İdlib’te DAEŞ mi Diriliyor, Yoksa İstihbarat Oyunları mı Derinleşiyor?

Türkiye’nin, YPG ve Libya konularını da etkilemesi muhtemel İdlib başlığında siyasi kazanımlarını korumak için yapabileceği askeri tercihleri sınırlı. Rusya’nın İdlib’e askerî harekâtını engelleme kapasitesindeki eşitsizlik nedeniyle Türkiye, saldırıları veya etkilerini engellemek için Rusya’yı çatışmasız şekilde İdlib’te daha aktif ve katılımcı bir pozisyona davet edebilir. Aksi halde herhangi bir askeri kayıpta İdlib’in Rusya’nın eline geçmesi Moskova’nın YPG konusunda daha umursamaz davranmasına neden olacaktır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye’nin Rusya ile İdlib konusunda Soçi, Astana ve Moskova süreçleri ile uzlaşmaya vardığı gerilimi düşürme mutabakatı Esed rejimi ile muhalifler arasında zaman zaman küçük çatışmalar ve bombardımanlara rağmen büyük oranda işlerliğini koruyor.

 

Kovid salgının da görece etkili olduğu çatışma durağanlığı sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile Rus ordusunun ortak devriyesi Serakib’in Tranba ilçesinden Lazkiye’nin kuzeydoğusundaki Ayn El Havar köyü arasında, M4 otoyolu üzerinde düzensiz aralıklarla gerçekleştiriliyor. Ne var ki, belirlenen güzergâh son üç aydaki saldırılar nedeniyle iki ülkenin askerleri için güvenlik riski haline geldi ve bu saldırılar Ankara ile Moskova arasındaki mutabakatın belkemiğini oluşturan bu ortak devriyeleri aksatmaya başladı.

 

Kayda geçen ilk saldırı 4 Haziran günü ortak askeri konvoyun geçişi sırasında patlayan bir mayındı. Bu saldırıyı üstlenen olmadı ancak 16 Haziran günü M4 üzerinde Türk – Rus ortak devriyesine yol kenarına yerleştirilen bir el yapımı patlayıcı ile yapılan saldırıyı o güne kadar adı hiç duyulmamış bir grup üstlendi: Çeçen Hattab Tugayı.

 

Grubun saldırı ile aynı günde açtığı telegram kanalında “Çeçen Hattab Tugayı’ndan kardeşlerimiz bir Rus aracını patlayıcı düzenek ile hedef aldı, bu sadece bir uyarı idi. Ruslar sadece bombaların dilinden anlar” mesajını ve patlama anının özgün bir açıdan çekilmiş bir fotoğrafını yayınladı. Yaklaşık bir ay sonra, 14 Temmuz’da yine M4 güzergahında Türk-Rus ortak devriyesine bombalı araç ile saldırı yapıldı. Saldırıdan iki saat sonra aynı grup, Çeçen Hattab Tugayı, haber kanalından bir duyuru ile saldırıyı üstlendi ve yine saldırı anına ait özgün bir açıdan çekilmiş fotoğraflar yayınladı. Bu sefer ilk mesajlarında “Şam Rusların cehennemi olacak” yazan grup hedeflerinin Rus askeri araçları olduğunu belirtti. Örgütün bombalı araç saldırısından sonra Türk – Rus ortak devriyesi 22. kez gerçekleştirildi ve ilk defa tüm güzergahı tamamladı. Ne var ki daha sonra belirsiz nedenlerle devriyeler rutin takvimlerin dışına çıkmaya başladı.

 

Ağustos ayına kadar sessizliğini sürdüren örgüt sonra art arda 17 ve 25 Ağustos’ta iki saldırı daha gerçekleştirdi. Açıklamalar benzerdi. Hedef Ruslar olarak belirtilmişti. Ancak bu gelişmelerin ardından farklı bir saldırı girişimi oldu: İdlib’in batısında Cisr eş-Şuğur ilçesine bağlı Sele Zuhur köyünde kullanılmayan bir okuldaki TSK üssüne planlı ve kademeli olduğu ifade edilen bir saldırı gerçekleştirildi.

