İran’ın Post-Süleymani İkilemleri

Kasım Süleymani suikastı sonrasında İran’ın hem bölge politikasında hem de bu suikasta yapacağı misilleme konusunda yüzleştiği ikilemleri derinleşiyor. İran, Arap Baharı’nın temsil ettiği bölgesel değişim dalgasıyla kavga ettiği sürece de bu ikilemleri sadece daha akut bir hal alacak.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İran’ın Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani’nin suikasta uğramasının üzerinden yaklaşık bir ay geçti. Bu suikast Ortadoğu siyasal tarihinin önemli dönüm noktalarından birini teşkil ediyor. Süleymani’nin yaşamı nasıl bölge siyasetinde iz bıraktıysa, ölümü de bölge siyasetine boyasını çalacak gibi duruyor. Bu olay, İran’ın Amerika’ya dair hafızasına silinmesi zor bir iz bıraktı.

 

Bu suikast, 1980 sonrası dolaylı ve vekaleten savaşan gruplar aracılığıyla yürütülen İran-ABD mücadelesindeki temayülleri tersyüz etti. ABD’nin üst düzey bir İranlı resmi yetkiliyi açıktan hedef alması ve İran’ın da Irak’taki ABD mevzilerine açıktan füze saldırısıyla misilleme yapması (mizansen bir yönü olmasına rağmen) artık Washington-Tahran zımni mutabakatının miadını doldurduğuna işaret ediyor. Süleymani’nin suikastından bugüne kadar geçen sürenin ortaya koyduğu aşikar durum, ABD’nin İran’la mücadelesinde Tahran adına vekaleten savaşan grupları hedef alma stratejisinden hamileri hedef almaya geçmiş olması oluşturuyor. Oyunun diğer yeni kurallarını henüz tam bilmemekle beraber bazı emarelerine vakıfız. Devrimden sonra ABD-İran gerilimine ana rengini veren öngörülebilir kontrollü gerilim yerini bilinmez sulara doğru çıkılan bir yolculuğa bırakmış durumda.

 

İran’da rejim, saldırının ilk şokunu atlattıktan sonra, geniş katılımlı cenaze törenleriyle Süleymani’nin ölümü üzerinden zayıflayan toplumsal zeminini milliyetçilik, İslami-Şii ve Batı-karşıtlığı söylemleriyle tahkim etmeye çalıştı. Aslında bu alıcısı epey azalan bir anlatıyı temsil ediyor. Dahası Tahran başta olmak üzere İran’ın büyük şehirlerinde daha önce sokağa çıkan göstericiler için bu direniş anlatısı, rejimin başarısızlığını görünmez kılma ve kendisine karşı gelişen toplumsal hoşnutsuzluğu suni bir gündeme kanalize etme çabasını yansıtıyor. Bu haliyle de mevzubahis anlatı olağan şartlarda toplumun geniş bir kesimini heyecanlandıran değil, öfkelendiren bir durumu temsil ediyor.

 

İran ile Bölgedeki Şiiler Arasında Açılan Makas

 

Süleymani suikastı İran rejiminin sadece Tahran’da değil aynı zamanda Bağdat, Beyrut ve Necef sokaklarında halkın tepkisi ve öfkesiyle karşı karşıya kaldığı bir zaman diliminde gerçekleşti. Bölge çapındaki Şii kamusal alanından İran ve politikalarına karşı yükselen bir öfke var. Başka bir ifadeyle, İran ile Farisi olmayan Şii kesimlerin birbirinden ayrıştığı bir dönemden geçiyoruz. Geçmişte Kum-Necef dengesi(zliği) olarak gözlemlenen bu durum, son gelişmelerle yeniden hareketlenmiş durumda.

 

İran rejimi hem Süleymani hem de onunla birlikte öldürülen Irak’taki Haşdi Şabi örgütünün Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis’in cenaze törenlerini toplumsal alan ile bağlarını yeniden tesis etmek ve güçlendirmek için işlevsel bir şekilde kullanmaya çalıştı. Bu minvalde, Trump’ın İran’ın bu suikasta misilleme yapması halinde kültürel alanlar dahil seçili 52 noktanın hedef alınacağı yönündeki tehdidi rejimin bu girişimlerine büyük bir enerji sağladı. Bu tehdit, toplumsal alanda İran ile rejim arasındaki makasın kapanmasına yardım eden bir işlev gördü.

