Hepimizin Özeleştiri Yapması Gerek

Anayasalar fikir ve ifade hürriyeti içinde, toplumun geniş kesimlerinin katılımlarıyla hazırlandıkları zaman anlamlı olur. Türkiye’de bunlar yok, hukuk yok. Görüşünü ifade ettiği için cezaevinde olan, cezaevine girme potansiyeli olan birçok insan var. Böyle bir tartışma ortamının olmadığı yerde anayasa nasıl yapılır?

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

AK Parti Kongresi’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhalefet partilerine yeni anayasa çağrısı yapması anayasa tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Bir yanda başkanlık sistemi ile parlamenter sistem  hakkında kamuoyunda ve siyasi aktörler arasında öne sürülen görüşler, diğer yanda anayasanın temel ilkeleri konusunda yaşanan ayrışmalar HDP kapatma davası ve ekonomik krizle birleşince Türkiye’nin önceliğinin ne olduğu daha da tartışmalı hale geldi.

 

Türkiye’nin önündeki sistem tercihini, yeni anayasa tartışmasını, ekonomide Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal’ın görevden alınması ile yaşananları kendi kişisel tecrübelerinin ve gözlemlerinin de ışığında gazeteci Murat Sabuncu ile konuştuk.

 

Bu hafta içerisinde AK Parti kongresi gerçekleşti ve en öne çıkan konu yeni anayasa çağrısı idi. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuda diğer partilere de çağrı yaptı. Bir yanda herkes yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu düşünüyor. Cumhurbaşkanı’nın çağrısının Türkiye gündeminde bir Anayasa tartıştırarak katkısı olabilir mi?

 

Merkezi Cumhur İttifakı, AKP, Erdoğan olan bir Anayasa yapmanın imkansız olduğunu düşünüyorum, görüyorum. Çünkü anayasalar milletin ortak metinleridir ve hepimizin bildiği gibi Anayasa yapmak için bir ortaklaşma, ruh hali yakalamak gerekir. Yoksa daha evvel Türkiye’nin  darbe dönemlerinde yaşadığı gibi ne yazık ki anayasa adı altındaki toplumu daha da sıkıştırma metinleri ortaya çıkıyor. İçinden çıkılamıyor. Dolayısıyla Anayasa yapmanın özellikle AKP, MHP ve Erdoğan, Bahçeli ekseninde Türkiye’yi kucaklayamayacağı için imkanı olmadığını düşünüyorum.

 

Anayasayı tartışmaya başlatma noktasında; zaten çok uzun süredir, 2017 Anayasa referandumundan sonra da, kendini muhalefet olarak adlandıran kesim; CHP-İYİ Parti; hayır kampanyası için ciddi çaba sarf ettiler. Sebeplerini de ortaya koydular. O günden bugüne; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Türkiye’nin temel değerlerini kökünden; derinden sarsıyor. Yeni sistem ile ilgili olarak da bu partilerin yanlarına şimdi DEVA’yı ve Gelecek’i de hatta Saadet ve HDP’yi de koymak gerek. Bu partilerin bugünkü sistemin sonlandırılarak yerine güçlendirilmiş parlamenter sistem getirilmesi ile ilgili çalışmaları ve hazırlıkları var. Hem bireysel hazırlık yapıyorlar hem de birbirleri ile görüşmeye başladılar.

 

Gelecek Partisi, Prof. Dr. Serap Yazıcı’nın başında olduğu ciddi bir anayasa ekibi ile kendi önerisini hazırladı. CHP, İYİ Parti ve DEVA’da da benzer çalışmalar var. Zaten Erdoğan’ın ‘bahşettiği’, ‘hadi gelin Anayasa’yı konuşalım’ çağrısının dışında uzun süredir, merkezi parlamenter sistem olan, demokrasi ve hukuku da içinde barındıran bir arayış var. Erdoğan başlatmadı aslında bu süreci.

 

Muhalefetin içinden olası seçimlerde de Cumhur İttifakı ile karşı karşıya gelecek yeni bir ittifak modeli de kurulur gibi gözüküyor, onların ürettiği yeni bir öneri toplumun önüne sunulabilir. Anayasa için 360 gerekiyor Meclis’te, şu an da AKP-MHP o sayıya erişmiyor. Son kongrede hazırlayıp milletin önüne sunacağız dedi ama 360 sayısı bile yok. Muhalefetin karşısına olağanüstü şartlar koyup;  ‘biz buradan dönüyoruz, biz bu sistemden dönüyoruz, parlamenter sistemde buluşuruz’ demeyeceği için, ‘bir gündem daha olsun 2022 başını hedef gösterdim millet tartışsın’ diye düşündüğü görüşündeyim.

