İdlib: Görünenden Fazlası

Şubat’ın sonuna düğümlenmiş takvimden muhalifler ve sivillerin endişe duyması, Suriye Devrimi’nin Rusya ve Esed rejimine karşı direncini kaybettiğinin itirafı olarak ele alınmalı. Filhakika, sahada bu tarihi geç bulanların ana endişesi Şubat’ın sonuna kadar Rusya destekli Esed ve İran güçlerinin, İdlib kent merkezine girmesi veya Halep ile İdlib arasındaki hattı ele geçirerek İdlib hattını kuşatmaya alması korkusuna dayanıyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye’nin ulusal güvenlik endişeleri ile geçen sonbaharda başlattığı Barış Pınarı Harekâtı ve sonrasındaki gelişmeler aslında Rusya ve dolayısıyla Esed rejiminin İdlib’te elini yükseltti. Yaz boyunca kuzey Hama bölgesinde Türkiye ile tekrar tekrar ateşkes ilan edilmesine rağmen saldırılarını sürdüren Rusya ve Esed rejimi, Türkiye’nin sonbahardaki Barış Pınarı hamlesi ile ülkenin doğusunda ellerini güçlendirdi. Bu gelişmenin akabinde Rusya ve Esed rejimi, YPG/PKK ile fiziki iş birliğine girmiş olmanın rahatlığı ile Hama kuzeyinden önce İdlib’in güney ve doğu kesimine ilerledi. Han Şeyhun ilçesinin düşüşü ile başlayan yüksek saldırı dalgasını muhalif saflardaki çöküş izledi. Maarat El Numan ilçe merkezinin de Rusya ve rejimin eline geçmesi ile Türkiye artık geri dönüşü olmayan bir eşiğin geçildiğini fark etti. İmzalanan Astana ve Soçi belgeleri sahadaki hastalığın ve tedavinin prospektüsü olmaktan giderek uzaklaştı.

Yine de İdlib’te Türkiye ile Rusya-Esed arasında yaşanan gerilim genel olarak Astana ve Soçi anlaşmasının pratik süreçleri ile yorumlanıyor. İmzacı devletler olarak Türkiye ile Rusya’nın anlaşmasında satır araları okunuyor, İdlib’teki rejim karşıtı silahlı grupların ideolojik eksik ya da yanlış yorumlanan formasyonu da bu okumalarla birleştiriliyor. İdlib’teki tüm gruplar, zaman zaman ÖSO da dahil edilerek, Avrupa-merkezci bir bakışla radikal yahut kendinden menkul bir şekilde tekfirci olarak ifade ediliyor. El Kaide’den ayrılarak kendi örgütsel yapısını kuran Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) bir kenarda olmak üzere esasen İdlib bölgesindeki çoğu ‘İslami’ grubun tekfir konusunda gerek DAEŞ gerekse HTŞ’den ciddi dersler aldığını söylemek gerekiyor.

Genel kanı olarak Anadolu’daki gelenekle yorumlanmış İslami habitat dışındaki unsurların hepsini tekfirci görme anlayışı belki de en kibar tekfir biçimlerinden biri haline geldi. Oysa Suriye’de El Kaide ile yeniden kavramsallaştırılmış siyasi içerikli selefilik ile bir inanç biçimi olarak selefilik arasında ciddi bir mücadele yaşanıyordu. Bu durum Ahrar’uş Şam ile Heyet Tahrir Şam grupları arasındaki mücadelede zaman zaman kendisini göstermişti.

İç Çatışmada M5 Faktörü

İki rejim karşıtı silahlı grup arasındaki mücadele, dini ve siyasi gerekçelere yaslanmakla beraber İdlib özelinde çatışmalarının ticari arterler ve M4 ve M5 yolları üzerine yayılmasından besleniyor. 2018 yılında başlayan iki silahlı grubun çatışmasının temelindeki güç mücadelesi, M4 ve M5 yollarına hakimiyetin önemini gösteriyordu.

