İsrail-Filistin Savaşı ve Yeni Dünya Düzenine Yansımaları-2

israil gazze savaşı soruşturması 2. bölüm

Perspektif’in, İsrail-Filistin savaşının bölgesel ve küresel düzende yaratacağı etkileri analiz ettiği ve geçtiğimiz günlerde birinci bölümü yayınlanan soruşturmasının ikinci bölümüne; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü eski Başkanı ve Kısa Dalga yazarı Prof. Dr. İlhan Uzgel, Necmettin Erbakan Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Dr. Yusuf Sayın, Ortadoğu uzmanı ve Yeni Şafak Gazetesi yazarı Taha Kılınç ile Ortadoğu’da çatışma ve güvenlik alanlarında bağımsız araştırmacılık yapan gazeteci-yazar Çağatay Cebe görüşleriyle katkıda bulundu.

“HAMAS BİR ÖRGÜT GİBİ DEĞİL, İMK NLARINI SONUNA DEK ZORLAYAN KÜÇÜK ÇAPLI BİR “ORDU” GİBİ DAVRANDI”

ilhan uzgel röportaj

Prof. Dr. İlhan Uzgel-Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Eski Başkanı ve Kısa Dalga Yazarı

Özelde Hamas’ın genelde Filistinli direniş gruplarının İsrail’e karşı başlattıkları Aksa Tufanı saldırılarını, Filistin direniş tarihi sürecinde nereye oturtuyorsunuz? Arap-İsrail savaşları, Birinci ve İkinci İntifada süreçleri de göz önünde bulundurulduğunda son saldırıyı öncekilerden ayıran ne tür benzer ve farklı yönler söz konusu? Bu durum, Hamas için bir zafere mi hezimeti mi dönüşür? İsrail’in güvenlik doktrini ve istihbarat efsanesi dumura mı uğradı yoksa bu analizler erken ve abartılı mı?

 

Hamas’ın 7 Ekim’de başlattığı saldırı şimdiye dek Filistin hareketi içinde gerçekleştirilen en kapsamlı, en ciddi ve İsrail’e en fazla zarar veren eylem oldu. Hamas burada bir örgüt gibi değil, elindeki imkânları sonuna dek zorlayan küçük çaplı bir “ordu” gibi davrandı. Geçmişte kullandığı ve pek başarılı olamadığı bütün sızma taktiklerini bir arada kullandı. Hava, kara, deniz ve füze sistemleriyle desteklenen böyle bir “askeri” hamle, belli bir harekât planı, organizasyon, eğitim ve koordineli hareket etmeyi gerektirir. Birçok noktadan, hızlı ve sürpriz bir saldırı niteliği taşıdığı için bundan önceki bütün Filistinli grupların eylemlerinden çok farklı. 

 

Yalnızca İsrail istihbaratının değil, güvenlik mekanizmasının da açık verdiği, bir zafiyet içinde bulunduğu ortada. Sonuçta birkaç Hamas militanının sızmasından söz etmiyoruz. Yüzlerce Hamas militanının, ağır silahlar, paramotor gibi çıplak gözle çok rahat tespit edilebilecek, gürültülü, çok kolay hedef olacak hava araçlarıyla saldırma hazırlıkları hakkında, İsrail gibi mecburen istihbarat ve güvenlik konusunda aşırı hassas bir ülkenin bu kadar boş bulunması en azından kafa karıştırıcı. Daha da tuhaf olanı, çok bahsedilmese de, İsrail’in Hamas’ın ilerlemesi karşısında verdiği cevabın şaşırtıcı derecede geç olmasıdır. 

 

İSRAİL’İN YENİLMEZ OLDUĞU İNANCININ DARBE ALDIĞI GİBİ ÇIKARIMLARI, ANLAMLI BULMUYORUM 

 

Yine de, konunun ele alınmasında bu noktanın fazlaca önemsendiğini düşünüyorum. Hele buradan, İsrail’in yenilmez olduğu inancının darbe aldığı gibi sonuçların çıkarılmasını anlamlı bulmuyorum. Hiçbir savaşta, ki Netanyahu bu bir savaş dedi, mesele birkaç yüz silahlı adamın ani bir baskınla insanları öldürmesi ve rehin alması, sonucu tayin edici olamaz. Bu eylem ne için yapılmıştır? Hamas’ın bu ölçüde kanlı bir eylemi yapmasındaki nihai amacı, İsrail sınırları içine girilebileceğini mi göstermekti? Başarının ölçüsü bu mudur? İçeri girdikten sonra, o alanları elinde tutabileceğini düşünmek gibi bir yanılgı içinde olabilir mi? Peki bundan sonraki adımı nedir? Amaç, diğer Arap ülkeleriyle İran’ı, Hizbullah’ı savaşın içine mi çekmektir? Hamas, yapılan her eyleme İsrail’in misliyle, orantısız karşılık verdiğini, Gazze’de yoğun bombardımana giriştiğini bilmemekte midir? Bunlara doyurucu cevap vermeden, İsrail’in yenildiğini, büyük darbe aldığını, “karizmasının çizildiğini” söylemek kendini avutmaktan öteye gitmez.

