Istırap ve Konfor Arasında Ahlakın Çığlığı

Olma, bir durum değil eylem hâlinin sonucu olan aktif bir süreçtir ve arkasında mutlaka bir irade, enerji vardır. İnsanda bu enerjinin kaynağı ahlâktır. O olmadan hiçbir şey olmaz. Bugünkü medeniyetimiz dâhil her şey bu istencin sonucudur.

medeniyet

“İnsanın başına bu memlekette her şey gelir, 

bunların en önünde akıl almaz alçaklık, en sefil kişisel çıkar, 

en korkunç aptallık vardır. Sonunda, en yüksek makama 

çıkmışlar için bunun özrü: (Haberimiz yoktu)… 

Ne demek, (Haberimiz yoktu)? Suçtur bu, suçtur… 

Hem de en bağışlanmaz, en sefil suç”.

“Yenildik Kabakçı Mustafalara”¹

KEMAL TAHİR

 

İnsan çok şeylere yanar dövünür de Kabakçı Mustafalara yenilmek çok acıdır. Bir yanda devletin son cihangir hedefleri olan bir padişahı III. Selim, diğer yanda bir sokak serserisi olan Kabakçı Mustafa ve bu ikisi arasında talihin oynadığı oyun. Bu dram aslında sadece Selim’in de dramı değildir; bizde bütün nesillerin, öncü isimlerinin de dramıdır bu. Hepsi de bir Kabakçıya kurban gitmiş, gözleri arkada kalmıştır.

 

Ne demişti atalar, “Koçun iyisi kurbana…”. Böyleydi bu, bizde koçun iyisi kurbana ayrılırdı. Kurbana ayrılmak iyi de pisipisine kenara atılmak, hem de en olmadık herzelerin elinde kenara atılmaktı zor olan. Her ne kadar “Asılmak Türk’ün Miracı”, kahramanın son durağı dense de zor olan buydu.

 

Celâleddin Hârizmşah’tan Uluğ Bey’e kadar bütün istisnalar bu yolda kurban edilmişti. Hepsi de hiç olmadık şekilde bir başlarına veda etmişlerdi bu hayata. Biri Silvan yakınlarında, dağ başında bir taş kovuğunda; diğeri Kâş yolunda, yabanda, ücra bir köşede adi bir suçlu gibi başı vurularak şehit edilmişti.

 

Kerbela şehidi Hüseyin’den Şehzade Mustafa’ya, bir 17 Eylül sabahında ıssız bir adada sehpaya çekilen demokrasi şehidine kadar kimler yoktu ki bu yolun kurbanları arasında. Her devir kendi kurbanını yaratmıştı. Derisi yüzülen Nesimi de bu yolun yolcusu Hallaç da bu yolun yolcusuydu.

 

Uyumlu Rasyonelliğin Konforu

 

Talihi bir drama olanların yanında bir de uyumlu ve esnek bir hoşgörü veya infazcıların yolu vardır. Belli bir standarda kavuşmamış dürtüleri bile egemenlerin isteklerine uygun biçimde duygusal ve tanımlı bir rotaya sokabilen uyumlu adamların dünyası. Duygularını bile egemenlerin ritmine göre tanzim eden makul veya sıradan insanların dünyası.

 

Bu ikinciler iktidarın bütün koridorlarını, girdisini çıktısını bilen tiplerdir. Bunlar uslu adamlardır. Zaten Türkçede “uslu” demek aynı zamanda uyumlu anlamına gelir. Etrafını her durumda kollayan, faydayı zararı hesap eden rasyonel tipler. Bütün opsiyonları açık, bütün yolların hesabını yapan ve tam da bundan dolayı hiçbir şey ve hiçbir tarafa ne tam olarak bağlanan ne de tam olarak reddeden insanların dünyasıdır burası. Bu tiplere akıllı insanlar denir. Bunlardır ki,

 

“En gizli niyetleri sezer ve (bunların) gönüllü propagandistliğini üstlenirler, geçimlerini de bundan çıkartırlar. Bütün siyasal kamplarda rastlanır onlara, hatta sistemin yadsınmasının fazlaca veri alındığı ve bu yüzden de kendine özgü bir konformizmin, gevşek ama incelikli bir konformizmin serpildiği muhalif kampta bile. Belli bir iyi kalplilikle sempati toplarlar… Zekidirler, şakacıdırlar, duyarlı tepkileri vardır: Eski bezirgânın zihniyetini, bir gün öncesinin psikolojik keşifleriyle süslemişlerdir. Aldatırlar, ama içgüdüsel bir tepkiyle değil, ilke gereği aldatırlar. Kendilerini de başkalarına kaptırmak istemedikleri bir kâr olarak değerlendirdikleri için aldatırlar”.² 

 

Bu tarz davranışın da bir sosyolojisi, tarihsel arka-planı vardır elbette. Hiçbir davranış bir anda ve “öz” hâlinde oluşmaz. Her birinin sonsuz bir bağlamlar zincirinden beslenen bir habitatı, kendine özgü bir geçmişi vardır. Bizim gibi gücün bir bütün olarak devlette toplanıp her şeyin devlet tarafından dağıtıldığı bir toplumda her şey pek tabii ki devlet ekseninde ve devlet tarafından yapılır, yaptırılır.