 

28 Ağustos günü gerçekleştirilen saldırıda TSK üssüne gönderilen bir bombalı aracın fark edilip engellemesinin ardından üs ve çevresinde saldırganlar ile TSK ve TSK’ya eşlik eden ÖSO grubu arasında çatışmalar yaşandı. Üsse RPG atışı ve ikinci bir bombalı araç, bomba yüklü bir motorsiklet, saldırısı gerçekleştirildi. TSK’ya eşlik eden ÖSO üyelerinden ve çevredeki sivillerden hayatını kaybedenler oldu.

 

Herkes bu saldırı sonrası Çeçen Hattab Tugayı’ndan açıklama bekledi. Ancak grup sessizliğini korudu. Sonunda üç gün sonra yeni bir grup saldırıyı üstlendi: Ensar Ebu Bekir Sıddık Seriyesi.

 

Olağan Şüpheliler mi İstihbarat Operasyonu mu?

 

Ebu Bekir Sıddık Seriyesi’nin TSK üssüne saldırıyı üstlenmesinin ardından herkes yeniden ‘Kim bunlar?’ sorusunu sormaya başladı. Henüz pek çok kişi için Çeçen Hattab Tugayı gizemini korurken ortaya çıkan bu grup da yeni bir soru silsilesine neden oldu.

 

Haklarında pek çok yorum yapılan iki grup konusunda İdlibli kaynaklar oldukça net konuşuyor. Suriye Milli Ordusu sözcüsü Albay Yusuf Hammud, Çeçen Hattab Tugayı’nın DAEŞ’in İdlib’teki öncüllerinden Cundul Aksa örgütünün kalıntıları tarafından yürütülen hücre tipi bir yapı olduğunu düşündüklerini ifade etti. Bir diğer ÖSO yetkilisi Ebu Cafer* de Albay Hammud’a benzer şekilde söz konusunu grubun DAEŞ ilişkili olabileceğini konuyu derinlemesine araştırdıklarını söyledi. Cafer, “bu grubun herhangi bir istihbarat tarafından yönlendirilen bir hücre olması ihtimali de var. Bunu soruşturuyoruz. Geldiğimiz noktayı açıkça ifade edemem ancak yaptığımız soruşturma karşımızda güçlü istihbarat kaynaklarına sahip bir yapı olduğunu gösteriyor,” dedi.

 

Daha önce İdlib’teki ÖSO grubu Ceyş El-Nasr’da görevli olan gazeteci Muhammed Raşid de grubun Esed rejimi ve müttefikleri tarafından ciddi şekilde yönlendirilen bir hücre olduğunu, muhtemelen bu hücrenin eski yahut halen aktif DAEŞ üyelerinden oluştuğunu ifade etti. Sele Zuhur köyünde TSK’ya eşlik eden Feylak eş-Şam grubunda görevli Ebu Amr ise grubun sadece M4 otoyolu üzerindeki devriyelere odaklanmasının operasyonel amaçlarını açık ettiğini, bu amacın İdlib’teki görece ateşkesi ve ortak devriyeleri akamete uğratmak olduğunu belirtip “Yaptığı eylemler ve yöntemi, düşmanın yani Suriye rejimi ve Rusya emriyle çalışan küçük bir istihbarat grubu olduğunu göstermektedir,” diyerek ekledi.

 

Çeçen Hattab Tugayı ve/veya Ebu Bekir Sıddık Seriyesi’nin İdlib’te etkin Suriye El Kaidesi Huras ed-Din (Dinin Muhafızları) örgütünden olup olmadığı konusundaki görüşler ise Huras ed-Din’in sınırlı imkân ve örgütlenmesinin geçen aylarda Heyet et-Tahrir eş-Şam (HTŞ) örgütü ile yaşadığı çatışmalar nedeniyle sürekli gözetim altında olduğu için bu tip saldırıları yapamayacağı hususunda ortaklaşıyor. Ancak bileşenleri arasında mebzul miktarda tekfirci barındıran Huras ed-Din’in DAEŞ hücrelerinin saklanması için biçilmiş kaftan olduğu yönündeki görüş olağan şüpheliler listesine bu örgütü de ekliyor.