 

İsrail 1948’den beri sınırlarını genişleterek orada duruyor ve Filistin halkı bunun karşısında maalesef çaresiz. Hamas’ın, bu eyleminin yaratacağı belli olan insani kıyımı görmeden, girişilen eylemi kutsayarak meşruiyet üretmeye çalışması insani bir tutum değildir. Her savaşın, kuvvet kullanımının siyasal bir hedefi vardır. Hamas’ın bu eylemdeki siyasal hedefinin ne olduğu hâlâ net değildir. Amaç sıkça tekrarlandığı gibi Suudi Arabistan ile İsrail’in diplomatik ilişki kurmasını önlemekse, böyle bir karşılıklı şiddetin karşılığı Riyad’ın İsrail’i tanımasını önlemek ise ödenen bedel şimdiden çok fazladır. Kaldı ki Suudi Arabistan resmî bir tanıma olmadan da ilişkileri sürdürebilir ki el altından bunu zaten yapıyor. Suudiler bunu altı ay sonra yapsalar, bu kadar kan söz konusu tanımayı geciktirmek için mi yapılmış olacaktır?

 

Suudi Arabistan İsrail ile diplomatik ilişki kurduğunda bunun Filistin sorunu üzerindeki etkisi tam olarak ne olacak, bunu şimdiden bilmeye imkân yoktur. Suudi yönetimi, aynı anda hem ABD hem Rusya hem de Çin ile çok iyi ilişkiler içinde. Bir yandan İsrail ile normalleşme sürerken, öte yandan Çin’in girişimiyle İran ile diplomatik ilişkiler başladı. Dolayısıyla, İsrail ile normalleşip, Filistin sorununda zaten çok da Filistin halkının lehine olmayan siyasetine devam etmesi mümkündü. 

 

Hamas eğer Filistin direnişinin liderliğini üstlenmek istiyor idiyse, bu zaten biliniyor. İsrail’e Hamas ölçüsünde silahlı direniş gösteren örgüt yok. Böyle bir büyük, vurucu operasyonla bu rolünü pekiştirmek istemiş olabilir. Ama Hamas’ın eylemlerinin genel olarak Filistin halkına bir faydasının olmadığı da ortada. Gazze bölgesine sıkışmış, zaman zaman İsrail’e füze saldırıları düzenleyen Hamas’ın, bölgenin en güçlü ordularından bir olan İsrail’i askeri olarak yenemeyeceği belli. 

 

Hamas geçen zaman içinde Filistin direnişine üç açıdan zarar vermiştir. İlki, hareket sert bir şekilde bölünmüş, güç kaybetmiştir. Buradan Mahmut Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi’nin muteber olduğu sonucunu çıkaramayız. Hakkında ciddi yolsuzluk iddiaları olan, yaşlanmış, demokratik niteliğini kaybetmiş, İsrail ve Batı ile uyum içindeki bir yönetimden söz ediyoruz. Fakat Hamas, 2007’de Fetih’i Gazze’den atarak, hareket içinde bölünme yaratmış ve gücünü zayıflatmıştır. 

 

HAMAS, DÜNYADA FİLİSTİN HAREKETİNE DUYULAN SEMPATİYİ AZALTIRKEN, BÖLGESEL OLARAK DIŞLANDI

 

Hamas’ın Filistin hareketine verdiği ikinci zarar, direnişi radikal İslamcı bir çizgiye çekmiş olmasıdır. Özellikle El-Kaide ve IŞİD deneyimlerinden sonra dünyada bu türden radikal İslamcı hareketlere olan mesafe çok artmıştır. Hamas içeride baskıcı bir yönetim kurarken, İsrail’e karşı ise sivilleri de içeren eylemlere yöneldi. Öyle ki Mısır bile İsrail ile işbirliği içinde Gazze’nin ablukasına katıldı. Oysa bütün eleştirilere rağmen Gazze’deki bir Filistin Yönetimi, en azından burada yaşayan Filistinliler açısından daha az baskı altında oldukları bir hayat imkânı getirebilirdi. 

