Herkesin Hasan Âli Yücel’i Kendine

Hasan Âli Yücel; Nurullah Ataç, Peyami Safa belki biraz da Tanpınar gibi geçiş dönemi aydınlarından. İcracı bir bakan olması ise onu diğerlerinden ayırıyor.

Biyografi okumanın en güzel yanı, gerçek kişiyle algısı arasındaki gel-gitli hikâyenin eşliğinde kişinin imgesini yeniden kurmayı denemek.  Tanıl Bora’nın hazırladığı Hasan Âli Yücel biyografisini[1] okurken de Yücel’in kişiliğinin boyutlu, katmanlı, renkli yapısının onun kişiler nezdindeki algısının farklılaşmasındaki rolünü takip edebilme imkânını buldum.

 

 

Yücel hakkındaki yorumların değişkenliği sadece onun çok yönlü karakterinden kaynaklanmıyordu. Onun hakkında konuşan, yazan insanların siyasî duruşları, kendi katılıkları, esneklikleri, dine, Kemalist ideolojiye, devrimlere, Yücel’in başlattığı projelere mesafeleri bu eleştirilerin tonunu, dozunu belirliyordu. Tanıl Bora bu farklı idraklerin, onun kişiliği ile bir kamusal figür oluşu arasındaki gerilimden kaynaklandığını düşünüyor. Bora, onu “bir tek-parti figürü”, “Kemalizmin bir figürü” ve “kültür adamı figürü” diye tanımlıyor.

 

Hasan Âli’nin algılanışında ister istemez önyargılar, dar bakışlar da işlemiş. Eleştirilerin haklılığı ya da haksızlığından öte belki günümüzde de siyasilere bakıştaki marazın tezahürleri göze çarpıyor. Siyasînin de eninde sonunda bir insan oluşu, her birey gibi değişerek, dönüşerek kendini inşa ettiğinin ıskalanması, doğarken bir beton kalıp olarak doğduğu, ölene kadar aynı kalacağı, en ufak yanlış yapma lüksünün olmadığı vehmi orada duruyor.  Eleştirenlerin de pür dosdoğru yolda yürüdükleri ve hayatları boyunca hiçbir konuda yanlış yapmamış gibi konumlanmaları işin cabası. Hasan Âli Yücel’i ona yöneltilen eleştirilerle birlikte okuduğumda acımasız bir toplum olduğumuzu düşündüm.

 

Bir hayat hikayesinden çok “entelektüel biyografi” olarak tasarlanan çalışmada Tanıl Bora, Yücel’in hayatıyla ilgili yeni bilgi sunmaktan ziyade birincil ve ikincil kaynakları ince eleyip sık dokumaya, aralarındaki bağlantıları kurmaya çalışıyor. Bu çatma işlemi sırasında yazarın sesini duyabiliyoruz, ele aldığı kişiye de ikincil çalışmalara da mesafeli, eleştirel, hata affetmeyen bir ses.

 

Çocuk Hasan Âli’yle tanışıyoruz önce. Mevlevî bir ailede, tek çocuk. Anne çok merhametli, baba biraz daha katı ve uzak. Onun babasıyla ilişkisi bana Oğuz Atay’ın “Babama Mektubu”nu hatırlattı. Baba Ali Rıza Bey, İttihat ve Terakkî’nin siyasetine tepkiyle giderek muhafazakarlaşır, Cumhuriyet’in ilanından sonra gelen devrimlere de tepkilidir. Şapka devriminden sonra başında bereyle dolaştığı için sık sık karakolda bulur kendisini. Hasan Âli’nin babasının çok onaylamadığı bu davranışları, zaman geçtiğinde özellikle 1950 sonrası onun daha rahat ve yüksek bir sesle dile getirdiği dini düşüncelerini gözlemlediğimizde içte taşınan babanın yeniden dışavurumu olarak okunabilir mi? Atay’ın da içinde taşıdığı ve zamanla ona dönüştüğünü düşündüğü babası gibi.

 

Dinle ilişkisi, Hasan Âli’yi tartışmalı kılan yönlerinden. Hoş neredeyse Ahmet Güner Sayar’ın Hasan Âli Yücel’in Tasavvufî Dünyası ve Mevlevîliği’ni kaleme aldığı 2002’ye kadar onun bu yönünü ele alan derli toplu bir çalışma olmamış, hep birkaç cümleyle geçiştirilmiş. Bora’nın deyimiyle dindarlık ondan beklenmeyen bir şeymiş, o daha çok Türk aydınlanmasının, hümanist-batıcı, rasyonalist, seküler, bilimci figürü olarak addedilmiş.