M4 ve M5 yollarının taktiksel öneminden bahsedilirken sıklıkla mikro-ekonomik yorumlar rağbet görüyor. Oysa Suriye ekonomisinin canlanması ve savaş öncesi döneme geri dönmesi için M4-M5 yollarından daha ileri avadanlıklara ihtiyaç var. Diğer yandan, Rusya açısından İdlib’teki durumun daha stratejik bir önem arz ettiği ortada. Denklemin diğer tarafındaki Türkiye ise Rusya’nın tercihlerinin sonuçlarına direnmeye çalışıyor.

Bu bakımdan bazı konu başlıklarını açıklığa kavuşturmak ve unutulan pratik örnekleri hatırlatmak İdlib konusunu sağlıklı şekilde ele almayı mümkün kılacaktır. Zira Suriye konusu artık siyasi bir vaka gibi görünse de geldiği noktada sonuçları bakımından askeri ve güvenlik ile ilgili bir hal almış vaziyette. Aksi takdirde politik dilek ve temenniler, ideolojik beyanlar ya da soyut kavramsallaştırmaların ötesine geçme imkânı bulamayacağız.

İdlib özelinde gelinen noktanın hikayesi ise oldukça manidar çıkarımlarla kurulmaya çalışılmakta. Oysa Suriye devrimi ya da iç savaşının yahut İdlib’in hikayesi genel olarak ifade edilenlerle ciddi bir açı farkına sahip.

Fetihten Savunmaya: Hama’dan Ders Almak

Genel kanının aksine Rusya’nın müdahalesinden hemen önceki süreçte dört büyük muhalif (Ahrar’uş Şam, Nusra Cephesi -daha sonradan Şam’ın Kurtuluşu Cephesi adını aldı-, Ceyş’ül Sünne, Nureddin Zengi) grubun çevresinde toplanan diğer silahlı muhaliflerin oluşturduğu Fetih Ordusu oluşumunun sonuna gelindiğinde Suriye’nin, özelde İdlib’in hikayesi değişmişti. Hatırlanacak olursa büyük bir başarı gibi sunulan bu süreç, İdlib, Lazkiye, Halep ve Hama vilayetlerinde rejimden büyük topraklar ele geçirilmesi ile Şam rejiminin sonunun geldiği söylemlerine neden olmuştu. Maalesef bu beklenti kendi içinde tutarsızlıklar barındırıyordu.

Beri yandan Suriye rejimi, özellikle BAAS, ülkesinde şiddeti bu kadar yüksek olmasa da ilk kez isyanla karşılaşmıyordu. İdlib özelindeki silahlı muhalefet ittifakının geniş alanları ele geçirmesi karşısında Şam rejimi 1982 yılında izlediği yönteme başvurdu. Dört vilayette geniş alana yayılan silahlı muhalifler, tıpkı Hama’daki gibi, artık görünür büyük bir hedef haline gelmişti. Kuşkusuz bu durumda Rusya’nın Şam yönetimine verdiği telkinler ile İran’ın Irak’tan taşıdığı askeri tecrübe oldukça etkili idi. Rusya’nın bu sürecin sonunda savaşa girmesi ile İran’ın Irak’taki Haşdi Şabi güçlerini Suriye’ye daha etkin şekilde yönlendirmesi bir tesadüf olmayacak kadar iyi hesaplanmış bir planlamayı göstermekte.

Bu arada şunu açıklamakta fayda var: Suriyeli ılımlı muhalefet ve rejim karşıtı diğer silahlı gruplar Fetih Ordusu yapılanması ile gerilla savaşı evresini geride bırakıp hibrit bir karakter kazanmıştı. Bu karakter ellerinde tankları, ağır silahları, füze rampaları olan ve bu ateş vasıtalarını depolama ihtiyacı ile karşı karşıya kalan muhalifleri üslenmeye ve daha toplu halde hareket etmeye yöneltti.

Artık mobilize, küçük birimlerin vur-kaç operasyonları yaparak bir anda sivil alanda kaybolan silahlı yapılar yoktu. Taraflar, rejim ve muhalifler, arasında sınırlar kesinleşmişti.

