İslam Dünyası Miti

Yaygın varsayımın aksine, dünyadaki tüm Müslümanların külliyen birliğine referansta bulunan ‘İslam dünyası’ terimi, İslam’ın kendisi kadar eski bir kavram olan ümmetten gelmemektedir. İslam dünyası fikri çok yeni olup, on dokuzuncu yüzyılda gelişmeye başladı ve 1870’lerde de küresel, jeopolitik ve siyasi anlamlar kazandı.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Dünyanın değişik yerlerinde herhangi bir Müslüman topluluk haksızlığa ve zulme uğradığı zaman ‘İslam Âlemi’nin birliğinden yardım bekleyen sesler sıkça duyulmaktadır. Filistin, Suriye, Keşmir, Yemen, Doğu Türkistan veya Burma’da terkedilmiş ve ümidi kalmamış mazlum insanlar arasında, “Birleşmiş Milletler, uluslararası hukuk veya insanlık âlemi nerede?” şeklindeki sorulara cevap gelmeyince, eğer ‘İslam âlemi’ birlik içinde olsaydı, ümmetin mensuplarını acziyet ve perişanlık içinde bırakmazdı tezi makul görünmektedir. Filistin’den Doğu Türkistan’a kadar değişik bölgelerdeki haksızlıklara karşı dayanışma içinde olan bu mazlum Müslüman enteryasyonalizminin yanı sıra, değişik Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin liderleri de yer yer bir ‘İslam Birliği’ projesini konferanslar ve ittifak çağrılarıyla dillendirip, uluslarası siyasete yön verebilecek jeopolitik bir güce dönüştürmeye çalışmaktadırlar. 1969 yılında Fas’ta yapılan ilk İslam Ülkeleri İşbirliği Konferansı’ndan, daha geçen ay Malezya ve Türkiye’nin liderliğinde yapılan Kuala Lumpur İslam Birliği Zirvesi’ne kadar yüzlerce uluslarası toplantıda Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin liderleri hararetli konuşmalar yaparak, Filistin veya başka yerlerdeki Müslümanların sorunlarını çözmek için İslam âleminin birliğinin gereğini vurgulaya gelmişlerdir.

 

Gerek Türkiye’de ve gerekse diğer Müslüman toplumlar nezdinde yaygın olan tarih bilincine ve anlatısına göre, İslam âlemi Hz. Peygamber’in vefatından sonra ne zaman bir ümmet ve medeniyet olarak birlik olduysa o zaman güçlü, müreffeh ve onurlu olmuştur. Ancak, ne zaman sömürgeci Batı’nın işgaliyle bölündüyse, zillet ve aşağılanmaya maruz kalmıştır. Son elli yıl boyunca pek çok kişinin tekrarladığı teze göre, altın çağını yaşayan İslam medeniyeti, İslami değerlerden uzaklaşıp gerileyince İslam âlemi zayıflamış ve bu yüzden de kötü niyetli Batılı güçlerin sömürgeciliğinin saldırısına maruz kalmıştır. Netice olarak parçalara ayrılarak devasa nüfusuna rağmen ayrımcılık gören ve haksızlığa uğrayan bir ümmet haline gelen İslam dünyası; ABD, Avrupa, Hindistan ve Çin’deki İslamofobiden ayrı olarak mezhep savaşları ve fakirlik gibi pek çok problemle boğuşmaktadır. Bu tarihi anlatıdan çıkan netice ise bugün paramparça bir görüntü veren İslam âleminin karşılaştığı problemlere çözüm için öncelikle tekrar bir İslam birliği ve medeniyet dirilişi gerçekleştirilmesi gerektiğidir. Bu uluslararası Müslüman dayanışmasından elde edilen güçle, dünyanın değişik yerlerinde ezilen ama hiçbir uluslararası kuruluş tarafından ilgi görmeyen ve yardım eli uzatılmayan Müslümanlar da kurtuluşa erdirilebilecektir.

 

Bu tarih anlatısının Türkiye’deki hâkim versiyonu ise Osmanlı imparatorluk tecrübesi ve hilafet mirası, ekonomik ve siyasi gücü sebebiyle İslam âlemi liderliğinin Türkiye’de olması gerektiğini varsayar. Bu Türkiye merkezli İslam birliği tezine göre, ondokuzuncu yüzyıl batı emperyalizminin İslam âlemindeki zulmüne karşı en büyük direnişi Halife İkinci Abdülhamid göstermiş ve bu direnişi yüzünden dış güçler ile içerideki hainlerin işbirliği neticesinde tahttan indirilmiş ve ardından da başsız kalan İslam âlemi en kötü yüzyılına girmiştir. Abdülhamid Han merkezli bu İslam birliği nostaljisi, Türkiye’de İslami uyanış ile beraber Türkiye’nin İslam âlemindeki liderliğini tekrar üstleneceği beklentisini de zımnen içinde taşır.

