İki Soykırım Davası: Srebrenitsa ve Gazze

Aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen uluslararası adli sistemin krizlerin çözümünde etkin bir enstrüman olamayışına maalesef yeniden şahit olmaktayız. Yine beklenti, Güney Afrika tarafından yapılan başvurunun nihai karara varmasının Bosna Hersek başvurusunun neticelenmesi gibi çok uzun yıllar alacağı yönündedir.

srebrenitsa soykırımı

Srebrenitsa soykırımının üzerinden neredeyse 30 yıl geçmiş olmasına karşın hâlâ 1000’e yakın mağdurun akıbeti belirsizdir. Her yıl kimliği yeni tespit edilmiş mağdurların cenazeleri anma törenleri ile defnedilmektedir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da ve hatta kelimenin tam manasıyla Avrupa’nın orta yerinde yaşanmış en ağır ve acı katliamın sorumlularının pek çoğu çeşitli sürelerdeki hapis cezalarıyla cezalandırılmıştır. Buna karşın özellikle Hollandalı barış gücü askerleri adalet önünde hesap vermemiş, Hollanda ve Sırbistan devletleri bu katliamdan kaynaklı mağduriyetleri tazmin etmemiştir.

 

1991 yılında Hırvatistan’ın ve Slovenya’nın bağımsızlıklarını ilan etmesiyle birlikte Yugoslavya iç savaşı başlamış oldu. Yugoslavya’nın dağılması, Berlin Duvarı’nın yıkılması, Sovyet sisteminin çöküşü, Demir Perde’nin çözülmesi ile yaşanan süreçte zaten beklenen bir gelişmeydi. Korkulan ise bir kez dağılma süreci başladığında bunun oldukça kanlı olacağıydı ve korkulduğu gibi de oldu. Keza Yugoslavya pek çok farklı milletten topluluğu bünyesinde barındırmanın yanında farklı dinlerden ve mezheplerden halkı bünyesinde barındıran oldukça karışık bir federal cumhuriyetti. Böylelikle etnik, dinsel ve mezhepsel temelde korkunç bir iç savaş yaşanmış oldu. 1992 yılında Bosna Hersek’in de bağımsızlığını ilan etmesi sonrası zaten iç savaş halinde olan Hırvatlar ve Sırplar Bosna Hersek’i de paylaşım savaşına girdi. Bosna Hersek topraklarında bir Hırvat Cumhuriyeti bir de Sırp Cumhuriyeti kurduklarını ilan ettiler. Bu ülkeler tanınmayan de facto güçler olarak milis kuvvetleriyle Bosna Hersek toprakları üzerinde yaklaşık dört yıl süren güç ve hâkimiyet savaşı içerisine girdiler. Yine Boşnaklar da ülke bütünlüğünü korumak için Sırplar ve Hırvatlara karşı savaştılar. Bu ülkeler var olan Hırvatistan’dan ve Sırbistan’dan ayrı ülkeler olup Bosna topraklarında yaşanan pek çok katliam ve çeşitli suçlar, bu de facto ülkelerin orduları tarafından gerçekleştirilmiştir. Sanılanın aksine Bosna Hersek topraklarındaki eylemler doğrudan Sırbistan ya da o zamanki Yugoslavya ordusu tarafından gerçekleştirilmemiştir.

 

Bosna Hersek topraklarında yaşanan bu kanlı iç savaş sonrası Boşnaklar kendi ülkelerinde mülteci durumuna düşmüş oldu. Sığınabilecek ülkelere ulaşabilenler buralara sığındı, bulamayanlar ise ülke içinde güvenli bölgelere akın etti. BM tarafından güvenli bölge ilan edilmiş yerlerden bir tanesi de de facto Sırp Cumhuriyeti içerisinde kalan Srebrenitsa’ydı. 400 kadar Hollandalı barış gücü askeri tarafından korunan kasaba BM’nin barış gücü konuşlandırdığı 1993 yılından 1995 yılına kadar güvenli bölgeyken, 1995 yılında de facto Sırp Cumhuriyeti ordusunun eline geçti. Hollandalı barış gücü askerleri herhangi bir direniş göstermeden kasabayı Radko Mladiç komutanlığındaki Sırp milislere teslim etti. 11 Temmuz 1995 ve takip eden günlerde kaderine terk edilen Boşnaklar kadın ve erkek olarak ayrıldılar. Yaklaşık 10 bin Boşnak erkek birkaç gün içerisinde öldürüldü ve toplu mezarlara gömüldü. 