Hama vakasında Hafız Esed rejiminin kent merkezinin ele geçirilmesine karşı verdiği tepkinin düşüklüğü Beşar Esed yönetimi tarafından muhalif ittifakın genişlemesine karşı kopyalanmıştı. Rejimin askeri üslerinde konuşlanan, eğitim kampları kuran ve intikallerini askeri araçlarla yapan hedefler daha açık hedeflerdi.

Muhaliflerin Stratejik Açmazları

Fetih Ordusu koalisyonunun, muhalifler açısından olumlu yansımaları olsa da muharip sayısı böylesine geniş bir alanı tutmakta zorlanacaktı. Pek çok yerli ve yabancı rapor ve haberde on binlerle ifade edilen muhalif savaşçı sayılarının gerçeği yansıtmadığı son bir yılda anlaşıldı. Gerilla savaşından bir anda hibrit karaktere geçen düzensiz yapıların bu sayılarda savaşçıya sahip oldukları iddiası sadece bir propaganda idi. Hâlihazırda 2016 yılının hemen başında Lazkiye bölgesinde bunun ilk yansımaları vücut buldu. Hama ve Doğu İdlib’te açılan ters cephelerde konsolide olan muhalifler Lazkiye’deki ani saldırılara cevap veremedi. Bölgenin yüksek kesimleri Şam yönetiminin kontrolüne geçti. Hasılı, muhaliflerin birden çok cephede saldırılara cevap verecek güçleri yoktu.

Bu nedenlerle Suriyeli muhalifler ve diğer rejim karşıtı muhalif gruplar 2016 yılından bu yana savunma savaşı veriyor. Muhalifler ülkenin kuzeyinde İdlib-Hama-Halep bölgesinde, güneyde Şam’ın kenar mahallelerinde,Dera ve Kuneytra’da, doğuda ise Tanf bölgesinde sıkışmış halde idi. Bu coğrafi kopukluk da muhaliflerin güçlerini konsolide etmesinin ve rejimi yenme isteklerinin önündeki en büyük engeldi.

Şam’dan İdlib’e M5 Stratejisi

Şam yönetimi ve Rusya, İran destekli mezhepçi milislerin de desteği ile bu coğrafi kopukluğu değerlendirdi. Öncelikle Şam çevresindeki muhalif alanları ele geçirmeye yöneldi. Şam’ın gettosu Guta bölgesi bu açıdan özel bir önem arz ediyordu. Çünkü Guta’nın kuzey ve kuzeybatı bölgesi Şam ile ülkenin kuzeyi arasındaki M5 otoyolunu tutuyordu. Rusya’nın savaşa dahil olmasından yaklaşık iki yıl sonra Guta’daki muhalifler İdlib’e tahliye edildi. M5’in güney kolu, DAEŞ’in de bölgede yok edilmesi ile kendi açısından güvenlik altına alındı.

Rusya daha sonra sırası ile Humus bölgesinde ardından kuzey Hama’da M5 yolunu ele geçirdi. Suriye’nin doğusundan, Irak’tan, Palmira üzerinden uzanan otoyolu da ele geçirdi. Bu Rusya’nın askeri aktivitelerinin stratejik manada ekonomik sonuçlar için tasarlandığını gösteriyor. Türkiye ile imzalanan Astana ve Soçi anlaşmalarındaki Rusya’nın M5 tavrı bu manada sadece İdlib ile ilgili değil.

Rusya’nın bu çizgisinin Şam ile direk bir ilişkisi olduğunu düşünmek mantıklı görünse de Rusya, destabilize ve gerilimli haldeki Karadeniz’in kuzeyine alternatif enerji sevk yolları ve ticari rotalar oluşturmaya ve Afrika ile olan bağlantısını güçlendirmeye çalışıyor. [1] İdlib’teki baskının siyasi olarak terör kavramı ile kurulması Rusya’nın elini güçlendirirken sorunun arka planında daha makro gerekçeler yatıyor. Suriye’nin fosfat ve tuz kaynaklarını [2] savaş harcamaları karşısında kendisine yakın iş adamlarına veren Putin yönetiminin, hinterlandında Irak, İran, Kuveyt gibi ülkeleri barındıran Suriye’deki M5 yoluna güneyden kuzeye, doğudan batıya egemen olma isteği şu an için Moskova adına oldukça mantıklı.