 

Daha önce birlik halinde olup, sömürgecilik zamanında parçalara ayrılarak zayıflayan İslam âlemi anlatısının problemi, tüm detaylarıyla yanlış bir dizi mit ile masala dayalı ve sahih bir tarihî hafızadan mahrum oluşudur. Müslüman toplumlar tarihte hiçbir zaman siyasi birlik içinde olmadılar. Dünyadaki Müslümanların fikir ve kimlik açısından en fazla birlik oldukları dönem sömürgecilik öncesi değil, bilakis yüzde sekseninin dört ayrı Avrupa imparatorluğunun yönetimi altında yaşadığı yirminci yüzyılın başlarıdır. Müslüman enternasyonalizmi veya İttihad-ı İslam ideali, Sultan İkinci Abdülhamid’in emperyal iç ve dış politika siyasetinden bağımsız olarak gelişmiş olup, Osmanlı hilafetinin kaldırılmasından sonra da devam etmiştir. Amerikalı siyahi lider Malcolm X’in 1960’ların başında hem İslam hem de Afrika birliğiyle ilgilenip, bu davayı savunması örneğinde görüldüğü gibi, uluslararası Müslüman dayanışması fikri Türkiye’den bağımsız olarak fevkalâde güçlü ve etkili bir hareket olagelmiştir.

 

Müslümanların son yüz elli yıllık dönemdeki enternasyonalizm tecrübesinin hafızası konusundaki bilgisizlik, bugünkü dünyanın krizlerini aşmak ve çözüm bulmak için çok ihtiyaç duyulan Müslüman toplumların dayanışmasına katkı yapmak yerine sekte vurmaktadır. Zira Frantz Fanon’un tabiriyle “Yeryüzünün Mustazafları” konumundaki ezilmiş toplumların dertlerine çözüm olması gereken uluslararası Müslüman işbirliği ve dayanışması fikri, Türkiye’de ve başka Müslüman toplumlardaki basit ama cazip hikâyenin gölgesinde, enternasyonalizm tecrübesine ciddi bir tefekkür ve tarihi tecrübeye dayalı bilgi eksikliği sebebiyle, haksızlıkları çözmek yerine hayâlî projelerle oyalanıp, Müslümanların dayanışmasını zayıflatmaktadır.

 

İslam Âleminin Tarih Boyunca Hep Birlik İçinde Olduğu Miti

 

Sömürgecilik öncesi İslam ümmetinin bir birlik içinde olduğu ve batı sömürgeciliğinin milliyetçilik ile ümmeti parçaladığı tezi tarihi vakıaya uymamaktadır. Müslüman topluluklar, 19. yüzyıl Avrupa sömürgeciliği öncesinde hiçbir zaman siyasi olarak birlik içinde olmadılar. Yüzlerce farklı imparatorluk, krallık ve hanedanla yönetilen Müslümanların Mali’den Endonezya Adalarına kadarki geniş bir alanda siyasi birlik içinde olması idari açıdan imkânsız olduğu gibi, Müslüman olmanın dini vecibeleri arasında da değildir. Daha Hz. Peygamber’in vefatından sonraki yıllarda dahi pek çok siyasi, sosyal ve fikri ihtilaf yaşamış olan Müslümanların, sayıları artmasına ve daha geniş coğrafyada yaşamalarına rağmen, klonlanmış bir robot toplumu gibi tüm dünyada tek bir halifenin yönetimi altında yaşabileceğini düşünmek onlara hakaret olarak bile görülebilir. Şii-Sünni veya Emevi-Abbasi ayrımı bir yana, pek çok açıdan farklı hayat tarzı, düşünce ve vizyona sahip olan Müslüman toplumların, detayları konusunda herhangi bir icmanın ve uzlaşının olmadığı bir İslam siyasi düşüncesini Mao’nun Kızıl Kitap’ını okuyan partizanları gibi takip edip, bir dünya hilafeti kurması da beklenemezdi. Tarihî olarak, 13. yüzyıldaki Moğol İmparatorluğu tecrübesi sonrasında Müslüman toplumlar Osmanlı, Safevi, Babürlü gibi büyük ölçekli ve çok dinli ve etnisiteli imparatorluklar kurdukları gibi, değişik sebeplerle hep kendi aralarında da askeri ve siyasi çatışma içinde olagelmişlerdir. Ondokuzuncu yüzyılda Avrupa merkezli bir dünya imparatorluklar düzeninin ortaya çıkmasından önce de, Müslümanlar onlarca farklı hanedan tarafından yönetilmekteydiler. 1517’de Osmanlı’nın Mısır’ı kendi idaresine katmasından sonraki dönemde Mekke, Medine, Kudus ve Necef gibi kutsal şehirleri yöneten Osmanlı hanedanının özel bir saygınlığı olsa da Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan bölgelerde bir Müslüman birliği olmalı şeklinde bir fikir dahi görülmemektedir.

