İran Neden Yalnız?
Din, mezhep ve etnik renkliliğin zengin olduğu koskoca İslam coğrafyalarında, ardına tam anlamıyla güvenilir olması imkânsız bazı küresel güçleri de alarak, bir ulus-devlet olmanın sınırlarını bile isteye aşarak, bölgenin ortak menfaatleriyle sürekli savaşan konumunda olmanın gün gelip ciddi bir bedeli olacaktı elbette. Sorun şu ki maalesef bu bedel sadece İran’a ödetilmiyor.
Başlığı görünce “Bugün bunu tartışmanın sırası mı?” diyenlerimizin olacağı açıktır. Sadece İran’ı değil, bütün bir bölgeyi, hatta küresel bağlamda yangınları tetikleyecek bir prosesin tetiklendiği de açıktır.
“Yepyeni bir Sykes-Picot niyeti taşıyan bu yangın hepimizi ilgilendiriyor” düşüncesiyle bölgesel jeopolitiğin iç sorunlarını ertelemek, özeleştirel tutumun üzerini örtmek bize hiçbir şey kazandırmaz. O yüzden esas böylesi günlerde “Neden bu halde olduğumuz? Bu zillette kimlerin dahli olduğu?” da mutlaka masaya yatırılmalı. Sorunları ivedilikle çözmeye çalışan diplomaside konu edilmese de, o diplomasinin uzun vadeli aklını inşaya hizmet eden çevreler bu hali ameliyat masasına yatırmaya gayret etmeli.
İran’ın kısır bir ideoloji, yetersiz güç dengeleri, fırsatçılığın uzun vadeli olmayan sonuçlarına dayalı jeopolitik hırslarının gün gelip buralara dayanacağı o kadar açıktı ki.
Din, mezhep ve etnik renkliliğin zengin olduğu koskoca İslam coğrafyalarında, ardına tam anlamıyla güvenilir olması imkânsız bazı küresel güçleri de alarak, (onarın proksi gücü gibi bir pozisyonu kabullenerek) bir ulus-devlet olmanın sınırlarını -hangi hesaplara ve hayallere dayalı bilinmez- bile isteye aşarak, bölgenin ortak menfaatleriyle sürekli savaşan konumunda olmanın gün gelip ciddi bir bedeli olacaktı elbette. Sorun şu ki maalesef bu bedel sadece İran’a ödetilmiyor. Ortadoğu’nun haylaz güçlerinin, yaptıkları sınırlı güdük tercihlerle, koskoca bir coğrafyanın geniş vizyonel imkânlarını, demografik, kültürel, askerî, ticari potansiyellerini akıl almaz şekilde sürekli kurban verdikleri halde, gerçekler dünyasına gözlerini açamamalarının mutlaka bir yapı sökümüne uğratılması gerekmekte.
Akıllara ve Vicdanlara Kazınan İran Gerçeği
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Çok ağdalı analizlere de girmeden düne kadar “İran” deyince İslam dünyasının aklına ne geldiğini düşünelim.
“İsrail’den farkı olmayan; İsrail gibi, sürekli korku ve tehditler üzerine dayalı güvenliğini bahane ederek bölgede yangınlar çıkarmaktan çekinmeyen bir yapı.”
Sınırlı mezhepçiliği soft power olarak kullandığı halde, eleştirenleri (İsrail’in antisemitizm retoriğinde olduğu gibi) mezhepçilikle suçlama propagandasını bıkıp usanmadan işleyen, üstelik aynı mezhepçiliği elinin uzandığı coğrafyalarda proksi güçler oluşturmak amacıyla araçsallaştırmak.
Jeopolitik hedeflerini, “Krizler Tahran’a ulaşmasın diye sınırlarımızın ötesinde tutulmalı” bahanesi ardına sığınarak savunup ‘Sana, Bağdat, Şam, Beyrut…’ diye başkent isimleri sıralayıp, buralarda ne kadar etkili bir güç olduğunu, dünya aleme değil, sürekli İslam dünyasına dönük ilan etmek ve bu kaotik ortamın kalıcı zaferler (!) getireceğini zannetmek!