İdlib bölgesinde M5 ve M4 yollarının kontrolü Rusya için makroekonomik ve/veya stratejik çıkarların yanında askeri maliyet açısından da pozitif sonuçlar getirecektir. Lazkiye’den Halep’e askeri sevkiyatlar için Hama bölgesinden dolaşarak 250 km ek mesafeyi masraflı hava sevkiyatı ile aşmaya çalışan Rusya, M4-M5 yollarını ele geçirerek Suriye operasyonlarındaki maliyeti bir derece daha düşürmek istiyor.

Rusya için İdlib kraterindeki yaygın silahlı muhalefet yapısının daha kuzeyde, Türkiye sınırında birikmesi bu askeri maliyetler bakımından da kullanışlı görünüyor. Rusya böylesi bir durumda M5 yolunun geri kalanı için Fırat’ın doğusunda Zeytin Dalı Hârekatı ile Barış Pınarı Hârekatı sonrasında Şam’la uzlaşmaya eğilimli YPG/PKK ile konuyu ele alacaktır. Bu durumun ilk yansımaları Şubat’ın ilk haftasındaki kısmen uzlaşılan görüşmelerde karşımıza çıkmıştı. Muhtemelen Türkiye bu müzakerelerin sonuçlarının etkilerini de yaşayacaktır.

Sonuçların Yükü ve Türkiye

Türkiye, Rusya’nın 2015 sonbaharında hazır bir strateji ile giriştiği Suriye savaşında maalesef Rusya’nın tercihlerinin sonuçları ile boğuşuyor. Astana ve Soçi mutabakatlarında BM nezdinde terör örgütü kabul edilen yapıların yükünü İdlib’te sırtlanmak zorunda kalan Türkiye, yine bu yapıları bahane ederek saldırılarını sürdüren Rusya’nın yarattığı göç sorunu ile de mücadele etmek zorunda kaldı.

Öncelikleri bakımından Türkiye’nin iç siyasi dengeyi de gözeterek yerinden edilen Suriyelilere sınırları açmaktansa siyasi bir süreci işletmek için İdlib içinde bir alan tutma çabası Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı veBarış Pınarı Harekâtı alanlarının konumunu korumak için de ciddi bir çabaya işaret ediyor. Zira Şam ve müttefiklerinin İdlib sonrasında sahada ve masada bu alanları gündeme getireceklerini tahmin etmek zor değil.

Mamafih, Türkiye’nin Adana, Astana ve Soçi metinlerine dayandırdığı İdlib’teki askeri yığınağının Rusya gibi bir güç karşısında gerçekçi olmadığını ve tek başına sorunu çözmekten uzak olduğunu belirtmekte fayda var. Zira Rusya konvansiyonel bir savaşı yürütmek için gerekli kara gücüne para-militer gruplar ve özel güvenlik şirketleri üzerinden sahip olduğu gibi hava sahası üstünlüğünü de böylesi bir savaşta aktif olarak kullanacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapısından ve gücünden bağımsız şekilde ele alındığında Türkiye’nin yanında ve karşısındaki güçler dengesi de pek lehine görünmüyor.

Rusya’nın kara gücü olarak kullandığı İran destekli radikal Şii inancına sahip terör örgütleri ile Şam’a bağlı ordu ve milis unsurlarının kapasitesi şu anda ÖSO ve diğer silahlı muhalif grupların oldukça üzerinde. Sayısal olarak abartılmış rakamları bir kenara koyarsak muharip unsur olarak Rusya’nın kara gücü unsurları da muhaliflerden daha kalabalık durumda. Hava gücünün denge değiştirici etkisi eşitlenmedikçe Türkiye’nin İdlib’te rejime veya İranlı unsurlara karşı girişeceği bir operasyonun zorlukları bu açıdan önümüzde açıkça duruyor.