 

Müslüman toplumların Avrupa sömürgesi tecrübesi öncesindeki bin yıllık döneminde değişik siyasi projelerde veya askeri çatışmalarda dini kimlik ve hassasiyetler tabiî ki önemli olagelmiştir. Ancak, 1402 yılında Timur’un Ankara Savaşı’nda Yıldırım Beyazıt’ı yenilgiye uğratması örneğinde görüldüğü gibi, gazaya verilen değer gibi dini hassasiyetler veya ümmet fikri, modern anlamda bir İslam âlemi enternasyonalizmi ve birliği projesi olmamıştır. Timur da, Yıldırım Beyazıt da halife olmak için değil, bir cihan hakanı ve Şah/Padişah olmak için, yani imparatorluk kurmak için savaşmaktaydı. Zaten, Abbasi halifelerini ve kutsal toprakları himaye eden Mısır’daki Memlük Hanedanı, önce Emir Timur’un sonra da Osmanlıların rakibi olmuştu. 1950’li yıllarda Malik bin Nebi gibi modern Müslüman düşünürler, “Keşke Timur Osmanlı’yı yenip zayıflatmasaydı, Osmanlı bu sayede tüm Avrupa’yı hâkimiyetine alabilir ve Müslümanları 19. yüzyıl Avrupa emperyalizmi belasından adeta 400 yıl öncesinden gelen tedbirle kurtarabilirlerdi” gibi tarihî temennilerde bulunacaklardır. Ancak, 1400 yılındaki imparatorluklar ve krallıklara bölünmüş ümmet içinde, her ne kadar Timur, Osmanlıların Hıristiyanlar karşısındaki askeri zaferlerini takdir etse de, Avrupa veya Hıristiyan dünyasına karşı birleşmeyi tahayyül edecek küresel bir bilince ihtiyaç duymamıştı.

 

Yaygın varsayımın aksine, dünyadaki tüm Müslümanların külliyen birliğine referansta bulunan ‘İslam dünyası’ terimi, İslam’ın kendisi kadar eski bir kavram olan ümmetten gelmemektedir. İslam dünyası fikri çok yeni olup, on dokuzuncu yüzyılda gelişmeye başladı ve 1870’lerde de küresel, jeopolitik ve siyasi anlamlar kazandı. İslam âlemi fikrinin oluşmasına vesile olan ortam Avrupa sömürgeciliğini meşrulaştırmak için Müslümanlara yönelik uygulanan ayrımcı ve ırkçı tavırlardır. Müslümanlar “küfür tek millettir” demeden çok önce Avrupa imparatorluklarının elitleri “dünyadaki Müslümanlar tek millettir” anlayışıyla, onları Hıristiyanlar ve beyaz ırka kıyasla daha düşük bir medeniyet ve din olarak tanımlamaya çalıştılar. Müslümanlar da bu hakaretler ve onların içerdiği siyasi eşitsizliğe cevap vermek amacıyla küresel bir İslam düşüncesi ve İttihad-ı İslam fikri geliştirme ihtiyacı hissettiler. İslam âlemi fikrinin geliştiği 1870’li yıllar aynı zamanda Asya, Afrika, Avrupa gibi jeopolitik kategorilerle, “beyaz ırk,” “sarı ırk”, “zenci ırk” gibi ırki-coğrafi kategorilerin gelişip, uluslararası siyasette kullanılmaya başladığı döneme denk gelir. Bu dönemde Müslümanlığın ırksallaştırılmasına cevap olarak, Müslüman düşünürler İslam dinini Hıristiyanlıktan da daha evrensel bir dini gelenek olarak sunup, Avrupa medeniyetiyle yarışabilecek bir İslam medeniyeti söylemini geliştirerek yeni bir İslam dünyası tarihi fikrinin temellerini de atmışlardır.

 

Osmanlı Hilafetinin İslam Âlemindeki Liderliği Miti

 

Müslümün enternasyonalizmine dair özellikle Türkiye’de duyulan en yaygın ikinci mit, yirminci yüzyıl başında İslam âlemi diye tanımlanan bölgelerde küreselleşen bir olgu hâline gelen Osmanlı hilafetine olan saygı ve sadakati, Müslümanların dini vecibelerine dayanan bir yükümlülük olarak görmektir. Bu küreselleşen Osmanlı hilafeti fikri Abdülaziz döneminde başlasa da, İkinci Abdülhamid döneminde dünya Müslüman kamuoyunda önemli bir siyasi ve dini anlam kazanacaktır. Bugünün Türkiye’sinde İkinci Abdülhamid, İslam âlemini Hıristyan-Batı hâkimiyetinden kurtarmak isteyen anti-emperyalist bir direniş sembolü ve lideri olarak gösterilir. Gerçekte ise Osmanlı hilafetinin küreselleşmesi, İslam’ın dini vecibelerinden çok, ırksallaştırılan Müslümanların direniş stratejileriyle alakalı olduğu gibi, gerek İkinci Abdülhamid ve gerekse ona saygı duyan pek çok Müslüman lider, 1870’ler ile 1910’lar arası dönemde Müslüman dayanışmasını savunsalar da, anti-emperyalist değildiler.

 

