İkili Eleştiri: Demokratik Laiklik Hayali

Türkiye modernleşmesi ilk yüzyılında laiklik ilkesini çözülemeyen bir sorun olarak yaşadı. İkinci yüzyıla girerken, bugünden ve dünden doğru dersleri alarak, bugünün ve dünün “ikili eleştirisi”ni demokrasi ve eşit vatandaşlık penceresinden eş zamanlı yaparak “demokratik ve özgürlükçü laiklik” ilkesini ortak payda olarak kabul etme gereksinimi içindeyiz.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

2010 yılı.  Büyük ümitlerin, büyük insani trajediye dönüştüğü Arap Baharı’nın başlamasının hemen öncesi. 

 

Ahmed An-Na’im, Harvard Üniversitesi yayınlarından çıkan önemli kitabı “İslam ve Seküler Devlet” (Islam and the Secular State) üzerine toplantı için İstanbul’da. 

 

An-Naim kitabında bugün daha da önem kazanan şu önermeyi yapıyor.  Max Weber’den esinlenerek “devlet ve siyaset alanlarını (ki bu ayrıma kamusal alanı da ekleyebiliriz) ayırmalıyız; böylece, devlet aygıtının ve yönetiminin laik olmasını, buna karşılık siyasetin/siyasi alanınsa çoğunluk ilkesi içinde örgütlenmesini ve farklı dinsel kimlikleri temsil eden siyasi partilere açık olmasını önerebiliriz. Laik devlet-çoğulcu siyaset ayrımı, hem genelde, hem de, altını çizelim, Müslümanlar özelinde yararlı ve kabul edilmesi gereken bir ayrımdır.  Laik devlet müslümanlar için yararlıdır. Destek verilmesi gerekir.”  

 

Kitabı okuduktan sonra An-Naim’e yazmıştım. İstanbul’daki kitap toplantılarında buluşmaya karar verdik. Yaptığı öneri, sadece 11 Eylül sonrası dünya için değil, Türkiye örneği için de çok önemliydi.

 

Laiklik, anlayış ve uygulama düzeylerinde, Türkiye’de (karşılaştırmalı olarak örnekleri arttırabiliriz) sadece (a) din ve devlet işlerinin ayrılması olarak hareket etmiyordu; aynı zamanda da, (b) dinsel kimliklerin, tercihlerin ve taleplerin kontrol altına alınması, böylece kamusal alanda dinin etkisinin azalması ve bu alanın sekülerleşmesi amaçlarını içeren bir yapıya sahipti.   

 

Türkiye’de modernleşme süreci içinde laikliğin çok sorunlu bir yapıya sahip olmasının esas nedeni de din ve devlet işlerinin ayrışmasından daha çok kamusal alanın çoğulculuk yerine sekülerleştirilme temelinde denetlenmesinden kaynaklandı. Denetleme aynı zamanda farklı kimliklerin dışlanması, ötekileştirilmesi ve disiplin altına alınması anlamına geliyordu.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı bu işlevi gören ana kurumdu. Başörtüsü meselesi uzun yıllar bu sorunlu yapının bir göstergesi oldu. Başörtüsü, parti kapatma nedeni olarak görüldü. 

 

An-Na’im’in önerisini Türkiye örneği içinde çok önemli gördüm. Onunla yaptığımız kitap tanıtım toplantılarında da Türkiye örneğini tartıştık. Laikliğin var olan yapısı içinde sadece o gün değil, sonradan da ciddi sorunlar yaratacağını konuştuk.

 

An-Na’im ile şu iki noktada aynı düşünüyorduk: birincisi, siyasal alanın ve kamusal alanın farklı kimliklerin “tanınması” temelinde “çoğulculuk” ve bu kimliklerin devletle ve birbirleriyle ilişkilerinde eşit haklara sahip olmaları anlamına gelen “eşit vatandaşlık” ilkeleri temelinde örgütlenmesinin ön koşulu devletin laik olmasıdır. 

 

İkincisi, bu aynı zamanda, farklılıklar arası birlikte yaşama kültürünün gelişmesinin de itici gücünün çoğulculuğu ve eşit vatandaşlığı destekleyen bir laiklik anlayışı olduğunu bize gösterir. Maalesef bu iki önerinin tersine, son yıllarda Türkiye’de, din ve devlet işlerinin ayrımı temelinde bile ciddi sorunların ortaya çıktığını gördük.

 

15 Temmuz darbe girişimi, dinsel bir grubun/hareketin devlet içinde örgütlenerek devleti ele geçirme amacını askeri darbe yaparak yaşama geçirmesi teşebbüsüydü. Geçmişteki dışlayıcı laiklik uygulamalarından ve özellikle 15 Temmuz’dan ders almak yerine AK Parti yönetimi,  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Cumhur İttifakı içinde hareket tarzıyla kendi Sünni İslam’a dayalı hegemonyasını kurmak istedi.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı, son dönemdeki kabul edilemez tavrı ve söylemleriyle, ben-öteki ve dost-düşman ayrımı üzerine kurulu dışlayıcı ve ötekileştirici laikliğin üst sınırının nereye kadar gidebileceğini ve neleri içerebileceğinin gösterdi.