“Türbeleri koruyoruz” masalıyla bir diktatörü kollayıp, hatta onu da -Türkiye gibi komşularının tüm aksi çabalarına rağmen ateşe atlamaya zorlayıp, Sünni-Müslüman çoğunluğun yaşadığı bir coğrafyada yüzbinlerce insanın kıyımına, bütün bir ülkenin yıkımına sebebiyet vermek.
Bugünlerde Netanyahu’nun dile getirdiği Osmanlı ile ilgili sözleri, yıllarca çok daha proaktif ve öfkeli ifadelerle medya ve diplomasi yoluyla dile getirmek.
Tarık Haşimi’nin de daha Suriye meselesinin başlarında açık ettiği, Kasım Süleymani ile görüşmesine de yansıyan itiraflarda da görüldüğü üzere, Müslüman topluluklar arası fitneler çıkarmaktan asla imtina etmeyen, hatta bunu bir strateji olarak yıllardır uygulamaktan gurur duyan ürkütücü bir yapı arz etmek.
ABD’nin Irak ve Afganistan işgalini, Ermenistan-Azerbaycan çatışmasını, hatta -Suriye’deki gelişmeler ve Suriye’deki Filistinlilerin çektiği acılar da hesap edildiğinde- Filistin davasını kendi politik hülyalarının aracı olarak kullanmak.
PKK’yı ABD ve Rusya’dan farksız şekilde yıllara dayalı desteklemek.
Hizbullah’ın Müslüman halklar nezdindeki bütün kredisini kendi dar çıkarları için bertaraf edip bugünlerdeki akıbeti hazırlamış olmak.
IŞİD’in Suriye sahasına gönderilip direniş güçlerinin liderleriyle çatışmasını sağlamak.
Haşdi Şabi gibi IŞİD’den farkı olmayan proksi güçlerle Irak-Suriye sahasında yaratılan baskı ve terörü körüklemek.
Etnik, mezhebî, dinî açıdan zengin bir coğrafyanın geniş imkânlarını, (kendi sınırlı gücünü de hesap ederek) ortak bir havuzda eriterek büyütmek yerine (yani AB benzeri bir yapıyı Ortadoğu’da oluşturma cehdi göstermek yerine) Fars milliyetçiliği ve Şiiliğe yaslanarak, bırakın diğer ülkeleri, kendi adına bile çözüm hedeflerine ulaşmaktan ari kalmak! Bırakın çözümü, coğrafyanın doğallığını hedef aldığı için sürekli kaos üreten bir sarmal yaratmak!
Suud’un Günah Galerisi İran’ın Cürümlerini Örter mi?
Fars milliyetçiliği ve Şiiliğin karışımı ideolojik kurgunun Türkiye’de de yıllarca “hikmetli siyaset” adı altında savunucuları oldu ki halen var.
2015 yılının Nisan ayında kaleme aldığımız “Yemen: İşgalci ve Temerrüdcülerin Kirli Savaş Alanı” başlıklı makalemizin son iki alt başlığında şu ifadelere yer vermiştik:
- “Suud’un Günah Galerisi, İran’ın Cürümlerini Örter mi?”
- “Stratejik” Aklınız da “Hikmetli” Siyasetiniz de Yerin Dibine Batsın!
O günler, İran’ın ülkemizdeki propagandistlerinin “Suudi-Amerika”, “Türkiye-Amerika” terkiplerine karşı “İran-Amerika” vurgusunu hak ettirecek gelişmelerin daha bir gün yüzüne çıktığı yıllardı.
2015’in Şubat ayında Amerikan istihbaratı Senato’ya “Küresel Tehdit Değerlendirmesi” raporunu sunmuştu. Raporun İran ve Hizbullah ile ilgili üslubu manidardı. İsrail medyası (Times of İsrail) haberi, “Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper’in Senato’ya sunduğu raporda İran ve Hizbullah terör tehditleri listesinden çıkarıldı” ifadeleriyle vermişti. İran kanalı (Press TV) da “İran ve Hizbullah’ın Sünni aşırılıkçılarla mücadele ettiği” tespitini bir övünç vesilesi olarak öne çıkarıyordu.
