İktisadi Krizimiz ve Geleceğimiz

Türkiye’nin bir şekilde sahip olduğu tecrübeler, içinde bulunduğumuz iç karartıcı iktisadi krize rağmen geleceğe ümitle bakma ve sadece Türkiye’nin değil dünyanın geleceğini de barışçı bir biçimde tesis edebilme noktasında Türkiye’ye inisiyatif ve söz sahibi olma yeteneği kazandırıyor. Fakat bu ümidin gerçeğe dönüşebilmesi, kolektif olarak belli zihniyet dönüşümlerini gerçekleştirebilmemiz sayesinde mümkün olacaktır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

I.

 

Türkiye’de ekonominin yaşadığı dönemsel krizler ülkenin kalıcı siyasi kurumlar oluşturmasının önündeki temel engellerden biri. Demokrasi vaadiyle iktidarı elde etmiş rahmetli Menderes’in 1957’den sonra giderek otoriterleşmesinde, ülkenin o dönemde girmiş olduğu ekonomik kriz atmosferi çok ciddi bir etken olmuştu. 1970’lerde Türkiye siyasetinin yönetilemez hale gelmesinde ABD’nin neoliberal iktisadi düzene geçmiş olması gerçeğinin ülkenin ithal ikamesine dayalı ekonomi modelini sürdürülemez hale getirmiş olmasının ciddi payı olmuştu.

 

Ülkede demokrasi kültürünün yerleşmesinde ciddi payı olan ANAP’ın siyaset tarihinden silinip gitmesinde, 1990’ların başında içine girmiş olduğumuz ekonomik krizin ciddi rolü olmuştu. 2002 yılında, 2002 öncesi neredeyse tüm siyasi partilerin yok olup Türkiye siyasetinde yeni bir sayfa açılmasında 1999-2001 arasında yaşanan ekonomik çöküş temel etmen olmuştu. Bugün için ise 2018 yılı itibariyle artık inkar edilemez hale gelmiş ekonomik kriz atmosferi, 2002-2012 arasında ülkeye daha önce eşi görülmemiş bir demokratik vizyonla siyaset yapabilmiş AK Parti’nin rasyonalite ve meşruiyet yitiminde hayati bir rol oynamaktadır.

 

İktisadi bir mantıkla bakıldığında, Türkiye’nin NATO güdümüne girdiği ve küresel kapitalizme entegre olduğu 1945 yılından beridir, ekonomisini kalıcı bir biçimde doğrultmasına engel olan temel birkaç yapısal özelliği var. Ve bu yapısal özellikler ülkeyi yöneten siyasetçilerin iyi niyet ya da kötü niyetinden azade olarak sürekli bir büyüme-kriz döngüsü üretiyor. Ve krizle baş edemeyen siyasi oluşumları tarihten siliyor. Bu oluşumların kalıcı bir biçimde kurumsallaşmasına izin vermiyor.

 

(1) Türkiye her şeyden önce teknolojisini kendi üretebilen bir ülke değil. Bu teknolojiyi dışarıdan ithal etmek zorunda. Teknoloji ithali ise ülkeyi, gelişmiş ülkelere sürekli ödeme yapmaya mecbur kılıyor.

 

(2) Türkiye istediği büyüme rakamlarını yakalamak için gerekli miktarda tasarrufa sahip bir ülke değil. Bu sebeple bu tasarruf açığını gelişmiş ülkelerden gelecek finansa mecbur kılıyor. Yabancı finansa ihtiyaç ise ülkeyi gelişmiş ülkelere sürekli faiz ödemeye mecbur kılıyor.

 

(3) Türkiye gerekli kalkınmayı sağlayabilmek için yeterli eğitilmiş insan kaynağına sahip değil. Bu insan kaynağını yetiştirmek için bütçesinin çok ciddi bir kısmını kısa vadede kazanç getirmeyen eğitim sektörüne aktarmak zorunda. Eğitime aktarılan bu para ise kamu bütçesi üzerinde büyük bir yük oluşturuyor.

 

(4) Türkiye, kalkınmasını otoriter rejimler altında sürdürmüş Çin, (ve ancak ekonomik kalkınmasını tamamladıktan sonra demokrasiye geçebilmiş) Güney Kore, Singapur gibi ülkelerin hilafına 1945’ten beridir demokrasiyle yönetilen bir ülke. Demokrasi sürekli seçimler yapılarak iktidarın el değiştirmesi demek. Sürekli seçim sistemi ise siyasetçileri demokrasinin kurumlarını sulandırmaya ve ülkenin uzun vadeli iktisadi çıkarlarını kararlılıkla takip etmektense, popülizm yapmaya ve kamunun kaynaklarını oy kaygısı uğruna israf etmeye mecbur bırakıyor. Ve bu popülizm bütçe dengelerini sürekli alt üst ediyor.

 

(5) Kendine Batılı yaşam biçimini örnek olan Türkiye’nin Çin, Güney Kore ve Singapur gibi ülkelerden bir farkı da 1960 yılında halkına ‘sosyal devlet’ sözü vermiş olması. Sosyal devlet olmanın gerektirdiği harcamaları yapmak da bütçeye ağır bir yük bindiriyor. Ve ithal ikamesi siyasetinin uygulandığı dönemlerde bu tüketimi karşılayabilmek için gerekli hammadde ve aramal ithalatı  Türkiye’nin ürettiğinden çok tüketmesine ve sürekli ödemeler açığı krizi yaşamasına sebep oluyor.

