İbn Haldun, Bir Düşünürden De Ötesi

Son günlerde vergilerde yapılan artışlar, içinde bulunduğumuz durumun şakaya gelir tarafı olmadığını gösterdi. Belli ki ülke ciddi bir darboğazda. Sorumlular belli. Lakin çözüm de aynı ekibe devredilmiş durumda. Yüzyıllar önce kamu maliyesi ve piyasa ekonomisine ilişkin yazdıklarını düşününce, İbn Haldun’un ne kadar ileride, bizim de ne kadar geride olduğumuzu düşünmeden edemiyor insan.

ibn haldun

27 Mayıs 1332’de Tunus’ta doğmuş bir düşünür. Sorokin, onun başyapıtı “Mukaddime” için gelmiş geçmiş tarih felsefelerinin en büyüklerinden biri diye bahsediyor.¹ Toynbee² ise “herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin tarafından yaratılmış en büyük tarih felsefesinin sahibi” diye selamlamış üstadı. 

 

Roger Owen tarafından “Modern Ortadoğu İktisat Tarihi Çalışmalarının Babası” olarak tanıtılan Charles Issawi de “An Arab Philosophy of History: Selections from the Prolegomena of Ibn Khaldun of Tunis (1332-1406), London: Murray, 1950, s. Xi” adıyla müstakil bir eser hazırlayarak katılmış kervana.

 

1992 yılında Malezya’da yapılan Readings in Islamic Economic Thought başlıklı bir çalıştaya “Ibn Khaldun’s Analysis of Economic Issues” başlıkla çalışmasıyla katılan Issawi, muazzam bir araştırmaya imza atmış.³ Ben de bu yazıda, başta Mukaddime’nin Beyrut baskılı Arapça orijinali ve Süleyman Uludağ çevirisi olmak üzere bilhassa Charles Issawi’nin yukarıda adı geçen makalesini esas alarak bazı noktalara dokunmak istiyorum.

 

Artan Vergi Oranları

 

14 Mayıs ve sonrasındaki 28 Mayıs II. Tur 2023 seçimlerinden sonra Türkiye yeni bir yola girdi. İktidar kendini ve tabanını konsolide ederken muhalefet tam bir umutsuzluk ve dağınıklık görüntüsü veriyor. Türk demokrasisi için ciddi bir eksiklik olan bu durum, daha önce muhalefetin baskısıyla farklı çözüm yolları arayan iktidarı da rahatlattı.

 

Daha önce girdiği seçim ekonomisinin de etkisiyle mali disiplinden iyice uzaklaşan iktidar, seçimler sonrasında ülkenin içine düştüğü ciddi finansal krizi çözmek için yönünü Batı ve Körfez sermayesine dikmiş gözüküyor. Yabancı sermayeyi çekmek ve uluslararası piyasalara güven vermenin yolu Şanghay Beşlisi’ne katılmak ve Heterodoks politikaları tercih değil, yüzünü tekrar Batı’ya dönmek ve Ortodoks iktisat politikalarını benimsemek olarak görünüyor.

 

Bunda ne kadar başarılı olur veya olmaz o ayrı bir konu ama son günlerde vergilerde yapılan artışlar, içinde bulunduğumuz durumun şakaya gelir tarafı olmadığını gösterdi. Belli ki ülke ciddi bir darboğazda. Sorumlular belli. Lakin çözüm de aynı ekibe devredilmiş durumda. Sonuçları hep birlikte göreceğiz.

 

Dolaylı vergilerde peş peşe yapılan artışlarla girilen ekonomi politikalarının da yönü belli oldu. Fatura doğrudan halka kesileceği için iç piyasada ciddi bir daralmayla birlikte tüketim harcamalarının kısılması ilk akla gelen sonuçlar arasında. Bu aynı zamanda satın alma gücünün düşmesi ve kamu maliyesinin de güçlendirilmesi anlamını taşıyor. 

 

Bu durumda katlamalı vergilerle iyice çaresiz kalan büyük kitle, artan enflasyon ve düşük gelir kıskacında iyice ezilecek. Ülkenin içine girdiği bu durum bilhassa sabit gelirlileri vuracak gibi görünüyor. Görünürde ciddi bir muhalefet de olmadığı için çaresiz yığınlar tam bir terk edilmişlik duygusuyla karşı karşıya.  

 

Ya Demokrasi?

 

Demokrasi derken artık kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, özgür basın, açık toplum ve bir kurallar rejiminin kastedildiğini herkes biliyor. Soru şudur: Dış kamuoyu ve bilhassa sermaye çevreleri sadece maliye ve para politikalarına dair mesajlarla ikna edilebilir mi? 

 

Sermayenin uzun tarihi incelendiğinde en fazla ciddiye alınan şeyin rasyonellik ilkesi olduğu görülüyor. Buradaki rasyonellikten kasıt, her türlü sürpriz ve belirsizliğin asgariye indirilmesi, mümkünse yok edilmesidir. Bunun anlamı toplum ve demokrasinin her tür keyfilik ve duygusallıktan (buradaki duygusallığı öfke, kin, cezalandırma, kayırma, imtiyaz, engelleme, rüşvet, yanıltıcı bilgi, irtikâp vs. şeklinde anlıyorum) arındırılmasıdır.