 

Anayasalar fikir ve ifade hürriyeti içinde, toplumun geniş kesimlerinin katılımlarıyla hazırlandıkları zaman anlamlı olur. Türkiye’de bunlar yok, hukuk yok. Görüşünü ifade ettiği için cezaevinde olan, cezaevine girme potansiyeli olan birçok insan var. Böyle bir tartışma ortamının olmadığı yerde anayasa nasıl yapılır? 80’deki gibi 60’taki gibi yapılır. Bir elit toplanır, dikte eder. 1921 Anayasası gibi bir Anayasa için insanlar bir araya gelebilseler, açık, tartışmalı; daha toplumun her kesimini kapsayan bir Anayasa… Bir tek 21 Anayasası’nda onu görüyoruz Türk’ü, Kürd’ü, Mevlevi dergahından gelmişi hep beraber bir ülke ve millet için ortak gelecek için bir araya gelmişler ama şimdi o fırsat yok.

 

BAŞKANLIK SİSTEMİ DEĞİŞMEDEN HİÇBİR ŞEY KONUŞAMAYIZ

 

Burada 2 konu var, Birincisi sistem meselesi, en son 2017 referandumunda biz sistemi değiştirdik..  Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildi. Diğer mesele ise kapsayıcı, çoğulcu demokratik standartlarda bir anayasa yapmak. Öncelik ne olmalı? Önce sistemi mi değiştirmeli? Yoksa mevcut içinde ikincisini de yapabilmek olası mı? Uygulanabilir olan için sizce nasıl süreç izlenmeli?

 

Hepimiz test ettik, bütün ülke test etti, 2017’den bugüne 4 yıl geçti. Bu 4 yılda bu sistemin ülkeyi felç ettiğini hep beraber gördük. Ekonomik verilere bakabiliriz, demokrasiye, hukuk alanlarına, dış politika alanlarına bakabiliriz, toplumun kendini ifade etme özgürlüğü kısmına bakabiliriz. Türkiye bu sistemle gitmiyor. Sistemi kim tutmak istiyor? Neredeyse AKP’den bile daha çok MHP tutmak istiyor. Çünkü ortaya çıkan bu ucube sistemde küçücük bir oy oranı ile işte güvenlik, birliktelik mottosu ile MHP’liler daha fazlasını istiyor.

 

Bu model nerede çalışmıyor? Hani dünyanın başka başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerinde yargı sistemi ve ‘check and balance’ dediğimiz ‘kontrol ve denge’ sistemleri bir şekilde devam ettiği için her şeye rağmen demokrasi kendini koruyor. En son ABD ve Trump örneği. Oradaki seçim sürecindeki Trump’ın yapmaya çalıştıklarını gördük. Kendi atadığı yargıçların bile hem eyaletlerde hem de ana mahkemede nasıl demokrasiyi korumak için ‘bir dakika, atanmış olabilirsin ama burada demokrasi sorunu var’ dediğini de gördük. Şu anda Türkiye’de bir tane örnek;  İrfan Fidan’ın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan Anayasa Mahkemesi’ne zıpladığını gördüğümüz süreç. Yargıtay’a 3 gün gelmeyen bir kişinin 300 Yargıtay üyesinin 3’te 1’inin oyunu alarak Anayasa Mahkemesi’ne gitmesi önemli. Yargıtay son durak. Anayasa Mahkemesi ayrı bir yerde ama Yargıtay son durak. Siz Yargıtay’daki 100 tane üyenin iradesini tamamen siyasete bırakarak, siyasetin kontrolüne bırakarak kendilerinde bir gün çalışmamış insanı, bir dosya açmamış; Yargıtay’ı zıplama yeri olarak koymuş bir sistemde bütün dengeleri kaldırdığınız sistemde hiçbir şekilde bir şeyin garantisi yok.

 

Öncelikle tabi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin değiştirilmesi ve buna paralel olarak kim gelirse gelsin ister Erdoğan ister başkası; Ali, Veli, Ayşe fark etmez bunların yani iktidarın başına gelenlerin, yargıya, ekonominin bağımsız olması gereken kurullarına, başta Merkez Bankası olmak üzere kim gelirse gelsin, bu kurumların hukuksal alanlarını da tamir eden bir yapı kurulmadan evvel bir şey değişmez.