Özellikle Hint Müslümanlarının 1870’ler ile 1924 arasındaki dönemde Osmanlı hükümdarlarını kendi halifeleri olarak kabul etmeleri, geleneksel fıkhi ve dini hassasiyetlerin depreşmesiyle değil, emperyal küreselleşmenin yarattığı Müslüman kimliğinin zencilik, Yahudilik veya sarı ırk gibi bir ırkî kategori haline gelmesiyle ilgilidir. 1857’deki İngiliz karşıtı isyanın ardından bazı İngiliz şarkiyatçılarının “cihatçı Müslümanların sadakatine güvenilmez” tezine apolojetik olarak cevap vermek zorunda kalan Hint Müslüman önderlerinin gözünde Tanzimat reformlarıyla Osmanlı halifesi, Müslümanlık ile medeniyet ve terakki arasındaki uyumu gösteriyordu. Oryantalizmden güç alan Avrupa’daki Müslüman karşıtı ırkçılık, Müslümanlar için sürekli “sizin dininiz fanatik ve cihatçı, siz ne modern olabilirsiniz, ne de eşit vatandaş” gibi tezler ürettikçe, dünya çapında birbiriyle ilişki içinde güçlü bir Müslüman entelektüel ağ, Tanzimat’tan aldığı ilhamla bir dizi karşı tezler geliştirdi. Osmanlıların tüm kutsal toprakların hamisi olması bu itibarda önemli bir rol oynuyordu. Bu saygınlığın temelindeki en önemli rol, Müslüman reformist elitlerin ve aydınların kalemle ve yayınla yaptıkları fikir cihadı için Osmanlı’nın medeni imparatorluk imajı ve Avrupa imparatorluk ailesi içinde olması önemli bir rol oynamıştır.

 

Pan-İslamizm vizyonuyla özdeşleşen yeni İslam âlemi işbirliği fikrinin hasmı emperyal ırkçılıktı, Avrupa imparatorluklarının kendisi değil. Nitekim Hint Müslümanları ve Gandi gibi Hindu liderler de önce İngiliz imparatorluğunu ıslah edip, kendi haklarını imparatorluk içinde kazanmaya çalışıp, bu çabaları başarısız olunca ancak Birinci Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlık talep etmeye başlayacaklardır. Osmanlı’nın kendisi bir imparatorluk olup, Tanzimat yönetiminin gayesi, gayri müslimleri de içine alan bir Osmanlı birliği kurmaktı. Abdülhamid döneminin hilafet siyasetinin detayları bu anti-emperyalist halife imajının aksine, mutedil, uzlaşmacı ve çatışma karşıtı bir dengeci manevi halife portresi çizmektedir. Abdülhamid’in birincil vazifesi, Osmanlı topraklarını koruyup geliştirmek idi, İslam âlemini kurtarmak değil. Abdülhamid hiçbir zaman Müslümanları cihad veya isyana teşvik etmemiş, bilakis halife sıfatıyla, İngiliz İmparatorluğu yönetimindeki Müslümanlar üzerindeki manevi otoritesini, bir Osmanlı-İngiliz işbirliğini meşrulaştırmak için kullanmıştır. Zaten 1914 yılı Kasım ayında İslam âlemi adına Almanya ve Avusturya ile el ele verip Hıristiyan âlemine cihat ilan eden ekip, Abdülhamid’i tahtan indiren Jön Türkler olacaktır. Bugün Abdülhamid’e atfedilen anti-emperyalist İslam âlemi liderliği imajı ise, daha çok Enver Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ile yaptığı ittifak sonrasında geliştirdiği propaganda temalarıyla örtüşmektedir.

 

1870’ler ile 1920’ler arasındaki dönem, modernist Müslüman düşüncesinin altın çağı olup, dünyanın her yerindeki değişik Müslüman entellektüeller, terakki, ilericilik, eşitlik gibi konularda İslam ile medeniyetin uyuştuğunu vurgulamıştır. Müslüman reformistlerin fikir cihadının asıl amacı, onları yöneten imparatorluk içinde eşitlik kazanmaktı, illa ki bağımsız olmak değildi ve uzun vadede Avrupa’daki Müslüman karşıtı ırkçılığı zayıflatıp yenilgiye uğratmayı başardı. İşte bu ırkçılık karşıtı çabada, Tanzimat dönemi halifelerinin liderliğinde köleliği ve cizyeyi kaldırıp, kendi tebaasına karşı ırkçılık yapmayan Osmanlı modeli çok önemli bir gurur vesilesi haline gelmiştir. Aynı zamanda, yine İngiliz yönetimine direniş vesilesi olarak halifenin manevi otoritesine itaat de değerli bir söyleme dönüşmüştü. Zira sömürge yönetimlerinin genelde Müslüman tebaanın dini hayatlarını özgür kıldıklarını ve siyasi işlerini yönetirken inançlarına karışmadıklarını vurguladığı bir dönemde, bir Hint Müslümanı’nın halifeye itaatini dini bir vecibe olarak sunması, sömürge sekülerizmiyle çelişmediği gibi Hindistan’daki Müslümanlara karşı çoğunluğu oluşturan Hindulara göre belli bir temsil avantajı sağlamaktaydı.

 

