İsrail Uzun Zamandır Bir Apartheid Devleti

İsrailli insan hakları savunucularının Yahudi üstünlüğü politikalarına dair güncel açıklamaları övgüyü değil (çok geç kaldıkları için) kınanmayı hak ediyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

1960ların başında, Asya ve Afrika’da sömürge olmaktan kurtularak bağımsızlığını kazanan ülkeler Güney Afrika’daki apartheide karşı güçlü bir saldırıya geçmişken, beyazların üstünlüğüne dayanan yerleşimci sömürge rejimini ayrı tutma gayretinde olan Avrupalı beyaz liberaller ve sosyalistler Yahudi üstünlükçülüğünün İsrail’deki başarısını kutluyordu.

 

1960 yılında, Sosyalist Enternasyonal Konseyi aracılığıyla İsrail’de bir araya gelen beyaz Avrupalı sosyalistler, sömürgeleştirilmiş halkların kendi uluslarının kaderini tayin etme hakkına sahip olmalarını destekledi. Irkçı Yahudilerin bağrı olan Hayfa’daki yerleşimci kolonisinden, bir nebze bile ironi sezilmeyen şu açıklamayı yaptılar: “çok ırklı topluluklar için… azınlığın çoğunluğa ya da çoğunluğun azınlığa yönelik herhangi bir ırk ayrımcılığı biçimine dayanan herhangi bir çözüm mümkün değildir.”

 

İsrail, söz konusu dönemde, zalimane sıkı yönetim ve olağanüstü hal yönetmelikleriyle Filistinlilerin elinden aldığı topraklarını ve mülklerini Yahudilerin özel kullanımına sunarken, önemli bir çoğunluğu 1948 savaşında sürgün edilmiş olan yerli Filistin nüfusunun kalanını, kendi kaynakları ile kısıtlamaya yönelik ırkçı yasalar çıkararak, arda kalan kasaba ve köylere hapsetmişti.

 

İsrail’in Yahudi üstünlükçülüğü ve Filistin’deki yerleşimci sömürgeciliği ile Güney Afrika apartheidi arasında analoji kurma, 1960lardan bu yana Asya ve Afrikalıların standart yaklaşımı oldu.

 

Filistin eski lideri Yaser Arafat, New York’ta Birleşmiş Milletler’de yaptığı 1974 yılı açılış konuşmasında bu kıyaslamayı açık bir şekilde ifade etmişti: “Filistin sorununun kökleri on dokuzuncu yüzyılın son yıllarına değin uzanır; başka bir deyişle bugün bildiğimiz kadarıyla sömürgecilik ve yerleşimcilik çağı olarak adlandırdığımız döneme… Bu dönem bugün de var olmayı sürdürüyor. Tamamıyla kınanması gereken bu varlığın belirgin bir kanıtı Güney Afrika’da ve Filistin’de uygulanan ırkçılıkta kolaylıkla görülebilir.”

 

BM Genel Kurulu 1975’te ilan ettiği 3379 Sayılı Kararı’yla Siyonizmi ırkçılıkla bir tuttuğunda, uluslararası toplum sadece Avrupalı ve Amerikalı beyaz emperyalistlerin – ve benzer şekilde liberallerin ve muhafazakârların – dışında herkesin doğru olduğunu bildiği şeyi açıkladı: BM, Siyonizmin “bir ırkçılık ve ırk ayrımcılığı biçimi” olduğunu ilan etti ve bunu Güney Afrika ve Rodezya’nın (daha sonra Zimbabve oldu) yerleşimci sömürge ırkçılığı ile aynı grupta sınıfladı. Ret oyu veren 35 delegenin büyük çoğunluğu Kıta Amerikası ve Okyanusya’daki yerleşimci Avrupa kolonileri ve Avrupa sömürgesi ülkelerdi. 

 

Güney Afrika Apartheid Analojisi

 

Akademik kitaplarda ve tarih kitaplarında düzenli olarak böyle bir analoji kurulmuştur. Filistinli bilim insanı Fayez Sayegh 1965’te yayımlanan Filistin’de Siyonist Kolonyalizm (Zionist Colonialism in Palestine) başlıklı kitabında Siyonist ırkçılığı Güney Afrika apartheidi ile karşılaştırılabilir olarak tanımlamıştır. Britanyalı gazeteci David Hirst, 1977’de yayımlanan kitabı Silah ve Zeytin Dalı’nda “İsrail tarzı apartheid”i yazmıştır. Edward Said, 1979’da yayınlanan ve bir klasik olan Filistin Sorunu isimli eserinin başından sonuna kadar, İsrail’in Filistinli’lere karşı Yahudi ırkçısı ve sömürgeci pratiklerini “de facto apartheid” olarak ifade etmiştir.

 

Apartheid analojisi 1980lere kadar, Yahudi yerleşimci sömürgeciliğine bağlı olan beyaz Avrupalı ve Amerikalı liberal ve muhafazakâr ırkçılar dışında her yerde kabul görüyordu. Güney Afrika’da apartheidin 1994’te çöküşünün ardından, Nelson Mandela’dan Desmond Tutu’ya kadar, apartheide karşı liderler İsrail politikalarına ilişkin korkuyu ifade etmiş, Afrika Ulusal Kongresi’nin İsrail işgalindeki Filistin’e ziyarette bulunan birçok üyesi İsrail’in Filistinlilere yaklaşımını “apartheidden daha kötü” olarak nitelendirmişti.