 

(6) Gelişmiş toplumların hilafına Türkiye bugüne kadar siyasi arenasında cemaatler arası bir savaşı sürdürmüş bir ülke. Cemaatler arası savaş ortamı siyasi oluşumları devleti, kamuyu ve kamusal olanakları cemaatler adına ele geçirilecek bir arena hale getiriyor. Bu durum ülkenin uzun vadeli kalkınması için elzem olan temiz bir kurumsal yapılanmanın ve kamusal ahlakın şekillenmesine sürekli engel oluyor. Zira kurumların temiz bir biçimde işlemesi için gerekli reformlar yüksek siyaset tarafından sürekli gerçekleştirilse de, kaba bir tabirle bu reformlar delik deşik edilerek ‘suyu çıkarılmaya meyyal’ hale geliyor.

 

(7) Türkiyeli pek çok girişimci, Tüsiad’dan olsun Müsiad’dan olsun fark etmiyor, kamuyu, güçlendirilmesi ve kendisine katkı yapılması gereken kutsal bir değer olarak değil de, kendisinden bireysel şirket çıkarları uğruna faydalanılması gereken bir alan olarak görüyor. Şirketinin geleceğini kendi çabasıyla uzun vadeli ve ülkeye gerçekten katma değer sağlayan alanlara yöneltmeyi düşünmektense, bu geleceği siyasilerle ilişkisine tahvil eden ve kamusal olanakları kısa vadeli şirket çıkarları için ‘çarçur etmeye cevaz verebilen’ bu bakış kamunun, kurumların ve siyasi aktörlerin ülke ekonomisine uzun vadeli kalıcı çözümler getirmesine engel olabiliyor.

 

(8) Türkiye, coğrafyası itibariyle kendini ciddi tehdit altında gören bir ülke. Bu tehditlerin bir kısmı gerçek olabilse de, bir kısmı Türkiye’nin kendi siyasi problemlerini basiretle ele alamamış ve çözememiş olmasının doğurduğu kronikleşmiş kısmen ‘sanal’ tehditler. Bu tehdit algısıyla Türk siyasi eliti pek çok zaman güvenliğe bütçeden ciddi pay ayırması gerektiğini düşünüyor. Ve askeri teknolojiyi dışarıdan ithal etmek zorunda olduğu için, bu kısıt ülkenin sürekli ödemeler dengesi krizi yaşamasına ciddi bir etmen teşkil ediyor.

 

(9) Tüm bunlardan belki daha kalıcı ve derin etkileri olan bir kısıt olmak üzere… Yurttaşlarımızın ahlakında, büyük oranda kötü niyetten değil de ekonomiyi bir türlü düze çıkaramıyor olmamızdan kaynaklanan bir problem var. O da şu: Aristo iyi yönetilen demokrasi ile kötü yönetilen demokrasi arasında kavramsal bir ayrım yapar. Aristo bir ülkedeki bireylerin salt kendi çıkarı için hareket ettiği ve kamuyu ve kamusal olanakları bu uğurda dejenere ettiği yönetim biçimlerine ‘demokrasi;’ bireylerin bir yurttaş ahlakıyla kamuyu kutsal bir değer olarak gördüğü ve kendi bireysel çıkarları için kamuyu dejenere etmek değil de, kendi bireysel çabalarında kamuya da değer kazandırmayı hedefleyen toplumlara ise ‘politeia’ adını verir. Her ikisi de günümüzün terminolojisinde ‘demokrasi’ olarak anılır. Fakat Aristo için bu iki rejim birbirinden cennetle cehennem kadar farklıdır.  Antik Roma Cumhuriyeti Aristo’nun ‘politeia’ kavramını Latince’ye ‘res publica’ olarak çevirir. Çağdaş Batılı eğitim sisteminde ise bireylere daha ilk eğitimlerinden itibaren “kendi bireysel esenliğinizi kollarken kamusal yaşamımıza da ne katacağınızı hesaplayın. Hayattaki kararlarınızı ona göre verin.” prensibi öğretilir. Ne yazık ki bizim ülkemizde demokrasiyi bir kurum olarak ithal etmiş olsak da, demokrasiyi demokrasi kılan ‘poiteia’ ve ‘res publica’ ahlakında ciddi bir eksiğimiz olduğu için demokrasi ülkemizde yozlaşmaya müsait bir hal alıyor. Ve demokrasi ülke geleceğine zarar veren bir popülizme dönüşüyor. Kurumlarının böyle teşkil olunduğu bir toplumda ise teknolojik açık, tasarruf açığı, eğitimli insan açığı gibi iktisadi siyaseti zorlayan meydan okumalar, ülkeyi sürekli bir büyüme-kriz döngüsüne sokuyor.