 

Gerçek rasyonellik budur. Weber olsaydı, insanilikten arındırılmış ruhsuz uzmanların otomat davranışları derdi. Zaten bürokrasi ve rasyonellik de aynı anlamda, insandan arındırılmış mekanik davranışlar olarak tanımlanmıştır. Pekâlâ, bu olmadan, yani bir bütün olarak öngörülebilir bir kurallar rejimine sahip olunmadan, öngörülebilir bir ekonomi ve ekonomi politikaları olabilir mi?

 

Adı üstünde “ekonomi politik”, denkleme devletin dâhil edildiği ekonomi demektir. Gerçek demokrasiye sahip olmayan bir toplum ve devlette gerçek anlamda rasyonel politikaların olabileceğini düşünmek tanım gereği mümkün değildir. Böyle bir toplumda olsa olsa güçlü oligarklardan ve onların imtiyazlı alanlarından söz edilebilir. 

 

İbn Haldun Bunun Neresinde?

 

Toynbee tarafından “herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin tarafından yaratılmış en büyük tarih felsefesinin sahibi” olarak tavsif edilen Abdurrahman İbn Haldun, vergi ve vergi oranlarına dair fasla “Bilmelisin ki devletin erken safhalarında vergi oranı ve vergi yükü düşük, hasılat ise yüksek olur; daha sonraki safhada ise vergi yükü ağır ancak toplam vergi hasılatı düşük olur” şeklinde başlar (Issawi, 1995: 255).

 

Hazret, vergi oranlarıyla ilgili sözleri bununla sınırla tutmaz, bunun nedenlerine eğilir.

 

“Devlette lüks âdetlerin yayılması, tali ihtiyaçların artması ve kamu harcamalarının yayılmasıyla, vergilerin tebaa üzerine yüklenmesi ve tebaanın kendi gelirlerinden mahrum bırakılmasına kadar bu artışlar büyür. Zamanla halkın vergi borcu ağırlaşır, ama bunu hazmederek verilmesi gerekli mutat bir borç sayar. Çünkü bu artışlar tedrici bir surette azar azar tarh edildiğinden, bunları kimin artırdığı ve kimin koyduğu kimse tarafından kesin olarak fark edilmediği gibi, sanki sıradan ve âdiyattan bir şeymiş gibi telakki edilir. Daha sonra vergi artışları itidal haddini aşar. Faydanın azalması sebebiyle gönüllerdeki çalışıp kazanma arzusu yok olur ve halkın umrana olan gönüllü katkısı ortadan kalkar. Dolayısıyla ağır vergilerle kazanmayı bekledikleri çıktı ve net kâr arasındaki faydayı karşılaştıran girişimcinin cesareti kırılır. Sonuç olarak vergi hasılatıyla birlikte üretim de düşer”.

 

“Sultanlar yanlışlıkla vergi oranlarını yükseltmekle, vergi hasılatındaki bu düşüşü azaltma yoluna giderler. Böylece artan üretim maliyetleri, tahammülü güç ağır vergi ve yetersiz kârlarla optimum olmayan ağır vergi yükü, müteşebbisi kârından tamamıyla mahrum eder. Vergi oranlarının fahiş biçimde artması ve düşük kârlar (hükümetin yüksek vergi oranlarının yüksek gelir getireceğine inanmasından dolayı), iş adamlarının umutsuzluğunu artırır. Vergi artışı üretimin düşmesine kadar devam eder ve sonuçta nüfus da düşer. İşlerin iyi olmasından asıl faydayı devletin sağlaması gibi, bu sürecin asıl zararı da devlet tarafından hissedilir. Bundan dolayı anlamalısın ki; işin başarısı ve refahı artırmak için en önemli faktör, iş adamları üzerindeki ağır vergileri mümkün olduğu kadar düşürmek ve yüksek kârları garantiye almak suretiyle teşebbüsü cesaretlendirmektir”.⁴

 

İbn Haldun’un bu görüşü iktisat teorisindeki “arz yanlı” iktisat anlayışının tipik bir örneği olarak çok sonraları Amerikan başkanlarından Ronald Reagan tarafından kendisine atıfla yürürlüğe sokulmuştur.

 

İktidar ve Nüfuz

 

İbn Haldun, ekonomiyle ilgili görüşlerini bunlarla da sınırlı tutmaz. O “ekonomi politiğin” çok erken dönemlerinde farkında olan bir düşünür olarak her ne kadar Adam Simith’ten çok önce daha tutarlı bir arz-talep ilişkisine vurgu yapsa da siyasal erki temel belirleyici olarak ekonomik denkleme dâhil etmeyi ihmal etmez.

