İlerlemeciliği Yeniden Düşünmek

Sahip olduğumuz tüm gücümüzle, küçük adımlarla da olsa özgürleştirici projeyi ilerletmek için çalışmamız ve her seferinde yıkıntıyı yeniden inşa etmemiz gerektiğine inanmamız lazım. Kaçınılmaz olan tek şey budur.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

1960’lı ve 1970’li yıllarda gerek Arap gerekse Avrupa üniversitelerinde insanlar üç kategoriye ayrılıyordu: ilerlemeciler, gericiler ve kökenlerinden şüphe duyanlar.

 

Komünistler ilerlemeci yelpazenin ortasını işgal ederken sollarında radikal sol, sağlarında ise ılımlı sosyalizm/demokrasi çağrısı yapan laikler vardı. Bunların arasındaki ortak payda; açık, medeni, insanın kaderi hakkında iyimser ve insanoğlunun kaderini iyileştirmek için çalışan iyiliksever olduklarına dair mutlak inançtı.

 

Onlara göre gericiler ise, –esasen vatanperverler, milliyetçiler ve daha sonradan da İslamcılar olup– maymunlar ile insanlar arasındaki kayıp halkaydı. Onlar geri kalmış, geçmişin efsaneleriyle bağlantılı, ezilenlerin acılarını ve kadınların halini umursamayan, tarihin nereye aktığını anlamayan ve meşhur çöplüklerinde bitip gidecek bir güruhtu.

 

İlerlemecilerin bakış açısına göre, iki grup arasında bir de onlara şüphe duyanlar vardı. Talihsizliğimden olsa gerek ben de onların arasında kategorize edildim ve bugüne kadar “yarı ilerlemeci” olarak kaldım. Öyle ya, fakirlerin, kadınların ve ezilen halkların haklarını sözlü ve fiilî açık açık savunmana rağmen, Arapçılık eğilimi gibi şovenist/küçük burjuva fikirleri taşırken veya “Din halkın afyonudur” sözüyle dalga geçerken nasıl ilerlemeci kategorisine sokulma şerifine nail olursun?

 

1960’lar ve 1970’lerde ilerlemecilerin öne çıkışının birden fazla nedeni vardı: Komünist rejimler yeryüzünün altıda birini kontrol ediyor, komünist partiler Batı’da bile yayılıyor, sömürüye, ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı devrimleri ilerlemeci güçler yönlendiriyor, kültürel alan ilerlemecilerle doluyor ve Sovyetler Birliği ilk kadını uzaya gönderiyordu.

 

Buna bir de her alanda bilimsel ve teknolojik keşiflerin tırmanışını ekleyin. Bütün bunlar bilimsel, teknolojik ve iktisadi ilerlemenin her daim ileriye doğru bir sel gibi akacak ve hiç kimsenin durduramayacağı bir proje olduğunu teyit ediyordu.

 

Hakikatin bu kuruntuları boşa çıkarmasından sonra ilerlemecilerin kibrinden geriye ne kaldı? Rus toplumu da dahil tüm toplumlara “halkın afyonu”nun güçlü bir şekilde geri dönüşünü ve hatta kadınların –ne korkunç ki!!– tamamen kendi iradeleriyle başlarını örttüklerini gördüler; oysaki onlara göre kadının ilerlemesinin göstergesi eteklerin boyu, yani dizden ne kadar yukarıda olduğuydu. Kapitalizmin tüm hayallerini nakavtla alt ederek zafer kazanmasını ise hiç sormayın.

 

Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasından, 1980’lerde Polonya’da işçilerin kendilerini temsil ettiği iddiasındaki bir partiye karşı devriminden, her yerde komünist partilerin çöküşünden ve en büyükleri olan Çin Komünist Partisi’nin de kapitalizmin en iyi muhafızına dönüşmesinden sonra ilerlemeciler için geriye ne kaldı? Neredeyse hiçbir şey…

 

İnandıkları her şeyi geçersiz kılan bir İslami sıçramayla yüzleşen birçok Arap ilerlemecinin tepkisi ne kadar da üzücüydü. Fikirlerini gözden geçirmek ve bu olgunun nedenlerini, teorilerinin kusurunu ve eksikliğini sorgulamak yerine burunlarının dikine gittiler. Sonunda “gerici, karanlık kafalılar”a olan nefretleri, istibdatla girdikleri ittifakla sonuçlandı; öyle ki Tunus’ta istibdada en iyi teorisyenlerini, hizmetkârlarını ve cellatlarını verdiler ya da devrimcilerin yolunu kestiler. Bununla birlikte hiçbir şey onların gerilemesine çare olmadığı ve durdurmadığı gibi, tamamen çöküp ortadan kalkmalarının da kaderleri olmayacağı görülüyor.