Sonuç: İdlib’te Manzara Şubat’ın Sonunda Nasıl Olacak?

Velhasıl, Rusya İdlib’te savaşa girdiği günden bu yana izlediği yöntemi takip ediyor. Moskova cephesinde bu açıdan değişen bir şey olduğunu söylemek imkânsız gibi. Türkiye’nin Suriye’deki varlığının temelindeki muhaliflerin ise askeri kapasiteleri ve stratejik planlamaları uzun zaman önce çökmüş durumda. Göç akınını Suriye’de tutarak güvenlik hususunda barajlar kurmaya çalışan Türkiye’nin listesinde Fırat Kalkanı ve diğer operasyon alanlarının da altı kırmızı ile çizilmiş durumda. Askeri tercihlerin ise hava gücü ile ilgili kısmı çözülemedikçe Türkiye’nin İdlib’teki muhtemel operasyonunu Fırat Kalkanı Harekâtı, Zeytin Dalı Harekâtı ve Barış Pınarı Harekâtı ile kıyaslamak oldukça yanıltıcı olacaktır. Bu konudaki analiz ve yorumlarda papatya fallarından ziyade vaka geçmişinin geniş şekilde tahlil edilmesi daha sağlıklı olacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şubat sonuna kadar verdiği süre, bölgedeki yerel güçler açısından Rusya ve Esed rejiminin ilerleyişini sürdürmesi nedeniyle Türkiye’nin tavrı konusunda bir çekinceye neden oldu. Rusya ve Esed rejiminin Batı Halep’te ilerleyerek Etarib kasabasının eteklerine gelmesi ve Türkiye sınırına doğru ilerleme girişimi bu endişenin en temel nedeni. Bu nedenle Şubat sonunun geç bir tarih olduğu yönündeki ifadeler Suriyeli muhalifler ve siviller arasında sıkça dile getiriliyor.

Şubat’ın sonuna düğümlenmiş takvimden muhalifler ve sivillerin endişe duyması, Suriye Devrimi’nin Rusya ve Esed rejimine karşı direncini kaybettiğinin itirafı olarak ele alınmalı. Filhakika, sahada bu tarihi geç bulanların ana endişesi Şubat’ın sonuna kadar Rusya destekli Esed ve İran güçlerinin, İdlib kent merkezine girmesi veya Halep ile İdlib arasındaki hattı ele geçirerek İdlib hattını kuşatmaya alması korkusuna dayanıyor.

Tüm geçmişi ve görünenlerden fazlası ile bugün İdlib meselesinin taraflara ne getireceğini, sahada neler olacağını kestirmek oldukça güç.

________________________________________________________________________________________________________________________

[1] https://jamestown.org/program/russias-financial-tactics-middle-east/, Bkz: Russia İn The Middle East, Theodore Karasik and Stephen Blank, Editors, 2018, The Jamestown Foundation

[2] Suriye’de Humus, Deyr Zor gibi vilayetlerde yerleşik fosfat yatakları ve yakınlarındaki tuz yatakları Suriye’nin savaş öncesi önemli ticari kalemlerinden biri idi. Bu alanlardaki üretim ve Suriye’nin ihracatı savaşın başlaması ile 2016 yılına kadar sıfırlanmış durumda idi. Ancak Rusya’nın savaşa girmesi ve ülkenin doğusundaki alanları ele geçirmesi ile fosfat üretimi ve ihracatı başladı. 2018’de 328 bin, 2019’da 460 bin tona yükseldi. Yüklemeleri Lübnan’ın Trablus limanından yapılan bu zenginliklerin kuzey limanlara taşındığına dair açık kaynaklarda çok miktarda veri bulunuyor. Ayrıca bkz: Moscow collects its spoils of war in Assad’s SyriaList of Russian Companies Involved in the Syrian MarketRussian Ambitions for Syrian Phosphates

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR