İran’da Yaşanan Son Olayları Abdülkerim Suruş’un Mektubundan Okumak

Abdülkerim Suruş’un mektubu, İslam bilim, ahlâk ve öğretisinin bir sonucu olarak; İslam’ın hoşgörüye dayalı irfanî ve ahlakî yönünün fıkhî ve hukukî yönüne kurban edildiğini düşünen, alanında yetkin bir elden çıkmış bir mektuptur ve aynı zamanda siyasal İslamcılığın İran sahasındaki 43 yıllık serüveniyle nereye ve nerelere evrildiğini, nasıl savrulduğunu gösteren bir paradigma niteliğindedir.

Abdülkerim Süruş Mektubu

İran’da abdest ve namazı dahi şüpheli “irşâd devriyeleri” tarafından başörtü kurallarına uymadığı için gözaltına aldıktan sonra hayatını kaybeden, Nakşî-Halidî bir aileye mensup 22 yaşındaki Jîna (Mehsa) Emini’nin ölümünden sonra yaşanan olaylar, son iki haftadır dünya gündemini meşgul etmeye devam ediyor. Psikolojik üstünlüğünü yitirmiş olan rejim, elindeki füzelerle dikkatleri başka yöne çekmenin ve içeride aleyhine gelişen havayı dağıtmanın derdinde olsa da yaşananlara özelikle İran içerisinden ve dışından çok sayıda sanatçı, sporcu, yazar, siyasetçi, gazeteci ve uluslararası toplumun yakından tanıdığı ve tanımadığı birçok isim tepki gösterdi ve göstermeyi de sürdürüyor. Olaylara farklı kesimlerden ve değişik çevrelerden çok sert eleştiriler de geldi ve halen de gelmeye devam ediyor.

 

İçeride meydana gelen şiddet olaylarına kayıtsız kalmayarak tepki gösteren çevrelerden biri de İran’daki geleneksel dinî anlayışa sahip bazı muhafazakâr çevreler oldu. Nitekim bu çevrelerin devrimin ilk gününden itibaren sisteme yönelttikleri çok ciddi eleştirileri de olmuştur. İran’daki müesses nizamın sadece seküler şehirli orta sınıflarla problem yaşadığını düşünmek yanıltıcı olur. Devrimin kendi evlatlarıyla yaşadığı problemler de en az seküler çevrelerle yaşadığı problemler kadar eskiye dayanan ve hararetinden hiçbir şey kaybetmeyerek bugüne kadar uzanan ciddi bir sorunsaldır. Yaşanan son olaylarla birlikte İran’daki ideolojik İslam karşısında konumlanmış, rejim ideolojisini eleştiren gelenekselci dinî çevrelerin dar halkası ve sesi olarak kabul edilen dinî entelektüeller de artık rejimin pervasızlığına karşı sesini daha fazla yükseltmiş durumdadır. Örneğin dinî entelektüalizmin önemli isimlerinden kabul edilen Abdülkerim Suruş’un İran rejiminin yönetim kadrolarına ve ulemasına yönelik gösterdiği tepki, eleştirilerin ötesinde oldukça anlamlı ve bir o kadar da düşündürücü uyarıları havi yüksek perdeden verilmiş bir tepkidir.

 

Relativist ve neo-mutezileci düşünceleriyle Türkiye’de de yakından tanınan, İslamî yazar, düşünür ve felsefe Profesörü Abdülkerim Suruş, ülkesinde yaşanan olaylara kayıtsız kalmayarak İran müesses nizamına ve din adamlarına hitaben kaleme aldığı açık bir mektubunu, o her zamanki can nefes sesiyle sosyal medyada kıraat ederek iki gün önce yayınladı. Suruş’un mektubu, dünya ve ahireti tanzim ve tazmin etme şiarıyla bir sistem denemesine kalkışmış İslamcı idealistlerin, ölü tabutuna çakılmış son bir çiviydi adeta ve dramatik bir öykünün son paragrafı gibiydi. “Benim gibi sizin de artık fazla bir zamanınız kalmadı” diye uyarılarını sıralayan Suruş’un mektubu, manifesto niteliği taşıyordu, çünkü dinî gelenekten gelmiş, İslam dünyasının önemli bir entelektüelinin bu uyarıları sadece ülkesindeki siyasal İslamcılığın açmazlarına yönelik değerlendirmelerden ibaret değildi. “Zulüm deryasının kısır girdabına dönüşmüş” dediği, dinî çoğulculuğun önündeki en pervasız barikat olarak gördüğü din tandanslı ideolojilerin evrensel eleştirilerini de içeren, tarih, tasavvuf, felsefe, fıkıh, usul ve hukukla harmanlanmış, edebî düzeyi son derece yüksek uyarılar içeren bir mektuptu. “Toplumun kaderi ve genç kuşakların geleceği hususunda kapalı kapılar ardında kararlar alıp, aldıkları kararların akıbetinden de korkmayan cellatlara” yönelik önemli uyarılar barındırıyordu. Kuşkusuz onun bu uyarıları, sistemin idealize ettiği düşünsel yapı içerisinden yükselmiş, son dönemdeki en ağır eleştirilerinden biriydi. Ali’nin taraftarları olduğunu iddia edip, “muhaliflere mızrakların ucunu gösteren” müesses nizamın dinî ve siyasî ricaline hitaben bizzat Suruş tarafından kıraat edilmiş bu mektubun ardından siyasal ve ideolojik İslamcıların, dünyanın neresinde olursa olsun şapkayı önüne koyarak düşünmelerinde sonsuz faydalar vardır. Çünkü bu mektup, İslam bilim, ahlâk ve öğretisinin bir sonucu olarak; İslam’ın hoşgörüye dayalı irfanî ve ahlakî yönünün fıkhî ve hukukî yönüne kurban edildiğini düşünen, alanında yetkin bir elden çıkmış bir mektuptur ve aynı zamanda siyasal İslamcılığın İran sahasındaki 43 yıllık serüveniyle nereye ve nerelere evrildiğini, nasıl savrulduğunu gösteren bir paradigma niteliğindedir.

