İktidarın “Başarısı”nın Alternatifi Nerede?

İktidarın ‘Dövize Çevrilebilir Mevduat’ hamlesi, asgari ücret, 3600 ek gösterge gibi bileşenlerle birlikte belli ki bir erken seçimin son hamlesidir. Tüm yükü, üzerinde yeterince borç yükü olan ve günbegün artan Hazine’ye, yani Kamu Maliyesine (yani halka) yükleyen bu hamle, faize ve fiyatlara olumlu hiçbir etki yapmazken, aksine enflasyonun ve kurun tetiklenmesini beraberinde getireceğe benzemektedir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Seçmenin iktidara olan desteğindeki kayıpların yavaşlığı, sosyal bilimlerdeki her alanın uzmanlarını, o alanlardan örnekler getirerek açıklamalar yapmaya, bir taraftan da siyaseten muhalefetin bu konudaki sorumluluklarını masaya yatırmaya itiyor.

 

Oldukça doğal ve anlaşılabilir bir durum bu. Toplum ve siyaset ilişkisindeki parametreler, kimlik-rasyonalite bağının çözümlenmesi, özellikle AK Parti’nin değişkenlikler içeren inişli çıkışlı yirmi yılının masaya yatırılması, ayrı ayrı önem arz ediyor. Özellikle son 4-5 yılın hikâyesi bu bağlamda bir ayrıcalık taşıyor gibi görünse de, iktidara destek veren muhafazakar toplum yapısı açısından bakıldığında 28 Şubat’tan bu yana oluşan siyasi iklimin, muhafazakar-dindar kimlikteki kızıl elmaların, yirmi yıllık hikâyede oluşan sahiciliklerin/bunlara bağlılığın, bunlar karşısında ana muhalefet ve ona yakın partilerin toplumda bıraktığı izlerin ve hepsiyle birlikte bugünkü performanslarının masaya yatırılması önemli.

 

Öncelikle belirtmek gerekir ki, 28 Şubat’lara kadar çevrede tanımlanan, dışlanmışlık psikolojisiyle ikinci sınıf vatandaş konumunda olan ve pek çok mahrumiyetler yaşayan Muhafazakar ve Kürt seçmenler açısından bakıldığında AK Parti’nin ortaya çıkışı önemli bir miladı içermekteydi.

 

Darbeler, sosyo-politik engeller, kapatılan partiler, yolsuzluklar, batan bankalar, çöken bir sistemin üzerine, toplumla barışık muhafazakar kimlik sahiplerinin gelişi “muhafazakar-demokratlık” şemsiyesi altında özlenen toplum-devlet ilişkisinin köşe taşlarını içeren bir toplum-iktidar ilişkisi inşa etmişti. Toplumun yarısı, bu ilişkide kendine ait parçalar bulmakta zorlanmıyor, aynı süreçte ideallerin yerine gelmesinin karşılığı olarak hayat şartlarının düzelmesini sürecin hasılası ve hediyesi olarak okuyordu.

 

AK Parti ile birlikte sadece söylemsel değil, eylemsel bazda önemli icraatlara yol verildi. Askeri vesayetle mücadele, AB süreci, ekonomik kalkınmadaki başarılar, Kürt sorunu, açılım politikaları, farklı kimlik sahiplerinin hakları, dış politikada muhayyilede var olup da hayata geçirilemeyen gelişmeler topyekûn bir başarı hikâyesinin alt yapısını oluşturdu.

 

Bunlar hayal değil gerçekti; olmuş, yapılmıştı. Bugün muhalefet konumunda bulunanlar da o günlerde hem vesayet odaklarının yanında yer almış hem de “yapmak istiyorlar ama yaptırmıyorlar” hissiyatının güçlü şekilde toplum muhayyilesine yerleşmesine vesile olmuştu.