 

İdlib’teki yabancı savaşçıların önemli bir kısmını oluşturan Çeçen savaşçıların gizemli gruplar hakkındaki görüşleri de Suriyeli kaynaklarla örtüşüyor. Yedi yıldır İdlib’te savaşan Ebu Hatice** kendisini Çeçen Hattab olarak isimlendiren grubun Çeçenlerle ilişkisi olmadığını ifade etti. “Kesinlikle Çeçen değiller. Saldırılardan sonra İdlib’teki Çeçenler olarak farklı gruplardaki kardeşlerimizle iletişime geçip konuyu soruşturduk. Elbette hepimiz Rusya’ya karşıyız ancak burada böyle bir operasyon için karar bize ait değil. Doğru da değil. Şu anda Türkiye buradaki insanları korumaya çalışıyor. Hattab ismi ile ortaya çıkan grubun da geçen gün ortaya çıkan seriyenin de bir istihbarat operasyonu olduğunu düşünüyoruz,” diyen Ebu Hatice TSK’ya yönelik saldırıların Rus saldırıları olarak geri döneceğini ve bunun İdlib için şu an gerçek bir risk olduğunu sözlerine ekledi.

 

Diğer yandan Joanna Paraszczuk’un Suriye’deki Çeçen savaşçı Ebu Abdullah Kafkasi ile yaptığı röportaj da grup ile ilgili teorilerden DAEŞ’in içinde olduğu bir istihbarat operasyonu yorumunu destekliyor.

 

DAEŞ Olması Ne Kadar Mümkün?

 

Suriye’deki dönüm noktalarından biri Rakka’daki yabancı DAEŞ militanlarının çatışmasız şekilde kentten tahliye edilmesi idi. Rakka’dan tahliye edilen DAEŞ militanlarının bir kısmı daha sonra ülkenin batısında, özellikle İdlib’te Esed rejimi için kullanışlı bir şekilde ortaya çıktı. 2017 yılının sonunda başlayan ve 2018 ortasına kadar süren İdlib’in doğusundaki Ebu Duhur hava üssü çevresindeki çatışmalar sırasında Esed güçleri ile muhalifler arasındaki cephede DAEŞ bir anda ortaya çıkarak muhaliflere karşı savaşmaya başlamıştı. Aynı esnada İdlib içinde Cund El-Aksa adındaki örgüt hem muhaliflere karşı savaşıyor hem de bombalama ve suikastlar gerçekleştiriyordu.

 

İdlib içinde DAEŞ üyelerinin varlığı DAEŞ’in Deyr Zor’daki son alanı olan Baguz’un ABD öncülüğündeki koalisyon ve YPG-SDG tarafından ele geçirilmesinden sonra en yüksek seviyesine ulaştı. Esed rejimi ve özellikle İranlı radikal Şii örgütlerin ABD operasyonundan kaçarken ele geçirdikleri DAEŞ üyelerine İdlib’e gitmek şartı ile serbest geçiş hakkı tanıdıkları yönündeki şayialar 2019 yılının Ekim ayında ABD’nin DAEŞ liderini İdlib’te öldürmesi ile netleşti. Muhalif kaynaklar Bağdadi ve ona eşlik eden koruma ekibinin İdlib’e rejim sahasından geçerek ulaştığını ve 2018’den bu yana rejim tarafından bölgeye yönlendirilen DAEŞ üyeleri sayesinde saklandığını vurguladı.

 

İdlib’te çeşitli gruplara üye 30 ila 40 bin yabancı savaşçı olduğu iddia ediliyor. Ancak İdlibli kaynaklara göre İdlib’te yaklaşık olarak 8 ila 10 bin yabancı savaşçı bulunuyor. Bu savaşçıların çoğu Huras Ed-Din ve bu örgütün şemsiyesi altındaki gruplarda iken, HTŞ’de de yabancı savaşçılar yer alıyor. Pek çok yabancı savaşçı grubu ise daha küçük şekilde soydaşları ile örgütlenerek Huras Ed-Din ve HTŞ başta olmak üzere diğer büyük grupların operasyonlarına destek karşılığında ortak oluyor.

 

Bu habitat ise DAEŞ gibi faal kadrolarını yabancı savaşçılar üzerine kuran bir örgütün İdlib’te yer edinebilmesi dahası örgütlenebilmesi için oldukça müsait bir ortam sağlıyor. İdlibli muhalifler Cund El-Aksa gibi İdlib’te yerleşik örgütler ve Huras Ed-Din bünyesindeki grupların da DAEŞ için korunaklı alanlar sunduğunu düşünüyor.

 

Gelişmeler ve kökenleri itibari ile düşünüldüğünde TSK üssüne ve ortak devriyelere saldırıların DAEŞ hücreleri tarafından gerçekleştirilmiş olması mümkün görünüyor. Ancak halen düzensiz devriyelerin bilgilerine erişim, el yapımı patlayıcıların yerleştirilmesi, saldırılar için bombaların üretildiği yerler ve haberleşmenin nasıl gerçekleştiği soruları cevap bulmuş değil. Cevapları meçhul bu sorular da İdlib genelinde Çeçen Hattab Tugayı ve Ebu Bekir Sıddık Seriyesi gruplarının DAEŞ’lilerin kullanıldığı bir istihbarat operasyonu olduğu yönündeki görüşleri canlı tutuyor.

 

Türkiye Nasıl Koruyacak?

 

İdlib’te Türk-Rus ortak devriyelerine yönelik saldırılar kısa vadede sona erecek gibi görünmüyor. Şekil-isim değiştiren saldırganların İdlib’teki saldırılarının Türkiye’yi nasıl etkileyeceği konusu ise her geçen gün büyüyen bir soru işareti olarak karşımıza çıkıyor. Saldırıları Suriye meselesinde ilişkilerin yakın seyrettiği Rusya ile Libya’da yaşanan mücadelenin İdlib’e yansıması şeklinde okumak mümkün. Genel eğilim de bu yönde. Saldırılar oldukça kırılgan durumdaki İdlib dosyasını sürekli Türkiye’nin elini zayıflatan bir güvenlik açığına dönüştürüyor.

 

Ancak bu görüş yeterli değil. Zira Rusya için İdlib, Türkiye ile sürdürülebilir ilişkinin şartı değil. ABD ve NATO ile sorunlar yaşayan Türkiye ile güçlendirilmesi hedeflenen ilişkiler için İdlib dışında Rusya’nın elinde YPG başlığı da bulunuyor. Bu iki alan Rusya’ya baskın karakter olarak oynayabildiği bir askeri-diplomatik alan sunuyor. Türkiye ise İdlib konusunda Rusya’ya karşı ihtiyatlı bir çizgide durmaya çalışıyor. Kuşatılmış İdlib bölgesinin Libya’ya karşılık bir reaksiyon odağına dönüşmesini istemiyor. Devriyelere saldırılar İdlib’e topyekûn bir operasyonu tetiklemese bile Türkiye’nin elini zayıf tutmak için Rusya’ya istediği ortamı sunuyor.

 

Türkiye’nin, YPG ve Libya konularını da etkilemesi muhtemel İdlib başlığında siyasi kazanımlarını korumak için yapabileceği askeri tercihleri sınırlı. Rusya’nın İdlib’e askerî harekâtını engelleme kapasitesindeki eşitsizlik nedeniyle Türkiye, saldırıları veya etkilerini engellemek için Rusya’yı çatışmasız şekilde İdlib’te daha aktif ve katılımcı bir pozisyona davet edebilir. Aksi halde herhangi bir askeri kayıpta İdlib’in Rusya’nın eline geçmesi Moskova’nın YPG konusunda daha umursamaz davranmasına neden olacaktır. Ankara ise hem Libya hem de YPG konusundaki görece denge kozunu kaybetmek istemiyor.

 

*Yetkili güvenlik nedeniyle genel olarak kullandığı künyenin yerine Ebu Cafer künyesini kullanmayı tercih etmiştir.

**Görüşme yapılan Çeçen savaşçı güvenlik nedeniyle bu künyenin kullanılmasını istemiştir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.