi gözler önüne seriyor. Hale Sert, dile duyduğu merak ve birbirinden ilginç ayrıntılarla geniş bir perspektif sunan çalışması üzerine sorularımızı cevapladı.
Sevgili Hâle, sen “dil” üzerinde uzun yıllardır düşünüyor ve çalışıyorsun. Dil, senin yazma eyleminin odağında duruyor nerdeyse. Bu ilginin ne zaman başladığını ve nasıl evirildiğini, hatta nereye ulaştığını anlatır mısın?
Sevgili Hatice, çocukluğumda babamın ilmeklerini attığı bir dil deseni var zihnimde. Okuduğumu, gördüğümü, yaşadığımı bu desene uyduruyor ve deseni büyütüyorum. Öykü yazarken hikâyem, kişilerim, meselelerim dil deseninin içindeki boşluklardan geçiyor, yazdığım eninde sonunda kelimelerin, cümlelerin yer yer yoğunlaştığı dokulara dönüşüyor. Beni kuran dilimin, Türkçenin başından geçenleri ise Edebiyat Devrimi isimli çalışmamda irdeleyerek zihnimdeki desene daha somut bir ilmek attım.
MODERN TÜRK EDEBİYATINI KURAN DİL, İKİLİ BİR YAPIYA DAYANIYOR; ARKASINDA İDEOLOJİK, POLİTİK GERGİNLİKLERİ TAŞIYORDU
Edebiyat Devrimi isimli kitabın bir akademik çalışmaya dayanıyor. Bu konuyu çalışmaya başlarken seni harekete geçiren merak neydi, seni kimler destekledi?
2008 yılında Bilkent Üniversitesi’nde başladığım Türk edebiyatı doktorasında tez konusu belirleme zamanı geldiğinde, beni en çok heyecanlandıran sorunun eninde sonunda dil meselesi, Türkçenin kendisi ve Türkçede “eski” ve “yeni” kelimelere dayanan ikilik olduğunu fark ettim. Yazarların romanlarda, öykülerde ve denemelerde yaptıkları kelime tercihlerini, bu tercihin arkasındaki nedenleri merak ediyordum. Modern Türk edebiyatını kuran dil, ikili bir yapıya dayanıyor; arkasında ideolojik, politik gerginlikleri taşıyordu.
Dildeki bu ikiliğin salt dilin sadeleşme süreçleriyle ilgili olmadığı, bölümdeki hocalarımızın da malumu idi. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde yapılan Dil Devrimlerinin edebiyata etkisini çalışmak istemem bölümde kabul görmedi. Kemalist, ulusalcı hassasiyetleri güçlü hocalarım bu konuyu çalışırsam tezimin jüriden geçmeyeceğini ifade ettiler. Nedendir bilmiyorum ama bir şeyi yapamayacağım söylenince o mevzuyu yapmak benim için kaçınılmaz bir zorunluluk haline geliyor. Hocam Hilmi Yavuz’un da yanımda durması, kol kanat germesiyle kararlı ve coşkulu bir şekilde çalışıp tezimi nihayetlendirebildim.
Edebiyat Devrimi’ni araştırmak Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına dair bazı kalın örtüleri kaldırmayı gerektiriyor zannımca. Cesur adımlar atmak gerekti mi? Çalışmanın sessiz bir meydan okuma niteliği taşıdığını söyleyebilir miyiz?
Alfabe ve Dil Devrimlerinin edebiyata etkisi bütünlükle ele alınmış bir mevzu değildi. Meydan okumak mı bilmiyorum ama gerçekten bu etkinin neler olabileceğini çok merak ediyordum. Konu o güne değin okuma yazma kolaylığının sağlanması ve medeniyet değiştirmemiz bağlamında ele alınıyordu. Peki devrimi yapanlar bu değişikliklerin edebiyatı nasıl değiştireceğini, dönüştüreceğini hesap ediyorlar mıydı ya da devrimler zaten bambaşka bir edebiyat inşası tahayyülüyle mi yapılmıştı? Edebiyat; harflerin, kelimelerin değişiminin neresinde duruyordu?