 

Srebrenitsa’da gerçekleşen ve net sayısı hâlâ belirsiz olan, 10 bin kadar Boşnak erkeğin öldürüldüğü katliama dair ilk uluslararası yargılama Eski Yugoslavya için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (EYUCM) görüldü. Bu mahkeme bir olağanüstü uluslararası ceza mahkemesi olarak 25 Mayıs 1993 tarihinde BM Güvenlik Konseyi’nin 827 sayılı kararı ile kurulmuştu. Yani mahkeme statüsü ve mahkemenin madde bakımından yargı yetkisine giren suçlar katliam gerçekleştirildiğinde mevcuttu. 

 

EYUCM bugün var olan daimî Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi gerçek kişiler üzerinde yargılama yetkisini kullanmaktadır. Mahkemenin yargı yetkisine giren suçlar, soykırım suçu yanında, 1949 Cenevre Sözleşmelerinin ağır ihlalleri, savaş yasa ve geleneklerinin ihlalleri ve insanlığa karşı suçlardır. Mahkeme kişi bakımından yargı yetkisini gerçek kişiler üzerinde kullandığından devletlerin statüde yer alan suçlardan kaynaklı sorumlulukları cihetine gidememektedir. Bu sebeple EYUCM, Yugoslavya, Sırbistan Karadağ ve Sırbistan devletinin bu suçlardan kaynaklı olarak uluslararası yükümlülüklerini ihlal ettiği noktasında bir karar vermemiştir. Mahkeme başta Sırp komutan Radko Mladiç ve Sırp lider Radovan Karadzic başta olmak üzere pek çok fail hakkında başkaca suçlar yanında Srebrenitsa’daki sorumluluklarından kaynaklı olarak çeşitli sürelerdeki hapis cezalarına hükmetmiştir. Yugoslavya eski Devlet Başkanı Slobodan Milosevic hakkındaki suçlama ise yargılama devam ederken kendisinin ölmesi nedeniyle düşürülmüştür. 

 

Srebrenitsa’da yaşanan soykırıma ilişkin EYUCM yanında ulusal mahkemelerde de çeşitli sanıklara dair yargılamalar görülmüştür. Yine Dayton Anlaşması’nın eki ile kurulan ve Galatasaray Üniversitesi’nden hocam olan rahmetli Rona Aybay’ın da hâkimleri arasında bulunduğu Bosna Hersek İnsan Hakları Mahkemesi, Srebrenitsa’da yaşanan katliamdan kaynaklı olarak Republika Srpska’yı sorumlu tutmuş ve çeşitli tazmin yükümlülüklerine mahkûm etmiştir. Republika Srpska, Dayton Anlaşması gereği kurulmuş Bosna Hersek Cumhuriyeti’nin bir alt entitesidir ve bağımsız Sırbistan Cumhuriyeti ile karışmaması için uluslararası metinlerde Sırpça adı ile anılmaktadır.