 

Abdülkerim Suruş, her ne kadar geçmişinde; son dönemlerde ağır bir dille eleştirdiği sistemin idealize edilmesinde pay sahibi olmuşsa da, çok erken bir zamanda bu sistemin handikaplarını görmüş ve o günden sonra zaman zaman eleştirilerini ve (öz)eleştirilerini yapmış bir isimdir. Ancak söz konusu bu son mektubu, sisteme yönelik getirdiği eleştirilerden ziyade direkt bir uyarı niteliğindedir. Peki Suruş bu mektubunda; uzun bir süredir iktidarı ve muhalefetiyle tükenmişlik sendromu yaşayan, batıdan, doğudan, içeriden ve dışarıdan umudu kesilmiş bir toplumun sevk ve idaresini üstlenmiş olduğunu iddia eden, günü kurtarma derdindeki idarecilerine ve bu idarecileri hâlâ ahiret sevabıyla motive etmeye çalışan o “fıkıhçı fersude ulemaya” yönelik ne gibi eleştiriler getirmişti?

 

“Küllerle Söndürmeye Çalıştığınız Her Ateş Tekrar Alevlenecektir”

 

“Topluma hükmeden istibdatçı cahil yöneticilerin yönetim anlayışından kaynaklı, ülkenin kan deryasına döndüğünü, bu yönetim anlayışı ve uygulamalarına öfke duyan halkın da 40 yıldır bu anlayış altında ezildiğini” belirtmiştir. Suruş, mektubunda son olaylara ilişkin; ulemaya hitaben yaşananlara seyirci kalmamalarını salık vermiş, ulema sınıfına; cevr-i istibdata nokta koyup halkın safına katılmaları çağrısında bulunmuştur. “Nasihat edicilerin nasihatini, eleştirmenlerin eleştirilerini kulak arkası edip uyarılarını dikkate almayan ve almamakta hâlâ ısrar eden, hiçbir zaman halkı hesaba katmamış ve katmamakta da direnmiş, ülke yönetimine dair aldıkları kararların uygulanabilir olmadığını gördüklerinde de her seferinde zora ve baskıya başvurmuş bir batıl döngünün uzun zamandır tekrar edip durduğunu” belirten Suruş, bu mektubunda, ülkesindeki zorba yönetim anlayışına ve uygulamalarına açıktan karşı çıkmıştır. Her türlü muhalif hareketi bastırmaya çalışan rejimi; “Küllerle söndürmeye çalıştığınız her ateş tekrar alevlenecek ve pek çoğunuzun eteğine tutuşacaktır” şeklinde uyarmıştır. “Bu ateşin insanların evine de ateş düşürdüğünü” belirten Suruş, fe eyne tezhebûn (nereye gidiyorsun? / Tekvir/26) ayetinden mülhem, rejimin yönetim anlayışını seyir halindeki bir gemiye benzeterek, “bu geminin karaya mı yoksa güvenli bir sahile mi varacağını kestiremediğini, geleceğini ise pek parlak görmediğini” belirtmiştir. “40 yıldır devrim ve devrim ideallerini eleştirenlere hayat hakkı tanımamış akılsız kadrolar tarafından yönetilen rejimin, facia üreten bir kriz merkezine dönüştüğünü, dolaysıyla ektikleri ağacın acı meyvesini yeni yeni yemeye başladıklarını ve bu zehirli meyveyi halka da tattırdıklarını” ifade etmiştir. Mektubunu okumadan önce, yönetim eliyle ülkeye ödetilen maddî ve manevî bedellere de işaret etmiştir. Yüce Allah’tan ülkeyi yönetenler için beyinlerindeki kötülük tümörünün bir an önce iyileşmesini ve minimum akıl seviyesine gelmelerini niyaz eden ve istibdattan vazgeçmelerini dileyen Suruş’un kıraat ettiği mektubun bir bölümü ise aşağıdaki şekildedir:

 

“Ey ulema! Umulur ki şu gaflet uykusundan uyanır ve kafesteki kuş misali can verir halde kanat çırpan halkların kedere bulanmış sesini ve nefesini duyarsınız. Sizi bu kafesin kilidini açmaya davet ediyorum. Zira; Peygamber buyurmuştur ki; hakkın nefesi vuracaksa bugünlerde vurmalıdır, şimdi aklın kulağıyla dinlemenin vaktidir, bu nefesi almanızın vaktidir (Mevlâna). Ve biliniz ki bir türlü adalet yüzü görmemiş halkın gözü ve kulağı bugün sizin şefkat, merhamet ve desteğinizdedir. Sizi bu desteğe davet etmektedir. Onların bu davetine icabet ediniz. Biliniz ki bu sessizliğinizin nahoş bir sesi vardır. Yönetim makamındakiler halka cefayı edebildikleri kadar ettiler, şimdi vefa sırası sizdedir. Gökteki yıldızlar, kayalar, taşlar bile halkın mahzun ve mazlum sesini duydular da sizin o nazenin kulaklarınız mı bunu duymadı? Neden korkuyorsunuz? Zulüm ve sitem binasının yıkılmasından mı? Yoksa konforlu tahtlarınızın devrilmesinden mi? Allah’a yeminler olsun ki İslam ve Müslümanlığın içi hiçbir zaman bu denli boşaltılmamış ve bu değerler asla birer utanç vesilesi haline getirilmemiştir. Sessizliğinizle onu daha da utanır hale getiriyorsunuz. Derslerinizden, o fıkıh ve usullerinizden bugün geriye ne kaldı da onun bekâsını diliyorsunuz? Zulmedenlere meyletmeyiniz; sonra ateş size de dokunur (Hûd/113) ayetinin hükmü mü kalktı yoksa Kur’an’dan mı çıkarıldı da zalimlerle böylesine korkusuzca kola kola girer oldunuz ve zulümden bunalan halkın talepleri karşısında onları asi ve isyankârlar olarak nitelediniz? Kafileden yükselen cinnet çanının sesini duymaz mısınız? Nehirden gelen kan kokusunu almaz mısınız? (Ali Şeriati’nin Adem’in Varisi Hüseyin kitabından mülhem).

 

Gülistan olması beklenen İran bugün kan ve barut fıçısına dönmüş durumda, küçük bir kıvılcımla volkana dönmesi yakındır. O volkan bir patlarsa kuruyu da yaşı da birlikte yakacaktır. Ey peygamberin şeriatının uluları, indirilen Kur’an’ı, fıkhı ve usulü tebliğ edenler (Sadi) bugün sizin imtihan gününüzdür. Allah sizi sınamaktadır. Öyleyse şeriatın ve halkın arkasında durup meşru olmayan yönetime sırtınızı dönünüz. Gençler sizden uzaklaşmış deniliyor, siz gençlerden uzaklaşmayın. Bir şeyler yapın ve zalimin yüzüne yüzüne tükürün yoksa yüzsuyu dökülecek olan sizler olursunuz. Halkın talepleri karşılansın diye zalime karşı durmayı gençlerden öğrenemiyorsanız, tarihteki İslam alimlerinden öğrenin. İnsanların ‘irşâd’ını o kafalarında akıl, yüreklerinde utanma duygusu bulunmayan kasap ve meddah kabilesinden olan tiplere bırakmayınız. Bizler bu kasap kabileleri çok iyi tanıyoruz ve onların açtığı yaralar hâlâ ruhumuzda ve vücudumuzda duruyor. Yüzlerinde “irşâd devriyesi ve Allah’ın askeri” maskesi olsa da onların bir bir şeytanın askerleri olduğunu çok iyi biliyoruz. Halkın bugünkü öfkesi bir Mehsa ya da bir Settar (Kasım 2012’de tutuklu bulunduğu hapishanede işkenceyle öldürülen genç bir işçi) öyküsünden çıkmış bir öfke değildir. Yıllardır onlarca ve yüzlerce Mehsa Emini ve Settar Beheştiler zulüm görmektedir. Devrim Muhafızları’nın kara dehlizlerinde, kötülüğün kılıcı altında ve darağacındaki çıplak üryanlarda nice kişilerin yüreği kana bulanmış ve ruhu paralanmıştır. Şimdiyse o damla damla akıtılmış kanlar yıkıcı bir sele dönmüştür ve zalim Sultan’ın otağını ve sarayını önüne kattığı gibi yıkıp, yıkayacaktır. Buna rağmen hâlâ din adamlarını ülkenin meseleleri karşısında duyarsız görmeye devam ediyoruz. Ülke yanıp tutuşurken sizler rahat yataklarınızda kalmayı mı düşlüyorsunuz? Zalim Sultan’ın yüzüne karşı hakkı haykırdığınızı duymak halkın da hakkı değil mi? Din adamları neden halkın yanında değiller? Neden mazlum ve mahrumlara teselli vermiyorlar? Fıkhı, fazlı ve takvayı hangi gün için biriktiriyorlar acaba? Nerede hakimlere iyiliği emredip kötülükten sakındıracak hatipler? Halka zulme karşı çıkmayı öğretecek imamlar nerede? Güçlünün yanında değil hakkın yanında yer almakla güçlü olacak dinî merciler nerede? Elini taşın altına koyacak, başını bu uğurda vermekten korkmayan, altın ve gümüşe umut bağlamayan, cesurca zalimin karşısında dikilecek mercilere, halkın adalet talebini karşılamaya talip din adamlarına ne oldu? Ayakları önüne altın da dökseler, boğazına Hintli kölenin kılıcını da dayasalar muvahhid kişi ne kimseden korkar ne de kimseye umut bağlar, işte budur tevhidin esası, nokta (Sâ’di).