 

Üçüncüsü, Hamas önce Müslüman Kardeşler hareketinin bir parçası, sonra da İran gibi hem Batı hem de bölgedeki diğer Arap ülkelerinin uzak durduğu hatta tehdit algıladığı güçlere dayandı. Bu durum Hamas’ın ve dolayısıyla Gazze’nin yalnızca İsrail tarafından değil Mısır ve Suudi Arabistan gibi önemli ülkeler tarafından da yalıtılmasına katkıda bulundu.

 

Hamas, dünyada Filistin hareketine duyulan sempatiyi azaltırken, bölgesel olarak dışlandı. 1960’ların ve 1970’lerin uluslararası alanda sempati yaratan, Türkiye dahil dünyanın çeşitli bölgelerinden gençlerin birlikte savaşmak ve destek için gittiği bir hareket olmaktan çıktı. Geçmişte uluslararası saygınlığı olan Arafat gibi bir simge ismi çıkmadı. Filistin halkı İslamcı Hamas ve işbirlikçi Filistin Yönetimi’nin insafına kaldı. 

 

11 EYLÜL DÜNYADAKİ MÜSLÜMANLARA NE KADAR FAYDA SAĞLADIYSA, 7 EKİM EYLEMLERİ DE FİLİSTİNLİLERE O KADAR FAYDA SAĞLAYACAK

 

Aksa Tufanı saldırılarının arkasında ağırlıklı olarak İran’ın, çok az da olsa Rusya’nın olduğunun dillendirilmesini sağlayan ne tür bölgesel ve küresel dinamikler olduğunu düşünüyorsunuz? İsrail-Filistin savaşı, bu son çatışmayla birlikte Ortadoğu, Güney Kafkasya ve küresel jeopolitik düzeni ve güvenlik mimarisini nasıl etkileyecektir sizce?

 

1990’lardan bu yana, küresel sistemin dönüşümünün hemen her aşamasında Filistinlilerin kaybı hep arttı. Sovyetlerin ve uluslararası sol hareketin desteği gitti, Filistinliler Kuveyt işgali sırasında Saddam’a destek vermenin bedelini ödedi, önce Irak, sonra Libya’da rejim değişikliği bölgesel desteği azalttı. 

 

Sovyetlerin bıraktığı boşluk doldurulamadı. Uluslararası alanda Rusya ve Çin’in desteği sınırlı kaldı. Bu iki ülke de İsrail ile yakın ilişkiler geliştirdi. Putin ile Netanyahu arasındaki ilişkiler iyi seyretti. Bu iki güç de ABD ve AB’nin aksine Hamas’ı terörist olarak saymadılar ve temaslarını sürdürdüler ama mesafe genelde korundu. İran’ın Hamas ile doğrudan ve Hizbullah aracılığıyla dolaylı desteği ise bir proxy mantığının ötesine geçmedi. Bu destek Filistin halkına mı, İran’ın bölgesel hırslarına mı hizmet etti, bunun muhasebesini Filistinliler yapmalı. 

 

Hamas’ın bu son eyleminin yapılış şekline bakıldığında, Filistin hareketine daha fazla zarar veremezdi. Gençlik festivalinin basılması, sivillerin öldürülmesi, rehine alınıp götürülmesi gibi eylemler ve bunların görüntülerle verilmesi, Filistin davasına yapılacak en büyük kötülüktü. Filistin’in haklı davasını, mağduriyetini, sistematik baskı altında kalmasını unutturan ve İsrail’e meşruiyet sağlayan bir eylem tercih edildi. Batı’da İsrail’i birden mağdur duruma düşürdü, görüntünün ne kadar güçlü olduğu, hayatını kaybeden Batılı görünümlü genç insanların videolarının bütün dünyada görülmesinin yaratacağı etkinin düşünülmemiş olması akıl alır gibi değil.

 

Buradan İsrail kara harekâtı da başlatarak Hamas’ı mümkün olduğunca sindirebilir, Hamas önde gelenlerinin Gazze’yi terk etmesini sağlayabilir, onun kurduğu düzeni dağıtabilir. İsrail ordusunun Gazze’ye karadan girmesi çok riskli bir hamle olur, hem rehineler hayatını kaybedebilir hem de kendi asker kayıpları çok yüksek olur. Bir ihtimal İsrail bu son vuruşu yapmak ve bu kayıpları göze almak isteyebilir. Şu anda bunun için hem içeride hem de dışarıda Netanyahu hükümetinin elde ettiği bir meşruiyet zemini var.