 

Bosna Hersek, 1995 yılında Dayton Barış Anlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte bağımsızlığını tam olarak kazanmış olsa da, yukarıda ifade ettiğimiz gibi 1992 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsızlık ilanından sonra ilk onayladığı sözleşmelerden biri 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (Soykırım Sözleşmesi) olmuştur. Yugoslavya ise bu sözleşmeyi 1948 yılında imzalamış ve 1950 yılında onaylamıştır. Bosna Hersek topraklarında yaşanan iç savaşta henüz Srebrenitsa katliamı yaşanmadan önce yaşanan hadiseler, bir soykırım uygulandığına açıkça işaret etmekteydi. Bu sebeple Bosna Hersek 1993 yılında bu sözleşmeden kaynaklı yükümlülüklerini ihlal ettiği iddiası ile Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) başvuruda bulunmuştu. Sonrasında Srebrenitsa’da yaşanan katliam da bu yargılamaya dahil oldu. UAD’nin hukuki statüsü, yargı yetkisi ve nasıl yargılama yaptığına ilişkin detaylı açıklamaları Perspektif’te yayımlanan “A’dan Z’ye Güney Afrika-İsrail Soykırım Davası” başlıklı yazımızda yapmıştık. Bu sebeple Divan’ın yargılama yetkisine dair ayrıntılı açıklamaları burada yapmayacağım. Merak edenler bu yazımıza bakabilirler. 

 

Bosna Hersek, Soykırım Sözleşmesi’nin 9’uncu maddesi gereği davayı Divan önüne götürmüştür. 9’uncu madde, sözleşmeden doğan yükümlülüklerin ihlalinden doğan uyuşmazlıkların Divan tarafından çözümleneceğini düzenlemektedir. Sözleşmeyi onaylayan devletler böylelikle Divan’ın yargı yetkisini de tanımış olmaktadırlar. Bu başvuru ayrıca soykırımı UAD önüne getiren ilk başvuru olma özelliğini de taşımaktadır.

 

Divan, başvuru sonrası her iki taraf için de önleyici tedbir kararlarına varmış ve hatta bu kararlarını yinelemiş, fakat Yugoslavya’nın bu kararların gereğini yerine getirmemesi sebebiyle Bosna Hersek’te yaşanan trajedi, kararın alındığı 1993 yılından 1995 yılına kadar hız kesmeden devam etmiş ve nihayetinde Srebrenitsa katliamı gibi bir olayın yaşanmasına kadar varmıştır. Bu açıdan Srebrenitsa katliamının uluslararası sistemin gözü önünde göstere göstere geldiğini söylemek gerekir.  

 

Bosna Hersek, başvurusunda, Yugoslavya’nın soykırım için komplo kurmak, soykırıma iştirak etmek, soykırıma teşebbüs etmek ve soykırımı azmettirmek fiillerinin önlenmesi ve cezalandırılması yönündeki yükümlülüklerini ihlal ettiğini ve ihlal etmekte olduğunu öne sürmüştür. Yugoslavya ise usulü olarak başvurunun Divan’ın yargı yetkisine girmediğini ve kabul edilemez olduğunu, esasa dair olarak ise iddia edilen eylemlerin gerçekleştirilmediğini, gerçekleşenlerin iddia edildiği boyutta olmadığını, olayların Yugoslavya topraklarında gerçekleşmediğini, eylemlerin Yugoslavya organları tarafından gerçekleştirilmediğini, faillerin Yugoslavya’nın kontrolündeki kişiler olmadığını savunmuştur.

 

Divan, Bosna Hersek-Yugoslavya (sonrasında Sırbistan-Karadağ ve son olarak Sırbistan) başvurusunda, sorumlu devletin kendi organları tarafından gerçekleştirilmeyen, kendi toprakları dışındaki milislere verilen destek ile gerçekleşen eylemlerden devletin sorumlu tutulabilmesi için de jure bir bağlantının bulunması gerektiği içtihadını ortaya koymuştur. Bu nedenle nihai olarak Sırbistan soykırım suçunu işlemekten, soykırım için komplo kurmaktan, soykırıma iştirakten ya da soykırıma azmettirmeden sorumlu tutulmamıştır. Kararın bu kısmı oldukça tartışmalıdır. Keza bir devlet, kendi toprakları dışında kendi organı olmayan ya da kendisine bağlı olmayan milisleri silahlandırması, siyasal, ekonomik destek sağlaması halinde bu grupların işleyeceği soykırımdan de jure bir bağlantı yoksa sorumlu tutulamayacaktır. Bu da devletleri kendi ülkesi dışındaki çatışmalara meşru yollarla dahil olmamaya, buralardaki çeşitli grupları silahlandırarak, destekleyerek menfaatlerini elde etmeye itecektir. Tüm bunlar olurken de yaşanan uluslararası suçlardan hiçbir sorumluluk devlete izafe edilemeyecektir.

