İsrail ve Gazze’deki Şiddet Sona Erdiğinde ‘Normal’e Dönüş Diye Bir Şey Olmayabilir

Statüko sıradan Filistinliler dışında kimseyi rahatsız etmediği sürece katliam döngüsü tekrarlanacak.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Bugün Aslında Dündü (Groundhog Day, 1993) bir korku filmi olsaydı, herhalde böyle bir şey olurdu. Orta Doğu’yu sarsan amansız şiddet – İsrail’in Gazze hava saldırıları, Hamas’ın İsrail’e roket saldırıları – aşağı yukarı aynı korkutucu döngüde, tekrar tekrar aynı şekilde başlıyor aynı şekilde bitiyor görünüyor. 2009’da bunu gördük, 2014’de tekrar gördük. Her bir unsur tanıdık: Filistinli ölü sayısının İsrailli ölü sayısından çok fazla olduğu orantısız ölüm sayısı; yerle bir olan binaların fotoğrafları; yakınlarını kaybedenlerin göz yaşları. Bölgenin dışındaysa, her biri kendi tarafının görüşünü destekleyici konuları papağan gibi tekrarlayan aynı klavye delikanlıları ordusu; biri diğerinin kaybını görmüyor, sadece kendi acısının önemli olduğunda ısrar ediyor.

 

Genelde hep böyle, aynı şekilde devam edip gidiyor. İsrail, hava saldırılarının ardından olayların gerçekleştiği yerde bir takım eylemlerde bulunmak üzere top ateşine geçiyor, top ateşiyle şiddet artıyor. (İsrail bu sefer donanım değiştirmekte daha hızlı görünüyor.) Ölenlerin sayısı en nihayetinde ABD ve Mısır aracılığıyla bir ateşkes söz konusu olana kadar artıyor. Sonra ortalık sakinleşiyor. Hamas bir kez daha Filistin direnişine önderlik eden aktör olarak otoritesini kabul ettirmiş olmaktan, İsrail ise Hamas’ın askeri kapasitesini azaltarak “çimleri biçmiş” olmaktan hoşnut. Bir sonraki sefere kadar her şey normale dönüyor.

 

Korkunç bir örüntü. Her seferinde yol açtığı acı ve yıkım dikkate alındığında, bu örüntünün en bariz korkutuculuğu yineleyen şiddet patlaması olsa da statükonun tekrar tekrar eski haline dönmesi de oldukça dehşet verici. Çünkü statükodaki bu eskiye dönüş, çatışmanın açtığı yaraların geçmişte olduğundan daha kanlı bir biçimde yeniden açılana dek iltihaplı kalmasına imkan veriyor.

 

Örüntünün bu kez farklı olabileceğine dair kanıt ararsanız, bir işaret var ama umut verici olmaktan uzak. Hatta aksine, bu bölümün çok daha kötü olabileceği hissi uyandırıyor. Fark, İsrailliler ve Filistinliler arasındaki savaşın işgal edilmiş topraklarda değil, İsrail içinde yeni bir cephe bulmuş olmasından kaynaklanıyor. 2021’i, 2014 ya da 2009’dan ayıran da bu. İsrail’in karma kentlerindeki topluluklar arasındaki şiddet, İsrail’in Yahudi ve Arap vatandaşlarını onlarca yıl yan yana yaşadıkları sokaklarda karşı karşıya getiriyor. Bu şiddet komşuları karşı karşıya getirecek derinlikte olduğu için tedirgin edici. Bu, Bat Yam’da dövmek ve tekmelemek üzere bir arabadan dışarı alınan Arap bir adamı linç etmeye kalkışmak. Bu, Lod’daki en az beş sinagogu ateşe vermek.

 

Bahsedilen manzaralar kendilerine uzun zamandır, kendileriyle aynı derin ulusal kimlik algısına sahip olmayan Arap yurttaşların temel gayelerinin Yahudi İsraillerin yüzde 80’i ile eşit ekonomiden faydalanmak isteyenler olduklarını, diğer Filistinliler gibi olmadığını, söyleyen pek çok Yahudi İsrailliyi beyninden vurulmuşa döndürdü. Akan kan, iç rahatlatıcı bu sanrıyı yok ediyor.

 

Tabii olan biten bir sürpriz olmamalı. Kıdemli bir analist ve arabulucu olan Hussein Agha’nın söylediği gibi, tek bir şey nedeniyle, “geleneksel Filistin milliyetçiliğinin bayrağını taşıma” görevi giderek İsrail Araplarına (Agha’nın adlandırdığı üzere “1948 Filistinlilerine”) düşüyor. Agha’nın bakış açısına göre, Batı Şeria’nın kontrolünü Filistin Otoritesi elinde tutuyor; Gazzeliler “Hamas ve İslami Cihat’ın duvarlarına” çarpmadan hareket edemiyor. Suriye, Ürdün ve Lübnan’daki Filistin diasporası ise geçim derdinde. Haliyle bu görev İsrail içindeki Araplara kalıyor.