 

 

Başkanlık diyorlar ama Abdullah Gül söylemişti; ‘Türk Tipi başkanlık’ demişti hakikaten tam öyle. Günlük, anlık karar alınacak, 5 sene evvel kendimizin çıkarttığı yasadan İstanbul sözleşmesinden, 5 sene sonra bir gecede Cumhurbaşkanlığı kararı ile çıktığımız; hatta bu durumun Anayasa konusunda uzman olan Mustafa Şentop’un açıklaması ile ‘Montrö bile Cumhurbaşkanı tarafından değiştirilebilir’ diye normalleştirdiği bir ülkede başka şeyden konuşamayız.

 

Bütün demokratların görüş farklılıkları olabilir. Tek bakılması gereken yer, Türkiye’nin tekrardan demokratik bir raya oturtulmasıdır. Bu rayın ana hattı da parlamenter sistemden geçiyor, biraz daha farklılaştırılabilir, kimi güçlendirilmiş kimi farklı bir şey diyor. Yargı ve bağımsız kurulların işler hale geldiği bir sistemin kurulması. Sistem değişikliği, hukuktaki ve özerk kurumlardaki bağımsızlığın tam temini gibi birkaç madde ile özetleyebilirim açıkçası.

 

DİKEY DEĞİL YATAY BÖLÜNDÜK. DEMOKRASİ PARANTEZİNDE BİRLEŞEREK MESAFE ALABİLİRİZ

 

80 sonrasına bakınca, AB reformlarını dışarıda tutabiliriz, birçok paket geldi, mecliste toplumda bir ortaklaşma vardı, bunu çıkarırsak özellikle son 5-10 senede ciddi kutuplaşma söz konusu. Bu kutuplaşma sadece iktidar değil muhalefet seçmenleri için de geçerli. Anayasa yapımında ise bir asgari mutabakat, ortaklaşma gerekiyor. Bu kadar kutuplaşmış ortamda muhalefet bile iktidara gelse toplumun genelini kuşatacak bir Anayasa yapma şansı nedir? 20 yıl Ak Parti’nin yönettiği bir ülkede muhalefetin de bu sefer AK Parti’ye oy verenleri dikkate alarak bir anayasa yapabilme ihtimalini nasıl görüyorsunuz?

 

Şimdi TurkuazLAB’in son araştırmasına göre; önemli bir araştırma idi, koordinatörlerinden Emre Erdoğan’ın da yazılarını okuyorum Perspektif’teki yazılarını okuyorum. Orada gördüğümüz tabloda ciddi bir problem var; ‘çocuğum X partinin oy vereninin çocuğu ile oynamasın’, ‘komşum olmasın’, ‘beraber iş yapmayayım’. Kutuplaşmanın ABD’de de benzerini görüyoruz, duygusal kutuplaşma çok keskinleşmiş durumda. Sadece parti anlamında değil, ortak yaşam alanlarında da bu araştırmalara göre ciddi bir problemle karşı karşıyayız.

 

Bunu, ortaklaşmayı sağlayacak belki çok fazla, herkesin ‘bu tamam’ diyeceği 7-8 maddelik; 10 maddelik bir noktaya da gelebiliriz. Tabii 2011 yılına bakınca Meclis’te tüm partilerin katılımı ile 59 maddede bir anlaşma sağlandı. Ta ki; sistem ile ilgili konular  tartışıldı ve AKP çekildi. Elimizde tüm partilerin ikna olduğu bir metin de var. Ona da bir şey eklenebilir. O da olmazsa bile hangi görüşte olursak olalım, sosyal demokrat, Müslüman demokrat, milliyetçi olabilir ama vicdanı olan herkes şunu biliyor, şu an temel olarak Türkiye’de demokrasi ve hukuk, ifade özgürlüğü, söz özgürlüğü yok. Bütün bunların sonucu olarak ekonomide bir kriz var. Tedavisi de demokrasi ve hukukun tekrar işlemesi ve artık yürümediği açık olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin değişmesi.

 

Dolayısıyla çok fazla dağıtmadan ilerlemek gerek. Aslında çok ciddi sorunlar var. Kürt sorunu var mesela. Kürt Sorununu şimdilik demokratik hukuk ana başlığı altında görüp; daha da uzatmadan halletmemiz gerekiyor. Ana 3-4 omurgayı, temel başlığı koyarak bir noktaya doğru yaklaşabiliriz.