 

Bugünkü iktisadi kriz ortamına rağmen, Türkiye’nin uzun vadeli iktisadi geleceği açısından ülke siyasetinde çok hayırlı bir dönüşüm oldu. AK Parti’nin son dönemdeki otoriterleşmesine karşı çıkan muhalif gruplar, siyasetin ve ekonominin cemaatlerin tikel çıkarlarının ötesinde ‘ortak geleceğimiz’ ve ‘hepimizin ortak yaşamı’ adına; yani bir cemaatin değil, kamunun esenliği namına yeniden şekillendirilmesi kaygısında birleşmiş durumdalar. Eğer samimiyetle takip edilirse ve ortak bir proje olarak siyasete dökülebilirse, Türk siyasal yaşamının 1945’ten beridir yaşadığı belki de en büyük yapısal kırılma olan bu dönüşümün, İngiltere’yi kalıcı bir kalkınma rotasına sokan 1688 Şanlı Devrimi gibi uzun vadeli hayırlı sonuçları olmasına bir engel yoktur. Zira bu kaygı dönüşümü teknoloji, eğitim ve tasarruf açığı gibi iktisadi sorunlarımızla başa çıkarken Çin, Güney Kore ve Singapur gibi ülkelerin hilafına demokrasiden geri adım atmaya mecbur olmadan kalıcı bir iktisadi kalkınma siyaseti izlemeye izin veriyor.

    

II.

 

Türkiye’nin son on sekiz yıllık ekonomik karnesi ele alınırken 2002-2008 dönemi iktisadi siyasetine nostaljiyle bakan pek çok iktisatçımız, siyasetçimiz ve bürokratımız var. Anaakım iktisat disiplininin verdiği perspektifle 2002-2008 arası dönemi değerlendiren ve heterodoks ve muhalifiktisadın birikimine yabancı pek çok iktisatçımız genellikle 2002 sonrası iktisat tarihimizi şöyle bir senaryoya oturtuyor: “2002-2008 dönemi ülkemizin temel makroekonomik işleyişinin çok iyi olduğu bir dönemdi. O dönemde teknolojik kapasitemizi geliştirmemiz gerekiyordu. Bunu yapmadık. 2008 dünya ekonomik krizi iktisadi siyasetimizi allak bullak etti. 2012’den sonra ise Ortadoğu’da yaşadığımız savaş, savaşın yarattığı şoklar ve harcamalar ve AK Parti’nin iktidarını korumak için izlediği irrasyonel siyaset bizim bugün yaşadığımız iktisadi krizi doğurdu.”

 

Türkiye’nin bugün yaşadığı krizin sorumluluğunu 2008 sonrasında arayan, 2002-2008 arası iktisadi karnemizi –teknolojik gelişimi ihmal etmiş olmamız dışında- başarılı sayan bakışta ciddi bir analiz hatası olduğuna inanıyorum.  O dönemin makroekonomik göstergelerinin –sürekli büyüyen cari açık dışında- çok güzel bir manzara çizdiği doğrudur. Fakat bu göstergelerin bu kadar güzel olabilmesinin bazı ciddi bedelleri vardı. Bu bedeller 2002-2008 modelini sürdürülemez kılıyordu. Ve bu bedeller sanıyorum 2008 dünya ekonomik krizi olmasaydı bile, 2012 sonrasında Ortadoğu bir çalkantı atmosferine girmeseydi bile ve AK Parti iktidarı iktisadın rasyonalitesine zarar vermemiş olsaydı bile bizi yine bugün yaşadığımıza benzer bir kriz atmosferine sokacaktı.

 

İzah edeyim. Türkiye’nin 2002’de izlemeye başladığı model ülkenin 1999-2001 arasında girmiş olduğu krizin kaynaklarını kurutmak üzere tasarlanmıştı. Neydi 1999-2001 krizinin yakın sebepleri? Türkiye bütçesinin üzerinde yapısal olarak çok büyük bir yük olduğunu söylemiştim. Bu sebeple bütçe 1990’lar boyunca sürekli artan oranda açık veriyordu. 90’lar boyunca değişen hükümetler bütçe açıklarıyla baş edebilmek için iç piyasalardan sürekli artan oranlarda borç alıyordu. Bu borcu alabilmek için ise nominal faiz oranlarını sürekli yükseltmek zorunda kalıyordu.

 

Sürekli artan faiz oranları bir yandan enflasyon oranlarını sürekli artırıyor, bir yandan da sermaye sahibi girişimcilerin üretime yatırım yapmasının şevkini sürekli kırıyor ve onları devlete borç vererek kar etmeye teşvik ediyordu. Üretime yatırımlar yeterli miktarda yapılamayınca da gerekli istihdam sağlanamıyor ve ülke sağlıklı bir şekilde büyüyemiyordu. Kamu bütçesinin bozukluğu nihayetinde ülkenin makroekonomik değerlerini felç ediyordu. Bu dönem genelde bütçe kaynaklı olarak kötü bir karneye sahip olsa da Türk lirası dolar karşısında sürekli değer kaybettiği için ithalat pek cazip değildi, yani ülkenin hayati bir cari açık sorunu yoktu.