 

Toplumsal Hafızada Halen Canlı Olan Alanlar

 

Özetlersek, bugün geldiğimiz noktada, bakiyesi ne olursa olsun büyük puntolarla yazılmış ve yaşatılmış bir hikâye bulunmakta. Bu hikâye gerçekleştirilirken ihtiyaç olan doğru sistem, doğru konjonktür, sistemi düzgün işleten, gelişmeleri doğru okuyan kadrolar ve liderlik üçlüsü bir araya gelmiş olsa da toplumun hafızasında kalan şey hikâyenin tek bir yazarının olduğudur. O, kimine göre bütün bu süreci zaman zaman kadroları ve birlikte yürüdüğü kesimleri yer değiştirerek sürdürmüş, kimi zaman ciddi riskler almış, hedef olmuş, hayatını ortaya koymuştur. Bütün bunları yapabilmek için de süreci doğru okuma, o kadroları bir araya getirebilme-yönetme, ülkenin imkânlarını tüm engellemelere rağmen en doğru biçimde seferber etme kabiliyeti göstermiştir.

 

Erdoğan yani liderlik, bu kitleler için;

  • Dünün dışlanmışlıklarının telafisi;

  • Yeniden başına gelmesinden korktuğu yaşanmışlıkların paratoneri;

  • Dış politikada onurlu siyasetin mimarıdır.

 

Bu maddelere, özellikle teşkilatlardaki sosyolojik yapının son 4-5 yıl içerisinde negatif anlamda değişimini de eklemek gerekir. Yani dozajı yüksek mottolara sarılsalar da aslında menfaat ilişkileri gereği oluşan ve geçmişle kıyaslanmayacak ölçüde genetiği bozulmuş olan bir yapı. Bu yapının, toplumla ilişkilerde verdiği görünür zararlar olsa da iktidar nimetlerinden istifade etmek isteyen, o olmadığında ayakta kalmakta daha da zorlanacağını düşünen toplumsal yapıların metazori desteğini de küçüksememek gerekmekte.

 

Lakin bizim asıl meselemiz, 3 madde halinde sıraladığımız gerçeklerin mezkur tabanın halihazırdaki gerçekliği olduğu, bu kanaatten, daha doğrusu güçlü inançtan geri dönmek için yeterli sebeplerin oluşmadığı vasattır.

 

Bu, sadece bir sosyo-psikolojik bir analiz değil, psiko-politik ve reel bir durumdur. Özellikle ana muhalefet, o 3 maddenin hiçbirinde kendi tabanını da mobilize edici sahici bir siyaset üretememiştir. Rövanşizm algısı, kutuplaşmada iktidarın çizdiği çerçeveye mahkûm olup bunu kendisine alan açmada kullanması, “Helalleşme” gibi çağrıların devamını getirememesi; “Helalleşme” ve “Yüzleşme” konularını ana muhalefetin dışında kalan muhalefet partilerinin, ana muhalefet tabanıyla hesaplaşır bir görüntü vermemek için gereken düzeyde işleyememesi, “yaparsa yine Erdoğan yapar” beklenti çıtasının gereken düzeyde yıpranmamasını beraberinde getirmiştir. Onda, karşıdan bakıldığında “tenakuz, çelişki, eline yüzüne bulaştırma” gibi görünen hususların tümü, kitle nezdinde “onca engele rağmen kıvrak manevralar ve arayışlar” olarak okunmuştur. Başarısızlık gibi görünen hususların sebebi dışarıda olmakla beraber, aynı zamanda lideri aldatan kadrolardadır.

 

Bunun haricindekilerde oluşan psikoloji de şudur: Erdoğan’a da çevresindeki kadrolara da partiye de bürokrasiye de ortağına da yönelik kızgınlık, destek veren kitlelerin başını öne eğdirecek kibir, şatafat, “savaş verildiği” iddia edildiği halde, taşın altına elini koyma külfetine katlanmayanlara yönelik el zayıflatıcı kızgınlıktır. Yani bu duygu, kopuş getirici değil, düşmana bile isteye koz verdirdiği için oluşan bir yürek burkulmasıdır. Öfkenin asıl değişmez adresi yine muhalefettir. Hatta aynı grup, içinden çıkan diğer partilerin muhalefetle birlikte yürüttükleri misyonu, ihanetle eşdeğer görmese de “basiretsiz”, “cephe zayıflatıcı”, “gereksiz”, “başkalarına kazandırıcı” olarak görmeye devam etmektedirler.