1870 ile 1924 arası dönemde küresel Müslüman enternasyonalizmi için çok önemli bir mesele haline gelen Osmanlı hilafetine saygı ve sadakat, muhafazakâr bir İslamcı proje olarak görülmemelidir. Zira o dönemde yaşayan, Sünni olmayan Şii veya İsmaili Müslümanlar ve seküler fikirlere sahip milliyetçiler de ırkçılığa karşı Müslüman onurunun temsilcisi olarak görülen hilafete saygılarını belirtecektir. Bu dönemdeki Pan-İslamizm, herhangi bir mezhep ayrımına dayanmayıp, bir devlet ve imparatorluk vesilesiyle şeriat veya İslam hukukunu gayri müslimler üzerine empoze etme kaygısı da taşımamaktadır. Bilakis, Osmanlı Tanzimatı, daha kozmopolit ve ekümenik bir katılımcı yönetim model kurmayı hedeflemiş, Balkanlardaki Hıristiyan milliyetçiliği sebebiyle başarısız olsa da, Arap eyaletlerinde çok başarılı olmuştur. Ancak bu dönemdeki Müslüman enternasyonalizminin liderliği Hint Müslümanlarındadır ve ekonomik güç, nüfüs fazlalığı ve İngiliz siyaseti üzerindeki potansiyel etkisi sebebiyle Kraliçe Viktorya’nın hâkimiyetindeki Güney Asya, İslam âleminin ana gövdesi konumundadır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı hilafetini ilga ettikten ve İslam âlemiyle ilişkisini kestikten sonra dahi Hint Müslümanları, bir Müslüman enteryonalizminin liderliğini yapmaya devam edecek, Siyonizm karşısında Filistin davasının veya Fas’taki İspanya emperyalizmine karşı mücadele eden Rif Cumhuriyeti’nin ana destekçisi olacaklardır.

 

Abdülhamid ve diğer tüm Osmanlı sultanlarının birincil görevi ülkeyi yönetmek ve tebaasını korumaktı, İslam âlemini yönetmek veya emperyazilmi yıkmak değil. En önemlisi ise Osmanlı’nın yıkılması tebaasının dinden uzaklaşması veya İslam âleminin desteğinden mahrum kalması sebebiyle değil, Birinci Dünya Savaşı’na girişiyle alakalıdır. Tanzimat ve Osmanlı reformlarının en başarılı olduğu yerler olan Filistin, Suriye ve Irak’ı kapsayan Arap eyaletlerinde Hıristiyan ve Yahudiler, Sünni ve Şii Müslümanlar, bir Osmanlı birliği içinde yarım yüzyıl barış içinde yaşamışlardı. Birinci Dünya Savaşı, İslam âlemini değil, Osmanlı Tanzimatı’nın en başarılı olduğu Arap bölgesini parçalamış oldu, yani Osmanlı Arap âlemini yıktı.

 

Birinci Dünya Savaşı’nın arifesi, küresel bir İslam birliği algısının zirve noktasıdır. 1914 sonbaharında Osmanlı İmparatorluğu sultanı, halife sıfatıyla İslam dünyası adına cihat ilan etti. Fakat o zaman bile Osmanlı’nın düşmanlarına, yani İngiliz, Fransız, Hollanda ve Rus imparatorluklarına yönelik olarak Müslümanların güçlü siyasi sadakat beyanları vardı. Hint Müslümanları, İngiliz ordusuna katılıp, Osmanlı askerine karşı savaşa girme karşılığında, kendini dünyanın en büyük Müslüman imparatorluğu olarak gören İngiliz yöneticilerinden Osmanlı hilafetinin korunacağı ve Hicaz’daki kutsal toprakların Hıristiyan işgaline asla uğramayacağı sözü ve garantisini aldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler bu sözlerini tutmadığı için, Hindistan Müslümanları arasında savaş sonrasında hilafet yanlısı hareket daha da güçlenmiştir. 1919 yılı Mayıs ayında Amerikan başkanı Woodrow Wilson ile görüşen Hint Müslüman heyeti, İngiliz ordusunda savaşan Müslümanların fedakârlıklarının karşılığı olarak İstanbul’daki Müslüman hilafetinin korunması gerektiği tezini tekrar edecektir. Heyetin başındaki kişinin, İngilizlere sadakati ile meşhur ve teorik olarak hilafete dahi inanmaması gereken İsmaili mezhebi imamı Ağa Han’ın olması bile o dönemdeki hilafet ile emperyal dünyadaki Müslüman enternasyonalizm arasındaki çelişkili ilişkileri göstermektedir. Hindistan merkezli Müslüman enternasyonalizmi 1919-1924 arasında büyük bir kitle hareketine dönüşüp, Türk Kurtuluş Savaşı’nın başarısına maddi ve diplomatik katkılarda bulunur. Ancak, Lozan’da kendi ülke egemenliğini sağlama alan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu, Mart 1924’te yine ülke çıkarları adına Hint Müslüman enternasyonalizminin sembolik merkezi olarak görülen İstanbul’daki manevi hilafeti çekinmeden ilga edebileceklerdir.

 

İslam Âlemi İttifakı Fikrinin Osmanlı Hilafetinin Kaldırılmasından Sonra Başarısız Olduğu Miti

 

Müslümanların ittifak ve enternasyonalizm konusunda, özellikle Osmanlı’nın çökmesi ve hilafetin kaldırılmasından sonra başarısız oldukları miti de tarihi gerçeklikten yoksun ve haksız bir genelleme olur. Türkiye’de diğer Müslüman ülkelerin tarihine olan önyargılı ve küçümseyici tavra da işaret eden bu teze göre, Türklerin liderliği olmadığında İslam âlemine liderlik edecek başka bir ülke ortaya çıkmamıştır. Bu varsayımın aksine, 1924’ten sonra da Müslüman enternasyonalizmi fikrî olarak çok başarılı oldu. İşin garibi, Müslüman toplumları, sömürgecilik sonrasında özgürlüklerine kavuşup, ulusal bağımsızlıklarını elde ettikçe daha fazla ayrışıp, bugünkü 50 ulus devlete bölünme tecrübesini yaşayacaklardır. Ancak, bu ulus devlet realitesi, halife tarafından yönetilen bir İslam âlemini ve ümmetin Avrupa sömürgeciliği tarafından kasten bölünmesi neticesi değil, bilakis o sömürgeci dünyayı dönüştürme sürecinde mecbur kalınan en makul stratejinin neticesi olarak ortaya çıkacaktır. Daha da önemlisi, Müslümanların sömürgeci dönem sonrasında da işbirliği ve enternasyonalizm çabaları devam etmiş, Endonezya, Mısır ve Cezayir gibi Müslüman çoğunluğa sahip ülkeler, dünya halklarının yeni bir uluslarası düzen kurma çabalarının lideri olarak görülmüşlerdir. 