 

1999-2001 arasında hükümetler, borçlar ödenemez hale gelince IMF’e başvurmak zorunda kaldı. Ve nihayetinde ülke 2001 yılında IMF ile imzalanan sözleşmeyi hayata dökmeye söz verdi. IMF’in önerdiği modelde gözettiği temel hedef bütçe disiplinini sağlamak yoluyla kamuyu borçlarını sürdürülebilir hale getirmek, bu yolla en başta enflasyon olmak üzere makroekonomik değerleri düzeltmekti. Bu siyasetin önemli bir boyutu bütçeyi verimsiz harcamalarından arındırmaktı. Örneğin sağlık harcamalarını ya da Türk Telekom gibi verimsiz kamu girişimlerini özelleştirerek verimli hale getirmek ve verimsiz tarım sektörüne aktarılan sübvansiyonları kesmek… Bu siyasetin ağırlık merkezini ise dışarıdan yatırımcı için ülkeyi cazip hale getirmek üzere ‘döviz karşısında güçlü bir Türk lirası inşa etmek,’ yani bir çeşit ‘adı konulmamış kur çıpası’ oluşturuyordu.

 

Aslında 2002 sonrası iktisadi rejimimizin adı konulmuş stratejisi dalgalı kur ve sıkı maliye politikası yoluyla enflasyonu düşürmek ve borç faizlerini ödeyebilir olma durumumuzu korumaktı. Bu strateji başarıyla uygulandı da.  Fakat bu stratejini nihai hedeflerine ulaşabilmesi için, yani tüm makroekonomik değerleri istenir seviyeye çekebilmesi için, bu dalgalı kur rejiminde Türk lirasının bir çıpa olarak dolara karşı sürekli değerli tutulması gerekiyordu. Yani Türk lirası, 2002 sonrası dönemde arz ve talebe göre serbestçe akacak ve dengesini bulacak şekilde piyasa serbestisine maruz bırakılmadı. Aksine Türk lirasının dolar karşısındaki değeri, hükümet ve Merkez Bankası tarafından sürekli ‘yönetildi’ ve Türk lirasının yabancı yatırımcı için o dönemin Merkez Bankası başkanlarının deyimiyle ‘güvenilir bir liman olma’ kapasitesini yitirmesine bu dönemde asla izin verilmedi.   

 

Türk lirası 2002-2008 dönemi boyunca döviz karşısında sistematik olarak güçlü tutuldu. 2002-2008 arasındaki gelişimi tüm değişkenleriyle bir bütün olarak anlayabilmek için ‘güçlü Türk lirası’nın, ya da ‘Türk lirasını güvenilir bir liman kılma’ siyasetinin nasıl bir mekanizma yarattığını anlamak elzemdir. Zira bu siyaset 2002-2008 arasının ekonominin tüm sektörlerine nefes veren can damarıydı.

 

Türk lirasının güçlü tutulacağına karar verilmesiyle beraber AK Parti hükümeti içeriden borçlandığı kalitesiz, kısa vadeli ve yüksek nominal faizli borçları dışarıdan gelen kaliteli, uzun vadeli ve düşük nominal faizli borçlarla değiştirme imkanı buldu. Bu yolla hükümet faizleri düşürebildi, enflasyon oranlarını tekli rakamlara indirmeyi becerebildi. Faiz ve enflasyon rakamları düşünce üretim sektöründeki girişimciler için cazip bir yatırım imkanı ortaya çıktı.

 

Türk lirası dolar karşısında güçlü tutulunca Türk lirasıyla ücret kazanan tüketimcilerin satın alma gücü dolar karşısında sürekli yükseldiği için Türkiye’nin tüketim olanakları da artmış oldu. Türkiye insanının tüketim olanakları artınca gerek iç üreticiler gerekse de dış yatırımcılar için Türkiye’de üretim yapmak cazip hale geldi. Türkiye dolaysız yabancı yatırımlar için de cazip bir hale geldi.  Gerek iç üreticiler, gerekse de içeri giren doğrudan sermaye Türkiye’de istihdamı artırdı. Ve Türk lirası dolara göre sistematik olarak güçlü tutulduğu için gerek üreticiler, gerekse de tüketiciler ok düşük reel faizlerle dolarla borçlanıp Türk lirasıyla tüketmeyi tercih ettiler. Ya da yine aynı mantıkla dolar üzerinden satılan fakat Türk lirasına göre değeri sürekli düşen ithal aramallarını ve ithal tüketim mallarını onlar için çok cazip fiyatlarla satın alabilir ve refahlarını ve üretim olanaklarını artırabilir hale geldiler. Böylece bir saadet zinciri oluştu ve ülke bir süreliğine ciddi büyüme rakamlarına ulaştı. Büyümenin artmasıyla beraber hükümet vergi gelirlerini ciddi bir biçimde artırabildi. Ve artan vergi gelirleriyle eğitime, sağlığa, yoksullara ve altyapıya ciddi kaynaklar ayırabilir hale geldi. Böylece Gini katsayısında, yani gelir adaletinde de hatırı sayılır düzelmeler oldu.

 

Bir bütün olarak 2002-2008 arası dönem iktisadi olarak yoksulundan zenginine, ithalatçısından ihracatçısına, bankacısından dış yatırımcısına neredeyse her kesimin kazandığı bir dönem oldu. Türkiye 2002-2008 arası dönemde kişi başı milli gelirini iki kattan fazla artırdı. Kamu borcunun milli gelire oranını gelişmiş ülkelerin pek çoğundan daha iyi hale getirdi. Doğrudan yatırımcıyı daha önce hiç olmadığı kadar ülkeye çekebildi. İhracatını kat be kat artırabildi. Ve Merkez Bankası olası şoklara karşı döviz rezervini ciddi bir biçimde artırdı.