 

Ayrıca Yahudi İsrailliler, bugün krize neden olan, Kudüs’teki ve Kudüs’ün kutsal mekanlarının kundaklanması hamlelerine büyük çoğunluğu Müslüman olan Arap vatandaşların tam olarak nasıl tepki göstermelerini bekliyordu ki? Benjamin Netanyahu’nun 2018’de sadece Yahudilerin İsrail’in kaderini tayin etme hakkı olduğunu ayrıntılarıyla açıklayan ve Arapçayı resmi statüsünden eden “ulus devlet kanunu”nu kabul ederek yürürlüğe koyduğu da dikkate alınırsa, ne olacağını düşünmüşlerdi?

 

 

Hal böyle olunca statükoyu eski durumuna döndürme çabaları da güçlü olur. Joe Biden’ın bariz bir şekilde olabildiğince az konuşma ve bir an önce diğer gündemlere dönme isteğinde bunu görebilirsiniz. ABD’nin geçmişte bir İsrail-Filistin barış anlaşmasına aracılık etme girişimlerini konu alan, sürükleyici yeni bir belgesel The Human Factor’ü izleyin. Biden’ın neden uzak durmak istediği ortada, çünkü bu mesele yok yere muazzam miktarda enerji yutan bir kara delik.

 

Agha, Ramallah’taki Filistin liderliğinin de benzer şekilde statükoya “bağımlı” olduğunu söylüyor. Onlar da çatışmalar konusunda çözümün mümkün olmadığı sonucuna vardılar ve bu nedenle halihazırdaki düzen onlar için şimdilik gayet uygun; BM, AB ve ABD nazarında onlara bir statü sağlayarak “ayrıcalıklı bir grup olarak yönetmelerini” mümkün kılıyor.

 

Bu döngüsel örüntü kesinlikle Netanyahu’nun işine yarıyor. Bakın bu hafta onun için nasıl geçti. Sadece günler önce, iki Arap partisinin yanı sıra diğerlerinin de desteklediği bir muhalif koalisyon karşısında güç kaybetmenin eşiğindeydi. Bu koalisyon Filistinli vatandaşların İsrail yaşamına entegrasyonunda bir ilk, kritik bir an olacaktı. Ancak Hamas roketleri İsrail kentlerine düşmeye başlar başlamaz bu olasılık ortadan kalktı. Artık kimsenin Arapları yönetimin meşru ortakları olarak kabul etmediğini yüksek sesle dile getirmesine gerek yok; sadece ulusal bir krizin ortasında bir yönetim değişikliğine vakit olmadığını öne sürebilirler. Hamas, Netanyahu’ya ilk kez iyilik yapmıyor.

 

Tabii statükoyu kullanmaya alışmış olan sadece İsrailli liderler değil. İsrailliler de bu periyodik şiddet patlamalarıyla yaşamayı öğrendi; hatta çatışmayı akıllarından çıkarabildikleri uzun süreli sessizliğin bir bedeli olarak gökten düşen roketlerle yaşamayı da. Bir bu’ahta (irinli bir kesecikte), ileri teknolojiye sahip, genç, yenilikçi bir ulus oldukları Tel Aviv balonunda bir anda aşılamada dünyaya liderlik ederken, başka bir gün kumsalda parti yaparak yaşamanın yolunu öğrendiler.

 

Balonun içinde iki hukuk sistemiyle, biri Yahudiler diğeri Filistinliler için, Batı Şeria’yı unutmak kolay. İsrail ile Mısır’ın ortak ablukası nedeniyle 14 yıldır boğulan Gazze’yi ya da Yahudiler 1948’ten önce sahip oldukları mülklerin iadesini isteyebilirken Filistinlilere bu hakkın verilmediği Doğu Kudüs Şeyh Cerrah semtini unutmak kolay. 54 yıllık bir işgali unutmak kolay.

 

Unutmayı başaramayanlar her gün bunları yaşayanlar, bu statükoya daha fazla katlanamayanlar. Yani sıradan Filistinliler. Roller değişseydi, İsrailli Yahudiler de bununla yaşamaya dayanamazdı. Bu nedenle de İsrail’in eski başbakanı Ehud Barak bir Filistinli olarak doğsaydı kesinlikle bir savaşçı olacağını söylerken oldukça samimiydi.

 

Bu şiddetin son bulmasını çok istiyorum. Silahların sustuğu bir dünyanın özlemini duyuyorum. Buna rağmen her şeyin normale dönmesini umut edemem. Çünkü bizi buraya getiren ve tekrar tekrar aynı yere gelmemizi sağlayan tam da normal dediğimiz şey.

 

Bu yazı The Guardian sitesinde yayınlanmış olup özeti Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.