 

Şöyle diyenler olabilir: Öyleyse sadece ölü bir beden veya zar zor nefes alan bir hasta taşıyan ambulansa [yani ölüm döşeğindeki ilerlemeciliğe] kurşun sıkmak niye? Çünkü hastalara merhamet kurşunu sıkmak doktorun alışkanlığı değildir; onun ahlakı ve mesleğinin gereği, hastalığın nedenini mümkün mertebe objektif bir şekilde anlamak ve hastayı sağlığına kavuşturmak için olabildiğince empati kurarak yardımcı olmaktır. Bu, dünyanın her zamankinden çok daha fazla ilerlemeciliğe –ama mevcuttan bambaşka bir ilerlemeciliğe– ihtiyaç duyduğuna dair mutlak inancımın gereği [mesleğimin doktor olmasından da kaynaklanan] her zaman çabaladığım bir şeydir.

 

***

İlerlemeciliğin –modern anlamıyla– bize Fransızca progressisme kelimesinden tercüme edildiğini, bu kelimenin progrès kelimesinden türetildiğini ve ilk kullananın da 1546’da Fransız yazar François Rabelais olduğunu hatırlatayım. Yani biz bir kez daha, Aydınlanma çağı (1715-1789) denilen bir süreçte gelişen, Batılı –özellikle de Fransızca– bir kavramla karşı karşıyayız. Bu kavramın büyük teorisyenleri arasında filozof Denis Diderot ve Marquis de Condorcet bulunuyor.

 

Daha sonraki aşamada bu kavram tüm Avrupa’ya yayıldı ve 19. yüzyılın sonundan itibaren tamamen Marksistlerce sahiplenildi. Daha sonra kavram tüm dünyayı istila etti ve biz Araplara vatanseverlik, sosyalizm ve demokrasi gibi diğer kavramlarla birlikte 20. yüzyılda ulaştı. Bugüne kadar biz, tarihin kurbanları olma değil, yeniden tarih yapar hale gelme ümidiyle ve Allah’ın bu ümmetin önünü açması beklentisiyle bu fikir ve değerlerin tüketicisi olageldik.

 

Kavramı incelediğinizde, gerek muhalif siyasi hareketler gerekse farklı türlerde ilerlemeciliğe dayanan iktidardaki rejimler için fikrî bir referans ve güçlü bir manevî katalizör olan üç ana inançtan oluştuğunu görürsünüz:

 

1. İlerlemenin zorunlu ve kaçınılmaz olduğu inancı.

 

2. İçinde iyilikten başka bir şey barındırmadığı inancı.

 

3. Sadece insanı ve toplumu geliştirmekle kalmayıp onların doğasını da değiştirebileceği inancı.

 

Ancak bu inançların her biri kendi içinde zayıf noktalara sahip:

 

İlk zayıf nokta determinizmdir: İlerlemecilerin bu yerleşik doktrinine göre, insanlık tarihi bir ok gibidir, yaydan çıktığında durdurulması imkânsızdır ve yönü daima ileriye doğrudur. Yaydan çıkmış bir okun aniden duracağını veya geriye döneceğini kim düşünebilir?

 

Bu, desteklenebilir bir doktrindir. Mesela sağlık sektörünü ele alalım. Hastalıklarla mücadelede kaydedilen muazzam ilerlemeyi kim reddedebilir? Bunun kanıtı, bir insanın ortalama hayat beklentisinin 10.000 yıl önce 30 yılı geçmezken bugün en gelişmiş ülkelerde 80 eşiğini aşmak üzere olmasıdır.