 

Tüm bu pozitif dönüşümlere rağmen 2002-2008 arasında konuşulan bazı kusurlar da vardı. Bunlardan biri bu büyüme sürecinin istihdam oranlarında bir düzelmeye yol açmıyor olmasıydı. Bazı iktisatçılarımız bu durumu verimsiz tarım sektöründen boşalan istihdamın işsiz kalmasına ve bu dönemde yapılan sermaye yatırımlarının emek-yoğun değil de teknoloji-yoğun olmasına bağladılar ki sanıyorum bu açıklama doğruydu. Yani istihdamın artmamasında hükümetin suçu yoktu. Bugünden bakıp 2002-2008 arasında yapılması gereken ama o dönemde yapılmadığı için bugünkü krizi doğuran etmenlere bakan bazı iktisatçılarımız iktisadi kurumların kamu kaynaklarını ahbap-çavuş ilişkisiyle AK Parti cemaatine tahsis edilecek şekilde dağıtmaya hizmet etmiş olmasının girişimci ahlakını bozmuş olduğunu söylerler ki bu açıklama da sanıyorum kısmen doğrudur. Ama bu açıklamayı yapan iktisatçılarımız (örn. Şevket Pamuk) bu kurumsal bozukluğun AK Parti’ye has değil, Türkiye siyasetinin ezelden gelen bir kusuru olduğunu; Türkiye’de zenginliğin büyük oranda bu bozuk yolla yaratılmış olduğunu ve 90 yıl boyunca sistematik olarak kamusal olanaklardan mahrum edilmiş muhafazakar kesimleri bu sebeple günah keçisi ilan etmenin pek bir anlamı olmayacağını söylemeyi de unutmazlar.

 

Fakat 2002-2008 arasında gündemi esas meşgul eden konu cari açığı sürekli artıyor olması durumuydu. Yani cari açığın sürekli artıyor olması durumu bu büyüme modelinin sürdürülebilir olmasına zarar verebilir miydi? 2002-2008 arasına iyi karne notu veren iktisatçılarımız bile bu endişeyi dile getirmekte tereddüt etmediler. Fakat görebildiğim kadarıyla hükümetin o dönemdeki ekonomi siyasetini destekleyen siyasetçiler ve kurumlar (örn Maliye Bakanlığı 2013 Ekonomi Raporu) sürekli yükselen cari açığa sebep olarak Türkiye’de üretimin katlanarak artıyor olmasını, bunun ciddi bir hammadde ithaline yol açmak zorunda olduğunu ve hammadde fiyatlarının o dönemde dünya ölçeğinde hızla yükseliyor olmasının cari açığın esas sebebi olduğunu ve ithalat kaleminden petrole harcanan para düşüldüğü zaman aslında ülkenin cari açık vermiyor olmadığını söylerler ki, bu açıklama sanıyorum kısmen doğru, kısmen yanlıştır.

 

Zira 2002-2008 arası dönemde cari açık ve petrol ithalatı arasındaki ilişkiyi doğru bir biçimde tespit edebilmek için,  o dönemde ithalat kaleminde sayılan petrolü çıkaracaksak,   o dönemde ihracatını yaptığımız son ürünü meydana getirmek için kullandığımız petrolü de ihracat kaleminden düşmek gerekir ki, ülkeye giren ve çıkan petrol beraberce düşüldüğü zaman, 2002-2008 arasında cari açığımızın sürdürülemez bir biçimde artıyor olduğu gerçeği meydana çıkacaktır. Yani 2002-2008 arasında hiç ama hiç petrol ithal etmeseydik bile, o dönemdeki üretim ve ihracat kapasitemiz itibariyle cari açığımız yine artacaktı. Ve bu artış brüt değil de saf değerlerle hesaplandığında ihracatın ithalatı karşılama oranını sürekli kötüleştirdiği için orta vadede sürdürülebilir durum arz etmiyordu.

 

Peki cari açığımızın sürekli artıyor oluşu Türkiye’yi orta vadede neye zorluyordu? Cari açık yakın sebep olarak kurun değeriyle ilgilidir. Yani eğer cari açığınız yükseliyorsa, bu açığı kapatmak için eninde sonunda kurunuzun değerini, yani Türk lirasının değerini düşürmek zorunda kalırsınız. Yani 2008 sonrasında dünya ekonomik kirizi yaşanmamış olsaydı bile, 2012 sonrasında Ortadoğu’da sıcak savaş ortamında negatif dış şoklar yaşanmamış olsaydı bile, hükümet 2016 sonrasında günü kurtarmak için iktisadı irrasyonel yollarla yönetmeye başlamasaydı bile, yani 2002-2008 arası dünya atmosferi hiç bozulmadan kalsaydı bile eninde sonunda sürdürülemez duruma gelen cari açığı yok etmek için Türk lirasının değerini hatırı sayılır ölçüde düşürmek zorundaydık.

 

IMF’le yaptığımız ve 2002’den sonra tam bir disiplinle sürdürdüğümüz iktisat siyasetinin ağırlık merkezinin ‘adı konulmamış bir kur çıpası,’ ‘güçlü Türk lirası’ ya da ‘Türk lirasını yabancı yatırımcı için güvenilir liman kılmak’ olduğunu söylemiştim. Peki sürdürülemez cari açık yüzünden Türk lirasının değerini hatırı sayılır ölçüde düşürmeye başladığımız zaman ne olacaktı?  Sistemin ağırlık merkezi Türk lirasının dolara göre değeri olduğu için, bu değer önlenemez bir biçimde düşünce, Türkiye’nin bütün makroekonomik değişkenleri alt üst olacaktı.