 

Geldiğimiz noktada İsrail acımasız bir biçimde ve bütün insancıl hukuk ve savaş hukuku kurallarını yok sayarak Gazze’deki sivil halkı cezalandırıyor. Hamas bunu biliyordu. Sivil yerleşim yerlerinin de hedef olduğu bu kapsamlı bombalama, halkın su, elektrik ve temel ihtiyaçlarından mahrum edilmesi, Hamas’ın muhtemelen tercih ettiği, İsrail’e karşı öfkeyi artıran gelişmeler. Bu şiddet sarmalının bedelini sivillerin ödediği ortada.

 

Sonuç olarak 11 Eylül dünyadaki Müslümanlara ne kadar fayda sağladıysa, 7 Ekim eylemleri de Filistinlilere o kadar fayda sağlayacak.

“SON DİRENİŞ HAREKETİ FİLİSTİNLİLER NEZDİNDE HAMAS’I KAHRAMAN KILARKEN, HAMAS’IN TARİHSEL OLARAK SONUNU GETİRMEYE DE EVRİLEBİLİR”

yusuf sayın

Doç. Dr. Yusuf Sayın-Necmettin Erbakan Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

Özelde Hamas’ın genelde Filistinli direniş gruplarının İsrail’e karşı başlattıkları Aksa Tufanı saldırılarını, Filistin direniş tarihi sürecinde nereye oturtuyorsunuz? Arap-İsrail savaşları, Birinci ve İkinci İntifada süreçleri de göz önünde bulundurulduğunda son saldırıyı öncekilerden ayıran ne tür benzer ve farklı yönler söz konusu? Bu durum, Hamas için bir zafere mi hezimeti mi dönüşür? İsrail’in güvenlik doktrini ve istihbarat efsanesi dumura mı uğradı yoksa bu analizler erken ve abartılı mı?

 

Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonunu, onlarca yıldır İsrail’in uluslararası hukuku ve insan haklarını hiçe sayarak icra ettiği eylemlere şimdiye kadar hiç görülmemiş bir sertlikte mukabelede bulunulması olarak görüyorum. Bu durumu, Filistin direniş tarihi açısından hem bir kırılma hem yeni bir mücadele ve direniş vizyonu hem de direnişin bölgesel ve küresel düzlemde meşruluğu ile birlikte gücünün konsolide olması olarak değerlendiriyorum. Önceki direnişlerden Aksa Tufanı operasyonu ya da direnişini ayıran en temel unsur; kanaatimce Filistinli direniş örgütleri tarafından ilk defa bu kadar büyük sertlikte askeri imkân ve kapasitelerin topyekûn olarak kullanılmasıdır. Bununla birlikte davasını ve direnişini yıllarca Hamas’tan ayrı bir çizgide tutan FKÖ’nün ilk defa Hamas’la entegre ve mutabık bir halde müşterek bir cephe halinde direnişe destek vermesinin de son direniş hareketini diğerlerinden ayırt eden unsurlar arasında olduğunu düşünüyorum. 

 

İsrail’in, bugünlerde medyada ve uluslararası kamuoyunda bir istihbarat ve güvenlik zafiyeti verdiği hususuna katılmıyorum. Dünyanın en güçlü güvenlik sistemi ve teşkilatlarına sahip İsrail’in, avucunun içinde ve üstü açık hapishane haline getirdiği bölgelerde nelerin olup bittiğini anlamamasının imkânsız olduğunu düşünüyorum. Bu durum bir taraftan “bilinçli bir zaaf durumu” gibi görülebilirken diğer taraftan da Hamas ve Filistinli güçlerin ABD, Birleşik Krallık ve İsrail ortaklığında bir oyuna getirildiğini de düşündürmekte. Son direniş hareketi Filistinliler nezdinde Hamas’ı çok daha kahraman bir duruma getirirken, Hamas’ın tarihsel olarak sonunu getirebilecek bir sürece de evrilebilir. Kaldı ki zafer ile hezimet arasında çok ince bir çizgi vardır. 

 

Olayın daha başlarındayken İsrail’in doktriner düzeyde hatalar yaptığını, güvenlik paradigmaları çerçevesinde zafiyetler gösterdiğini söylemek için çok erken. İsrail, sahip olduğu potansiyeller yönünden askeri, teknoloji, güvenlik ve siyasi alanlarda çok kolay yanlışa girmeyecek bir ülke. Diğer taraftan Filistin destekçisi dünyanın İsrail karşısındaki ve Filistin direnişindeki duruşunun yeterince samimi olmayışının da İsrail’in fiillerinde üstün bir duruma gelmesine kapı araladığını düşünüyorum. 