Bu bağlamda hocalarımın meraklarımı, sorularımı ve çalışma iştiyakımı geri püskürtmeleri, evet, kalın örtülerdi. Hatta o dönem, bir asra dayanan Cumhuriyet tarihinde bu konuya ilişkin çok az araştırma yapılmış olması da ayrı bir sorundu benim için. Meseleye hep ideolojik bir kabul ya da ret penceresinden bakılmıştı ya da bakmamak tercih edilmişti.
Lisans eğitimini Türk edebiyatından almamış, doktora ile bu alana giren taze bir akademisyen adayı için karanlıkta körebe oynamak gibiydi. Kurultay raporlarına, dönemin gazete ve dergilerinde apaçık duran tartışmalara söz konusu sorular ekseninde baktığımda üstlerindeki kalın örtüler olmasa da sis bulutları dağıldı ve sorularıma cevap oldular.
Cumhuriyet aydınının, elinde olanı beğenmeyip yeni bir dil ve edebiyat kurma telaşında en tuhaf olan şey nedir sence? Araştırman sırasında seni en çok şaşırtan hangi bakış açısı ve tutumdu?
Kelimeleri kökenleri nedeniyle beğenmeyip Türkçede yeri, makamı, çağrışımlarıyla oturmuş kelimelerden boşanma isteğiydi sanırım beni en çok şaşırtan. Kıyafeti, görünümüyle “doğulu” bulunan kelimeleri bırakıp yerine bu çağrışımları taşımayan kelimelerle evlenme iştiyakı herkesi sarmıştı. Koluna yeni kelimeleri takıp gezmeye çıkmak heyecan vericiydi. Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu’ndaki (1935) ve yazarların kendilerinin türettiği kelimelerle yazdıkları şiirlere, şiirlerin gazetelerin ilk sayfalarında altlarında minik sözlüklerle yayımlanmasına şaşırmaya devam ediyorum. Edebiyat kanonumuzda önemli yeri olan Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali gibi devrimleri genel olarak benimsemiş ama bu heyecana kapılmamış yazarlarımızın varlığı da yine o dönem için ilginçti.
Edebiyat Devrimi ile kastettiğin nedir, anlatır mısın?
Alfabe ve Dil Devrimlerinin Cumhuriyet’in kendi ideallerine uygun bir edebiyatı da kurduğunu düşünüyorum. Adı devrim olarak konmadı ama gerek Erken Cumhuriyet Dönemi’nde “inkılâp edebiyatı” tanımı eksenindeki tartışmalar, bu çerçevede yazılan eserlerle gerekse 1980’lere kadar edebiyat eleştirisinin bir dil eleştirisi olarak devam etmesiyle edebiyatın da yeniden kurulduğunu düşünüyorum. Elbette edebiyat adı konulmuş ya da konulmamış bir devrimden kendini koruma ve heterojenliğini, özgürlüğünü, özgünlüğünü devam ettirme becerisine sahiptir. Ama edebî kanonu kuran eserlerin istisnalar olmakla birlikte; Türk Dil Kurumu, Tercüme Bürosu, Halkevleri, CHP roman ödülleri ve sonrasında TRT gibi kurumlar aracılığıyla öne çıkarılması, dolaşımda tutulması uzun sürece dayanan bir Edebiyat Devrimi’nin varlığını gösteriyor.
Alfabe ve Dil Devrimlerinin “kelime”nin içi ve dışı arasında bir gerilim oluşturduğunu söylüyorsun. Bunu açıklaman mümkün mü?
Kelimeler yazılageldikleri alfabenin özelliklerini de içlerine yediriyorlar. Kıyafetlerin de kimliğin bir parçası olması, kişinin özüne etki etmesi gibi. Arapça harflerin kıvrımlı, yuvarlak, ulanan yapısının kelimelerin sesine ve anlamına değgin etkisi vardı. Örneğin Arapça harflerle yazılan “قلب” kelimesini Latince harflerle mecburen “kalp” diye yazdığımızda kelimenin yumuşaklığı kaybolur. “قلب” önce “kalb” sonra “kalp”e evrilirken imgesel ve sessel tüm çağrışımlarını bugüne taşıyamıyor. Kalb, kalp’e evrilirken geriliyor ve bazı hatıralarını geçmişte bırakıyor.