 

Nasıl? Bunun pek çok senaryosu var. Fakat varsayımsal olarak  birini seçelim. Türk lirasının dolara göre değerini düşürmeye başladığınız zaman herşeyden önce dış borç stokunuzun milli gelire oranı birden bire artacaktı. Çünkü dış borç stokunuz dolar üzerindendir. Milli geliriniz ise Türk lirasıyla kazanılır. Ve Türk lirasının dolara göre değeri nominal olarak düştüğü dakikada bu değer dramatik bir biçimde artar. Bu esnada kamu bütçenizin dengeleri iyi durumda olduğu için hükümet olarak bu sorunun aciliyetini hissetmezsiniz. Fakat 2002-2008 arasında kamu olmasa da özel sektördeki girişimciler ve tüketiciler dolarla hayli borçlanmış oldukları için birden bire girişimcileriniz ve tüketimcileriniz borç çevirememeye başlar. Çünkü dolarla hesaplanan borç stokları ve borç faizleri Türk lirasıyla hesaplanan gelirlerine göre birden bire artmaya başlar. Haliyle borç yükünün ağırlığından dolayı üreticileriniz üretemez olur, tüketicileriniz de tüketemez hale gelir. Yani büyüme dramatik bir biçimde yavaşlar.

 

Dış borç stokunuz milli gelire göre hayli artmış olduğu ve büyüme rakamları hayli küçüldüğü için ülkeniz gerek finansal sermaye, gerekse de doğrudan sermaye yatırımı için cazip bir yer olmaktan çıkar. Yani 2002-2008 arasında girmiş olan sermaye hızlı bir biçimde dışarı kaçmaya ve borçlarını tahsil etmeye çalışır. İflaslar artar. Bu durum ise büyüme rakamlarını daha da berbat duruma getirir. Ve gerek Türk lirasının değerini düşürmüş olduğunuz için gerekse de ülkenizin büyüme potansiyeli dumura uğramış olması sebebiyle finansal yatırımcılara çok daha yüksek nominal faizler vermek zorunda kalırsınız.

 

Faizler artınca enflasyon da artar. Bu durum üretim ve tüketimi daha da berbat hale getirir. Büyüme rakamları dramatik bir biçimde düşünce de işsizlik ciddi bir biçimde artar. Ve nihayetinde devletin vergi gelirleri dramatik bir biçimde düşmeye başlar. Vergi gelirleri dramatik bir biçimde düşünce de eğitime, sağlığa, altyapıya artık daha fazla fon ayıramaz hale gelirsiniz. Bu kısır döngüye kadar hayli iyi durumda olan kamu bütçeniz de bu sürecin sonunda harap olur. Sonuç yüksek enflasyon, yüksek işsizlik, Türk lirasının ağır değer yitimi, ciddi küçülme ve bütçenin çöküşü, yani tam bir ekonomik iflastır.

 

Yani bugün 2020 yılıyla itibariyle yaşıyor olduğumuz kriz 2008 sonrası iktisat siyasetinin dış dünyadaki değişimler, Ortadoğu’daki savaşın yarattığı dış şoklar, ya da hükümetin irrasyonalitesinin ürününden ibaret değildir. 2008 sonrasını bozan bu değişimlerin hiçbiri olmasaydı bile 2002-2008 arası büyüme modelinin mekanizmasının zorunlu bir sonucuydu bugün içine girmiş olduğumuz kriz. Yani tüm dış şartlar aynı kalsaydı bile bu büyüme modelinin bizi bir süre ihya edeceği fakat sonrasında cari açık sürdürülemez hale geldiğinde tüm makroekonomik göstergeleri çöküşe götüreceği mukadderdi.

 

O dönemde başımızda Kemal Kılıçdaroğlu da olsaydı, Temel Karamollaoğlu da olsaydı ve bu sözleşmeyi uygularken AK Parti hükümetinin o dönemde yaptığının aksine hiçbir kurumsal yolsuzluk yapılmamış olsaydı bile, 2001’deki IMF Sözleşmesini kabul ettiğimiz zaman, kabul ettiğimiz bu büyüme modeli bizi kesin olarak bugün yaşadığımız iflasa götürecekti. Kah beş yıl önce kah üç yıl sonra…. Zira bugünkü kriz bu büyüme modeline içkin bir krizdi.

 

2008 sonrasında dünya ekonomisi krize girince ve ABD muazzam bir likiditeyi dünyaya salınca Türkiye içine gireceği mukadder olacağı krize başka bir senaryoyla girmeye başladı. Bu hikayeye burada sadece bir iki cümleyle temas edeceğim. 2008’de dünyaya salınan muazzam likidite Türkiye’nin Türk lirasının yavaş yavaş değerini düşürmesine rağmen, cari açığı finanse edebilmek için dışarıdan para bulabilmesine izin verdi. Fakat 2002-2008’in aksine kaliteli değil, sıcak paraydı bu. 2008-2012 arasında bu sıcak para ekonominin büyümesine izin verdi fakat ekonomiyi hayli ‘ısıttı’. Bunun üzerine hükümet büyümeyi soğutmaya çalıştı. Fakat bu soğutma çabası 2012’de büyümenin durmasını netice verdi.