 

Yücel’in dinle ilişkisinin kafa karıştıran yönleri olduğu biyografide de açığa çıkıyor. Bir yandan özellikle 1950 sonrası kaleme aldığı yazılarında çok samimi ve sağlam bir inancı görüyoruz, diğer yandan ezanın ve ibadetlerin Türkçeleştirilmesine, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına verdiği net desteğini. Yine seküler bir devlet idaresinin, dinin özel ve vicdani alanda kalmasının, İslamiyet’in de yararına olacağı düşüncesini. Söz konusu uygulamalarda dinden kurtulmayı, uzaklaşmayı ya da onu reddetmeyi değil örneğin millîleşmiş, Türkleşmiş ve Türkçeleşmiş bir İslamiyet’in toplum için daha hayırlı ve iyi olacağı inancını benimsiyor. İslamiyet’i Türklükle mecz etmesi ve buradaki milliyetçiliği Bora’nın referanslarında açık bir şekilde görülüyor.  Yücel’in algılanışındaki farklılıklara, zıtlıklara neden olan bu yönünün Tanıl Bora’nın önerdiği okuma biçimlerinden en çok “Cumhuriyetçi laisizm ile ‘dini yaşama’ talebi arasında bir ılımlı ‘orta yol’ bulma çabası”na denk düştüğünü düşünüyorum.

 

Yücel’in Kemalizm’le, rejimle ilişkisi de farklı bakış açılarından değişen görünümler arz etmiş.  1935 yılında İzmir milletvekili olarak TBMM’ye giriyor, 28 Aralık 1938’de ise Maarif Vekilliği’ne atanıyor. Tanpınar günlüğünde onu “Atatürk devrinde açıkça dalkavuk, İsmet Paşa devrinde aşikâr şekilde parvenue [sonradan görme]” diye tanımlamış. “İnkılâbın rüzgârına, onu hususî şekilde mânalandırmadan, kendi içinde münakaşasını yapmadan uymuş” diye de betimlediğini aktarıyor Bora ve buradan hareketle onun Kemalistliğini, bunun Şeflere dalkavukluk mu yoksa hayranlık ve samimilikten mi kaynaklandığını araştırıyor.

 

Onun Atatürk’ün nezdinde yolunu açtığı düşünülen “sıfır vakası”nın[2] muhafazakâr kesimce yıllarca aşağılayıcı bir anekdot haline geldiğini, yine “dalkavukluğunu” da doğrulayan bir simgeye döndüğünü öğreniyoruz; onu çoğunlukla “vasat” bulan Nurullah Ataç’ın da onun Atatürk’e dalkavukluk ettiğini düşündüğünü.

 

Diğer yandan II. Türk Dil Kurultayı’nda ortaya atılan Güneş Dil Teorisi’ni benimsemediği için  bununla ilgili toplantılara katılmamasını bu itham karşısında bir tavır olarak okuyabileceğimizi öneriyor Bora. Yücel’in çocuklar için yazdığı şiirlerde: “Türkü ölümden /Odur kurtaran. / Odur yeniden /Türklüğü kuran” ya da Atatürk’ün naaşını taşıyanlar arasına seçilmesinin üzerine yazdığı: “Taşı O’nu… Bir cihan götürüyorsun. […] Gaflet etme, bir tarih taşıyorsun. İstikbal olmuş bir mazi götürüyorsun” ya da ölmeden önce: “O bir insan mı? Olamaz. O bir cihandı Fezalara sığmamalıydı” dizeleri, 1950’lerde, 60’larda tonunu değiştirmeyen bir sevgi ve “Ne mutlu Atatürk’tenim diyene…” sözü.

 

Yücel, Bakanlığı boyunca Millî Şef’i yüceltenler arasında en öne çıkanlardanmış. Tanıl Bora, bunu onun mimarı olduğu projelerini yürütme ve gerçekleştirme şevkinden olabileceğini ve karakterindeki çoşkun yanından kaynaklanan bir yönü olduğunu da hatırlatıyor. Kemalizm’den ne anladığı sorusuna cevabında “kalkınmanın gereği olan bir çalışma etiğinden” söz ediyor, Yücel’in ifadesiyle “Tenbel herşeyden önce bir vatan hainidir”. Bu sözleri okuyunca; Hasan Âli’nin I. Türk Dil Kurultayı’nda eski ve yeni edebiyatı karşılaştırırken divan edebiyatının insanı miskinliğe sevk ettiğini oysa halk şiirlerinin hayatla mücadeleyi öğütlediğini, “Yiğit attan düşer, yine atlanur”, savunusunun altında işleyen asıl ilke benim için daha anlaşılır oldu.