 

Kurtuluş Savaşı’ndan Cezayir’in bağımsızlığına kadar olan dönemde Müslüman toplumlar değişik enternasyonalist projelere katılıp liderlik ettiler. İki savaş arası dönemdeki 1931 Kudüs İslam Âlemi Kongresi, Muhammed İkbal gibi Hint Müslümanları ile Emin Hüseyni ve Reşit Rıza gibi Arap Müslümanlarını bir araya getirebildi. Bu esnada Türkiye-İran ve Afganistan arasında modern bir devlet kurma hususundaki dayanışma değişik Müslüman enternasyonalizminin izlerini taşımaktadır. Aynı dönemde Arap birliği projelerine ek olarak, bir Müslüman sosyalist enternasyonalizmi olduğunu da unutmamak gerekir. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Bandung ve Bağlantısızlar toplantılarının hepsinde aktif Müslüman katılımı olup, Mısır’da Cemal Abdünnasır, Cezayir’de Ahmed Bin Badis, İran’da Muhammed Musaddık veya Endonezya’da Sukarno gibi liderler kendi ülkelerinin çok ötesinde tesire sahip olmuşlardır. Cezayir ve Mısır, örneğin, 1960’ların başında dünyanın en enternasyonalist iki ülkesi sayılabilirler. Bu çerçevede Müslümanlar sömürge sonrası dünya düzenine yeni bir şekil vermeye çalışıp, bu konuda epey katkıda da bulundular.

 

Malcolm X’in 1964 Nisan’ında Mekke’ye yaptığı Hac ziyareti sırasında kendisine gösterilen ilgi ve bu esnada onun Mekke’de Rabıtatül Âlemil İslami (İslam Âlemi Ligi) yöneticileriyle görüşmesi ve toplantılarına katılması, Suudi Arabistan merkezli bir Müslüman enternasyonalizmi ile ilişkisini gösteriyor. Ancak, bu Mekke ziyaretinden daha önemli olanı, Malcolm X’in aynı yıl yaptığı Kahire ziyareti esnasında Pan-Afrikacı gruplarla görüşmesi, Afrika seyehatleri ve yine Mısır merkezli Arap ve Müslüman enternasyonalist gruplarla ilişkisidir. Malcolm X, Kahire’deki Afrika Birliği Organizasyonu zirvesine katılıp, Afrika ve Müslüman ülkelerden Birleşmiş Milletleri kullanarak ABD’deki siyahi azınlığın haklarının kazanılmasına katkıda bulunmalarını talep edecektir. Sadece 1964 yılında Mısır’ın başkenti Kahire, önce Arap Birliği zirvesine, ardından Afrika Birliği ve Bağlantısızlar Birliği ülkelerinin zirvesine ev sahipliği yapacaktır. 1967 Savaşı yenilgisinden üç yıl öncesinin Mısır’ı, uluslararası meşruiyet açışısından bakıldığında, ABD ve İsrail dışındaki tüm ülkelerle fevkalâde yakın ilişkileri olan ve sömürge sonrası yeni dünyaya şekil vermeyi ve daha adil hale getirmeyi amaçlayan bir ülke profili çizmektedir. Bu açıdan bakıldığında Nasır’ın 1967 Savaşı’ndaki yenilgisi, Enver Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisine benzemektedir, zira her iki lider de Müslüman anti-emperyalizminin sembolü haline geldiği gibi, biraz da Müslüman kamuoyunun kendi arkalarında olduğuna olan güvenle savaşa girmişlerdir.

 

1955 Bandung Konferansı sonrasında 10 yıl boyunca yeni bağımsız olan Asya ve Afrika ülkeleri, sömürge döneminin mirası olan siyasi ve ekonomik eşitsizlikleri gidermek amacıyla farklı ittifak projeleri içine girip, Soğuk Savaş çerçevesinin dışına çıkarak kendi sorunlarını çözmeye çalışacaklardır. Bu dönemde Müslüman çoğunluğa sahip ülkeler farklı ittifakların içinde yer alsalar da, enternasyonalist vizyon ve faaliyetlerini sürdüregelmişlerdi. Türkiye, Nasır veya Sukarno’nun temsil ettiği üçüncü dünyacı bağlantısız hareketlere karşı, Amerika yanlısı bir Soğuk Savaş enternasyonalizmini savunmuş olsa da, Türkiye’nin bile Bağdat Paktı’nda görüldüğü gibi bir uluslararası ittifak ve dünya düzeni vizyonu olagelmiştir.