 

Muhalefetin ürettiği düşünülen siyasetler, iktidarın ekonomi alanında yaptığı ısrarlı yanlışların, irrasyonel çözümsüzlüklerin ürettiği boşluğa seslenmek dışında bir kimliksel yenilenmeye yol verememiştir.

 

Dolayısıyla iktidar, tüm kimlikleri kucakladığı dönemde elde ettiği başarıların hikâyesini, bugünkü kimlik siyasetinin temellerini korumada kullanmakta; elde ettiği görünür başarıları da (terörle mücadele ve dış politikadaki edimlerin yaptığı katkı) bu hattı korumda kullanmaktadır.

 

Yani tabanda sağladığı konsolidasyon, kitlenin salt irrasyoneliteye teslimiyetinden, yalnızca İslami söylemlere ram olmasından değil, geçmişte mücadelesi verilmiş gerçeklerin, o gerçeklere karşı savaş açmış kesimlerin realitesiyle örtüşmesindendir.

 

O yüzden bugün Erdoğan’ın “Kurtuluş Savaşı”; “Ekonomik Bağımsızlık Mücadelesi”; “İç-Dış Güçler” gibi argümanlarının karşılığı, geçmiş 20 yıllık tarihin içinde mündemiçtir. O gerçekliği, bugünkü yanlışların, çarpıtmaların, manipülasyonların mezesi yapması; hatta “Dış Güçler”in verdiği iddia ettiği zararlardan daha fazlasını ülkeye yaşatması, o büyük puntoların tabandaki karşılığının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.

 

Nitekim, Biden ile ilişkideki tüm çelişkiler, Suriye’de ABD ve Rusya gibi iki büyük gücün arasında sıkışmışlığa çare bulma amaçlıdır. Dün BAE’ni 15 Temmuz’un müsebbiplerinden ilan edip bugün ilişki kurmada gösterilen arzu, ülkenin hayrına düşmanı bile dize getiren lider aklının bir neticesidir. İHA-SİHA üretimi ve pazarlanmasındaki başarılar, bağımsızlığımızın meyveleridir. D.Akdeniz’deki durumumuz yedi düvelin bizimle nasıl uğraştığının ve bu konuda ortaklık oluşturduğunun göstergesidir.

 

Muhalefetin Dış Politika ve Toplum Vizyonu Olmayışı Beka ve Güven Sendromunu Diri Tutuyor

 

Siz ne kadar bu alana ilişkin çelişkiler ortaya koyarsanız koyun, kitlenin gördüğü şey, bu gerçeklik alanına ilişkin muhalefetin ürettiği hiçbir dış politika vizyonunun olmayışı, olanın da halihazırda var olan Libya, Suriye gibi alanlardan geri çekilecek olunduğu müjdesidir! Bir tarafta “terörle haklı mücadele” ve sözümüz sahada güçlü olsun için atılan adımlar, diğer tarafta 20 yıllık hikâyenin başına döndürücü öneriler! Bir tarafta Mısır’da demokrasinin arkasında durmuş bir iktidarı en başından eleştiren, İhvan yüzünden Sisi’ye gereken tepkileri vermeyen bir muhalefet tarzı; diğer taraftan D.Akdeniz’de avantaj kazanmak için Mısır ile yeniden ilişkiler kurmaya çalışan iktidara, sadece “Neden en başında bu ilişkileri bozduğu”na dair sigaya çekmekten başka bir önerisi olmayan muhalefet yapısı. Bir tarafta, öyle böyle, tüm eksiklerine rağmen 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı ülkesine kabul etmiş bir iktidar; diğer tarafta zaman zaman sığınmacı düşmanlığı denebilecek tarzda çıkışlar içeren, “geri göndermek” dışında bir önerisi olmayan, bölgesel ve uluslararası şartlara rağmen bunu nasıl becereceğini anlatamayan, çözümün bir ucunda hala Suriye kasabını adres gösteren bir muhalefet. Bir tarafta da Türkiye’de bulduğu otoriterleşme ve diktatörlüğü Suriye’de bir türlü keşfedemeyen; “Dostum Putin”i alaya alırken, “Dostumuz Esad”dan vazgeçmeye yanaşmayan bir muhalefet tablosu.

