İklim Bilimini İnkâr ve Manipülasyon

İklim inkârcılarının ve şüphecilerinin mücadelesi önemli iki faktörün kaybına ve erozyonuna sebep oldu: Zaman ve kamuoyu desteği. Bilimsel kanıtlar, bilimi inkâr eden politikacılar ve endüstrilerin desteklediği gruplar tarafından kasıtlı olarak çarpıtılarak iklim değişikliği üzerine yanlış tartışma zeminleri yaratıldı. Şüphe tohumlarının ekilmesi, zamanında alınması gereken önlemlerin alınmasını engelledi.

2021 Aralık ayı sonunda Netflix’te gösterime giren “Yukarı Bakma” (Don’t Look Up) oldukça ses getiren bir hiciv olarak sinema tarihine geçti. Konusu itibarıyla bilim, politika ve medya çevrelerinde de sıkça tartışıldı. Filmde, bir astronomi lisans öğrencisi ve profesörü, Güneş Sistemi içinde dönen bir kuyruklu yıldızın Dünya ile doğrudan çarpışma rotasında olduğunu ve 6 ay 14 gün içinde %99,7 olasılıkla dünyaya çarpacağını hesaplarlar. Geriye siyaseti ve toplumu gerekli önlemleri zamanında almaya ikna etmek kalır. İşin trajik ve komik yönleri de bu süreçte ortaya çıkar. Çoğu Hollywood filminin aksine mutlu bir sonla da bitmiyor, kuyruklu yıldız dünyayı yok ediyor ve bir avuç zengin ve politikacı başka bir gezegene kaçıyor.

 

Filmdeki tehdit olan kuyruklu yıldız yerine farklı tehditleri de koysak bağlam pek değişmeyecektir. Filmin yönetmeni ve senaristi Adam McKay, David Wallace-Wells’in Yaşanmaz Dünya- Isınma Sonrasında Hayat (Domingo, 2020) kitabından çok etkilendiğini, filmde toplumun, bilim insanlarının ve politikacıların iklim değişikliğine tepkisini tanımlamak için dünyaya çarpacak bir kuyruklu yıldızı metafor olarak kullandığını belirtiyor.

 

Peki iklim değişikliği söz konusu olunca bilim bize neler söylüyor?

 

Yaklaşık 200 yüzyıl önce Fransız fizikçi ve matematikçi Jean-Baptiste Fourier, dünyanın atmosferinin gezegeni bir boşlukta olacağından daha sıcak tuttuğunu öne sürdü ve atmosferin görünür ışık dalgalarını verimli bir şekilde yeryüzüne ilettiğini fark etti. Atmosfersiz bir dünyanın daha sıcak olacağını savundu ve insan faaliyetlerinin dünyanın iklimini etkileyebileceğinden şüphelendi.

 

160 yıl önce İrlandalı fizikçi John Tyndall, sera etkisini kanıtlayan ilk bilim insanı oldu. Atmosferdeki su buharı veya karbondioksit miktarındaki herhangi bir değişikliğin iklimi değiştirebileceğini fark etti.

 

130 yıl önce İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius ise atmosferde yoğunluğu giderek artan sera gazının iki katına çıkması durumunda yerküre sıcaklığının 5 ila 6 derece artacağını hesapladı. Kömüre de vurgu yapan Arrhenius, kömür yakmanın 3.000 yıl içinde karbondioksit seviyelerinde yaklaşık %50’lik bir artışa yol açacağını tahmin ediyordu. Petrolün ve doğalgazın henüz yaygınlaşmamış olması, Arrhenius’un tahminlerini o dönem için iyimser kılıyordu.

 

65 yıl önce ABD’li oşinograf Roger Revelle, bizleri insanlığın sera gazları salarak gezegende “büyük ölçekli bir jeofizik deney” yürüttüğü konusunda uyarmakta haklıydı, çünkü dünyaya salınan karbon miktarı ne kadar çok olursa olsun okyanusların bunu absorbe edecek kadar büyük hacimli olduğuna dair yaygın inancı çürütmüştü.

 

1979’da Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) düzenlediği Birinci Dünya İklim Konferansı, uluslararası toplumun ilk defa konuya bütünlüklü bir şekilde bakmaya başlayacağının işaretiydi. 1988 yılında WMO ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından, iklim değişikliği konusunda mevcut bilimsel, teknik ve sosyoekonomik bilgi ve çalışmaların değerlendirilmesi ve politika yapıcılara yol göstermesi amacıyla Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) kuruldu. O yıllardan bugüne bilim dünyası iklim değişikliği konusunda çok kapsamlı araştırmalar yaptı, şüpheye yer bırakmayacak veriler sundu. Rapor üstüne rapor, veri üstüne veri, ölçüm üstüne ölçüm iklim değişikliğine dair tabloyu net bir biçimde gözler önüne serdi.