O günlerin atmosferinde İran ile ilgili karaladığımız satırlar ne demek istediğimizi daha da vuzuha kavuşturacaktır:
“IŞİD ile mücadelede ortaklık;
Esed’i jeopolitik arenada tutmada ortaklık;
Suriyeli İslamcılara dünyayı dar etmede ortaklık;
Mezhep savaşını bizatihi yüksek perdeden bir siyaset olarak kullanmada ortaklık;
Halkların iradelerine ipotek koymada Suud’u aratmayacak partnerliğe oynamada ortaklık;
Ortadoğu’yu kaynayan kazana çevirip, Rusya ve ABD’nin beklentilerini doğru okuyup boşluktan istifade hem Körfez’i hem Türkiye’yi, Arap’ı, Kürt’ü, Çeçen’i, Afgan’ı, Türkmen’iyle çevrelemede ortaklık!
Yani bir nevi Suud’dan rol çalıp adeta ‘daha efdal bir oyuncu olduğunu ispat’ sadedinde çevrilen mafyatik filmlerde yeni jön olmaya adaylık…
‘Büyük İran’ konferanslarında yüzde 10’luk bir kitlenin kuzeyden güneye, doğudan batıya yeni haritasından dem vurup, halkların da kucağını açıp bu ‘yeni’ ideoloji ve kültür havzasıyla buluşmak için can attıklarına atıf yapmak başka ne ile açıklanabilir ki!
Tam bir akıl tutulmasıyla karşı karşıyayız. Çünkü bu hırs, bu iştah, girdiği her yeri sadece Batılıların istediği tarzda bölmek ve girdaba sürüklemekle kalmıyor, bu sürecin gün gelip bölge halklarının ve kadim yapılarının boyun eğişiyle sonuçlanacağını umuyor. Kendine yakın kesimleri ‘vekil’ tayin ederken; kendisinin de acaba birilerinin çıkarına bir ‘vekâlete’ itilip itilmediğini hiç sorgulamıyor. Suud’u yıllarca böyle davranmakla eleştirirken; ‘Şimdi çevrelenmek neymiş görürsünüz!’ efelenmesinin gün gelip pusuda bekleyen akbabaların (ABD-Batı-Rusya-Çin) pençelerine takılıp kalacağını hesaba yanaşmıyor. Suud’a zaten nefretle bakan halkların, nefret sebebine odaklanıp buradan bir vahdet siyaseti üretmektense, fırsattan istifade bir yıldırım gibi halkların tepesine çakılmayı marifet sayıyor. Tarihten ders almaya da niyeti yok. Saddam’ın Kuveyt’i işgal girişiminde sırtını sıvazlayanların, kendisiyle savaştıranların, bilahare ona nasıl bir akıbet biçtiklerini herhalde hatırlamak bile istemiyor. Bir unutma mı, yoksa geriye ket vurma hali midir bilinmez, müntesiplerinin her daim ‘üst akıl’, ‘hikmetli siyaset’ diye pazarladıkları askerî-siyasi istikametin bir bumeranga, hatta ‘dejavu’ya dönüşebileceğini düşünmek dahi istemiyor. Bu histeri halinin, bu sıtma nöbetinin Ortadoğu halklarının kadim beklentileri ve İslami değerlerin yükselişine olan inançlarıyla ters; onların hayatlarını, hesaba kitaba vurduğu her coğrafyada riske edip, kirleten, makasıdüş-şeria’nın tüm ilkelerini çiğneyen ve dünkü cellâtlarının taktikleriyle ilerleyen bir ‘büyük şeytan’a dönüştüğünü göremeyecek kadar basiret, adalet, izandan uzak bir uçuruma kendi halkını da yuvarladığını tefekkür edemiyor. Tüm uyarılar, şeytanların vesveseleri gibi algılanıp, adeta ‘Ben yapmazsam bana yapacaklar!’ çılgınlığıyla, uyandığında pişman olacağı bir kâbusun peşinden gittiğini, girdiği hipnozdan ötürü fehmedemiyor. Ve eğer bu kâbustan evin içindekiler tarafından uyandırılmazsa, korkarız ki, yaktığı ateşler tüm coğrafyalarımızı sardığında çok geç olacak.”
İşte şimdi soralım kendimize (ya da o hikmetli akla yıllarca taparcasına destek verenler şapkayı öne koyup düşünsünler) o günler gelmiş mi gelmemiş mi?