 

Osmanlı hilafetinin 1924’te kaldırılmasından otuz küsur yıl sonra, ülkelerini bağımsızlığa kavuşturup, yöneten Müslüman liderlerin ittifaklarıyla şekillenen bu enteryasyonalist dönemde İslamcı dünya düzeni tezleri ve Pan-İslamist projeler pek cazip görünmemektedir. Nasır’ın liderliğindeki Mısır; Arap, Sosyalist ve üçüncü dünyacı ittifaktan aldığı cesaretle, Yemen’deki iç savaşta kendi müttefiklerine askeri destek gönderip, Suudi Arabistan ile çatışmaya girince, Suudi-Mısır rekabeti kısa sürede farklı enternasyonalizmleri de içermeye başladı ve bir Soğuk Savaş İslam âlemi dayanışması fikrinin doğmasına vesile oldu. Zira Amerika desteğindeki Suudi Arabistan, bir Müslüman ittifakı projesiyle Afrika ve Asya’daki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerden destek ararken, Sovyetler Birliği desteğindeki Nasır, Afrika, Arap dünyası ve Bağlantısız ülkelerin çoğunu arkasına almaya çalışmaktaydı.

 

Nasır liderliğindeki Arap ittifakının 1967 yılında İsrail’e yenilmesi, uluslararası desteğe sahip olunamadığı ve Müslüman/Arap/Üçüncü dünya enternasyonalizminin başarısız olduğu anlamına gelmemeli. Zaten Mısır, kısa sürede Yemen’de Suudi Arabistan’la olan çatışmasını tamamlayıp, 1973 yılının Ekim ayında İsrail ile yaptığı savaşta arkasına Amerika yanlısı petrol zengini Arap ülkelerini de alarak daha büyük bir ittifakla girebilmiştir. Arap petrol boykotu sonrasında 1974’de Lahor’da yapılan İslam Ülkeleri Zirvesi, Mısır için yavaş yavaş bağlantısız ülkeler ve Afrika Birliği ülkeleri desteğinin ötesinde yeni bir İslam ülkeleri birliğinin önemini de gösterecektir. Zaten Mısır’ın Camp David anlaşmaları öncesinde sahip olduğu siyasi gücü biraz da bu Arap, üçüncü dünya ve İslam âlemine ait uluslararası işbirliğininin verdiği güven ve kamuoyu desteğinden gelmektedir.

 

1980’li Yıllar ve Basit Hikâyenin Kuruluşu

 

İslam âlemi enternasyonalizmine ait bugünkü söylemler, köklü bir fikri geleneğe değil, 1970’lerin sonunda Camp David anlaşmalarının yarattığı bölgesel düzenin hayal kırıklığı sonrası gelişip yaygınlaşmıştır. Türkiye içinde ise yine bir İslam âlemi bilinci, daha önceki Soğuk Savaş sağ milliyetçiliğinden farklılaşarak 1970’lerin sonlarına doğru bugünkü hem Osmanlıcı ve hem de ümmetçi anlatısına kavuşmuştur. 20. yüzyıldaki dünya düzeninin kurum ve kurallarının Filistin’den Keşmir’e, Suriye’den Yemen’e, Burma’dan Somali’ye değişik Müslüman toplumlara ihanet edip, onları perişan bıraktığı ve bunun da ötesinde ulus devletlere bölünmüş Müslüman âleminin acziyetten kurtulup, dünyada onurlu yerini alamadığı tezinin güçlenip cazip hale gelmesi 1980’lerden sonradır. Türkiye’de Mehmet Şevket Eygi gibi daha önce Amerika yanlısı Soğuk Savaş Müslümanları bile 1970’lerin sonlarında “Küfür Tek Millettir” gibi sloganlarla, hem Sovyetler ve hem de Amerika’dan bağımsız bir Müslüman Birliği tezini savunmaya başlayacaktır. Sömürgeci düzenin sona ermesi süreci zaten Arap âleminde, Afrika ve Asya’da çok sancılı ve acılı geçmişti. Ama her şeye rağmen, Asya ve Afrika’daki tüm toplumlar gibi Müslümanlar da ümitle ırk ayrımcılığını aşan, herkese onurlu ve adil davranan ve müreffeh bir hayat kurmaya vesile olacak yeni bir dünya düzeninin kurulabileceği konusundaki ümitlerini koruyagelmişlerdi.

 

Camp David anlaşmasının ardından dünya düzeninin Filistinlilerin sorunlarını çözmeyeceğinin anlaşılması sonrasında, 1980 İran Devrimi, Sovyetlerin Afganistan’ı işgali sonrasındaki yıllarda siyasal İslam ile özdeşleşen bir dizi söylem, Müslümanlar için en başarılı enternasyonalizmin tekrar İslam Birliği idealinden geçeceğini vurgulamaya başladı. 1980’lerde Soğuk Savaş’taki süper güçlerin çifte standartlarının daha da bariz görülmesi, Çin’in üçüncü dünya ittifaklarındansa ABD ile işbirliği içinde ekonomik kalkınmayla ilgilenmesi ve dünya genelinde daha adil bir uluslararası düzen kurulmasına ilişkin ütopyaların çökmesi, bazı siyasi hareketler için İslam âlemi ittifakını son bir ütopya olarak canlı tutmaya vesile oldu. İran Devrimi sonrası İran-Irak Savaşı esnasında ve İran-Suudi çatışması çerçevesinde, basitleştirilmiş hikâyeler bölgesel güçlerin propagandalarında da kullanılmaya başlanıp yaygınlığını artırmıştır.