Dr. Hale Sert
BİZİM DEVRİMLERİMİZİ KENDİNE HAS KILAN UNSUR, ÖTEKİMİZİN DİĞER ULUSLAR DEĞİL KENDİ OSMANLI GEÇMİŞİMİZ OLARAK BELİRMESİYDİ
Cumhuriyet devrimleriyle gelen standartların bir tek tipleştirme çabasını içkin olduğunu ve dil devriminin de bu standart insanı oluşturma çabasına hizmet ettiğini iddia ediyorsun. Bu çabanın kökenlerini nerede arayalım?
Modern ulus devletler millî, ortak, standart bir dil ve kimlik etrafında kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de benzerleri gibi bir ulus inşa sürecinden geçti, bu standartlaştırma çabasının kökenleri elbette ulus-devletleşme süreçleriyle ilintili. Fakat, bizim devrimlerimizi kendine has kılan unsur, ötekimizin diğer uluslar değil kendi Osmanlı geçmişimiz olarak belirmesiydi. Yani ötekimiz kendimizdik. Bugüne kadar bu gerilimi aşamamış olmamız da bu kendimizi ötekileştirmekten kaynaklanıyor. Kendi kendimizle kavga ediyoruz. Kendimizi mağlup etmeye, kendimizi aşmaya, kendimizi unutmaya çalışıyoruz.
Yeni Türk Cumhuriyeti’nin fertleri Batılı kıyafetler giymeli, Latin Alfabesi ve yeni kelimeleriyle geçmişi hatırlatmayacak bir dili kullanmalıydı. Osmanlıcanın yanlış okumalara/anlamalara açık bir yapısı vardı, örneğin kef ve lam harflerinin yan yana yazılmasıyla oluşan kelime aynı zamanda “gel”, “kel”, “gül” olarak okunabiliyordu. Bu kimilerine göre bir sorun değildi, örneğin Ahmet Hâşim özellikle imlayı çok iyi bilmeyen kadınların yazdığı mektupları bir harf ormanına benzetir, kadınlar yanlış yazılışlarla kelimelere hayalî şekiller vermişlerdir. İmlanın standartlaşmasına yönelik bu itiraz bir yanda dururken alfabenin ve dilin yapı taşı kelimelerinin değişmesi çok daha köklü bir standartlaşmayı hedefliyordu.
YÖNÜMÜZÜ TAMAMEN BATI’YA ÇEVİRİYORSAK, ALFABEMİZ VE DİLİMİZ DE GEÇMİŞİ HATIRLATAN BİR ÇAĞRIŞIMA SAHİP OLMAMALIYDI
Cumhuriyet’in kurucu kadrosu neden Türkçeye müdahale etme gereği duydu?
Lisanın sadeleşmesiyle ilgili tartışmalar 1800’lerin ortalarına kadar geri gidiyor. Bürokratik ve askerî yazışmalarda, gazetelerin dilinde daha anlaşılır bir dil kullanılması için imla komisyonları toplanıyor ve dilde düzenlemeler yapılıyordu. Edebiyatta da Yeni Lisan hareketiyle sadeleşmenin yolları tartışılıyor, bu minvalde örnekler veriliyordu. Cumhuriyet ve devrimlerle gelen anlayış ise meseleyi sorunların pratik bir şekilde çözülmesinden ziyade ideolojik yönüyle ele aldı. Kurucu kadronun anlayışına göre eğer yönümüzü tamamen Batı’ya çeviriyorsak o zaman alfabemiz ve dilimiz de geçmişi, İslam medeniyetini hatırlatan bir görünüme, sese, çağrışıma sahip olmamalıydı.
Nihayetinde Cumhuriyet’in kurucu babaları, en önde Mustafa Kemal hem geçmişten keskin bir kopuşu hem de yeni bir kuruluşu arzuluyordu. Alfabede, dilde ve edebiyatta geçmişten kopuş aslında ironik olarak devlette süreklilik dediğimiz şeyi de imkânsızlaştırıyordu. Dilde, edebiyatta süreklilik olmadan yeni bir dil ve edebiyat nasıl kurulacaktı? Zaten dönemin söylemine göre bir devam zinciri arayacaksak bunu Dede Korkut Oğuznâmeleri, Orhun Abideleri gibi uzak geçmişteki kaynaklarda aramalıydık. Divan şiiri bu bağlamda dili ve zihniyetiyle unutulmalı ve asla yeni Cumhuriyet’e taşınmamalıydı.