 

Bununla birlikte, Süleymani İran dışında sadece Şii kamusal alanı için değil, bölgedeki geniş bir kesim için İran’ın eleştirilen politikalarını şahsında sembolize eden bir figürdü. Suikastının İran Şiileri ile bölge Şiileri arasında açığa çıkardığı farklı duygular bölgedeki Şii kamusal alanının derinleşen ayrışmasını daha fazla gün yüzüne çıkaran bir işlev gördü.

 

İlaveten, Lübnanlı düşünür Rami Huri’nin de ifade ettiği üzere İran merkezli ‘direniş ekseni’ ile bölgedeki değişim/devrimci dalgasını temsil eden Arap Baharının destekçileri arasındaki gerilim ve mücadele sadece bölge siyasetinin bundan sonrasını derin bir şekilde etkilemekle kalmayacak, bu aynı zamanda İran’ın bölgedeki konumunu ve algısını da dramatik bir şekilde yeniden tayin edecektir.

 

Bu durumu şu anlık bir parantez içerisine alacak olursak, Süleymani’nin cenaze turlarına eşlik eden dozajı yüksek intikam yeminleri ile meydan okuyucu milliyetçi söylem paradoksal bir biçimde rejimin yüzleştiği ikilemleri daha da derinleştiren bir işlev görüyor. İranlı üst düzey yetkililerin üst perdeden intikam vaatlerinde bulunması halk arasında karşılanması zor bir beklenti oluşturdu. İran’ın, ABD’nin daha sert bir misillemesine davetiye çıkarmadan veya bir tırmandırma döngüsüne yol açmadan halk nezdinde yükselttiği intikam taahhütlerini yerine getirebilmesi pek olası değil. Bu minvalde, yükseltilen toplumsal beklentiyi karşılamanın çok uzağında kalan Irak’taki ABD üslerine -saldırıyı önceden haber vererek ve zayiat olmamasına dikkat edildiğini de açıkça ifade ederek yapılan- füze saldırısı İran için bir imaj kurtarma operasyonuydu. Fakat, yapıldığı şekliyle tam tersi bir sonuç doğurmuş durumda.

 

Bir Süreç Olarak İran’ın Cevabı ve Açmazları

 

Muhtemelen, İran’ın ABD’ye vereceği gerçek cevap henüz vuku bulmuş değil. Ve yine muhtemelen İran’ın cevabı tek seferlik bir saldırıdan ziyade bir süreç olacak. Ancak İran’ın ikilemi burada da ortadan kalkmıyor. İran halkta yarattığı beklentiye mütenasip herhangi bir hamleye girişirse bu hamle İran adına vekaleten savaşan gruplar üzerinden olsun veya olmasın ABD ile büyük bir çatışmanın hatta doğrudan bir savaşın kapısını hızla aralayabilir.

 

Dahası böyle bir cevap muhtemelen İran’ın uluslararası yalnızlığını derinleştiren bir işlev görür. Örneğin İran’ın doğrudan veya dolaylı vereceği herhangi sert bir cevap Avrupalılarla Amerikalılar arasındaki İran makasının kapanmasına yol açabilir. Nihayetinde, ABD ile Avrupa bir bütün olarak İran dosyası konusunda farklı düşünüyor değiller. Transatlantik’in iki yakası arasında İran konusunda temel görüş ayrılığı daha özel olarak nükleer antlaşmayla ilgili. Doğrusu İran’ın bölgesel politikası, milis ağı ve füze programı söz konusu olduğunda Avrupa ve ABD aşağı yukarı aynı pozisyonda duruyor.