 

Kararın devamında Sırbistan, Srebrenitsa’da yaşanan soykırımı önleme yükümlülüğünü ihlal etmekten sorumlu tutulmuştur. Yine devamında soykırım suçu ile suçlanan Radko Mladic’i EYUCM’ye teslim etmeyerek ve Mahkeme ile tam bir işbirliği yapmayarak Soykırım Sözleşmesi’nden doğan yükümlülüklerini ihlal etmekle sorumlu tutulmuştur. Yine 8 Nisan ve 13 Eylül 1993 tarihli önleyici tedbir kararlarını yerine getirmemek ve bu surette Srebrenitsa’da yaşanan soykırımı önlemeyerek soykırımı önleme yükümlülüğünü ihlal ettiğine karar vermiştir. Son olarak da Sırbistan’ın, Soykırım Sözleşmesi’nin 2 ve 3’üncü maddelerinde düzenlenen fiilleri cezalandırma yükümlülüğünü ve EYUCM ile tam bir işbirliği içerisine girerek Soykırım Sözleşmesi’nden kaynaklı yükümlülüklerini derhal yerine getirmesine karar vermiştir.

 

Kararın bir diğer tartışmalı noktası ise Sırbistan’ın yukarıda yer verilen ihlallerine hükmedilmiş olmasının yeterli tatmin oluşturduğuna ve ayrıca bir tazminat ödenmesine gerek olmadığına, Srebrenitsa’da yaşanan soykırımı önleme yükümlülüğünün ihlal edildiğine ilişkin hükme uygun olarak bunun tekrar edilmeyeceğine dair uygun garantileri sunmasının yeterli görüleceğine karar verilmiş olmasıdır.

 

Divan’ın Srebrenitsa katliamını da içerir şekilde incelediği başvuru sonucunda vardığı kararın önemine değinilecek olursa; öncelikle yukarıda ifade ettiğimiz gibi başvuru ve karar, soykırım suçunun Divan önüne geldiği ilk davaya ilişkindir. Bu bağlamda tartışmalı noktaları olsa da devlet sorumluluğu noktasında ilk içtihadın ortaya konduğu karardır. Divan devletlerin de Soykırım Sözleşmesi’nin 2 ve 3’üncü maddelerinde düzenlenen suçların faili olabileceğini, organları aracılığıyla bu suçu işleyebileceğini söylemektedir. Her ne kadar Sırbistan’ın soykırım suçunu işleyerek Soykırım Sözleşmesi’ni ihlal ettiği kararına varmasa da devletlerin de bu noktada ceza sorumluluğunun olduğunu söylemesi bakımından içtihat niteliğindedir. Bir diğer önemli nokta, suçun varlığı konusunda her ne kadar Divan kendisi kapsamlı bir delil araştırma ve inceleme faaliyeti yürütmediyse de EYUCM’nin bu yöndeki bulgularını esas alarak bir başka uluslararası mercinin yaptığı tespitlerin kendisi bakımından da kuvvetli bir kaynak oluşturduğu yönünde tutum sergilemesidir. Bir diğer önemli nokta da Soykırım Sözleşmesi’nden doğan soykırımı önleme yükümlülüğünün ülke sınırları ile geçerli olmadığını, ülke dışında da evrensel olarak bu yönde bir yükümlülüğün olduğunu tespit etmiş olmasıdır. Divan bu yükümlülüğü mutlak bir yükümlülük olarak ele almayıp devletin gücü ve imkânları doğrultusunda bu yükümlülüğü yerine getirmesini beklemektedir. Bu bağlamda Srebrenitsa’da soykırım suçunu işleyen Republika Srpska ordusunun milisleri ile de jure bir bağlantısı olmadığından Sırbistan soykırım suçunu işlemiş addedilmese de bu milisleri desteklemesi çerçevesinde soykırımı ülke toprakları dışında önleme yeterliliğine sahipti. Bu çerçevede önleme yükümlülüğünü yerine getirmeyerek Soykırım Sözleşmesi’nin ihlalinden sorumlu tutulmuş oldu.