Kitabında Dil Devrimi’nin en etkili isimleri üzerinden değerlendirmelerde bulunuyorsun. Dil Devrimi’nin gerekliliğini iddia eden aydınların bu dönüşümün gerekliliğine dair gerekçe üretmekte ve Öztürkçeyi kullanarak eser vermekte âdeta birbirleri ile yarıştıklarını görüyoruz. Bu telaşın, gayretin sebebini neye bağlıyorsun?
Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ve yapılan devrimlerin başarılı kılınmasına duyulan inanç diye adlandırabiliriz bu durumu. Diğer yandan da bir geç kalınmışlık var; modern, Batılı, güçlü, ilerlemiş bir ulus olmaya geç kalınmışlık. Bu iki motivasyon nedeniyle o dönem aydınları özellikle dil ve kültür alanındaki boşluğu doldurmak için telaşla düşünüyor, tartışıyor ve yazıyorlar. Bu da aslında Cumhuriyet devrimlerinin sadece tek bir kişi tarafından değil dar ya da geniş bir aydın kitlesi tarafından sahiplenildiğini gösteriyor ve bence önemli bir kısmı da samimi bu çabalarında. Yani sadece iktidara yaranma çabası değil.
Güneş Dil Teorisi’nin Dil Devrimi içindeki yeri nedir, nasıl bir tesiri oldu?
Güneş Dil Teorisi, bütün dillerin kökeninin Türkçe olduğu iddiasıyla, ki III. Türk Dili Kurultayı’nda bu teori sözde bilimsel çalışmalara dayandırıldı, Öztürkçe kelimeler bulma, türetme zorunluluğunu bir nebze ortadan kaldırdı. Çünkü bu iddiaya göre Arapça ve Farsça olduğu için kullanılmaktan kaçınılan kelimeler de hâlihazırda Türkçeydi. Dolayısıyla artık kelimeleri kökenlerine göre ayıklamaya gerek kalmamıştı. Güneş Dil Teorisi’nin yansımasını örneğin Ülkü dergisi üzerinde çok açık bir şekilde görebiliriz. Derginin 1936 yılı sonrası sayılarında, daha önceki sayılardaki Türk Dil Kurumu’ndan gelen ve yazarların Öztürkçe düşünmeleri ve yazmaları yönündeki ilanların yer almadığını görürüz. Özellikle Nahit Sırrı Örik’in “Bir Okuyucunun Notları” köşesindeki yazılarında ve derginin genel tavrında Öztürkçe akımının yavaşladığını ve dilde kelime tasfiyeciliğinin bırakıldığını izleriz.
Kitapta Namık Kemal Orkun’a ait bir anekdottan bahsediyorsun: Orkun yoğun bir şekilde devam eden dilde özleştirme çalışmalarından şikâyet edince, Atatürk ondan boşalan bira bardağını doldurmasını ister. Orkun, bardağı doldurduğunda bira köpürüp kabarınca “İşte bizim yaptığımız da bu. Taşkınlıktan sonra geriye kalanları kullanacağız” der Atatürk. Dil Devrimi’nin edebiyata etkisi bundan mı ibaret?
Atatürk’ün bu benzetmesinin onun hayatının ilerleyen yıllarını kapsadığını söyleyebilirim. Evet, devrimlerin o hızlı etkisi sonrasında taşkınlıktan geriye kalan kelimeler yerlerini korudular. Fakat Atatürk sonrasında Dil Devrimi, İnönü dönemiyle edebiyata daha çok nüfuz etti. Tercüme Bürosu eliyle yapılan çevirilerde Türkçe yeni bir sentaks, gramer ve mümkün olduğunca Osmanlıca kelimelerden ari bir dil kurulmaya, kullanılmaya çalışıldı. Bu dilin kurucuları olarak Hasan Âli Yücel’i ve Nurullah Ataç’ı anabiliriz. Çalışmamın kapsadığı yılların dışında olmakla birlikte 1950’lerde II. Yeni şairlerinin ve dönem öykücülerinin kullandığı dilin devrimle kurulmak istenen dile çok yakın olduğunu düşünürsek, Edebiyat Devrimi etkisini asıl bu yıllarda göstermiştir diyebiliriz. Ayrıca 1980’lere kadar Öztürkçenin ve “eski dilin” ideolojik kamplaşmalarda aldığı konumları ve bu ayrışmaların edebiyattaki karşılıkları da bize Edebiyat Devrimi’nin varlığını ve aslında sorulacak daha çok soruyu ve yapılması gereken araştırmaları işaret etmektedir.