 

Bu yönde gelişmeler bize aynı zamanda demokratik laiklik hayalinin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha hatırlattı. Türkiye’nin yeniden demokratikleşme olasılığının ya da yeni hikayesinin önemli boyutlarından birinin, dünün ve bugünün eş zamanlı ikili eleştirisiyle, “laik devlet-çoğulcu siyaset/kamusal alan-eşit vatandaşlık” anlamına gelen demokratik laiklik hayali olduğunu ortaya koydu.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı

 

Demokratik laiklik hayali üzerine görüşlerimi etkileyen bir sohbete gönderimle devam edeyim. 2008 yılında, karşılaştırmalı din-devlet-toplum üzerine yapılan bir araştırmanın toplantısındayım. Araştırmanın Türkiye kısmını yapıyordum. Küresel Dönemde Karşılaştırmalı Sekülerlikler başlığıyla çıkacak (2010) kitabımızın son hâle gelmesi için toplanmıştık. Bu konularda çok önemli çalışmalar yapmış Charles Taylor ve Jose Casanova ile gün boyunca süren çalışmadan sonra akşam yemeğinde sohbet ediyoruz.

 

Casanova, bir makalesinde de yazdığı ve bir cümlede Diyanet İşleri Başkanlığını tüm sorunlu yapısıyla çözümlediği o müthiş saptamasını hatırlatarak sohbeti başlatıyor: “Öyle bir Diyanet İşleri Başkanlığınız var ki, toplumda hiçbir kimliği hoşnut edememe gibi bir işi başarıyor. Sünni Müslümanlara göre çok Laik; Alevilere göre çok Sünni;  Kürtlere göre çok Türk; dinsel azınlıklara göre çok İslami. Bir taraftan laik devletin güvencesi olması gerekiyor, diğer taraftan sadece Sünni İslamın diğer dinsel ve kültürel kimlikler üzerinde hegemonya kurması için çalışıyor.”

 

Diyanet İşleri Başkanlığı: Hiçbir kimliği hoşnut edemeyen bir kurum.

 

Casanova, bir cümlede nasıl da doğru bir tanımlama da bulunuyor. Casanova’ya, “Tümüyle katılıyorum. Saptamana sadece bu kurumun bütçesinin iki bakanlıktan daha fazla olduğu ve bu kurumu kapatma isteminin parti kapatma nedeni sayılabileceği noktalarını ekleyebilirim” diyorum.

 

Aradan geçen on sene Casanova’yı doğruluyor: sadece, iki farkla: Sünni İslamı temsil eden Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti yönetimi altındaki Türkiye’de artık laik kimlik de hoşnut değil ve şikayetçi. Diyanet İşleri sadece Sünni İslam ile özdeşleşmiş durumda ve sadece bu kimlik temelinde çalışıyor. Bütçesi ise artık iki değil çok daha fazla bakanlığın toplam bütçesine ulaşmış durumda. 

 

 

Çoğulculuğa, özgürlüğe, demokrasiye ve eşit vatandaşlığa inanan biri olarak her zaman Charles Taylor’ın “çoğulcu toplumda birlikte yaşamak ancak bir siyasal norm olarak laikliğin toplumun geniş kesimleri tarafından ortak payda ya da farklılıklar arası birlikteliğin kurucu ögesi olarak kabul edilmesi ile mümkün olabilir” saptamasını çalışmalarımın başlangıç noktası olarak almışımdır. 

 

Taylor’un paradigma kurucu nitelikteki ve Templeton ödüllü kitap çalışması “Seküler Çağ”ın (2007) ana fikri, “çoğulcu toplumda hem farklı dinsel ve kültürel kimliklerin tanınması hem de farklılıklar içinde birlikte yaşamanın mümkün kılınması için, laikliğin ortak paydayı kuran norm olarak kabul edilmesi ön koşuldur”

 

Buna şunu da ekleyebiliriz: farklı dinsel ve kültürel kimliklerin devletle ve birbirleriyle ilişkilerinde  “eşit vatandaşlık” ilkesi içinde hareket etmeleri de, laikliğin ortak payda olarak kabul edilmesi ile mümkün olur.

 

Taylor’a dönüyorum, ve Seküler Çağ’da söylediklerin Türkiye örneğinde de geçerli olduğu gibi, Diyanet İşleri’nin nasıl ve hangi anlayış içinde hareket etmesi gerekir sorusuna da yanıt veriyor” diyorum.

 

Bu sohbeti aklıma getiren, son dönemde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, Atatürk sevgisinden, “günaydın” demeye karşı kabul edilemez görüşleri (ki Sünni İslam ile özdeş olduklarını zannediyor) ve toplumu birleştiren değerlere karşı müdahaleleri oldu. Erbaş’ın toplumun çok önemli bir değeri olan Atatürk’e hakaret amaçlı tavırları son olarak “Günaydın” demeyi “Cahiliye Dönemi” ürünü olarak tanımlamasıyla birleşti. 