 

Türkiye’de toplum dikey bölünseydi eğer daha büyük endişe yaşardım. Ne demek dikey bölünme? Bir tarafta solcu, sosyalist, laik olarak tanımlanan öbür tarafta da Müslüman mütedeyyin, İslamcı, milliyetçi olan bir kesim; o tam ortadan ikiye bölünmüş olmak. Benim gördüğüm kadarıyla yatay bölündük. Yani toplumun bir tarafında daha çok demokrasiyi, daha çok ifade özgürlüğünü, fikri ne olursa olsun beraber yaşamayı, barış içinde yaşamayı arzu eden milliyetçi, İslamcı, sosyal demokrat bir grup var. Diğer tarafta da demokrasiyi ve insan haklarını lütuf olarak gören kendi iktidarını devam ettirebilmek için siyasi mühendislikle yol almaya çalışan başka bir grup var.

 

Bir taraftan da bu bizim şansımız. Türkiye’de toplum bir umut görünce, farklı ışık görünce bir araya gelip bir şeyleri çözebiliyor. Bu da bir umut. Çok zor tabi kutuplaşmayı halletmek, çözmek ama ben yine de demokrasi parantezinde birleşecek her görüşten, barış isteyen insanların Türkiye’yi iyi bir yere götürebileceğini Anayasa’nın en azından temel noktalarında uzlaşabileceklerini düşünüyorum.

 

TOPLUMDA HERKES ÖZELEŞTİRİ YAPMADAN BİRARAYA GELEMİYORUZ

 

Toplumu kutuplaştırmanın temel siyaset aracı haline geldiği ortamda toplumun tüm kesimlerinden empati beklemenin ne kadar gerçekçi olduğu can alıcı bir sorun. Bu ortaklaşma çabası tavandan tabana ne kadar sirayet etti. Yeni partiler, Gelecek Partisi ve DEVA’ya biraz da üstten bakan ‘özeleştirini verdin mi?’ soruları yöneltiliyordu. Zaten aynı görüşleri benimsiyor olsalar AK Parti’den ayrılmalarını gerektirecek bir şey yoktu. Bu tarafta da CHP Genel başkanı Kılıçdaroğlu’nun ‘başörtüsünü bir numaralı gündem yaptık hiç de iyi yapmadık’ açıklaması vardı, bir tavır değişikliği görülüyor.

 

İki tarafta da büyük kitleler var, bu konulara bilenmiş olan. Yüzde 50’lere ulaşan bir Cumhur ittifakı kitlesi var öbür tarafta da Cumhuriyet mitinglerine katılmış, Abdullah Gül’e itiraz etmiş, kesin görüşleri olan kitleler vardı… Bu ayrımlara rağmen belli ön yargıları kenarda bırakarak geleceği birlikte kurabilme ihtimali var mı?

 

Türkiye’de herkes bir öz eleştiri vermesi gerek. Sadece Gelecek, DEVA değil, Davutoğlu, Babacan değil. Hepimizin; solcu, sosyal demokrat herkesin bir şey söylemesi gerekiyor.  Kemal Kılıçdaroğlu bence en çok bunu dile getiriyor. Özellikle baş örtüsü konusunda söylüyor.

 

Yakın tarihimizden birkaç nokta hatırlıyorum. 94’teki DEP vekillerinin Meclis’ten apar topar çıkarıldığı görüntü ki Ömer Faruk Gergerlioğlu’na benzer bir şey yapıldı. 98’te Merve Kavakçı’nın ‘bu hanıma haddini bildiriniz’ denilerek Meclis’ten gönderilme görüntüsü veya Emine Erdoğan’ın yakın aile dostları olan Nejat Uygur’un, Başbakan eşi olarak Gülhane’deki ziyaretine gitmesinin engellenmesi. Hayrunnisa Hanım’ın Cumhurbaşkanı eşi olarak askerler tarafından ellerinin sıkılmaktan bile imtina edilmesi. Böyle bir sürü şey var aslında.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Son 7 yıldır da; mevcut iktidarın kadına ailedeki rolünü anlatmaya çalıştığı başka bir ceberrut iktidar bakışıyla karşı karşıyayız. 46 sayfalık kongre metninde de İstanbul Sözleşmesi ile ilgili 11 sayfası çıktı. Bir kadın tarifi yapılıyor. Cumhurbaşkanı ve arkadaşları; kadına anne olacaksın eş olacaksın kız kardeş olacaksın diyor. Tabi ki anne, kardeş, eş olur ama toplumda kadınlara giydirilmeye çalışılan bu iktidar tarafından, yeni bir elbise var. Bunu da görüp bunu da tartışmamız lazım.