 

Kitabın 4. kısmından itibaren onun tam 7 yıl 7 ay 7 gün (28 Aralık 1938-5 Ağustos 1946) süren Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en uzun bakanlığının icraatları ve sonrasında olanlar ele alınıyor.  Bu dönemin başat projeleri Tercüme Hareketi ve Köy Enstitüleri’dir. Bu icraatlarıyla hem sevgi hem nefret imgesine dönüşecektir. Biyografiyi ayrıcalıklı kılan, tüm bu icraatları sırasında onun “insanî” yönünü daha rahat görebilmemiz. Örneğin Necip Fazıl’la, Nurettin Topçu’yla bakanlığı döneminde yaşadıklarını okumak hayli ilgi çekici. İnönü’nün muhaliflerle barışma siyaseti bağlamında Hasan Âli’nin Adnan Adıvar’ı İslam Ansiklopedisi’nin Türkçe yayınlanması projesinin başına getirmesi, Tolstoy’un Savaş ve Barışı’nın çevirisinin hapishanede bulunan Nâzım Hikmet’e sipariş edilmesi, yine hapisteki Orhan Şaik Gökyay’dan Kabusnâme’nin Mercimek Ahmet çevirisini yayına hazırlamasını istemesi gibi anekdotlarla onun bazı klişelere, kalıplara sığmayan nev-i şahsına münhasır ve kendisinden alıntılarla da örtüşen Mevlevîmeşrep yönünü zihnimizde oturtabiliyoruz.

 

Yücel’in inandığı hayat tasavvurunda insan yetiştirmenin önemi sanırım en iyi onun uhdesinde kurulan Tercüme Bürosu’nca yapılan Klasiklerin çevirilerinin Köy Enstitüleri’ndeki köy çocuklarınca okunması anlatıyor. Köy Enstitüleri İsmail Hakkı Tonguç ve Yücel’in ideal birliği ve tüm yönleriyle anlatılıyor. Türkiye’de komünizm imgesinin oluşturulmasında ve çoğaltılmasında başta Köy Enstitüleri olmak üzere icraatlarının kilit bir işlev gördüğünü delillendiriyor Bora.

 

Siyaset bir cambazlık işi, mahir ve usta olmayı gerektiriyor, düştüğünde ölüyorsun zaten. Hasan Âli de Köy Enstitüleri ipinden düştü, yeniden kalkması, anısının düştüğü yerden kaldırılması yıllar aldı. 1990’larda DSP’nin yükselişiyle ve 1997’nin Unesco tarafından Dünya Hasan Âli Yücel yılı ilan edilmesiyle daha sık anıldı, anlama çabaları arttı. AK Parti döneminde özellikle Ziya Selçuk’un bakanlığı döneminde kendisine yapılan atıfların artmasına da dikkate çekiyor Tanıl Bora.

 

Hasan Âli Yücel; Nurullah Ataç, Peyami Safa belki biraz da Tanpınar gibi geçiş dönemi aydınlarından. İcracı bir bakan olması onu diğerlerinden ayırıyor. Bu isimlerce yerilse de Tanıl Bora’nın çalışmasının sunuşundaki ifadeleriyle üzerinde hala çalışılmayı, düşünülmeyi gerektiriyor:

 

Hasan Âli Yücel, modern Türkiye’nin en uzun süre görev yapmış eğitim ve kültür bakanıdır. Türkiye’nin kültür tarihinde başlı başına bir fasıl teşkil eden, klasik dünya edebiyatı kanonu çevirisi programının başlatıcısı, yürütücüsüdür. Seksen yıldır tartışılan Köy Enstitüleri’nin ‘siyasî sorumlusudur.’ “1930’ların sonlarından 1940’ların ortalarına, tek-parti döneminin önde gelen siyasî şahsiyetlerindendir. Şiirleri, eğitim alanında incelemeleri olan, yüzlerce deneme yazmış çalışkan bir yazardır. İsmi Türkiye’de ‘kültür adamı’ figürünün alâmetlerinden sayılır. Şair Can Yücel’in babasıdır.

_

[1] https://iletisim.com.tr/kitap/hasan-ali-yucel/9980

[2] Hasan Âli, Mustafa Kemal’in 1930 Kasım-1931 Şubat aralığında bir dizi heyetle gerçekleştirdiği tren seyahatlerine Maarif müfettişi kadrosundan katılır. Heyet Kayseri’de bir lisede felsefe dersine katılır, derste Hasan Âli’nin yazdığı Mantık kitabı okutulur, bu sayede dikkati üstüne çeker. Sonrasında Sivas’ta kurulan sofrada Mustafa Kemal kendisine felsefe terimleriyle ilgili sorular sorar ve sıfır’ı tarif etmesini ister. İkisi arasında varlık-yokluk- ebediyet-adem dolayımında geçen diyalogda Mustafa Kemal, Hasan Âli’nin açıklamalarını hep kendi söyleminde hizalamaya çalışır. En sonunda Hasan Âli pes edercesine, “Efendimiz, sıfır yok demektir.” der. Mustafa Kemal, “Güzel” der, “ama”: “Bu yok olan şey bir rakamın önüne, sağına geçince onu on misli yükseltiyor. Bu nasıl olur?”, Hasan Âli şu cevabı verir: “Efendimiz, diyor daima arkanızda ve solunuzdayım. Sıfır işte efendimizin solunda olan bendenizim.” (Tanıl Bora bu anekdotu Ahmet Hamdi Başar’ın Hatıraları’ndan aktarıyor, s.190-191)

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.