 

Bunların hiçbiri Avrupalı ve Amerikalı beyaz liberal İsrail savunucularını etkilemedi. Zira Asya ve Afrikalıların değerlendirmeleri sübjektif kaldığı, nesnellik ise beyazların münhasır zilyetliği olmayı sürdürdüğü için bu değerlendirmelerin onlar için pek önemi yoktu. Frantz Fanon’un 1960ların başında kanıtladığı gibi: “Yerliler için, nesnellik daima kendisine doğrultulmuş bir silahtır.”

 

Beyaz Avrupalı ve ABD’li liberaller ve muhafazakârlar 21. yüzyılın şafağına kadar İsrail’i bu “çirkin” analojiye karşı savunmaya girişmişti. 2001’de Güney Afrika’nın Durban kentinde gerçekleşen Irkçılık Karşıtı Dünya Konferansı’nda, asimile olmuş Afrikalı Amerikalı bir beyaz olan dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, İsrail’in bir apartheid devleti olduğunun ifade edilmesini hiç sıkılmadan “nefret dili” olarak nitelendirdi ve ABD heyetinin İsrail’i bir apartheid devleti olarak adlandıran delegeleri protesto ederek toplantıyı terk etmesine önayak oldu.

 

 

2002’de ABD merkezli öğretim üyeleri ve öğrenciler, üniversitelerin İsrail’in işgalini ve apartheid politikalarını destekleyen şirketlerden ayrılmasını talep ettiğinde, dönemin İftira ve İnkârla Mücadele Birliği (Anti-Defamation League) Başkanı Abraham Foxman, Güney Afrika apartheidi ile kurulan bu analojiyi “çirkin” olarak adlandırmıştı. Benim de aralarında bulunduğum Columbia Üniversitesi’nin öğretim üyeleri ve öğrencileri benzer taleplerde bulunduğunda da, okulun rektörü İsrail apartheidine yapılan atıfı “hem grotesk hem de saldırgan” olarak adlandırmıştı.

 

Gecikmiş Bir Karar

 

Filistinli insan hakları grupları ve Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) Hareketi, İsrail’i on beş yıldan daha uzun bir süredir bir apartheid devleti olarak adlandırmaktadır. ABD, Kanada ve Avrupa’da Filistinlilerle dayanışma içinde olan öğrenciler de İsrail’in apartheid politikalarını üniversite kampüslerinde ifşa etmek üzere 2005’te İsrail Apartheid Haftası organize etmeye başladı. Bu öğrenciler genellikle İsrail ırkçılığını destekleyen diğer öğrenciler ve üniversite idarelerince yıldırılmaya çalışılıyor ve nutuk dinlemek durumunda bırakılıyorlar.

 

Geçtiğimiz Ocak ayında, yani İsrail’in kurulmasından neredeyse 73 yıl sonra, İsrailli insan hakları grubu B’Tselem İsrail’i “Yahudi üstünlükçülüğü” rejimi ve bir apartheid devleti olarak tanımlayan bir rapor yayınladı (bir diğer İsrail insan hakları grubu Yesh Din de geçtiğimiz yıl işgal altındaki bölgelerdeki İsrail egemenliğini “apartheid” olarak nitelendiren bir rapor yayınlamıştı).

 

B’Tselem’in raporu İsrail’in hiç beklenmedik bir anda bir apartheid devletine, Yahudi üstünlükçülüğünü savunan bir devlete, dönüştüğü bir takım yeni gerçekliklerden ziyade grubun gecikmeli olarak “geçen yıllarda durumu tanımlamak için kullanmakta olduğumuz terimler… artık yeterli değil” açıklamasında bulunma kararına dayanıyordu. Böylece Filistinlilerin ve çoğunlukla beyaz olmayanların onlarca yıldır tanıdığı terimler – “apartheid” ve “Yahudi üstünlükçülüğü” –aniden B’Tselem’in İsrail rejimini tanımlamak için kullanmasına uygun terimler oluverdi.

 

İsrail’in ırkçılığı son yıllarda tabii ki azalmadı. 1948’den bu yana yürürlüğe giren düzinelerce ırkçı kanunun en yenisi 2018 ulus-devlet yasası olmakla birlikte İsrail’in Yahudi üstünlüğüne dayanan rejimi de apartheid suçları da ülkenin onlarca yıllık kurumsal ve koloniyel ırkçılığına tamamen daha yasal araçlar sağlayan bu kanunla başlamadı.

 

Hazır, itibarlı bir Aşkenazi-Yahudi İsrail örgütü bu terimlerin kullanımına rıza göstermişken, beyazların ağırlıkta olduğu ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) de zamanın geldiğini düşündü ve durumu İsrail apartheidi olarak tanımladı. B’Tselem gibi HRW de bu güncel kararını, birtakım yeni İsrail politikaları temelinde İsrail’i “insanlığa karşı apartheid ve zulüm suçları”yla suçlayan yeni bir karara dayandırmıyor, daha ziyade İsrail’in hep böyle olageldiğini açıklıyordu.