 

Şöyle düşünüyorum; Gelecek ve DEVA, evet öz eleştiri yapmalılar, bir kısmını yaptılar. Ama toplumun tamamı kendi öz eleştirisini vermedikçe birbiriyle yakınlaşamıyor insanlar. Gelecek ve DEVA’nın yani Davutoğlu ve Babacan’ın ayrılmasının şöyle bir özelliği daha var. CHP’nin yaptığı eleştirilere kulağını kapatan, özellikle mütedeyyin kesimden gelen pek çok insan kendi tanıdığı, kendi içinden çıkmış bu kişilerin eleştirilerine biraz daha fazla kulak kabartıyor olabilir.

 

Bir taraftan demokrasi isteyen muhalefet bloku için o kopuş önemli bir kopuş. Ama tabi yani insanların, zaman zaman sorduğu sorular da var. Davutoğlu’na ve Babacan’a da. Biz de soruyoruz. Öyle bir dönem yaşadı ki Türkiye; Suriye iç savaşından, Fethullahçıların sistem içinde kabulüne, hatta 15 Temmuz darbesine kadar giden süreçte birlikte iş yapmalarla ilgili daha net konuşmalıyız. Şunu da düşünüyorum; bütün bunları konuşa konuşa, tartışa tartışa giderken yeni yeni mecralar açıyoruz kendimize. T24, Duvar, Medyascope, Perspektif, BBC Türkçe, DW Türkçe, yeni yeni mecralar hepsi. Ben mesela gece Youtube’da haber kanalları arasında alternatif adı olan ama bence merkezde olan farklı kanalları izleyerek bilgi alıyorum. Böyle on binlerce insan olduğunu da görüyorum.  Yeni bir noktaya geldik diye de görüyorum. Arayışları da önemli görüyorum.

 

HDP’YE KAPATMA DAVASI, HDP’Yİ DAHA DA BÜYÜTÜR

 

HDP’ye kapatma davası açılaması Kürt siyasi hareketi için yeni unsur değil. Amacı daha önceki kapatma davalarından ayrışan, daha mühendislik kokan bir dava. Bu Kürt siyasi hareketini nasıl etkiler, iktidarın beklentisi gibi bölünmeye, siyasi momentumunu kaybetmeye yol açabilir mi? Paralize toplumda Kürt siyasi hareketi kendi dinamiğini koruyabilir mi, mümkün mü? Tabii seçmen kitlesinin Ankara’dan daha da uzaklaşması, yabancılaşma süreci gibi bir risk de ortada duruyor. Siz nasıl görüyorsunuz?

 

Türkiye’de Kürt sorununda bazı şeyleri Cumhuriyetin kuruluşunu da götürmek gerek. Son 40 yıldır ise hep aynı yöntemler denenmiş. Baskı ile, güvenlikçi politika ile bir yere çekilmeye çalışılmış. Kürt sorunu bu şekilde halledilebilir diye düşünülmüş. Bütün eksikliklerine rağmen, daha geniş bilgilendirme gibi eksikliklere rağmen Erdoğan ve AKP, özellikle çözüm ve barış süreci olarak adlandırılan süreçte çaba sarf etti. Hatta bir noktaya kadar da gelindi. Kan akmadı, anneler ağlamadı, hangi tarafta olursa olsun ağlamadı anneler, bir mesafe kat edildi.

 

Ne yazık ki sonra bu iş tersine döndü. Bir zaman Türkiye’nin en radikal milliyetçileri ovada siyaseti överken bugün ‘Meclis’te bile olmasın Kürt hareketi’ noktasına Türkiye nasıl geldi? Ne yazık ki bunu da ben bir siyasi mühendislik olarak görüyorum. HDP Meclis’te olmadığı zaman, 6 milyon, yüzde 85-90’ı Kürt seçmen, ne yapacaklar nerede ses verecekler? İktidarın yakındığı teröre biraz daha fazla aslında kapı aralamaz mı? Bunlar da düşünülüyordur diye zannediyorum.