 

İktidarın yaparken çelişkiler, zafiyetler yaşamasından daha vahim bir resmin özeti değil midir bu hal? Evet; iktidar, bir öncekine rahmet okutan her hamlesini zafer nidalarıyla pazarlamaktadır. Eğer iktisadi alanda bunca hatayı yapıp ülkeye bunca fatura çıkarmasa, bu faturalar halkın cebine ve mutfağına bu derece yansımasa, muhalefetin hiç ama hiç şansının olmayacağı analizleri konuşuyor olacaktık bugün.

 

Evet iktidar, dün İsrail’e “one minute” deyip bugün ilişkileri düzeltme gayretine girişebilir. Dün arasını bozduklarıyla bugün ilişki geliştirme çabası içinde olabilir ama muhalefet için zaten hiçbir zaman Filistin Davası diye bir mesele gündeme gelmemiş, aksine toplumsal hafıza 28 Şubat’ın arkasında ABD ve İsrail ile ilişkiler içinde olan, ağlama duvarını ziyaret etmiş subaylarla örülüdür.

 

Dış politikadaki bu şuuraltı ve gerçekler zemini, yanlış da olsa icraat içinde olanın avantajını göstermekle birlikte, hangi doğru icraatı ortaya koyacağını tatmin edici şekilde açıklayamayan, aksine yaptığı çıkışlarla beka endişesini besleyen tavırsızlığın iktidara sunduğu imkânı da ortaya koymaktadır.

 

Bu şuuraltı ve gerçekler zemini, sosyo-politik ve hukuki alanda da geçmişte yaşanmışlıkları tolere edici, düzeltici, güven verici, samimi, sahici bir siyaset üretiminin de olmadığını göstermektedir. Hele ki zaman zaman kitlenin suçlanmasına kadar varan siyaset dili (orta-uzak vade geçmişte benzerleri de olduğu için) canlılığını koruyorken, bu noktada o tabana uzatılan zeytin dalı, bırakın yumuşamayı, öfkeyi bilemektedir.

 

Bütün bunlara bir de sürekli eleştirilen yüksek kurun, gün gelip ani bir hızla düşürülmesini ekleyin! Sürekli “Yapamayacakları” sıralanan bir iktidarın, muhalefet karşısında uzun süredir kaybettiği ama neticede ‘Büyük Anlatı’nın büyük mottolarının haklılığını pekiştirmeye yarayacak, yürekleri ferahlatan üstünlüğünü koyun.

 

Sürekli başarısızlık halini bile “aç kalsak da bu savaşta reisi yalnız bırakmayız” fedakarlığı ve vefa ikliminde okuyan bir kitlenin anketlere yansıyan yüzdeleri hiç de az değil. Bu yüzde, neredeyse ana muhalefetin oy oranı kadar. Muhtemel ana sebeplerinden bir kaçını yukarıda özetlemeye çalıştık. Görüldüğü üzere sadece kimliksel değil. Geçmişin başarı hikâyelerini, altı boşalanlar olsa da o hikâyelerin mimarlarının hemen hepsi bugün iktidar partisinin içinde olmasa da hatta o hikâyeler yazılırken yüksek perdeden eleştirenler bugünün iktidar partisinin kadrolarını oluştursa da büyük puntolar, hedefler, kızıl elmalar geçerliliğini korumakta. Hem de bunlara ilişkin hiçbir rekabet içeren somut projeleri olmayan bir muhalefetin yarattığı güven boşluğuyla birlikte meydan olabildiğince boş.

 

Dinin de Siyasetin de Onurunu Ayağa Kaldırıcı Yeni Bir Zihniyet ve Söylem İhtiyacı

 

Bu tablo, ekonomi politikalarının yarattığı enkazın en altında kalanları elbette sorgulamalara ve kopmalara itecektir. Zaten anketlere yansıyan sınırlı erime de bu kesimlerle birlikte, ‘Büyük Anlatı’ sürecinin nimetlerini hiç tatmamış genç nesiller arasından çıkmaktadır. Lakin bu, muhalefetin alın teri ve hikmetle ortaya koyduğu güvenlik iklimi sayesinde değil, iktidarın ülkeyi yangın yerine çeviren beceriksizlikleri sayesinde oluşmaktadır. Milliyetçilik ve din dilinin harmanlandığı meşruiyet halesi geri kalanı kuşatmada halen etkili olmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun “Helalleşme”, “Beytülmal”, Akşener’in “Ömer’in Yolu”na tevessül etmesinin sahiciliği sorunlu olsa da bu dilin ve muhayyilenin etkisine hak vermekten kaynaklandığı açıktır.