 

Velhasıl, İran’ın izleyeceği sert bir cevap stratejisi Avrupa ülkelerini İran konusunda ABD’ye daha fazla yakınlaştırır. Bu Avrupa’yı İran konusunda daha da sert bir tutum takınmaya sevk edebilir. Nitekim, Süleymani suikastından sonra Avrupalıların yaptığı açıklamalar pek İran’ın hoşuna gidecek tarzda değildi. Genelde istikrar vurgulu bu jenerik açıklamaların, ABD’den daha çok İran’a çağrı yapan bir tarafı vardı. Bu noktada, tekrar vurgulayacak olursak, ABD-AB arasında İran konusundaki anlaşmazlığın temel noktasını nükleer antlaşma oluşturuyor, bir bütün olarak İran dosyası değil. İran’ın muhtemelen önümüzdeki dönemde emarelerini daha bariz bir şekilde göreceğimiz cevabının mahiyeti de Avrupalıların İran konusunda hangi istikamete yöneleceklerini tayin edecektir.

 

Bütün bunlara rağmen, İran’ın bu saldırıya güçlü bir cevap vermemesinin de İran için ağır bir maliyeti olacaktır. Birincisi, güçlü bir misilleme ABD’nin karşı misillemesine neden olabilirken hiç karşılık vermemek de benzer saldırıların tekrarına davetiye çıkarabilir. Öyle gözüküyor ki ABD İran’ın bölgesel milis ağını bundan sonra daha fazla hedef alacak.

 

İkincisi, bu suikast rejim için ideolojik bir meydan okumayı teşkil ediyor. Karşılık verilmemesi veya düşük yoğunluklu bir misilleme yapılması durumunda rejimin devrimden itibaren ideolojik söyleminin merkezinde yer alan Büyük Şeytana karşı direniş ve mücadele eksenli söylemi önemli ölçüde erozyona uğrayacak. Özellikle İran dışındaki Şii savaşçıların bölgedeki farklı çatışmalarda savaşmak üzere devşirilmesi konusunda örgütleyici etkilere sahip olan bu söylem ve anlatı, Tahran için hayati önemi haizdi.

 

Üçüncüsü, İran’ın ulusal güvenlik anlayışı büyük oranda bölge genelindeki müttefik milis ağı üzerine inşa edilmiş durumda. Yani klasik manada bir ulusal güvenlik konseptinden ziyade bir network güvenliğinden bahsediyoruz. Tek bir saldırıda bu ağın baş stratejist ve uygulayıcısıyla birlikte ağın en önemli Iraklı aktörü Ebu Mehdi Mühendis’in öldürülmesi bu stratejinin dayanıklılığını test ediyor. Düşük yoğunluklu misilleme tüm ağın mücadele azmini sarsabilir. Nihayetinde İran’ın, bölgede geniş bir milis ağını yöneten bir devlet mi olduğu veya bir milis ağı tarafından yönetilen bir devlet mi olduğu konusu o kadar rahat cevaplandırılabilecek bir ikilem değil.

 

Dördüncüsü, Ortadoğu’da algı ve imaj hayati derecede önemlidir. Son yıllarda Rusya’nın Suriye’deki rolü üzerinden kendisi için oluşturduğu imaj Türkiye ve Körfez örneklerinde olduğu gibi yeni ilişki biçimlerine ve bölgesel silah pazarındaki payını arttırma, daha fazla ticaret anlaşması ve OPEC’in Arap üyeleriyle daha iyi bir enerji fiyatı koordinasyonu sağlama gibi yeni fırsatlara kapı aralamıştı. Benzer şekilde İran’ın caydırıcı ve güvenilir bir bölgesel güç olma imajı da birçoklarını Tahran ile daha iyi ilişkiler peşinde koşup Tahran’ın çıkar ve kaygılarıyla daha uyumlu olmaya teşvik etmişti. Bu minvalde, Tahran’ın Süleymani suikastına vereceği karşılık ve Washington’ın karşı saldırısı veya saldırmaması bölgesel imaj ve algısını yeniden tanımlayacak. Bu da bölgesel aktörlerin Tahran’a yaklaşımlarını yeniden şekillendirecek.

 

Bölgedeki Değişim Dalgasıyla Kavga Eden İran

 

Bu çerçevede İran’ın cevabı nasıl bir mahiyete veya hangi stratejik önceliklere sahip olacak gibi gözüküyor?

 

İran’ın hangi seçeneği veya seçenekler setini tercih edeceğini tahmin etmek kolay değil. Ancak İran’ın ve bölgedeki müttefiklerinin açıklamaları ile suikast sonrası yaşananlar bazı ipuçları sunuyor.