 

Sadece bizim gibi devlet eksenli toplumlarda değil, bütün toplumlarda değişimler ani şekilde olmaz tabii ki; her şey, ağır ağır ve tedrici biçimde değişir. Herakleitos’tan bu yana değişmeyen tek şeyin, evet, tek şeyin değişim olduğu bilinir ama değişimin keyfiyeti hakkında bir görüş birliğine varılabilmiş değildir. O yüzden de onun ne idüğü hiçbir zaman tam olarak bilinemez.

 

Ne ki değişimlerin de bir kaderi, yazgısı vardır. O da sürgit devam eden doğrusal bir akım halinde ilerlemez. Onda da tedricilik hâkimdir. Orada da ‘tek bir kerede kaybedilmediği gibi tek bir kerede kazanılmaz. Başarı belli bir dönemin sunduğu şansların birbirlerine eklenmesine, tekrarlara, birikimlere bağımlıdır. İktidar da öyledir, o da tıpkı para gibi biriktirilebilir’³. Yenilgi de öyle, o da bir anda olmaz; birikir, biriktirilir.

 

Değişim de biriken, üst üste yığılan bir şeydir. Akıl da öyledir; o da birikir ve değişir. Her devrin ve her sosyolojinin bir aklı, grameri vardır. Biriken, tefessüh eden, türlü etkilerle tazelenen, mutasyona uğrayan ve sonra eskiyi yeni formlar hâlinde devam ettiren bir süreç olarak karşımıza çıkar akletme biçimleri. Tıpkı sosyolojiler gibi rasyonelliğin de kümeleri, devirleri, renkleri, eğilimleri ve biçimleri vardır.

 

Akıllı adamlar tıpkı İslam’ın çöl üzerinde, Portekizlilerin de bir yüzyıl içinde bütün enerjilerini harcayarak deniz üstünde kurdukları menziller üzerindeki izlekleri takip ederek yoluna devam ettikleri gibi birikmiş emekler, kurulu raylar üzerinde yürümeyi tercih ederler. Ya da Floransa, Venedik, Antwerp ve Amsterdam’daki gibi alacak-verecek defterlerini usulünce, yerli yerinde tutan ve hiçbir şeyi şansa bırakmayan adamların yolunu tercih ederler. Şah Abbas’ın sarayında başköşede oturan veya Madras’ı yeni baştan yaratan ve her şeyi kılı kırk yararcasına hesaplayan Yeni Culfalı Büyük Kalantor ve Hocalar da o akıllı adamlar cinsindendir. 

 

Ya Aklın Sınırlarına Gelinirse

 

Öğrenilmiş aklın yolu da sürgit yegâne çıkar yol olarak devam etmez. Onun da sınırları vardır; onun ötesindeki yolun da yeni bir ahkâmı, rüknü. O da alet yapan insanın ürettiği diğer bütün aletler gibi kullanım değeri zamanla eskiyen, geçerliliğini yitiren bir şeydir. O da gün gelir her şey gibi yolun sonuna varır. 

 

İşte bu tür durumlarda devreye deha girer. Çoğu kez de tam olarak anlaşılamadığı için deli olarak tesmiye edilir. Gemileri karadan yürüterek şehri düşüren Fatih böyledir. Bataklıkta yepyeni bir şehir kurmaya kalkışan ve olmazları olduran Deli Petro böyledir. Filleriyle Alplerde yeni bir yol bulan Hannibal böyledir. Cephedeki bütün hatlar çökünce “hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır” diyen ve yeni bir kapı açan büyük asker böyledir.

 

Bunların hepsinde de kolektif, öğrenilmiş tecrübe değil, şahsi tecrübe öne çıkartılmıştır. Bazen o bile yetmez ve denenmemiş denenir. Bu, bilinen bütün yolların tükendiği, bütün umutların çöktüğü bir çaresizlik anının ahkâmına açılan bir sınır çizgisidir. Gerçi bunda bile öncü koşullarını tam olarak hiç kimsenin bilemediği sonsuz kadar dolayımın etkisi vardır. O bile def’aten olmaz, onda bile tarihin izi bulunur.

 

Bu tür durumlar tarihin dönüm noktalarıdır. Akıl bu tür durumlarda, “bildiğimiz dünyanın” sınırlarını aşar. “Sosyal bilimlerin tamamında daima keşfedilecek bir Amerika vardır” sözü burada ete kemiğe bürünür. Hayatın kendisinde de bu böyledir. Orada da daima keşfedilecek kayıp bir Atlantis ya da yeni bir kıta bulunabilir.