 

SON SÜREÇ, DAĞLIK KARABAĞ MESELESİ SOĞUMAMIŞKEN, KUZEY-GÜNEY KAFKASYA HATTINDA YENİ BİR GÜVENLİK MİMARİSİ ORTAYA ÇIKARABİLİR

 

Aksa Tufanı saldırılarının arkasında ağırlıklı olarak İran’ın, çok az da olsa Rusya’nın olduğunun dillendirilmesini sağlayan ne tür bölgesel ve küresel dinamikler olduğunu düşünüyorsunuz? İsrail-Filistin savaşı, bu son çatışmayla birlikte Ortadoğu, Güney Kafkasya ve küresel jeopolitik düzeni ve güvenlik mimarisini nasıl etkileyecektir sizce?

 

Aksa Tufanı direnişinde İran’ın müdahalesinin olduğu yönündeki tezler, İran devlet yetkililerinin Hamas’ın direnişi noktasındaki destekleyici tutumundan ve söylemlerinden kaynaklanıyor genellikle. Diğer taraftan da İsrail ve müttefiklerinin elinde İran’ın Hamas’ı askeri ve finansal yönden desteklediğine ilişkin istihbari verilerin de olduğu düşünülebilir ki bu tür enformasyona İsrail medyası ve Batılı yayın kuruluşlarında yer yer rastlanmakta. Bundan hareketle de son direniş hareketinin sonuçları itibarıyla İran’ı zor durumda bırakabilecek bir yöne doğru evrilebileceği öngörülebilir. 

 

Burada ABD-İran rekabeti en temel küresel dinamiği teşkil ederken, İran’ın bölgedeki Şii milis direniş gruplarını desteklemesi ve bu grupların Aksa Tufanı operasyonunda rol oynadığı yönünde haberlerin gelmesi, bölgesel dinamikler noktasında değerlendirilebilir. Bu sürecin en önemli yansıması, Dağlık Karabağ meselesi henüz soğumamışken, Kuzey-Güney Kafkasya hattında şekillenen yeni bir güvenlik mimarisinin oluşumunda önemli etkiler ortaya çıkarabilecek olmasıdır. 

 

Uluslararası ilişkilerin doğası gereği yeryüzünün herhangi bir bölgesinde bir olayın vuku bulması, jeopolitik düzlemleri de etkileme potansiyeline sahiptir. Hele ki Filistin-İsrail sorunu gibi Ortadoğu’nun, yani dünyanın kalbinde meydana gelen/gelmiş/gelecek bir gelişmenin küresel güvenliğe tesirlerinin olacağını söylemek yanlış olmayacaktır. 

 

Son olarak; yıllarca hep manipülasyon veya spekülasyon olarak dillendirilen Arz-ı Mev’ud veya Büyük İsrail/Yahudi Devleti’nin kuruluşu meselesinin de son yaşanan hadiseler üzerinden bir kez daha akıllara geldiğini ifade etmek isterim. İsrail ve müttefikleri bugüne kadar niyetlerini aşikâr etmekte imtina etmezken, karşısındaki başta Müslüman dünya olmak üzere direniş cephelerinin samimi olmayan, entegre yapıdan uzak ve umursamaz tavrının halen devam ettiğinin görülmesi son derece düşündürücüdür.

“İSRAİL’İN YENİLMEZLİĞİNE VE GÜVENLİĞE ÖYLESİNE “İMAN” EDİLMİŞ Kİ GAZZE’NİN BİRKAÇ KİLOMETRE ÖTESİNDE MÜZİKLİ-DANSLI FESTİVALLER DÜZENLENİYOR”

taha kılınç

Taha Kılınç- Yeni Şafak Gazetesi Yazarı ve Ortadoğu Uzmanı

Özelde Hamas’ın genelde Filistinli direniş gruplarının İsrail’e karşı başlattıkları Aksa Tufanı saldırılarını, Filistin direniş tarihi sürecinde nereye oturtuyorsunuz? Arap-İsrail savaşları, Birinci ve İkinci İntifada süreçleri de göz önünde bulundurulduğunda son saldırıyı öncekilerden ayıran ne tür benzer ve farklı yönler söz konusu? Bu durum, Hamas için bir zafere mi hezimeti mi dönüşür? İsrail’in güvenlik doktrini ve istihbarat efsanesi dumura mı uğradı yoksa bu analizler erken ve abartılı mı?

 

Ben bu sürecin en önemli sonuçlarından birinin “yenilmez” kabul edilen İsrail’in imajının aldığı yara olduğunu düşünüyorum. Artık bundan sonra hiç kimse İsrail’in istihbaratının, sınır boylarındaki teknolojik aksamının, kurduğu iletişim ve savunma sistemlerinin mükemmel olduğunu iddia edemeyecektir. 