O sınırlı güç ve dar ideolojik kalıplarıyla bütün bir Ortadoğu’yu kendi korkuları, dar hedefleri, orta-uzun vadede kimseye yaramayan, herkese zarar veren fitnelere düçar kılan icraatlarıyla kaosa boğanların, gerçekleşmesi muhal küçük hedefleri için çıkardıkları büyük yangınlara değmiş mi değmemiş mi? Suud’un bıraktığı boşluğu bazen ABD, bazen Rusya gibi güçlerle doldurma cehdinin sürekliliği var mıymış yok muymuş?
Şimdi bu cümlelere bile “Türkiye merkezlilik”, “ABD ağzı”, “İran düşmanlığı”, “Anti Şiicilik” ithamıyla cevap verecek olanlar için İran’ın Türkiye mümessili sivri zekâlıların o dönemde tarihe düştükleri notları ortaya koyalım ki ne demek istediğimiz daha net anlaşılsın. Diyor ki o “hikmetli aklın” Türkiye distribütörlerinden biri:
“İran, Arap isyanlarının sunduğu fırsatlarla elde ettiği stratejik yayılmayı sürdürülebilir bir forma kavuşturmak için ABD ile 36 yıllık düşmanlığı makul düzeye indirme gereği duyuyor. Körfez’deki müttefiki Suudi Arabistan’la Sünni militarizm üzerinden oynadığı oyunun artık kontrol edilebilir bir araç olmaktan çıktığını gören ABD de İran’la öngörülebilir bir ortaklığı test etmek istiyor.”
Şöyle cevap vermiştik ideolojik tapınç hallerinden önünü görmeye mecali olmayan bu zihin yapısına:
“İnsanın ‘Ne büyük imkân; tepe tepe hayrını görün!’ diyesi geliyor.”
Bu “öngörülebilir” ortaklıktan ötürü İran’a bir uyarı mesajı göndermek hazretin son dört yıllık yazılarının hiçbirinde aklına düşmedi.
Bir başka hazret; Yemen koalisyonuna verip veriştirirken hızını alamıyor ve Hafız’ın şu beyitleri dökülüveriyor dudaklarından:
“Varsayalım ki İran yayılıyor, bunu tankla topla, zor ve zorbalıkla mı yapıyor? Oraya buraya savaş mı açıyor? Ülke mi işgal ediyor? Hayır. Sekter komitacıların gerçeklikten kopuk vehim dünyasındaki halüsinasyonları çöpe atarak söylersek, gerçek şudur: İran, mesela tekfirci terörün pençesindeki Iraklı veya Suriyeli ya da Lübnanlı mazlumlara yardıma koştuğunda doğal olarak seviliyor. Öyleyse bunu kıskanmak yerine sen de teröre karşı fedakârlık yapıp yardıma koşarsan seni de severler. Ama sekter komitacı tam aksini yapıp sevilmeyi bekliyor. Olmuyor haliyle, o insanlar bunlardan nefret ediyor.”
Ve ekliyor:
“İran’ın yayılması askerî ve siyasi değildir. Dünyanın en ücra köşesinde, İranlıların haberi bile olmadan, bir meraklı Mesnevi veya Hafız okumak için kendi kendine Farsça öğreniyorsa bu kültürel etkileşimin önünde hiçbir silah ve siyaset duramaz.”
Bu sözler karşısında şu sözlerle niyazda bulunmuşuz Rabbimize:
“Rabbim aklımıza mukayyet ol; bu hırıltılar kulaklarımızı değil, asıl kalplerimizi tırmalıyor.”
Farsnews’in analizcisi Negar Muhammedi şöyle diyordu:
“Erdoğan’ın imparatorluk hayali İran’ı suçlamasına sebep oluyor. Erdoğan, bölgesel politikalarda şantajla İran’dan imtiyaz koparmaya çalışıyor. Gerçekleri tersyüz etmemeli. Siyonist politikaların yanındaki Suud’la ittifakı stratejik kayıplarını artırdıkça Erdoğan feryat ediyor. Erdoğan’ın pozisyonu, bölgede Siyonist, sömürgeci, zorba ve mürteci politikaların yanında durmaktan ibaret.”