 

Bu süreçte Türk lirasının değeri düşerken dışarıdan finans bulma ihtiyacı Merkez Bankasını faiz artırımına zorladı. Fakat hükümet reel üretimi korumak için faizlerin yükseltilmesine izin vermeyince Merkez Bankası ile hükümet arasında çatışma çıktı. Ve hükümet Merkez Bankasının bağımsızlığına fiili olarak son verdi. Daha sonrasında hükümet ekonomide büyümeyi koruyabilmek için kamu bütçesi disiplinini bozmaya başladı. Ve reel sektörü kontrolü altına almaya çalıştı. 2012 sonrasında Ortadoğu’daki savaş ve bu savaşın yarattığı şoklar ise hükümeti çok daha irrasyonel eylemlere sürükledi. Ve hükümet bir yandan güvenlik harcamalarını artırmak zorunda kaldı. Bir yandan da büyümeyi koruyabilmek için bütçe disiplinini alabildiğine bozup fantastik altyapı inşaatlarına girişmeye başladı. Nihayetinde 2002-2008 krizinin içkin kriz tohumu benim yukarıda anlattığım varsayımsal senaryo ile değil de, bu paragrafta anlattığım gerçek senaryonun sonucunda meyvesini verdi: yani bu büyüme modelinin doğurması mukadder olan yüksek faiz, yüksek enflasyon, devalüe edilmiş Türk lirası, yüksek işsizlik ve dramatik küçülme, yani bütünsel iflas…

 

Yani bugün yaşadığımız kriz 2001’de imzaladığımız sözleşmeye içkindi. Fakat 2001 konjonktürünü hatırlayacak olursak, aynı bugün iktisadımızın geleceğini düşünürken yaşadığımız eli kolu bağlanmışlık hali gibi, Türkiye’nin eli kolu o dönemde o kadar bağlanmış durumdaydı ki başımızda hangi hükümet olsaydı IMF’in reçetesini kabul etmemek gibi bir seçeneği yoktu. Hele ki üniversitelerde okutulan anaakım iktisadın bu yazıda saydığım ‘ayrıntı’ların önemini derinlemesine etüt etmeyi sağlayan muhalif ve heteredoks iktisadı müfredattan tamamen dışlaması ve sistematik bir biçimde itibarsızlaştırması sonucu, IMF reçetelerinin yarattığı açmazları görmenin iyi bir iktisatçı için oldukça zor olduğu varsayıldığında, Türkiye’nin yeni iktisadi siyasetini tasarlarken günah keçisi yaratmaktansa Türkiye’nin ilk bölümde saydığım yapısal kısıtlarının analizlerini yapmak, bu yapısal kısıtların 1945’ten beridir siyasetçilerin iyi niyet ve kötü niyetinden azade olarak nasıl bir büyüme-kriz döngüsü yarattığını ve siyasi aktörleri nasıl eninde sonunda irrasyonel davranmaya zorladığını anlamak ve bir devr-i sabık yaratmadan bu yapısal özellikleri dönüştürecek derinlikli ve yapıcı bir siyaset tasarlamak zorundayız.

 

Zira yapısal kısıtlar sebebiyle ekonomi krize girince 1950’lerin sonunda Adnan Menderes, 1970’lerin sonunda AP ve CHP hükümetleri ve 5 Nisan 1994 krizinden sonraki neredeyse tüm hükümetler benzeri irrasyonel davranışlara girdiler. Ve hükümetin iktisadi kurumları yolsuzluk üzerinden yapılandırması günahı sadece AK Parti’nin değil, 1920’lerin İş Bankası çevrelerinin, 1960’larda DPT’yi kötürüm eden siyasetçi ve işadamlarının, 1970’lerde Demirel’in 1980’lerde Turgut Özal’ın yakınlarının vs yani Türk siyasetinin kalıcı bir kusuruydu. Hataların ciddiyetle konuşulması, zararların tazmin edilmesi ve yanlışların kararlılıkla düzeltilmesi gerekiyor; fakat günah keçilerini ifşa etmek üzerinden bir devr-i sabık yaratmayla kısıtlı bir hınç siyasetinin de Türkiye’ye hiçbir gerçek katkısı olmayacaktır.

 

III.

 

Eğer ABD hegemonyası bugün tehdit altında olmasaydı, eğer dünya ekonomisi şu an ağır bir kriz içinde olmasaydı, eğer Ortadoğu’daki çatışma ortamı dünyanın tüm büyük güçlerini tehdit etmeseydi ve Türkiye Ortadoğu jeopolitiğinin, dolayısıyla dünyanın geleceğinin şekillenmesinde kilit bir ülke olmasaydı, ve daha gelişiminin başında olan Dördüncü Sanayi Devrimi diye bir fırsat penceresi olmasaydı, bugün yaşıyor olduğumuz iktisadi kriz, Türkiye’yi 2001’den çok daha zor koşullarda ABD İmparatorluğuna ve IMF ve Dünya Bankasının siyasetlerine mahkum hale getirirdi.