 

HRW raporu açık bir biçimde şöyle diyordu: “İsrail 73 yıllık tarihi boyunca, altı ay hariç, Filistin nüfusunun bir kısmı üzerindeki askeri yönetimini sürdürmüştür. Bunu 1948’den 1966’ya kadar İsrail içindeki Filistinlilerin büyük çoğunluğuna da uygulamıştır. 1967’den bugüne, Doğu Kudüs’ü dışarıda bırakarak işgal edilmiş Filistin topraklarındaki Filistinlilere askeri olarak hükmetmektedir. Buna karşın kuruluşundan bu yana, 1967’de işgalin başlamasıyla İşgal edilen Filistin topraklarındaki yerleşimciler de dahil olmak üzere, tüm Yahudi İsraillileri haklara daha saygılı bir medeni hukuk ile yönetmektedir.”

 

HRW, raporundaki yeniliğin İsrail’i apartheid ve zulümle suçlamasının uluslararası hukuk tanımlarına uygun bir “hukuki analiz”e dayandığını belirtmektedir. HRW, bu kavram “uluslararası hukukta tanımlanmadığı” için İsrail’i Güney Afrika apartheidi ile kıyaslamadığını ya da İsrail’i bir “apartheid devleti” olmakla suçlamadığını açıklayacak kadar dikkatli davranmakta.

 

Uluslararası Hukuk İhlalleri

 

Aslında Filistinli Adalah grubu, 1948’te yerleşimci koloninin kuruluşundan bu yana uygulanan ve Yahudilere ayrıcalık tanıyan düzinelerce ayrımcı İsrail kanununu uzun zamandır belgelemektedir. Bu kanunlar konuya ilişkin Filistin çalışmalarında da her zaman sıralanmıştır. Sabri Jiryis’in 1970lerde klasik olan İsrail’deki Araplar (The Arabs in Israel) isimli eseri bu kanunların Filistinlileri Yahudi üstünlükçülüğüne tabi kılmaktaki ayrımcı ve ırkçı etkililiğini açıklamıştı.

 

İsrail’in çok sayıda uluslararası hukuk ihlali, 1948’de ülkenin kurulmasından bu yana, bugün HRW ve B’Tselem gibi grupların insanlığa karşı işlenen suçlar olarak tanıdığı pratikleri kınayan pek çok Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi kararıyla BM’de sürekli olarak tekrarlanan nakaratlardan biriydi.

 

Bu, “uluslararası toplum”un (Batılı beyaz ülkeler ve onların liberal entelijensiyası diye okunur) Filistinlilerin iddialarını bırakın desteklemeyi, bu iddialar inandırıcı bulunmadan çok önce Filistinlilerce söylenmiş olan her şeyi bir de Aşkenazi İsrail Yahudilerinin onaylamasını beklemekte ısrar ettiği ilk an değildir.

 

Buna verilebilecek başlıca örnek, uluslararası basın, BM, Kızıl Haç ve Filistinli bilim insanlarının 1948’ten bu yana sunduğu devasa kanıtlara rağmen 1947-1948 döneminde Filistin halkının yüzde seksen beşinin Siyonist bir biçimde yurtlarından edildiğinin İsrail ve Batıdaki savunucuları tarafından onlarca yıl inkâr edilmesidir.

 

Sadece 1980lerde, Aşkenazi İsrailli Siyonist bir tarihçi, yerinden edilme ve katliamların boyutlarından bahseden resmi İsrail belgelerine atıfta bulunduğunda İsrail yanlısı batılı entelijansiya zoraki olarak yıllar sonra merhamete gelmiş ve o zamanlar bile sadece kısmen, mültecilerin ülkeden kendi kararıyla “kaçmış” olduğu iddiasını, İsrail’in işlediği suçların etkisini azaltmak üzere mültecilerin “kaçtığı ya da çıkarıldığı” iddiasıyla değiştirmiştir.

 

B’Tselem ve HRW’nin yakın zaman önce yayınladıkları raporda bildirdikleri şey sadece Filistin’de Yahudi yerleşimci sömürgeciliğine bağlılıklarında hiçbir zaman tereddüt göstermeyen liberal İsrail Yahudilerine ve liberal beyaz ABD ve Avrupa entelijensiyasına sunulan havadislerdi.

 

Bu tür beyanlar Filistinliler ve Filistin destekçilerinin takdirine ya da teşekkürüne neden olmamalı. Son raporlarında, kendi ırkçılıklarını ve oldukça ortadayken İsrail apartheidini görmezden gelmekte ısrarcı oldukları onlarca yıl İsrail apartheidiyle suç ortaklığı yaptıklarını itiraf edemeyen İsrailli ve batılı insan hakları gruplarını açıkça kınamalılar.

 

Bu yazı Middle East Eye sitesinde yayınlanmış olup Evrim Yaban-Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.