 

Daha önceki operasyon ve saldırılarla kıyaslandığında, 7 Ekim’den bu yana tanıklık ettiklerimiz, yepyeni bir döneme işaret ediyor. Bu nokta, şu anda İsrail’de de yoğun biçimde tartışılıyor. Düşünün, İsrail’in yenilmezliğine ve sağladığı güvenliğe öylesine “iman” edilmiş ki, Gazze’nin birkaç kilometre ötesinde müzikli-danslı festivaller düzenleniyor. İçinden geçmekte olduğumuz süreci, tarih çok yönlü olarak yazacaktır. 

 

BU OPERASYONLARIN, ESAS OLARAK SUUDİ ARABİSTAN-İSRAİL BARIŞ MÜZAKERELERİNİ HEDEFLEDİĞİ KANAATİNDEYİM

 

Aksa Tufanı saldırılarının arkasında ağırlıklı olarak İran’ın, çok az da olsa Rusya’nın olduğunun dillendirilmesini sağlayan ne tür bölgesel ve küresel dinamikler olduğunu düşünüyorsunuz? İsrail-Filistin savaşı, bu son çatışmayla birlikte Ortadoğu, Güney Kafkasya ve küresel jeopolitik düzeni ve güvenlik mimarisini nasıl etkileyecektir sizce?

 

Ben bu operasyonların, esas olarak Suudi Arabistan-İsrail barış müzakerelerini hedeflediği kanaatindeyim doğrusu. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, geçtiğimiz haftalarda İsrail’le barışmaya “çok yakın” olduklarını açıklamıştı. Böyle bir anlaşmanın imzalanması durumunda, Filistin siyaset sahnesinde çok ciddi değişiklikler olacak ve bütün denge yerinden oynayacaktı. 

 

Suudiler, aynı zamanda Hamas’ı da tümüyle politik hayatın gündeminden çıkarmak, onun yerine Râmallah merkezli Mahmud Abbas yönetimini koymak istiyordu. Geldiğimiz noktada Hamas, Suudilere “Beni yok sayamazsın. Ben Filistin sahnesinin esas aktörüyüm” demiş oldu. 

 

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer bazı ülkeler, Hamas’a “terör örgütü” muamelesinde bulunduğundan dolayı, son yıllarda Hamas’la İran arasında çok ciddi bir yakınlaşmaya şahit olunuyor. İran böylece Kudüs ve Filistin davasını kendi ideolojisi çerçevesinde domine ederken, Hamas da İran’dan aldığı destekle kendi varlık mücadelesini sürdürüyor. 

 

İsrail’in Gazze’yi bombaladığı saatlerde, Rusya ve İran da İdlib’i bombalıyordu. İranlı yetkililer, “Gazzeli bebekler” için sözde gözyaşı dökerken, İdlib’de başka bebekler ölüyordu. Bu noktadaki çelişkileri çözmedikçe, Ortadoğu’da insaf ve adalete dayalı çözümlerden de uzak kalacağımızı düşünüyorum.

“İSRAİL İSTİHBARAT KURUMLARI, ELDEKİ İSTİHBARATI YANLIŞ ANALİZ ETTİ”

çağatay cebe röportaj

Çağatay Cebe-Ortadoğu’da Çatışma ve Güvenlik Alanları Uzmanı

Özelde Hamas’ın genelde Filistinli direniş gruplarının İsrail’e karşı başlattıkları Aksa Tufanı saldırılarını, Filistin direniş tarihi sürecinde nereye oturtuyorsunuz? Arap-İsrail savaşları, Birinci ve İkinci İntifada süreçleri de göz önünde bulundurulduğunda son saldırıyı öncekilerden ayıran ne tür benzer ve farklı yönler söz konusu? Bu durum, Hamas için bir zafere mi hezimeti mi dönüşür? İsrail’in güvenlik doktrini ve istihbarat efsanesi dumura mı uğradı yoksa bu analizler erken ve abartılı mı?

 

Birçok farklılık bulunmaktadır. Arap-İsrail Savaşları, birbirine eşit güçler arasında yaşanan muharebelerdi. İntifada ise halkın da sokaklara döküldüğü, kısmi kontrol dışı, profesyonel düzeyde silah kullanabilecek insanların olmadığı ve İsrail’i bir varlık krizine sokabilecek kadar üst seviyelerde olmayan vakalardı. Hamas’ın son operasyonu, savaşlar ve intifadalar gibi birbirinden farklı cephelerin bir araya gelerek müşterek/yekpare olarak hareket ettiği bir ordu gücünü anımsatıyor. Öte yandan Hamas haricinde sivil Gazzelilerin de çatışmalara dahil olduğunu görüyoruz. Filistinli grupların çağrıları doğrudan halkın da silahlanarak İsrail’e karşı savaşması yönünde oldu. Düşük yoğunluklu intifadanın, gerilla çatışma seviyesine çıkartılma çabası gözlerden kaçmıyor. Arap-İsrail Savaşları kadar karşılıklı ileri seviye askeri sistemlerin olmadığı ama basit halk protestosu olmayacak kadar da önemli bir operasyonu izliyoruz. 