 

Ama aynı zamanda bu doktrin basitlikten ve hatta saflıktan da ârî değildir. Sovyetler Birliği emperyalizme karşı zaferle taçlanan “kaçınılmaz” ilerleyişini devam ettirdi mi? Herhangi bir ülkede sömürü ve kölelik çöktü mü, yoksa sadece şekli ve şiddeti mi değişti?

 

Bugün kim, günümüz toplumlarının –hele de koronavirüs pandemisi ve küresel ısınmayla sendelerken– arzulanan geleceğe doğru “kaçınılmaz” zafer yürüyüşünü sürdüreceğini söylemeye cesaret edebilir? Geleceğe dair zar zor hayal kurar olduk ve artık tek temennimiz, işlerin mevcut haliyle aynen kalması…

 

İkinci zayıf nokta bilim ve teknoloji perestliktir: Ne yazık ki tarihsel tecrübe, hesaba katılmamış iki şeyi gösterdi: Tıpkı Batı’da, Çin’de ve Hindistan’da olduğu gibi bir ülkeyi, çevreyi tahrip etmeksizin on milyonlarca insanı fakirlikten kurtaran fabrikalarla dolduramazsınız. Herkese ucuz ve bol elektrik sağlayan nükleer enerji üretirseniz, bu aynı zamanda yeryüzünde hayatı kökten bitirme gücüne sahip binlerce atom bombası biriktirme anlamına da gelir. Geceleri şehirleri aydınlatan elektriği icat ederseniz, işkence amaçlı da kullanılır.

 

Böylece –tarihî tecrübenin gelişmesiyle birlikte– içinde iyilikten başka bir şey barındırmayan bilim ve teknoloji hayali yavaş yavaş buharlaştı ve –nasıl ki gölge güneş altında yürüyenin ayrılmaz bir parçasıysa– 21. yüzyıl dünyasında kötülüğün de bilim ve teknolojinin ayrılmaz bir parçası olduğu ve teknolojinin yağdaki zehir olabileceği açığa kavuştu. Bunun bir kanıtı da oturduğumuz dalı –yani onsuz hayatın mümkün olmadığı çevreyi– bu şekilde biçmekte olmamız.

 

Bugün bilim ve teknolojinin iyicil doğasına olan güvenimizi azaltan bir başka olgu, “bahse girilen değerin çok yükselmesi” olarak tanımladığım şeydir. Bu kurala göre, teknolojinin gücü ve kapasitesi ile getirisi ne kadar artarsa, ona eşlik eden riskler de o kadar büyür. Yani yaratıcılık ve türeticilik kapasitesini ne kadar artırdıysak, –aynı şekilde ve paralel olarak– tahrip ve yıkım kapasitesini de o kadar yükselttik.

 

Medyanın sağladığı muazzam ayrıcalıklara bakın ve bir de yalanları, şayiaları ve nefret söylemini yaymaktaki yıkıcı rolünü görün. Ama çok daha tehlikeli olanın, yani gözetleme ve zihinlerin manipülasyonu alanında istibdat yönetimlerine korkunç bir silah sağladığının da farkına varın. Tıpkı uyuşturucu satıcıları ve tüketicilerinde olduğu gibi, on milyonların ekran bağımlılığı karşılığında, sahiplerinin cebine milyarları akıtan video oyunları endüstrisinin günahlarından hiç bahsetmiyorum bile…

 

Yapay zekâ alanındaki ilerlemenin bize ne vaat ettiğini ve sadece dünyadaki milyonlarca iş için değil, aynı zamanda insanın kendi konumu için de ne gibi tehlikeler arz ettiğini açık açık konuşalım. Zira insan, kendi icat ettiği yapay zekânın bir tutsağına ve kendisine hizmetkâr olduğunu zannederken bir kölesine dönüşebilir.

 

Son zayıf nokta ilerleme ile tekâmülün karışmasıdır: İlerlemeci düşüncenin dayandığı temel teze göre, insanlık “gericilik”ten, yani “uzun zamandır pranga vuran dinî efsaneler”den aşama aşama kurtulmaktaydı ve –ilerlemecilerin yönlendirdiği siyasi sistemlerin öncülüğünde– sadece herkesin hayat şartlarını iyileştirmekle kalmayacak, aynı zamanda yeni bir insan da yaratabilecekti.