 

Son dönemde, Atatürk’e hakaret ile kulağa modern gelen her tavrı ve tercihi kötülemek sadece medyada ve kamusal tartışmalarda  yapılmıyor: Ayasofya Cami İmamı’ndan Diyanet İşleri Başkanı’na kadar önemli kurumlardan da bu tür kötülemeleri duyuyoruz ve görüyoruz.

 

Bunun dört amacı olduğunu düşünüyorum:

 

(a) dost-düşman ayrımı üzerinden hareket eden bir siyaset anlayışıyla laiklik ilkesini kötülemek ve düşmanlaştırmak;

 

(b) siyaset dışı olması gereken Diyanet İşlerini aşırı siyasallaştırmak ve Hükümetin hizmetine sunmak;

 

(c) sadakati liyakatin önüne koyan ve lidere mutlak sadakat temelinde hareket eden bir yönetim anlayışını benimsemek;

 

(d) esas amaç olarak Sünni kimliğin hegemonyasını pekiştirmek için çalışmak.

 

Ali Erbaş’ın Diyanet İşleri Başkanlığı, Ayasofya’nın Cami olarak açılışındaki elindeki kılıçtan “gününüz aydın olsun” anlamına gelen günaydın demeyi cahillik olarak görmesine kadar uzanan çeşitli örnekler içinde bana böyle bir izlenim veriyor.

 

Ali Erbaş söylem ve tavrıyla, esas görevi olan birleştiriciliği ve güveni değil, tam aksine kutuplaşmayı, güvensizliği ve ötekileştirmeyi körükleyen bir hareket tarzını sergiliyor. Diyanet İşleri Başkanlığını, dinsel ve kültürel kimlikleri dışlayan ve sadece Sünni İslam’ın hegemonyasını kurmak için çalışan bir kuruma dönüştürüyor.

 

Sünni müslümanların böyle bir isteği var mı, onu da bilmiyoruz. Ama, Ali Erbaş’ın tavır ve söyleminin bu kimlik içinde de rahatsızlık yarattığını okuyoruz, dinliyoruz. Ali Erbaş’ın her yaptığı ve söylediği bize farklılıklarımız içinde birlikte yaşamamız ve eşit vatandaş olmamız için laikliğin ortak payda olarak ne kadar önemli olduğunu  gösteriyor.

 

Ali Erbaş yaptıklarıyla bana aynı zamanda Casanova ve Taylor’ın görüşlerinin bugün dünden daha da geçerli olduğunu hatırlatıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bugün aşırı derece siyasallaşmış, kutuplaştırıcı ve toplumun geniş kesimlerini dışlayıcı ve değerlerini zedeleyici bir hareket tarzı içinde. Bir taraftan aşırı bütçeye sahip, diğer taraftan söylem ve eylemiyle toplumun geniş kesimleri içinde aşırı derecede hoşnutsuzluk yaratan bir kurum görüntüsünde. Büyük bir ikilem…

 

İkili Eleştiri: Demokratik Laiklik Hayali

 

Bununla birlikte şu saptamayı da yapmalıyız. Bu yazının başında vurguladığım gibi, bugünü eleştirmek, dünü eleştirmemek anlamına gelmemeli. Dün de, laiklik ve Diyanet İşleri sorunlu, dışlayıcı ve ötekileştirici bir hareket tarzına sahipti. birlikte yaşama ve eşit vatandaşlık ilkelerinin ortak paydası olma niteliğinde değildi. Ama, bugünkü kadar hiç bir zaman aşırı siyasallaşmış, ortak değerlerimize ve hayat tarzlarına bu kadar hakaret edici bir eylem ve söylem tarzı içinde değildi. Sadakati bu kadar liyakatin önüne koymamıştı. 

 

Bugünü eleştirmemiz gerekiyor. Ama, dünün de sorunlu yapısını unutmadan. Bugünü ve dünü eş zamanlı masaya yatıran ve tartışan “ikili eleştiri” yapmalıyız. Laikliğin siyasal bir norm olarak önemi ve yapıcı katkısı, çoğulculuk, özgürlük, haklar ekseninde eşit vatandaşlık ve demokrasi ile birleştiğinde ortaya çıkıyor. 

 

Türkiye modernleşmesi ilk yüzyılında laiklik ilkesini bir sorun, çözülemeyen bir sorun olarak yaşadı. Ali Erbaş’ın tavrı ve söylemine kızmak gerekli ama yeterli değil. İkinci yüzyıla girerken, bugünden ve dünden doğru dersleri alarak, bugünün ve dünün “ikili eleştirisi”ni demokrasi ve eşit vatandaşlık penceresinden eş zamanlı yaparak “demokratik ve özgürlükçü laiklik” ilkesini ortak payda olarak kabul etme gereksinimi içindeyiz.

 

Türkiye’nin yeni hikayesi, dünün ve bugünün ikili eleştirisinin üzerine kurulu demokratik laiklik hayalini içermeli.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.