Edebiyat Devrimi, Türk aydınının içten yarılmasında ya da bugün hâlâ tesiri devam eden kamplaşmasında nasıl bir işlev gördü?
Erken Cumhuriyet Dönemi’nde edebî ya da siyasi figürlerin devrimlerin öncesinde ve sonrasında aldığı tutumlar değişkenlik gösterdi. Örneğin Ahmet Hâşim, 1928 öncesinde imlâ ile ilgili kaleme aldığı yazılarında kelimenin yazılışındaki bir harfin değiştirilmesinin bile anlamı bozacağını savunurken Latin harflerinin gelişini sevinçle karşıladı. Dönemin önemli aydınlarından Fuat Köprülü’nün de alfabe ve dilin değişimiyle ilgili değişken tutumları dikkat çekici. Halide Edip, Peyami Safa, Tanpınar ve Nurullah Ataç gibi isimler meseleyi ele aldıkları zaviye değişse de bu değişimleri düşünen, tartışan, çözüm üretmeye çalışan konumdalar. Ataç’ın Divan Edebiyatı’nı kalbine gömmek zorunda kalması sanırım en ilginç yarılma.
Ben çalışmamda devrimlerin ilk etkisine, 1930-1950 yıllarına baktım. Edebiyat Devrimi’nin yarattığı uzun soluklu etkiyi anlamlandırmak için söz konusu kamplaşmalar 1950’den günümüze siyasi süreçler, sosyal ve ekonomik gelişmelerle birlikte ele alınmayı bekliyor.

1950’LERDEN 1980’LERE GEÇEN SÜREDE EDEBİYAT, FELSEFE, SOSYAL BİLİMLER DİLDEKİ NÜANSLARIN KAYBOLMASINDAN NASİBİNİ ALDI
Ayfer Tunç’un Karanlıkta Kelimeler’de dile getirdiği bir cümleyi kitabındaki aktarımından alıntılayarak sormak istiyorum: Ayfer Tunç’un dile getirdiği gibi “Öztürkçecilik cehenneme döşenen iyi niyet taşları” mıdır sadece?
Ayfer Tunç, Öztürkçe kelimelerden kullanışlı olanlar olduğu gibi nüansları, incelikleri yok eden kelimeler olduğunu da söylüyordu. Oysa bir dili zengin kılan şey her nüansın adlandırılmasıydı yazara göre. Maalesef, her ne kadar bugün dildeki bu ikilik hemen hemen ortadan kalkmış ve dilde bir sulh sağlanmış olsa da 1950’lerden 1980’lere geçen sürede edebiyat, felsefe, sosyal bilimler dildeki nüansların kaybolmasından nasibini aldı.
Dilden düşürülen kelimelerle birlikte kelimelere zimmetli duygular da erimiş olabilir. Bu yüzden bugün “mutlu” kelimesi saadet, bahtiyarlık, ferah, mesrur, memnun, mesut, şad, şen gibi kelimelerin duygu çağrışımlarını karşılamak için tek tüfek uğraşıyor ama yenik düşüyor.
Bugün dil edebiyatçılar eliyle tamir ediliyor ve hâlihazırda kapitalist düzende standartlaştırılan tek tip duyguları dilde tutmaya ve daha bütün bir insan olmamıza hizmet ediyor.
Bugün İngilizce, dilimizdeki nüfuz alanını genişletirken Osmanlı Türkçesine ilginin de arttığını gözlemliyorum. Bunu nasıl değerlendiriyorsun?
Bastırılanın güçlü bir şekilde geri gelmesi desek yanlış olmaz.
Arkeologların bir fosildeki DNA’yı asırlar sonra klonlayıp başka bir hayvan rahminde hayata döndürmesi gibi o dil de bir yerlerde duruyor. Ne kadarı döner bilmiyorum ama biraz moda, biraz eskiye öykünme, biraz dildeki kuruluğu giderme ihtiyacı, her ne ise dil kendine bir yaşam alanı buluyor.
* Bu söyleşi Hece dergisinin 24 Aralık 2024 tarihli 336’ncı sayısında yayımlanmıştır.
HÂLE SERT