 

Ancak sorun şu: Tarih –şimdiye kadar– bilimsel bilginin geliştiğini, etkili ilaçların çoğaldığını ve –tıpkı Batı toplumlarında son iki yüzyılda benzeri görülmemiş şekilde gerçekleştiği gibi– hayat şartlarını iyileştiren çok sayıda makinenin ortaya çıktığını gösterdi; ancak bütün bunlar, bireylerin veya toplumların doğasında herhangi bir iyileşme ile uyumlu gelişmedi. Bunun en gerçekçi delili, “ileri” toplumların işlediği sömürgecilik suçları ve İkinci Dünya Savaşı sırasında soykırım kamplarında –insanlık tarihinde benzeri görülmemiş şekilde– barbarlıkta ulaştığı noktadır.

 

Burada hep karıştırılan iki kavramı birbirinden ayırmak gerekir: İlerleme maddi nicelik alanında, tekâmül ahlaki nitelik alanındadır. Amazon havzasının ve Yeni Gine dağlarının kabilelerine dayatılan ilerlemenin bir tekâmül olduğu söylenebilir mi? Aksine bu, insanların başına gelen en büyük felaket değil mi? Dahası bu, ilerlemenin tekâmül ile gelmediği, –daha gelişmiş insanın açgözlülüğünün yol açtığı– milyonların ölümü, belirli yerleşimlerde alıkonan geriye kalanların ise obezite hastalığı ve alkol bağımlılığı ile geldiği Kuzey Amerika kabilelerinin felaketinin bir uzantısı değil mi?

 

Bu da demek oluyor ki ilerleme, gerçekten bir tekâmül olabilir de, olmayabilir de ve hatta –tıpkı Stalin ve Pol Pot rejimleri gibi– ilerlemeden ve ilerlemecilerin tamamından sizi nefret ettiren medeniyetsel bir cevap da olabilir. Bu iki rejimin vahşiliğini anlatmak isterseniz, onların tarihin en büyük projesine hizmet ettiklerine dair inançlarından bahsetmelisiniz, yani yeni bir insan yaratma projesinden… Böyle bir projenin karşısında duranın değeri nedir? Tabii ki hiçtir. Bu yüzden insanlık tarihinin en son ve en yüksek aşaması olan yeni insanın gelişine hazırlık olarak “eski” insanın milyonlarca kopyasını feda etmekte hiçbir beis görmediler.

 

Yüzeysel ilerleme teorisinin kavrayamadığı –ve fakat bugün biyoloji bilimindeki araştırmacılar arasında giderek yaygınlaşan anlayış– şudur: Homo sapiens adı verilen (ve bugün bunun yedi milyar kopyası olan) canlı türü, yüz binlerce yıldır fiziksel olarak herhangi bir değişime uğramadı; yeni bir organı ortaya çıkmadığı gibi, beyninin büyüklüğü de ikiye katlanmadı.

 

Aynı şekilde –yaygın düşüncenin aksine– zekâsı da artmadı, sadece tecrübe birikimi sağladı. Tarihin başlangıcında insanoğlunun taş ve kemikten alet edevat yapması ve tehlikelerle dolu bir dünyada avlanma teknikleri geliştirmesi için gerekli olan zekâ, modern insanın füze yapmak için ihtiyaç duyduğu zekâdan daha az değildi.

 

Yine bu insan, tarih boyunca tüm duruş ve davranışlarını, yani tüm meziyetleri ve kusurlarını muhafaza etti ve bu durum, –belki de doğal veya yapay bir biyolojik mutasyon sonucu– yeni bir insan türü ortaya çıkana kadar böylece devam edecek. Ancak şu ya da bu siyasi sistemle mevcut insan doğasının değiştirilebileceğini düşünmek, daha kaliteli kıyafetler giymek suretiyle vücut organlarının değiştirilebileceğini söylemeye benziyor.

 

***

 

Bu değerlendirmeden sonra hangi sonuca varmalıyız? İlerlemecilikle kastedilen bildiğimiz her şeyden ümidimizi tamamen kesmeli miyiz?