 

İsrail’in bu zafiyeti yaşaması esasen Hamas’ı küçük görmesi ve yıllardır sürdürdüğü yüksek teknoloji destekli savunma pozisyonunun getirdiği rehavetle alakalı olsa da Gazze’ye gerçekleştirdiği hava saldırılarında sivilleri öldürmekle birlikte Filistinli direniş gruplarının kilit isimlerini hedef aldığını görüyoruz. Hâlihazırda bu kişilerin konumlarının da yürütülen istihbarat çalışmalarının neticesinde önceden belirlendiğini bize gösteriyor. İsrail istihbarat kurumlarının eldeki istihbaratı yanlış analiz ettiği ve değerlendirdiğini söylesek yanlış olmayacaktır. 

 

HAMAS’IN BU SAVAŞI KAZANABİLMESİ, KAYNAKLARININ VE LOJİSTİK GÜCÜNÜN NE KADAR DAYANABİLECEĞİYLE ALAKALI

 

Savaşlar kaynak ve lojistik akışıyla mümkündür. Roma İmparatorluğu’nun askeri birliklerini daha hızlı ve kesintisiz şekilde birbirlerine ve şehirlere bağlamak için yollar inşa etmesinin sebebi de kaynak akışını sağlayan merkezle irtibatın aktif tutulması amaçlıydı. Hamas’ın bu savaşı sürdürüp kazanabilmesi, kaynaklarının ve lojistik gücünün bu çatışmalara ne kadar dayanabileceğiyle alakalı. Bildiğimiz üzere abluka altındaki Gazze şu anda İsrail Hava Kuvvetleri’nin yoğun bombardımanına maruz kalıyor ve herhangi bir yönden yardım gelmemesi için ciddi çaba gösteriliyor. Lübnan ve Suriye tarafından Hamas’a destek verilse de bunlar, İsrail Ordusu’nun gücünü ve kaynağını bölerek bu cephelere takviye göndermesine sebep olacak kadar büyük değil. Bu da tüm odağını Hamas’a yöneltmesini sağlıyor. 

 

İsrail’in böyle bir operasyona hazır olmadığı ve beklemediği oldukça aşikâr. Güvenlik doktrinleri ve geleceğe yönelik istihbarat değerlendirmelerinde de böyle bir senaryoya hazır olmadıklarını görüyoruz. Dünyanın desteğine sahip olması, ordusuna önem veren bir devlet olması hasebiyle İsrail’in bu operasyona karşı da doktrinler geliştireceğini söyleyebiliriz. Zira, İsrail’in kurucu kadroları daha 1936-1939 yılları arasında Filistin’deki isyanda varlık kriziyle karşı karşıya geldikten hemen sonra mevcut şartlar altında yeni güvenlik doktrinleri hazırlama geleneğine başlamışlardı. 

 

İSRAİL’İN BU SAVAŞI SADECE GAZZE İLE SINIRLANDIRMAYACAĞINI; SURİYE, IRAK VE AZERBAYCAN’A DA TAŞIYABİLECEĞİNİ VARSAYABİLİRİZ

 

Aksa Tufanı saldırılarının arkasında ağırlıklı olarak İran’ın, çok az da olsa Rusya’nın olduğunun dillendirilmesini sağlayan ne tür bölgesel ve küresel dinamikler olduğunu düşünüyorsunuz? İsrail-Filistin savaşı, bu son çatışmayla birlikte Ortadoğu, Güney Kafkasya ve küresel jeopolitik düzeni ve güvenlik mimarisini nasıl etkileyecektir sizce?

 

İran, uzun zamandan beri Filistin’de aktif bir oyuncu olarak varlık gösteriyor. Hizbullah ile hem İsrail hem de Batı Şeria’da bağlantılar kurmaya çalışırken, Hamas ve İslami Cihad ile Gazze’de etkin bir rol oynadığını Aksa Tufanı Operasyonu ile görmüş olduk. İran destekli Şii milis örgütlerin Golan Tepeleri’ne yığınak yapmaları beş sene önce Tel Aviv’i bir hayli rahatsız edince Moskova denge politikası kurmak zorunda kalmıştı. Hakeza, Lübnan’ın güneyi de İsrail için çok önemli bir tehdit alanı. İsrail’in bu bölgeye tamamen hâkim olamaması ve Lübnan’ın parçalı siyasi ve sosyolojik yapısı da Tel Aviv için topyekûn bir harekât seçeneğini kuzeydeki bu ülke için saf dışı bırakıyor. Zira burada Amerika ve Fransa’nın varlık göstermesi, Suudi Arabistan ve Katar varlığı ile Türkiye’nin gölgede kalan ama aktif rolü, İran için burayı İsrail’e karşı bir hamle alanı olarak biçilmiş bir kaftan haline getiriyor.