 

“Görüyoruz ki” der, “makam ve itibar sahibi biri maişet çeşitlerinin tümüne makam sahibi olmayan birinden daha kolay ulaşır”. Çünkü der hazret, “yaranma ve himaye cihetinden makamına ihtiyaç duyulma sebebiyle ona yaklaşılır. Sonuç olarak söz konusu emek ve işlerin karşılığı olan yüksek bedel ve kıymetler onun hesabına bila bedel geçer. Böylece o (mevki ve makam sahibi kişi), karşılığında bir bedel harcanması gereken tüm işlerde halkı bedava çalıştırmış olur.

 

İbn Haldun benzer bir duruma dinî sahada şöhret yapmış kişileri de örnek gösterir. Biri maddi, diğeri de manevi olmak üzere iki iktidar türünün ekonomi üzerindeki etkisini bu kadar açık biçimde anlatmak, aslında her şeyi anlatmaktır.

 

Orada da halkın hüsnü zannını ranta çeviren davranışlara sıklıkla rastlandığına işaret eder. Şehirler, kasabalar ve badiyede bu durumda olan müteaddit kişiler görmüşüzdür diye anlatır. Halk çiftçilik ve ticarette onlar namına çalışıp çabalarken bunlar evlerinde oturarak kazançlarını artırmakta ve mallarını nemalandırmaktadırlar.⁵

 

İbn Haldun, aynı bahis altında başka bir konuya girerek meseleyi biraz daha açar. Der ki, “kazanç sadece emeğin kıymetinden ibarettir”. Bazı Marksistler acele bir hükümle bu ifadeyi “emek-değer” teorisiyle ilişkilendirse de hakikat öyle değildir. Hazret, “kişinin kazancını, yaptığı işin ‘kadr-i kıymeti’⁶ ve bu işin yapılan işler arasındaki itibarıyla halkın ona duyduğu ihtiyaç belirler” der (İbn Haldun, 1995: 361). 

 

Bu ikinci açıklama biçimi her şeyin temeline talebi, talebin de temeline ihtiyacın şiddeti, yani marjinal faydayı koyan Avusturya ekolü kurucuları Carl Menger, S. Jevons ve Walras gibi iktisatçıları akla getiriyor. Buna göre bir şeyin değerini ona harcanan “emek miktarı” değil, emeğin ürettiği şeye halkın duyduğu ihtiyaç ve bu ihtiyacın şiddeti, yani talep belirler. Talebi de marjinal fayda. 

 

Piyasa mekanizmasını bu kadar güzel anlatan bir ifadeye ne o dönemde ne de Marjinalistlere kadar sonrasında hiçbir yerde rastlanmaz. Fakat hazret kamusal düzeni sağlamaya bireysel aklın yetmeyeceğini söyleyerek, ekonomik alanda kamu otoritesine olan ihtiyaca bilhassa dikkatleri çeker. Onun kamu otoritesinden anladığı pek tabii ki günümüz anlamında modern devlet değildir. O kendi döneminin bilinen hükümet etme biçimlerinden bahseder. Çözümleri de o ve onun araçlarıyla sınırlıdır.

 

Hazretten fazlasını da beklemek haksızlık olur. Fakat yüzyıllar önce kamu maliyesi ve piyasa ekonomisine ilişkin yazdıklarını düşününce onun ne kadar ileride, bizim de ne kadar geride olduğumuzu düşünmeden edemiyor insan.

 

İşte bugün biraz da bu duygularla bu yazıyı kaleme aldım.

 

__

¹Sorokin, P. (1972), Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri”, (çev.), Tunçay, Mete, Bilgi Yayınevi, s. 17.

²Arslan, A. (1987), İbn Haldun’un İlim ve Fikir Dünyası, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları:808, Ankara, s. 2.

³Issawi, C. (1992), “Ibn Khaldun’s Analysis of Economic Issues”, Readings in Islamic Economic Thought, (editors: M. Sadeq Abul Hasan-Ghazali, Aidit), Malaysia Longman, ss.222-237.

⁴İbn Haldun, Abdurrahman Bin Muhammed, (1995) Mukaddimet-u İbn Haldun, (Tahkik) El-Üstaz Derviş El-Cûdî, El-Mektebe el Asrıyye, Sayda-Beyrut, s. 256; Issawi, C. (1995: 232).

⁵İbn Haldun, (1991), Mukaddime-2, (haz) Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul, s. 916-917. Ayrıca bkz. (İbn Haldun, 1995: 361).

⁶Süleyman Uludağ cümledeki “kaderi” kelimesini “miktar” olarak çevirmiş. Biz “kadr-i kıymeti” şeklinde çevirdik. Çünkü cümle içindeki anlamı buna daha yakın görünüyor ve ikisi arasında çok ciddi farklar bulunuyordu. Birinde nicelik (sayı), diğerinde ise nitelik (değer) manası olduğu gibi cümlenin gelişinden kavrama yüklenen anlamın ikinciye daha yakın olduğunu değerlendirdik.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.