 

Fakat durum bu kadar vahim olsaydı bile, Türkiye’nin uzun vadeli geleceği için yapabileceği çok ama çok şey olurdu. Zira Türkiye Tanzimat döneminde de benzer bir kriz yaşamış, 1878’de Düyun-u Umumiye’ye mahkum olmuş, fakat Düyun-u Umumiye koşullarında bile bugünün Türkiye’sinin tohumlarını atabilmişti. Ve eğer Türkiye o dönemde Birinci Dünya Savaşına girmeme ferasetini gösterebilmiş olsaydı, bugünün Türkiyesi çok daha sancısız bir biçimde inşa edilebilmiş olurdu.

 

Bugün ise Türkiye’nin elini rahatlatan bazı temel gerçekler var. Şu anda coronavirüs salgınının da acilleştirdiği üzere dünya ekonomisi ağır bir ekonomik kriz yaşıyor. 2008’le baş etmek adına zevahiri kurtarmak üzere alınan önlemler 2008 krizini alabildiğine derinleştirdi. ABD-Çin/Rusya arasındaki hegemonya krizinden azade bir küresel bütünsel ekonomik kriz bu. Ve dünyanın sağ salim yoluna devam edebilmesi için dünya ekonomisinin gidişatında ve mimarisinde acilen Keynes-çapında bir dönüşüm gerekiyor. Aksi takdirde sadece bizim gibi ülkelerde değil, Çin’de ve gelişmiş Batılı ülkelerde bile ekonomilerin çökmesi ve ağır sosyal çalkantılar çıkması mukadder gibi.

 

Bu krize ek olarak ABD ve Çin/Rusya arasında yoğun bir hegemonya savaşı yaşanıyor. ABD kendi hegemonyasını sürdürebilmek ve müttefiklerini kaybetmemek için tavizkar davranmak zorunda. Çin/Rusya bloku ise yeni müttefikler kazanabilmek için… Bu durum da Türkiye’nin elini rahatlatıyor. ABD ve Çin/Rusya arasındaki savaşın cereyan ettiği başlıca muharebe sahası Ortadoğu. Ve Ortadoğu ülkelerinin yıkım potansiyeli ve bu potansiyelin yarattığı küresel şiddet korkusu güçlü ülkeleri hayli ürkütüyor.

 

Türkiye ise tarihiyle, konumuyla ve demografik ve kültürel bağlantılarıyla Ortadoğu’da kilit ülkelerden biri. Ve aksağıyla kusuruyla din ve demokrasi arasında yüz yıl içinde yaratabilmiş olduğu barış, Ortadoğu’nun gelecek senaryoları adına Türkiye’yi ciddiye alınması gereken bir ülke haline getiriyor. Ve Dördüncü Sanayi Devriminin yarattığı olanaklar sıkı bir eğitim hamlesiyle bizim gibi ülkelere yirmi-otuz yıl içinde yüksek teknolojili bir ekonomiye geçme imkanı veriyor. Ve Türkiye’de, demokratik bir siyasetin işlemesi koşuluyla hiçbir geleceği olmayan bir iki istisnai hizip hariç, tüm siyasi liderler ve cemaatler özellikle son yirmi yılda ‘kafalarını birbirine ve duvara vura vura’ birlikte yaşamayı ve dar cemaat çıkarlarını aşıp ülkenin tüm halklarıyla beraber bütünsel geleceğini uzun vadeli hedeflere odaklanarak şekillendirme yeteneğini kazanma istikametine girdi.

 

Tüm bu süreçler ve bu süreçlerin Türkiye’ye yansıma biçimi, içinde bulunduğumuz iç karartıcı iktisadi krize rağmen geleceğe ümitle bakma ve sadece Türkiye’nin değil dünyanın geleceğini barışçı bir biçimde tesis edebilme noktasında Türkiye’ye inisiyatif ve söz sahibi olma yeteneği kazandırıyor. Fakat bu ümidin gerçeğe dönüşebilmesi, kolektif olarak belli zihniyet dönüşümlerini gerçekleştirebilmemiz sayesinde mümkün olacaktır.

 

Gerçekleştirmemiz gerektiğine inandığım bu zihniyet dönüşümlerinin; kurumlarıyla, değerleriyle ve bireye sunduğu ahlakla iyi işleyen bir demokrasinin, yani Aristo’nun ‘politeia’sı ya da Romalıların ‘res publica’sının –ki doğru anlaşıldığında İslam’ın öğretmeye çalıştığı siyaset de anladığım kadarıyla hemen hemen böylesi bir siyasettir- ülkemize ne gibi olanaklar sunduğunun; ve statik bir analizde bugün oldukça zor bir durumda göze gelen Türkiye, geçmişi ve geleceğiyle ve tüm toplumsal ve kültürel yapılanması bütünlüklü bir biçimde ele alındığında, ve ülke küresel jeopolitik, ekonomik ve kültürel tarihe oturtularak analiz edildiğinde, yani ülkenin son sekiz yıldır yaşadığı ağır çalkantılı süreç bir bütün olarak küresel bir haritaya ve zaman perspektifine oturtulduğunda, aslında ülkemizin sahip olduğu ve açığa çıkmayı beklediğine inandığım muazzam potansiyelinin etüdü gibi meseleleri başka yazılarda –beraberce- tartışabilmek dileğiyle…            

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.