 

Umut burada tarihin zembereği olur. Hakkında açık-seçik bir bilgi, geçerli bir sebep bulunmayan bir anda yürüme iradesi gösteren her teşebbüs, bilerek olmasa bile deneye deneye yeni bir çıkış bulur. Bazıları buna iradenin zaferi der. Bence bu umudun zaferidir. Boşlukta bile yol bulunabileceğine inanan umudun zaferi.

 

Bu sadece insanoğlunun yazgısı değildir. Genellikle “olana” teslim olan diğer canlılarda bile yaşama iradesiyle bulunduğu ortama uyum sağlama eğilimi vardır. Darvin’in evrim dediği şey budur. Doğa bile olana değil, olması gerekene doğru bir yaz-boz içinde ilerler. İnsanda bu çok daha süratli olur. O, kelime ve kavramlar da dâhil yeni araçlar üreterek katılır sürece.

 

Marx bunların tamamına sermaye malları demiştir. Gökalp olsa hepsine birden kültür derdi. Gerçekten de insan eli değmiş her şeye kültür denir. Bu, bir tür doğanın insanlaşması, olanın olması gerekene uyum sağlamasıdır. 

 

Dehanın Istırabı

 

Istırap sadece dehanın değil, ahlâkın da ana besin kayağıdır. O olmadan ne deha olur ne de büyük ahlâk felsefeleri. Ahlâk olanın değil, olması gerekenin konusudur da ondan böyledir bu. Gerilim buradan, bu iki benzemezden doğar. Bu, olanla olması gereken arasındaki ayrımdır. 

 

Vicdan, istikametini öğrenilmiş olandan değil, ona da yön veren şeyden, ahlâktan alan adamda uyanıktır. 

 

Kant, felsefesinin temeline ahlâkı koyarken işte bu hususa, olanla (bununla doğadaki zorunlu nedensellik yasalarını kastediyor) olması gereken (bununla bizatihi nedenin kendisi olan hür vicdanı kastediyor) arasındaki büyük gerilime işaret etmişti. Bir yanda insanın hiçbir koşulla bağlanmayan hür iradesi, diğer yanda da o iradeyi koşullama eğilimindeki şartlar vardı ve o bu gerilimin ortasında bulmuştu kendisini.

 

Ahlâk bu anlamda özgürlüğün, “uyumlu rasyonellik” de kölelik ve yozlaşmanın adresi oluveriyor bir anda. Hani o her devre uyum sağlama konusunda son derece yetenekli olan rasyonel tipler var ya, işte onların becerikli aklı bir anda sadece “küçük burjuva alışkanlıklarına” kurban edilen bir meta değer halini alıveriyor.

 

Dehanın ıstırabı işte burada, bu tarz davranış kodunun her şeyi teslim aldığı yozlaşma dönemlerinde kendini gösteriyor. Ahlâk bu durumda köleliğe isyan ve insan olmaya duyulan özlemin kendisi oluyor. İnsanın kendi kendisiyle temasını sağlayan bu ameliye, bir noktadan sonra insanın özgürlük tutkusu haline geliyor.

 

Sonuç

 

İslam, Tanrı dışında her şeyin egemenliğine set çekerek kelime-i tevhidin başına “Lâ” edatını getirirken işte bunu, her şeyin temeline başkaldırıyı koyan isyan ahlâkını koymuştur. Besmele de öyledir. Orada da sadece Tanrı’nın adıyla başlatılır her şey. O olmadan her şey boşluktadır da onun için böyledir bu. 

 

Bu yüzdendir ki büyük Alman filozofu Goethe’yi şu dört kelime etkilemiştir: “Bismillah, inşallah, maşallah, elhamdülillah”. “Allah’ın adıyla, Allah dilerse, Allah’ın dilediği” ve en nihayet “Bütün övgüler Allah’adır” sözü. Bu anlamda bilinen, öğrenilmiş şeye olan nihaî güven ve ondan başka çıkış olmadığına dair inanç, İslam’da katıksız şirk sayılmıştır. 

 

Dehanın yolu tam da bu yüzden gerçek anlamda saf tevhidin yoludur. Tanrı dışında her şeye kulluk da (buna öğrenilmiş aklın argümanları da dâhildir) şirkin yolu.

 

Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi olan insanın görevi eşyaya tasarruf etmektir, olana teslim olmak değil. Çünkü o olmadan ne insan kalır ortada ne de ahlak. Ve olmadan “olma” da olmaz. Olma, bir durum değil eylem hâlinin sonucu olan aktif bir süreçtir ve arkasında mutlaka bir irade, enerji vardır. İnsanda bu enerjinin kaynağı ahlâktır. O olmadan hiçbir şey olmaz. 

 

Bugünkü medeniyetimiz dâhil her şey bu istencin sonucudur.

 

__

¹Kemal Tahir, (1977), Yol Ayrımı, Sander Yayınları, İstanbul, s. 385.

²Adorno, T.W. (2021), Minima Moralia, (çev) Orhan Koçak-Ahmet Doğukan, Metis Yayınları, İstanbul, s. 26.

³Braudel, F. (2004), Maddi Uygarlık: Dünyanın Zamanı, (çev) Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, İstanbul, s. 40.

 

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.