 

İran’ın ilk cevabı, Amerika’nın bölgedeki askeri varlığını azaltma yönündeki arzusunu ortaya koymayı amaçlamak üzere, Irak’taki ABD mevzilerine füze saldırısı yapmak oldu. Nitekim, bu saldırıyı müteakiben İran Irak’taki Şii aktörler aracılığıyla ABD’nin Irak’taki varlığını Irak siyasetinin temel fay hatlarından birine dönüştürme stratejisini hayata geçirdi. İranlı yetkililerin söylemi ABD’nin bölgedeki askeri varlığının azaltılması ve Ortadoğu’dan çıkarılması gibi büyük bir iddiayı yeni dönemin temel stratejik hedefi olarak belirlendiğini gösteriyor. Bunu da zamana yayılan bir stratejiyle hayata geçirmek istiyorlar. Özellikle Şii olmayan grupların böylesi bir stratejiden duyacakları kaygıyı kısmi ölçüde gidermek için Dışişleri Bakanı Cevad Zarif başta olmak üzere İranlı yetkililer, daha önce gündeme getirdikleri bölgesel kolektif güvenlik önerisini bir kez daha gündeme taşıdılar. HOPE (umut) veya Hürmüz Barış Girişimi olarak adlandırılan bu inisiyatifin Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (AGİT) benzer şekilde Körfez’deki sekiz kıyı devleti (ve Yemen’in de daha sonra katılma ihtimaliyle) için bir güvenlik ve işbirliği diyalog platformu işlevi göreceği öne sürülüyor.

 

Her ne kadar açıkça belirtilmese de bu girişim ABD’nin bölgedeki rolünü azaltmayı amaçlıyor. Yine, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah da benzer bir anlayışla ABD’li sivilleri hariç tutarak Ortadoğu’daki ABD üs, savaş gemisi ve askerlerinin meşru hedef olduğunu defaatle beyan ettiler.

 

Bu ve benzeri açıklamalar, bölgedeki İran yanlısı eksen için yeni bir dış politika ve güvenlik politikasının neredeyse bir yol haritasını oluşturuyor. Bu yol haritasında önceliğin ABD’nin bölgedeki askeri varlığını azaltmaya verildiği görülüyor. Başarı şansından bağımsız olarak, ABD-sonrası Ortadoğu bir yana ABD-sonrası bir Irak bile İran için en büyük ödül olacaktır. Irak siyasetinde son dönemlerde yaşananlar, bu siyasete sadece ABD’nin değil aynı zamanda Kürtlerin ve Sünnilerin de güçlü bir şekilde muhalefet edecekleri ortaya çıktı.

 

İran Arap Baharı’nın temsil ettiği değişim dalgasıyla mücadele ettiği ve bölgesel milis ağına dayalı güvenlik doktrininden vazgeçmediği sürece, bölgedeki diğer toplumsal kesimleri bu stratejisine ikna edemeyecektir. Rejim yapısı nedeniyle de bu iki başlıktan vazgeçemez. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde sadece ABD’yle değil, bölgedeki diğer toplumsal kesimlerle de gerilimleri daha derinleşen bir İran ile karşı karşıya kalacak gibiyiz.

 

Hasılıkelam, aşamalara bölünmüş misillemelerinde İran tarafı bir nebze stratejik netliğe sahip görünüyor. Fakat bu stratejik netlik İran’ın izleyeceği siyaseti başarılı kılmaya yetecek gibi görünmüyor. İran, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını azaltmak istiyorsa iki şeyden en azından birini yapması gerekiyor: ya bölgedeki değişim dalgasıyla arasını düzeltmesi gerekiyor ya da Körfez ülkeleriyle bir ara formül bulması gerekiyor. Mevcut haliyle iki seçenekten herhangi birini yapamayacak olan İran’ın ABD’nin bölgedeki askeri ve siyasi varlığını azaltmaya yönelik her stratejisinin ABD’den güçlü bir karşı misillemeyi tetiklemesi muhtemeldir. Bu durum da İran’ın post-Süleymani dönemindeki ikilemlerini derinleştiren bir işlev görüyor.

 

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.