 

HDP’nin kapatılması, kapatılma girişimi HDP’yi daha da büyütüyor, büyütür. Selahattin Demirtaş’ın hapiste tutulmaya devam etmesi, onu önemli bir lider haline getiriliyor. Türkiye çok denedi, güvenlikçi söylem ve politika, bölgedeki olağanüstü haller, defalarca gittim, geldim, gördüm; o havayı teneffüs ettim. Dolayısıyla bu sorunu çok açık ve net herkesin öz eleştirisini yapacağı şekilde, silahların bir daha konuşulmayacağı bir ortamda ve bence dışarının Oslo’nun Amerika’nın, Avrupa’nın karışmasına fırsat vermeden kendi içimizde bu işi çözmemiz lazım.

 

Denebilir ki; ‘ne kadar mümkün’. Gidip bakın Suriye’ye, oradaki yeni oluşan duruma bakın. Artık Kürt sorunu Amerikasız, Rusyasız ne kadar konuşulabilir? Kürt sorunu artık Türkiye sorunu değil. Suriye, Irak ve İran’sız konuşulmayı da aştı. Türkiye çözseydi belki de şu ortamda daha olumlu, Suriye’de özellikle, sözü geçen barışçıl yapıya da kavuşmuş olurdu.

 

Parti kapatarak, güvenlikçi politikalarla slogan atarak çözülebileceğini asla düşünmüyorum. Bu vakit kaybı. Türkiye’deki 100’lerce Kürt siyasetçi cezaevinde. Ahmet Türk, Kürt siyasetine girmiş çıkmış olan Ahmet Şık’lar, Gencay Gürsoy’lara siyaset yasağı getirilmesini istiyor Yargıtay Savcısı. Açılan davanın MHP kongresinden bir gün önce olması üzerinden anlamı üzerinden yorumlar yapılıyor. Bahçeli çağrı yapmıştı. Erdoğan hala bu konuda fazla bir şey söylemiş değil.  Aslında utanıyor da bir taraftan AKP, bu dava kendi döneminde açıldığı için.

 

HDP’yi kapatsanız da başka biri kurulacak diye hep söylüyorlar. Alfabede harf bitse harf satın alır gene kurarız diyorlar. İyi ki bunu söylüyorlar. Bunu demek; ‘arkadaş biz Türkiye sınırları içinde demokrasi savunmaya, Meclis’te olmaya, Meclis’ten konuşmaya da devam edeceğiz’ anlamına da geliyor. Yani bu aslında Kürtlerin Meclis’te beraber bir barışı konuşma, demokrasiyi konuşma talebini de gösteriyor buna da sevinmek lazım.

 

NACİ AĞBAL’IN ALINMASI İLE KAPANAN PARANTEZ BENİ ENDİŞELENDİRİYOR

 

Ekonomiye gelecek olursak, Naci Ağbal görevden alınması ile piyasalarda deprem oldu. Beklenmeyen bir depremdi. Sebebinin ne olduğunu da kimse anlamadı. Kimse geçtiğimiz pazartesi gününü yaşamamız için şart yokken oluşturduk ve yaşadık. Köprüden önceki son çıkış geçildi mi? Erdoğan hükümeti ne yapmaya çalışıyor an itibariyle?

 

Naci Ağbal ile beraber bir parantez açtı Cumhurbaşkanı. Birkaç sebebi vardı. Bir; Biden’ın Amerika’da seçimleri kazanması. Dış politikada bazı şeylerin değişeceğini gördü. Türkiye’de özellikle ekonomi konusunda güven ile ilgili Berat Albayrak üzerinden, damadı üzerinden sorumlu olduğunu görüyordu. O parantezi açarken hukuk da dedi. İnsan hakları reformu da bahsetti. O sürede bir şey denedi. Naci Ağbal ile ekonomide daha stabil daha özerk bir görüntü denendi.  İnsan Hakları denerek, dünyadaki bunun geri dönüşlerine bakıldı.

 

Geçen hafta Cuma günü bu parantez kapatıldı. Sebepleri var. Kimileri demokrasi, insan hakları konusunda; AB, ABD gibi yerlere bakmaya çalışıyorlar. Bu ülkelerin kendisinin ne kadar demokrasi olduğu, Irak başta olmak üzere gittikleri ülkelerdeki demokrasiyi nasıl yok ettiklerini bildiğimiz için ayrı ayıp olarak görüyorum.