 

Kürtlerin de içinde yer aldığı muhafazakar-dindar kitlede bu dilin etki yaratmadığı ya da etkisinin azaldığını düşünmek yanıltıcı, bazı kesimlerin önerdiği gibi “dinin siyasete alet edilmesinden milletin bıkıp usandığı” düşüncesi sorunludur. Hele ki, İslam’ın literer, şekilci görüntülerine yaslanıp, bunu iktidarın sürdürülebilirliğinin hizmetine koşup, dinin de bundan yara almasını, yeni nesiller nezdinde sorgulanmasını umursamayan bir iktidara karşı, dinin de siyasetin de onurunu ayağa kaldırıcı yeni bir söyleme ihtiyaç vardır.

 

O yüzden, özellikle AK Parti içinden çıkmış siyasi çizgilerin önünde, kendilerinin de geçmişte inşasında rol oynadıkları siyasetlerin bugün savunulması dahil, “adalet”, “emanet” gibi evrensel normları insanlığa emreden, insanlık tecrübesiyle “maruf” bağlamında uyuşması gayet tabii olan, “akl”ın, “fehm”in, “tedebbür”ün, “ictihad”ın, “hikmet”in, “ihsan”ın önünü açıp öğütleyen bir dinin de böyle bir enkazın altında kalmasını engellemek açısından da bu tutum kaçınılmaz olacaktır.

 

Eğer dün birlikte inşa ettikleri gerçekler, bugünün yanlışlarını koruma adına bozuk para gibi harcanıyor; hamaset akla galebe çalıyor; din, iktidarın meşruiyet umdesi olarak ön plana çıkarılıp itibarı iki paralık ediliyorsa, buna karşı sessiz kalmamak öncelikli olmak kaydıyla, bütün bu illüzyonun büyüsü bozulmak zorundadır.

 

Bu minvalde önerilerimizi şu başlıklar altında sıralamak mümkündür:

 

  • Bütün muhalefet partileri başta kendi tabanları olmak üzere, tüm ülkeye “Helalleşme” ve “Yüzleşme” konularında çağrı yapmalı; geçmişin yükleri ve toplum nezdinde güvenilmez iklimi diri tutan vesayetçi anlatılar demokrasi, insan hakları, adalet, hukukun üstünlüğü ve bir arada yaşam koşullarını üretme terazisine vurularak sorgulanmaya davet edilmelidir. Bu konu “güven” bahsi açısından önemlidir. Muhalefet “Biz de değişime açığız, kendimizle yüzleşeceğiz” mesajını somut öğelerle toplumla paylaşmalıdır.

 

  • Rasyonel bilimsel akıl, tecrübe ve verilerle birlikte İslami dil/muhayyile/anlayışı birlikte ele alıp topluma seslenilmelidir. (Mesela emanet bahsi, hem dini literatürde kökleri olan, hem de modern çağın kamu bürokrasisi, kamu yönetimi, kamu malı bahsinde yerini koruyan bir olgudur. Çağdaş ekonomi ve siyaset ilkeleriyle birlikte emanet, şeffaflık, denetim, beytülmal gibi olguların ayetler, hadisler ve siret başta olmak üzere kadim müktesebatla birlikte işlenmesi önemlidir. Bu hem gerçekliğimizi ve bugünkü hakikati ortaya çıkarmada, hem de toplum nezdinde meselenin daha kavi şekilde anlaşılması hususunda etkili olacaktır. Yine mesela bu minvalde enfkasyon- hırsızlık; rant-yolsuzluk-fakirleşme ve riba ilişkisi, çağdaş ve kadim müktesebatla birlikte ele alınıp işlenmelidir. Mesela Haşr 7, “mülkün sadece belli bir zengin zümre arasında dönüp dolaşan bir meta haline gelmemesi için nasıl paylaşılacağından” bahsetmektedir ki bugün işletilen ve zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan, hatta adına tem denen bu yeni kumarı da ihtiva eden bir muhtevaya sahiptir. Bu gibi ayetlerin maksadının, günümüz ekonomi paradigmalarıyla güncellenerek, toplumun anlayabileceği şekilde irdelenmesi önemlidir.)