Kime yazıyor acaba? Kimi iknaya çalışıyor, merak konusu! Gaza gelmeyip geride kalan kaldı mı acaba? Yola çıkan çıktı zaten; Erdoğan nefretine ne hacet. Çin Seddi’nden Akdeniz’e, Kafkaslardan Kızıldeniz’e tutabilene aşk olsun.
Yazıyor hazretler; şimdi Yemen Somali mi olur, Irak mı, Suriye mi, yoksa Libya mı? Bir de cevap arıyorlar.
“Rusya sıcak denizlere iniyor, Ortadoğu’ya bunlar sayesinde yeniden müdahil oluyor; ABD Asya Pasifiği önceliyor…” diye başlayıp Ortadoğu halklarına herhangi bir çözüm reçetesi sunamayan beylik siyasi tahlillerden de gına geldi. Mümin kadın ve mümin erkekleri, çocukları, nesilleri, İhvan başta olmak üzere İslamcıları bir kaşık suda boğmaya çalışan Suud’un metazorik merhametine muhtaç hale getirenlere veyl olsun! “Dinsizin hakkından imansızın gelmesi”; bir zalimin başka bir zalimin eliyle defedilmesi için duaya duran İslam dünyasının, kalbinin derinliklerinden gelecek bir çığlık ile “Lebbeyk ya Allah” demeye her zamankinden fazla ihtiyacı var. O günleri yaşayıp görebilmek duasıyla…”
Makalemizde analizlerimize eşlik eden feryatlar, İslam dünyasının hali pürmelalini temsil etmekteydi. İçimiz öyle bir yanmıştı ki gördüğümüz kâbuslardan uyanmak için can atıyorduk.
Bütün bu günah galerilerini başta Körfez ülkeleri olmak üzere bütün diktatörlükler için de listelemek mümkün elbette. Hele ki adına “Arap Baharı” denen “Ortadoğu İntifadaları”yla ilgili olarak ortaya koydukları temerrüdcü tutumlar da madalyonun daha az günahkâr olmayan diğer yüzünü oluşturmakta.
Peki yayılmacı, sömürgeci-işgalci, tetikçi, kiralık katil Siyonist rejimin İran üzerinden bütün bir bölgeyi tehdit ettiği böyle bir zamanda neden bu hatırlatmalar?
Şunun için:
Gerek Arap Baharı’nın temerrüdcüleri, gerek BAE gibi İbrahim Anlaşmalarına imza koyan Körfez yapılarının sinsi mafyatik icraatları, gerekse İran gibi çevrelenme siyasetlerine İslam dünyasını tersinden çevreleme güdüleriyle cevap veren çolak güçler şunu ivedilikle fark etmeli ki:
Bu bölgede Fas’tan Endonezya’ya hiçbir güç tek başına hiçbir şey ifade etmemektedir. Ne Mısır ne Türkiye ne İran ne de diğerleri. Sınırlı menfaatlerini, dar iktidar yapılarını korumak adına bölgenin geniş jeopolitik ortak aklına ihanet içinde olanları habitatın içine çekecek metazori siyasetler sahaya sürülmedikçe; ortak askerî, siyasi, ticari mekanizmaları koruyacak ve geliştirecek AB benzeri bir yapı oluşturulmadıkça; (buna yön verecek evrensel normlara dayalı sosyo-kültürel dönüşümlerin ivmelenmesinin zaman alacağı açıktır ama her acil gelişmenin önüne engel olarak konmamalıdır! “PKK silah bırakıyorsa Türkiye’ye acil demokrasi!” mottosu gibi) kendi içlerinden 50 milyondan fazla insanın canına mal olan savaşları körükleyen Batı bunu becerdiyse; küçük lokmalar halinde yem olmaya doğru itilen İslam ülkelerinin yeni “sarı öküz” hikâyeleri yaşamamak için bu paydalarda buluşmaktan, bu ortak habitatı inşa etmekten, D-8’i D-20, D-50 yapmaktan başka seçenekleri yoktur!
Kınamalar ve ortak imzalar dışında bir destek göremeyen İran da bu dersi gerektiği ölçüde almışsa ne âlâ!
BAHADIR KURBANOĞLU