 

Bilimi Gözden Düşür, Kafa Karışıklığını Yay ve Şüphe Uyandır

 

Bilim dünyası ne zaman ticari ilişkiler veya yerleşik çıkarları işaret etse hep aynı akıbete uğradı.

 

Çevre ve insan sağlığına olumsuz etki eden sektörler (ki bunları neredeyse 100 yıl geriye götürmek mümkün) DDT, kurşunlu benzin, tütün, asit yağmurları, ozon tabakasının seyrelmesi gibi konularda yaptıkları gibi bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu gerçekleri inkâr etmek, bastırmak, çarpıtmak ve manipüle etmek dahil kapsamlı faaliyetlerde bulundular. 1970’lerin sonlarından itibaren işlerin ciddileşmeye başlamasından, yani bilimsel araştırmaların iklim değişikliği ile mücadelede alınacak siyasi ve ekonomik tedbirleri ortaya koymasından ve okların er ya da geç fosil yakıt endüstrisine yöneleceğinin anlaşılmasından itibaren harekete geçildi.

 

Naomi Oreskes ve Erik M. Conway 2010 yılında yayınladıkları Şüphe Tacirleri adlı kitapta siyaset ve endüstri ile bağlantıları olan bir grup bilim insanın nasıl benzer stratejilerle -bilimi gözden düşür, kafa karışıklığını yay ve şüphe uyandır- farklı bilimsel kulvarlarda etkili olduğunu ortaya koydu. Özellikle fosil yakıt endüstrisi 80’lerin başından itibaren karbon emisyonlarına katkılarını bilimsel olarak bilmelerine rağmen gerçeğin üstünü örttüler. Düşünce kuruluşlarını fonlayarak kamuoyu nezdinde tartışmanın “objektif” bir şekilde yürütülmesini sağlamaya çalıştıklarının altını çizdiler. Ağırlıklı olarak ABD’deki Cumhuriyetçi çevrelere yakın duran düşünce kuruluşları daha etkin bir rol oynadı. Temelde iklim değişikliğinin insan kaynaklı olmadığı, daha da ileri giderek iklimin değişmesinin insanlık için olumlu yönleri olduğu ve bunun sonucunda politika yapıcıların herhangi bir aksiyon almaları gerekmediğini savundular. İklim değişikliğine olan katkılarının gölgelemek için sorumluluğu bireylere yüklemekte beis görmediler. İklim değişikliğine dair söylemi etkilemek için milyarlarca dolar harcandı. Toplumsal hareketlerin organizasyonları ve eylem repertuarları taklit edildi. Meslek grupları, yaş grupları, dini topluluklar örgütlendi, finanse edildi. Medya mecraları kullanılarak dezenformasyon kampanyaları düzenlendi. Eşgüdüm halinde ve geniş çaplı etkinliklerle inkâr kampanyaları yürütüldü. Uluslararası iklim müzakerelerinde hükümetlerin etkili önlemler almalarını engellediler, anlaşmaları sulandırmak için çaba gösterdiler.

 

Peki kim bu çaba gösterenler? Öncelikle bunu siyasal ve ekonomik elitlerin bir koalisyonu olarak değerlendirmek lazım. Çıkarların örtüştüğü, kesiştiği ortak mücadele alanlarından belki de en önemlisi iklim değişikliği. Geçmiş on yıllarda gündeme gelen bilimsel konular çoğunlukla tek bir sektörü, regülasyon üzerinden etkiliyordu ama iklim değişikliği ile mücadelenin bütünlüklü yapısı ekonomik ve siyasi çıkarlar için daha büyük ve ciddi bir tehdit oluşturuyor. Fosil yakıt endüstrisi ana gövdeyi oluşturmakla beraber otomotiv, petro-kimya ve tarım kimyasalları endüstrileri bilimsel çalışmaların inkârı veya manipülasyonunda başrollerde gözüken sektörler.

 

Ne Kaybettik?

 

İklim inkârcılarının ve şüphecilerinin mücadelesi önemli iki faktörün kaybına ve erozyonuna sebep oldu: Zaman ve kamuoyu desteği. Bilimsel kanıtlar, bilimi inkâr eden politikacılar ve endüstrilerin desteklediği gruplar tarafından kasıtlı olarak çarpıtılarak iklim değişikliği üzerine yanlış tartışma zeminleri yaratıldı. Şüphe tohumlarının ekilmesi, zamanında alınması gereken önlemlerin alınmasını engelledi.