 

Bu durumda içimizdeki nefsimizin kötülüğü teşvik eden yarısı, kendilerini hala ilerlemeci olarak tanımlayanlara şunu söyleyebilir: Hasımlarınızı tehdit edip durduğunuz tarihin çöplüğü, sizi “hoş geldiniz safalar getirdiniz” diyerek bekliyor… Nefsimizin iyiliği teşvik eden yarısı ise onlara şöyle diyebilir: [Hadis-i Şerifte buyurulduğu üzere] Kim içtihat yapar ve içtihadında isabetli olursa iki sevap alır ve kim içtihat yapar ama isabet edemezse bir sevap alır; [vaatlerinde ve öngörülerinde isabet edemeyen] ilerlemecilere gelince, yarı sevap size yeter, arayı bozmayı gerek yok…

 

Hayır, asla; çünkü biz şimdiye kadar bardağın sadece boş kısmına odaklandık. Gerçekten de ilerlemecilik bize vaat ettiği hayallerinin çoğunu yerine getirmekte başarısız oldu; ama bana herhangi bir din veya başka bir ideoloji söyleyin ki vaatlerini gerçekleştirebilmiş olsun? Sosyal güvenliğin, insani çalışma koşullarının ve daha az sömürücü ücretlerin sağlanması, herkes için sağlık ve eğitim imkânlarının sunulması, kadınların ve sömürgelerin özgürleşmesi… Bütün bunlar ilerlemecilerin başarılarından birkaçı değil mi?

 

Daha da önemlisi, ilerlemecilerin çözmeye çalıştığı sorunlar buharlaştı mı? Diğerleri fakirlik-cehalet-adaletsizlik üçlüsünden kurtuluş için etkili çözümler bulabildi mi? Tarihin beyhude ve anlamsız olaylar silsilesi olmadığına güvenerek, geleceğe yönelik biraz olsun ümide ihtiyacımız yok mu?

 

Elbette tüm sorunlar hala daha yakıcılığıyla ortada; rüzgârda uçuşan bir tüy olmadığımıza ve geleceğimizi kontrol edebileceğimize inanmamız lazım. Hiç şüphesiz ilerlemeciliğin hayali ve ilk projesi olan, ülke içinde ve dünya çapında tüm insanlar için azami sosyal adaleti, eşitliği ve onuru temin etmeyi sürdürecek bir vizyona ihtiyacımız var.

 

Ama aynı zamanda tarihin tüm ihtimallere açık bir alan olduğunu; insanı, kusurları ve meziyetleriyle, –önemi [ilerlemeciler tarafından] takdir edilmeyen dinî ihtiyaçları da dahil– çeşitli ihtiyaçlarıyla, olduğu gibi muhatap almak gerektiğini; bilim ve teknolojinin her daim hesaba katılması gereken tehlikeleri olduğunu; asil ve yüksek hedeflere kirli yollardan erişilemeyeceğini; insanın özgürleşmesinin, –ilerlemeci seçkinlerden başka kimsenin ne olduğunu bilmediği, her yere çekilebilir “yüce menfaatler” adına kısacık bir süreliğine de olsa– onu kul-köle kılmaktan alsa geçmeyeceğini kabul eden, daha alçakgönüllü bir vizyona ihtiyacımız var.

 

Ayrıca umudumuzu asla kaybetmememiz, sahip olduğumuz tüm gücümüzle, küçük adımlarla da olsa özgürleştirici projeyi ilerletmek için çalışmamız ve her seferinde yıkıntıyı yeniden inşa etmemiz gerektiğine inanmamız lazım. Kaçınılmaz olan tek şey budur. Artık bir hayali veya yol gösterici pusulası kalmayan Arap toplumlarımızın ihtiyacı olan şey, acı verici gözden geçirmeleri kabul edenlerin ve tarihi tekerrür ettirmeyip ondan ders çıkaranların teorileştireceği ve pratiğe dökeceği olgunlaşmış bir ilerlemeciliktir.

 

Bu yazı, 30 Mayıs 2020 tarihinde El-Cezire Arapça sitesinde yayımlanmış olup, Zahide Tuba Kor tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.