 

AB’nin özellikle dün aldığı kararda, utangaç bir şekilde insan hakları eleştirisi varken utanmazca Doğu Akdeniz’deki barış ve işte Türkiye mültecileri biraz daha tutar umuduyla verilen olumlu mesajlar vardı. AB’nin utanmaz olduğunu, göçmenleri almamak için nasıl bir kirli pazarlık üzerinden gittiklerini görmek için Yunanistan’daki kampların haline bakmak yeterli diye düşünüyorum.

 

Dolayısıyla Türkiye’deki demokratik gruplar, insanlar şunu düşünmeli; Türkiye AB ile de ABD ile de Rusya ile de, Çin ile de iyi komşuluk ve ilişki sürdürmeli. Kimse şunu beklemesin, demokrasi dışarıdan gelmez, içeriden gelir. Biz birbirimizin ilacıyız. Birbirimiz ile dayanışarak demokratik değişimleri getirmemiz gerek. Türkiye; AB ile, ABD ile ticari ilişkiler içinde. Ege’de Doğu Akdeniz’de belli ülkelerle belli mutabakatları götürmek zorunda. Bunu tek bir adamın kafası ile götürmeye kalkınca gelen krizleri görüyorsunuz. Herkese el atmaya çalışıyorsunuz, 9 senedir görüşmediğiniz Mısır’a bile.

 

Bir parantez açayım Mısır’a; darbeci Sisi’yi onaylamak mümkün değil ama ülkelerin iktidarların bir prensip kararı olur. Bir diktatör ile darbeci ile çalışmama kararı prensiptir, bütün ülkelere uygularsınız. Sudan ile işbirliği yapıp daha sonra Mısır ile ‘benim görüştüğüm diktatör iyidir, öbürü kötüdür’, diye kafa karışıklığı yaratılırsa bu da olumlu olmaz.

 

Kapanan parantez Türkiye’nin geleceğine dair beni endişelendiriyor. Zaten insan hakları alanında çok ciddi gerileme içindeyiz. Bundan sonra dünyanın ekonomik olarak Türkiye’ye güvenmesi çok zor. Merkez Bankası başkanının 4 ay kaldığı ortamdan bahsediyoruz. Merkez Bankalarının özerk olması gerek. Başkanını da siyaseten bağımsız daha farklı, hani ekonomi gereklerini yerine getirecek insan olarak lanse ettiniz ve şimdi görevden aldınız. Bir parantez kapandı, üstüne üstlük kapatılan parantez de AB’den gelen sinyallerle, ‘ne olacak ki içeride istediğimizi yaparız, dışarıda da dönemsel olarak Doğu Akdeniz ile mülteciler ile bazen kapıları açarız çoluk çocuk garibanları götürürüz, hadi gidin deriz. Kimi donar, kimi nehirde boğulur… Onu da insani olarak saymayız…’

 

Öyle bir kart açtı ki AB, utanmaları gereken yeni bir kart açtılar Türkiye’ye. Türkiye kendi içinde birlikte olamazsa ne ekonomisini ne siyasetini, ne barışını ne mutluluğunu sağlayamayacak hepimiz kocaman mutsuzluklar içinde yaşayan insanlara dönüşeceğiz.

 

KENDİNİ ‘MÜSLÜMAN VE DEMOKRAT’ TANIMLAYAN BİR İKTİDARDA BÖYLESİ ZULME İNANMAZDIM

 

Medya ile ilgili son soru. Hala geleneksel medya toplumsal algıyı şekillendirmede başat aktör mü? Yoksa yeni süreçte bu çoğulcu yeni medyanın, herkesin sesini duyurmak için yeterli zemin oluşturduğu kanaatinde misiniz?

 

Yeni medyanın çok etkin olduğunu düşünüyorum ben. Milyonlarca insanın özellikle gençlerin interneti var, cep telefonu var. Oradan kolayca T24’e, Medyascope’a, Perspektif’e, Gazete Duvar’a bakarak, yurtdışı yayınları takip ederek siyasi görüşlerine şekil veriyorlar diye düşünüyorum. Tabi ki de milyonlarca lira yatırım yapılarak kurulan TV stüdyolarında hala geleneksel dediğimiz o medyada o işler konuşuluyor yapılıyor ama ben çok az insanın onlardan etkilendiğini ve ona göre bir karar verdiğini düşünüyorum.