 

Halka ve dine reva görülenler bizleri bu mektubu kaleme almaya zorlamıştır. Ben ki bir ömür takvaya tutunmaya çalışmış, yıllarca evliyaullâhın öğretilerine sarılmış ve vahyin kokusunu onların o tertemiz nefeslerinden almaya çalışmış birisi olarak; İran’ın bir grup cahil cühela yöneticinin eliyle faciaya sürüklenmesini ve kitlelerin ülkenin nimetlerinden mahrum bırakılmasını kabullenemiyorum. Muhammed’in dininde uzlaşı, sevgi ve şefkat kültürüyle sapasağlam bir ip (Al-i İmran/103) haline getirilerek toplumu toplu halde ona sarılmaya teşvik edecek, gevşeklikleri bertaraf edecek, gönülleri birbirine yakınlaştıracak yeterli vesile ve enstrüman vardır, yeter ki istenilsin. Hayat pahalılığı, ambargolar, ekonomik mahrumiyetler altında ezilen halkın, rantçı cellatların naşayiste talepleri ile bu taleplere olumlu yaklaşan yöneticilerin cefası altında daha fazla yoksullaştırılması Allah’a yeminler olsun ki reva da değildir doğru da değildir. İnsanların evini viran eden, tüketim tarihi sona ermiş bu yöntemlerden el çekiniz. Madem halkın hidayet ve irşâdını düşünüyorsunuz halkın rızayetini de bir düşünün. Az biraz da halkın derdine derman olun, halktan sadece vergi toplayan amil ve amirler olmayın.

 

Şu an tarihin marjında oturmayı tercih eden din adamlarının önünde halkla yeniden özdeşleşme ve onlarla tekrar barışma fırsatı duruyor, bu fırsatı kaçırırlarsa ilelebet tarihin marjından çıkamayacaklarını da bilmeliler. Din adamlarının halkı sindirmeyi ve bastırmayı hedeflemiş devletin zorba erkleriyle arasına mesafe koyması ve mazlumların hamisi olması beklenir. Biliniz ki bugün, öfkesi boğazında birikmiş bu halk kurtuluş gemisidir (Hz. Hüseyin için kullanılan bir tabirdir). Bu gemiye binemeyen bilmelidir ki boğulup, helak olup gidecektir. O gemiye kaptan olamıyorsanız en azından o geminin yolcuları olmayı deneyin. Hüzün ve matem kulübesini gülistana dönüştüremiyorsanız (Hafız’ın bir şiirinden mülhem) en azından o iddiasız kulübelerde oturanlarla birlikte olunuz. Derman değilsiniz bari ısıranlardan olmayınız. Derman etmek istiyorsanız da yaralara merhem olunuz ve öfkenizi merhametsizlere karşı gösteriniz. Ola ki halkın gönlünde payidar bir yer edinirsiniz. Aksi takdirde Orta Çağ’ın o kan emici papalarına, devrin efsanesine ve halkların ibret objesine dönüşürsünüz. Allah’ın selamı hidayete tabî olanların üzerine olsun.”

 

26 Eylül 2022 / Abdülkerim Suruş.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.