 

İran, İsrail’e karşı birçok cephede var olarak, savaş alanını İsrail ile sınırlı tutmaya odaklanmış vaziyette. Her ne kadar Şii milisler hava saldırılarının hedefi olsa da İran’ın birden fazla bölgede bulunması, Tel Aviv’in sürekli diken üstünde olmasını gerektiriyor. Rusya’nın İran ile ittifakı ise İsrail’in Tahran’ı çevresinden tamamen uzaklaştırmasını engelliyor.

 

Hamas-İsrail Savaşı aynı zamanda yansımalarının Azerbaycan hattında ve Rusya-Ukrayna Savaşı’nda görüldüğü bir cephe. Tel Aviv’in Ukrayna’ya verdiği destek konusunda Batılı devletler gibi ön plana çıkmamasına paralel olarak da Moskova benzer bir strateji izliyor. Öte yandan Batılı devletlerin odaklarını buraya taşıması, Rusya’nın kendisi için avantaj görebileceği bir durumu da beraberinde getiriyor. Her ne kadar Ortadoğu yönetimleri savaş konusunda cılız sesler çıkarsa da İbrahim Anlaşmaları’na karşı olan halkların varlığı sebebiyle Tel Aviv’in bazı Arap ülkeleriyle ilişkilerinin –en azından bir süreliğine– gerginleşebileceğini söyleyebiliriz. İsrail’in bu savaşı sadece Gazze ile sınırlandırmayacağını; Suriye, Irak ve Azerbaycan’a da taşıyabileceğini varsayabiliriz. Bakü ile olan işbirliği daha ileri seviye ve kapsamlı bir hale gelebilir, İran’a bu ülkeden baskı kurmak amacıyla Azerbaycan’daki varlığını Tahran’ın rahatsız olabileceği ölçüde daha da artırabilir. 

 

İsrail, hiç beklemediği şekilde bir operasyonla yüz yüze kaldı ve hiç beklemediği sayıda kayıp verdi. Gazze’deki Filistin gruplarını bir araya getiren, onları müşterek bir operasyon merkezinden yöneten, askeri taktiklerden medya kullanımına kadar geniş bir yelpazede destek veren İran’a karşı da cevabı daha geniş bir çerçevede vermek isteyecektir. Bu sebeple Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında Ortadoğu’da değişime şahit olacağız gibi görünüyor.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLHAN UZGEL

İLHAN UZGEL

Balkanlar'daki seçimlerde uluslararası gözlemci olarak görev yaptı. 'Ulusal Çıkar ve Dış politika' (imge kitabevi, 2004) isimli kitabında, uluslararası ilişkiler disiplininin temel unsurlarından olan 'ulusal çıkar' kavramını, eleştirel kuram çerçevesinde değerlendirdi. Bülent Duru ile birlikte 'AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu' (Phoenix Yayınevi, 2009) başlıklı çalışmayı derledi. Prof. Dr. Uzgel'in Türk dış politikası ve Balkanlar üzerine kaleme aldığı makaleleri, medya kuruluşlarında yayımlanıyor.

YUSUF SAYIN

YUSUF SAYIN

Araştırma - İnceleme, Siyaset - Politika, Siyaset Bilimi & Siyaset Tarihi kategorilerinde eserler yazmış bir yazardır. Başlıca kitapları alfabetik sırayla; Dış Politika Denemeleri, Ortadoğu'da Türkiye ve İran'ın İşbirliği İmkanları, Uluslararası İlişkiler Üzerine Okumalar olarak sayılabilir.

TAHA KILINÇ

TAHA KILINÇ

1980 Anamur (Mersin) doğumlu. Kartal Anadolu İmam-Hatip Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni bitirdi. 2011-2016 arasında Sabah gazetesinde çalıştı. Kılınç'ın çalışma sahası Ortadoğu ve İslâm dünyasıdır.

ÇAĞATAY CEBE

ÇAĞATAY CEBE

Ortadoğu ve özellikle Lübnan konusunda araştırmalar yapan Cebe sosyolojik, ekonomik ve siyasi çerçevesi dahilinde bölgesel gelişmeleri takip ederek çeşitli araştırma, tarihsel dökümantasyon ve makaleler kaleme almaktadır.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.