 

Medyanın geldiği nokta tabi çok ağır. Seçimli otokrasilerde medya varmış gibi olur. Türkiye’de medyanın yüzde 95’i iktidar kontrolünde olduğu için, her akşam farklı kanallarda özellikle erkeklerin takım elbiselerini değiştirerek gezdiği bir yapı var. O yapının değişik ve enteresan şekilde, iktidar söylemini değiştirdiği anda o kitlenin de o kılığa bürünebilecek yapıları da var. Bunu da anlayamıyorum.

 

Ben ‘muhalif medya’ tanımına söylemine karşıyım. Medyanın muhalifi olmaz. Halk için kamu görevi yapar. Olması gereken budur. Karşısında olduğum bir lider yok, gazeteci olarak yanında durduğum değerlerim var. Demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü; bununla karşı karşıya gelmiş liderlerle karşı karşıya oluyorum. Bugün adı x; yarın y olur. Gazeteci kendini böyle konumlar. Gazeteci her türlü ekonomik destek, kendi maaşı dışında ister iktidar ister muhalefet hiçbir yerden, hükümet ya da belediyeden tek kuruş çıkar sağlayamaz.

 

2023 seçimlerinde 30 milyon 30 yaşın altında genç insan oy kullanacak. Bu gençlerin hayalleri var, zorluklara rağmen Türkiye’de yaşamak istiyorlar. Tüm baskılara rağmen konuşmak üretmek istiyorlar. Yeni medyanın, ki bence esas medya buralar, Türkiye için umut olduğunu düşünüyorum.

 

Kendimle ilgili bir şey söyleyeyim. İki kere ben mesleki olarak yargılandım. 1998 biri. 28 Şubat sürecinde Çevik Bir tarafından mahkemeye verildim DGM’de yargılandım. Askeri savcı vardı karşımda. O zaman bile tutuklanmadım. İkincisi de demokrasi olmadığı bir dönemde AKP döneminde 2016 yılında ben ve birkaç arkadaşım büyük bir iftira ile karşı karşıya kaldık, yargılandık, ben 1.5 yıl hapiste kaldım, 7.5 yıl ceza aldım. Yargıtay Savcısı dosyayı inceledi, beraat istedi. Yargıtay Dairesi beraatımızı onadı. Arkasından ilk derece mahkemeye tekrar gitti. Oralar daha kolay kontrol altına alınabiliyorlar. Orada tekrardan kararda ısrar etti mahkeme. Yargıtay’a gitti tekrar beraatımız istendi, şu anda dosyamız Yargıtay Genel Kurulu’nda.

 

AİHM haklarımızın ihlal edildiğini söyledi. Hükümet bu konuda itiraz da etmedi, 3 aylık süre vardı. Bizim haksızlığa uğradığımız dile getirildi. Hapisten çıktığım ilk gün yüzlerce gazeteci her görüşten beni aradı. ‘Ne kadar haksızlığa uğradığınızı biliyoruz’ denildi. Siyasi liderler de vardı. Hepsine aynı şeyi söyledim. O zaman niye konuşmadınız, niye itiraz etmediniz. O kadar cılız sesler çıktı ki; Cumhuriyet Gazetesi’nde beraber çalıştıklarımız bir tek. Başkaları ‘Ortamı biliyorsun işte’ dediler. Merkez medyadaki yayın yönetmenleri filan.

 

Şimdi ben açık açık söylüyorum; hangi mahalle hangi görüşten olursa olsun, gözümüzün içine baka baka yapılan haksızlık için söz söylemiyorsak, yazı yazmıyorsak, itiraz etmiyorsak biz gazeteci falan değiliz. Biz bunun sorumluluğunu yaşamak zorunda olan insanlarız. Kafamda hala Demokles’in Kılıcı geziyor. Hani konuşuyoruz, yazıyor çiziyoruz, doğruyu söylüyoruz. Bu benim mesleki görevim. Ben, ‘ben’ demekten utanıyorum. Hala cezaevinde bu kadar düşünce suçlusu yatarken 1.5 yıl yatmış insan olarak ‘ben’ demekten utanıyorum ama bu kadar fazla iftiraya uğranabileceğini, bu kadar fazla yalan söylenebileceğini, kendini  ‘Müslüman ve demokrat’ olarak adlandıran bir iktidar zamanında bu kadar fazla göz göre göre zulmü,  binlerce kişiye sadece bana da değil, yaşatacaklarına inanmazdım. Ama tüm bunlara rağmen Türkiye’nin geleceğinden umutluyum.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.