 

1980’lerin sonlarında İslamcılık, yeni bir İttihad-ı İslam tarih bilincini yaygınlaştırırken, aynı uluslararası fikir akımları Türkiye içindeki sağcı ve Osmanlıcı tarih bilinciyle içiçe geçerek, Türkiye’ye mahsus ve Türkiye’nin liderliğinde ısrar eden bir İslam enternasyonalizmi tezini doğuracaktır. Soğuk Savaş’ın son on yılında güçlenen bir dalga haline gelen İslamcı enternasyonalizm tezleri, kendi içindeki çelişkilerle, son kırk yılın facialarla dolu Ortadoğu’nun mezhepsel ve milliyetçi çatışmalarının taraflarına malzeme veren söylemden öteye gidemeyecektir. Son olarak Bosnalı Müslümanların katliamı sırasında bir araya gelip işbirliği yapan İslam âlemi, ondan sonra hiçbir siyasi meselede birlik gösteremediği gibi, İslam ittifakı fikrini İran-Suudi Arabistan çatışmasında görüldüğü gibi birbirlerinin aleyhine düşmanlığı körüklemek için kullanacaktır. Hakkında bu kadar çok laf edilip, hiçbir fayda sağlayamayan İslam enternasyonalizminin, özündeki mazlum halkların dertlerine çare olma ve ezilmişlerin güçlülere karşı işbirliğini yaratacak olumlu yönlerini tekrar ortaya çıkarmak için, devletlerin pragmatik ulusal çıkar kıskacından kurtulup, tarihi hafızasını canlandırıp, geçmişinden ders alan bir küresel dayanışma projesine girmesi gerekmektedir.

 

Sonuç

 

Ezilmiş halkların ve grupların, kendilerini ezen güçlere ve sisteme karşı birleşip, güçlerini artırmaları en doğal hakları olduğu gibi, bu tür bir enternasyonalizm önemli bir direniş ve kurtuluş stratejisidir. Tabii ki birlikten dirlik doğar. Yirminci yüzyıl boyunca, Afrika ve Asya’daki değişik dayanışma ve enternasyonel işbirliği projeleri, ırkî olarak aşağılanmış ve hakları ihlal edilmiş toplumların kurtuluşuna vesile olmuştur. Örneğin; siyahi halkların ve Afrika ülkelerinin birliği ve dünyanın başka halklarından gördüğü destek, Afrika’nın batı sömürgesinden kurtuluşuna önemli katkılarda bulunmuştur. Afrika ülkeleri bağımsızlığa kavuştuğu gibi, yine ortak dayanışma ile Nelson Mandela’nın liderliğini yürüttüğü Güney Afrika’daki ırkçı beyaz rejimin sona ermesine de katkıda bulunacaklardır. Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında, Cezayirli liderlerin sadece Arap ve Müslüman toplumlardan değil, tüm Afrika, Asya, Latin Amerika ve Sosyalist Blok’dan gördüğü muazzam destek, askeri güçteki dengesizliğe rağmen Fransa’yı yenilgiye uğratmıştı. Bu anlamda Cezayir Kurtuluş Savaşı, Müslüman ve Arap enternasyonalizmine ek olarak her türlü diğer enternasyonalizmlerin ne kadar başarılı bir strateji olabileceğinin en önemli kanıtlarından biridir. Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı sırasında Hindistan’da büyük bir halk hareketine dönüşen Hilafet hareketi de bir Müslüman enternasyonalizmi olarak İngiliz ve genel Avrupa siyaseti üzerine büyük baskı kurmuş ve Lozan’da Türk diplomatlarının zaferine büyük katkılarda bulunmuştur.

 

Bu tür tarihi başarıların hafızasını dahi gözardı eden İslam âlemi ve birliği söylemleri, gerek Türkiye’de ve gerekse diğer Müslüman ülkelerde, çözmeyi hedeflediği sorunlara faydadan çok zarar verdiği gibi, Müslüman toplumları dünyanın geri kalan kısmından izole ederek, Müslüman enternasyonalizmini zayıflatmaktadır. Zaten Müslüman birliğinden çok sık bahsedilen son kırk yıllık dönem, biraz da bu tarihi hafıza ve tecrübenin inkârı sebebiyle sürekli içi boş vahdet konuşmalarının ötesine geçememektedir. Daha da önemlisi, tarihsiz bir Müslüman enternasyonalizmi, siyaseti olmayan bir koyun sürüsü gibi olması istenilen Müslümanları küçük gören ırkçı ‘İslam âlemi’ fikirlerine de temel teşkil edip, daha fazla fitneye ve bölünmeye yol açmaktadır.

 

Türkiye ve diğer bölgelerdeki Müslüman dayanışması idealini daha etkili kılmak için, bu üç hatalı mitten kurtularak, Müslüman işbirliği idealini ulus devletlerin bölgesel menfaatlerine kurban etmeden küreselleştirmek gerekmektedir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.