 

Divan’ın BM sisteminin en temel ve yetkin adli merci olması dikkate alındığında Bosna Hersek’te yaşananlar gibi trajedileri uluslararası hukuk yolu ile engellemede etkin bir rol alması beklenirdi. Ne var ki ifade edildiği üzere 8 Nisan 1993 tarihinde alınan ve aynı yılın Ekim ayında tekrarlanan önleyici tedbir kararları hiçbir fayda sağlamamış ve nihayetinde 1995’in Temmuz ayında Srebrenitsa katliamı yaşanmıştır. Yine Divan, başvurunun üzerinden 14 yıl geçtikten sonra nihai kararına 2007 yılında varmıştır. Bu karar sonrası ve Avrupa sisteminin ittirmesi neticesinde Sırbistan, EYUCM ile işbirliği yoluna gitmiş ve neredeyse 20 yıl adaletten kaçan pek çok sanık birer birer Lahey’e teslim edilmeye başlanmıştır. Divan çok daha etkin davransaydı pek çok katliam engellenebilir, pek çok sanık vakit geçirmeden adalet önüne çıkarılabilir ve çok daha etkin soruşturmalar yapılabilirdi. Bu hantallığı ile Divan, uluslararası hukuka içtihat sağlamak dışında uluslararası ihtilafların hallinde bir fayda sağlayamamaktadır.

 

Uluslararası Adalet Divanı ve Gazze

 

Bosna Hersek’in başvurusunun üzerinden 30 yıl geçtikten sonra benzer bir başvuru Gazze’de 7 Ekim sonrası yaşananlar ile ilgili olarak Güney Afrika tarafından Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali çerçevesinde İsrail aleyhine yapılmıştır. Bu başvuru çerçevesinde de Divan önleyici tedbir kararlarına varmıştır ve İsrail bu kararları yerine getirmemektedir. Aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen uluslararası adli sistemin krizlerin çözümünde etkin bir enstrüman olamayışına maalesef yeniden şahit olmaktayız. Yine beklenti, Güney Afrika tarafından yapılan başvurunun nihai karara varmasının Bosna Hersek başvurusunun neticelenmesi gibi çok uzun yıllar alacağı yönündedir. 

 

Son söz olarak tüm bu olumsuz tablo yanında Divan’ın Bosna Hersek başvurusunda verdiği kararın Güney Afrika başvurusu bakımından bazı örneklikler teşkil ettiğini de ifade edelim. İlk olarak Divan devletlerin de soykırım suçunu işleyebileceğini ve bu suçun işlenmesi için komplo kurulabileceğini, suça iştirak edilebileceğini ve suçu azmettirilebileceğini içtihat eylemiştir. İsrail bakımından farklılık, eylemlerin doğrudan kendi organı olan ordusu tarafından gerçekleştiriliyor olmasıdır. Bu noktada eylemleri gerçekleştiren militer grup ile devlet arasında de jure bağlılık olduğundan İsrail Devleti’nin Sırbistan’dan farklı olarak soykırım suçunu işlemekten sorumlu tutulması olasıdır. Son olarak da Divan, soykırım suçunu engellemenin ülke toprakları dışında da devletler için bir yükümlülük olarak ortaya çıktığına karar vermiştir. Bu haliyle Gazze’de yaşananların bir soykırım olarak nitelendirilmesi halinde İsrail’e bu eylemlerinde mali, siyasal, askeri destek veren ülkelerin, kendi organları bu fiillere katılmasa da sorumluluklarının ortaya çıkması olasıdır.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.