 

Toplumlar bilimsel alarm zillerine kulak kapatmak durumunda kaldı, çünkü siyaset cephesi geleceği işaret etti, maliyetleri ön plana çıkardı, ekonomik büyümeyi her türlü iklim politikasının önüne koydu. Kamu yatırımlarının önü kesildi, geciktirildi veya azaltıldı. Sadece küresel anlaşmalarda değil ulusal düzeyde ve yerel yönetimlerde olası iklim değişikliği ile mücadele ve iklim değişikliğine uyum politikalarını sekteye uğrattı. Basit önleyici tedbirler bile alınamadı. Alınmayan önlemler on binlerce insanın hayatına mal oldu, topluluklar yerlerinden yurtlarından edildi, biyoçeşitlilik kaybı arttı. Fosil yakıtlara sübvansiyonlar artarak devam etti. Yeni petrol kuyuları açıldı, doğalgaz hatları döşendi, açık denizlere petrol platformları dikilmeye devam etti. 2020 İklim Şeffaflığı Raporu’na göre G20 ülkeleri 2019 yılında kömür, petrol ve doğalgaza yönelik teşviklere 130 milyar doları aktardı. Yeşil enerjileri destekleyecek yasalar ertelendi, temelde rüzgâr ve güneş enerjilerinin pahalı, güvenilmez ve verimsiz olduğu fikri yaygınlaştırıldı. İklim aktivistleri kriminalize edildi, fosil yakıt şirketlerine ve hükümetlere açılan iklim davaları kabul edilmedi.

 

Bilim insanları da bu saldırılardan nasibini aldı. Kasım 2009’da Birleşik Krallık’taki Doğu Anglia Üniversitesi İklim Araştırma Birimi’ndeki bilim insanları arasındaki yazışmalara dair 1.000’den fazla e-posta çalındı ve kimliği bilinmeyen bir hacker tarafından kamuoyuna duyuruldu. “Climate Gate” olarak adlandırılan bu olayda iklim şüphecileri, bilim insanlarını iklim değişikliğinin varlığını ispat etmek için bilimi suistimal etmekle suçladılar. Kendisi de iklim inkârcılarının itiraflarına maruz kalan Penn State Üniversitesi iklim bilimcilerinden Michael E. Mann, The New Climate War/ Yeni İklim Savaşı (2021) kitabında fosil yakıt endüstrisinin taktik değiştirdiğini, iklim inkârcılara destek olmaktansa iklim veya temiz enerji ile ilgili yasaları engellemeye çalışan grupları desteklemeyi tercih ettiklerini öne sürüyor. İnkârcılığın siyasi ağırlığı azalmış olabilir ama telafisi zor kayıplara neden oldu.

 

Zaman Lehimize İşlemiyor

 

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı ilk kez 1995 yılında Almanya’nın Bonn kentinde gerçekleşti. 26. Taraflar Konferansı ise İskoçya’nın Glasgow kentinde 2021 tarihinde yapıldı. Hâlâ bağlayıcı ve kapsamlı bir küresel anlaşmaya sahip değiliz. Son 30 yılda Kyoto Protokolü, Kopenhag Mutabakatı ve Paris Anlaşması’nı tartıştık. IPCC’nin Ağustos 2021’de yayınlanan 6. Raporu, Paris Anlaşması’ndaki 1,5 derecelik sıcaklık artışı hedefine ulaşma konusunda sera gazı emisyonlarında ani ve hızlı azaltımlara dikkat çekiyor. 2010’da karara bağlanan ve 2020’den itibaren gelişmiş ülkelerin yoksul ülkelerin iklim değişikliği ile mücadelesine katkıda bulunmak için toplayacağı Yeşil İklim Fonu ortada yok.

 

İklim değişikliği ile mücadelede zaman ve zemin kaybettirecek bir alan da jeo-mühendislik. Hayata geçirmesi riskli teknolojik gelişmelere büyük umutlar bağlanıyor. Bu teknolojiler arasında uzaya güneş kalkanları veya okyanus içine aynalar yerleştirmek, kozmik güneş şemsiyeleri yaratmak, güneş ışığını saptıracak bulutlarının oluşumunu tohumlamak için havaya binlerce metre deniz suyu püskürtmek vb. yer alıyor. İklim değişikliğinin sadece teknik ve finansal bir sorun olmadığı, eşitlik ve adalet kavramlarını tartışmadan iklim değişikliğini tartışmanın pek mümkün olmadığını kabul edersek resmi daha net görebiliriz ama çözümün de daha zorlaşacağını bilmemiz gerekir. Siyaset ile iç içe geçmiş 250 yıllık köklü ve yaygın bir fosil enerji sistemi kolay pes etmeyecektir.

 

Bilimsel gerçekleri inkâr etmenin doğaya ve insanlığa ne kadar zarar verdiğini ancak çıkarlarınız ters düşüyorsa görmezsiniz. İklim değişikliğinde uzak ihtimaller yakınlaşırken ve zaman kaybına tahammül yokken inkârcılara ve manipülasyona boyun eğmek doğru olmayacaktır. İklim aktivistlerinin “Bilimin Arkasında Birleş” çağrısı kuru bir slogandan öte, yol haritası olmalıdır. 

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.