  • Bu yaklaşım ekonomide, eğitimde, sosyal problemlerde, Kürt meselesi gibi açılım konularında da siyasetin dibacesi olmalı, alternatif siyaset önerileriyle birlikte, o siyasetin toplum nezdinde kabul edilebilirliğinin ve sindirilebilirliğinin de temelini teşkil etmelidir.

  • Dış politika; özellikle son yirmi yıllık sürecin esas mimarları tarafından halka anlatılmalıdır. Nerede doğru, nerede yanlış yapıldığı; daha iyisinin ne olabileceği yüksek sesle toplumla paylaşılmalıdır.

 

Bu konuda farklı düşünen muhalefet unsurları birbirlerini eleştirebilmelidir. Şu an halkın geniş kesimlerinin gözünde dış politika konusunda Millet İttifakı ile diğer partiler arasında fark fark edilememektedir. Sınırlı bir yüzde dışında resim, AK Parti ve diğerleri şeklinde algılanmaktadır. Bu da yirmi yıllık süreçte o sürecin asıl politika mimarlarını görünmez kılmakta, iktidarın kullandığı Büyük Anlatı Tabelası’nın tümden karşısında yer aldığı düşünülmektedir.

 

Halbuki iktidarın içinden çıkan, özellikle Gelecek Partisi’nin iktidara yönelik eleştirileri kadar, muhalefet bloğuna söyleyeceği sözler, karşı çıkışlar söz konusu olacaktır.

  • Muhalefetin özellikle sistem ve ekonomi konularında bir araya gelip oturumlar yapması anlamlıdır ama bu durum başka konularda birbirlerine yönelik eleştiri düzlemini ortadan kaldırmamalıdır. Zira bu sahiciliği sorunlu suni ortam, tam da iktidarın arzuladığı bloklar arası zemini beslemektedir. Bugünkü sistemin bunu gerektirdiği şeklindeki savunu, siyaset üretmeme, riskli alanlara girmeme konusunda cesaret eksikliği yaşayanlara mazeret üretmemelidir.

  • İktidar ülkeyi yangın yerine çevirmişken ve bu defa sadece ağaçları kurban vermekle kurtulamayacağımız derecede alevler her aynı sarmışken samimi, sahici, ciğeri yanan insanın acısını hisseder ve yansıtırcasına bir siyaset diline, somut hadiseler üzerinden hukuk ve adalet içre bir zihniyeti ve eleştiri dilini kuşanmaya ihtiyaç vardır.

 

Bu noktada bilgi ve öfke birleşmelidir. Bütün meseleler bir yana konup yukarıdaki maddelerde belirlenen çerçevelerde topluma eskiyi de kucaklayan ve tashih eden yeni bir ‘Büyük Anlatı’lar tablosu ortaya konmalıdır.

 

İktidarın bu son ‘Dövize Çevrilebilir Mevduat’ hamlesi, asgari ücret, 3600 ek gösterge gibi bileşenlerle birlikte belli ki bir erken seçimin son hamlesidir. Tüm yükü, üzerinde yeterince borç yükü olan ve günbegün artan Hazine’ye, yani Kamu Maliyesine (yani halka) yükleyen bu hamle, faize ve fiyatlara olumlu hiçbir etki yapmazken, aksine enflasyonun ve kurun tetiklenmesini beraberinde getireceğe benzemektedir. İktidarın, o viraj gelmeden sandığa gitmesi yüksek olasılık olmakla beraber, saydığımız maddeler ışığındaki söylemsel çerçeve, seçime odaklı olmaktan öte, uzun ömürlü, istikrarlı, sağlıklı bir toplum yapısı için gereklidir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.