Joe Biden’ın Amerika’sına Güvenilebilir mi?

Amerika’nın dostları ve düşmanları Donald Trump’ın başkanlığından sonra Amerika’ya güvenmez oldular. Joe Biden bu hasarı giderebilmek için elinden geleni yapacak olsa da pek çokları Trump’ın Amerikan demokrasisindeki gerilemenin semptomlarından sadece biri olup olmadığını sorguluyor. Bu da daha derin bir soruna işaret ediyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Dostları ve düşmanları Amerika Birleşik Devletleri’ne güvenmez oldular. Güven hakikatle yakından ilişkilidir ve Başkan Donald Trump, gerçekle bağlarını kötü bir nam salarak koparmıştı. Tüm başkanlar yalan söyledi ama bu hiçbir zaman, duyulan güveni bu derecede düşürecek ölçüde değildi. Uluslararası anket şirketleri Trump’ın başkanlığında Amerika’nın cezbedici yumuşak gücünün hızla düştüğünü gösteriyor.

 

Seçilmiş Başkan Joe Biden bu güveni yeniden kurabilir mi? Kısa vadede evet. Tarz ve politikada bir değişim, Amerika’nın konumunu pek çok ülkede iyileştirecektir. Trump ABD başkanları arasında uç bir örnekti. Başkanlık, ölçüsüz ifadelerinin medyanın dikkatini çektiği ve gündemi kontrol etmenize yardımcı olduğu, kamudaki ilk işiydi. Başkanlıktan önce kariyerini New York kentinde, sıfır toplamlı gayrimenkul ve realite televizyon dünyasında geçirmişti.

 

Biden ise aksine, Senato’da onlarca yıl ve Başkan Yardımcısı olarak sekiz yılın getirdiği uzun süreli bir dış politika deneyimiyle iyi bir siyasetçiydi. Seçimden bu yana ilk açıklamaları ve yaptığı görevlendirmeler müttefikleri üzerinde son derece güven tazeleyici bir etki bıraktı.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Trump’ın müttefikleriyle sorunu “Önce Amerika” düsturundan kaynaklanmıyordu. Ahlak Önemli mi? FDR’den Trump’a Başkanlar ve Dış Politika (Do Morals Matter? Presidents and Foreign Policy from FDR to Trump) adlı kitabımda öne sürdüğüm gibi, başkanlar ulusal çıkarlara katkı sunmakla görevlendirilmiştir. Burada önemli olan ahlaki mesele, bir başkanın ulusal çıkarı nasıl tanımladığıdır.

 

Trump, dar etkileşimsel tanımları seçti ve eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’a göre, bazen ulusal çıkarları kendi kişisel, politik ve mali çıkarlarıyla karıştırdı. Buna karşın, Harry Truman’dan bu yana pek çok ABD başkanı ulusal çıkarlar konusunda geniş bir bakış açısına sahipti ve ulusal çıkarları kendi çıkarlarıyla karıştırmamıştı. Truman, başkalarına yardım etmenin Amerika’nın ulusal çıkarına olduğunu görmüş ve hatta Avrupa’nın savaş sonrası yeniden inşasına destek sağlamaya yönelik Marshall Planı’na adını yazdırmayı reddetmişti.

 

Trump ise G7 ya da NATO toplantılarında rahatlıkla sergilediği gibi, ittifaklara ve çok yanlılığa tepeden bakıyordu. Çin’in istismarcı ticaret uygulamalarına karşı koyarak gerekli adımları attığında dahi Çin üzerindeki baskıyı koordine etmeyi başaramadı, bunun yerine ABD müttefiklerinin gümrük tarifelerini yükseltti. Pek çoğunun Amerika’nın Çinli teknoloji devi Huawei’ye yönelik (gerçek anlamda) karşı çıkışının güvenlik konusundan daha ziyade ticari meselelerden mi kaynaklandığını merak etmesi bu nedenle şaşırtıcı değil.

 

Trump’ın Paris İklim Anlaşması’ndan ve Dünya Sağlık Örgütü’nden çekilmesi Amerika’nın küresel ısınma ve salgınlar gibi uluslarüstü küresel tehditlerle başa çıkma konusundaki kararlılığına ilişkin güvensizliğin yayılmasına neden oldu. Biden’ın her ikisine de yeniden katılma ve NATO hakkındaki şüpheleri gidermeye çalışma planının ABD’nin yumuşak gücüne kısa zamanda faydalı bir etkisi olacaktır.

 

Buna rağmen Biden hala daha derin bir güven sorunuyla karşı karşıya olacaktır. Pek çok müttefiki, Amerikan demokrasisine ne olduğunu sormaktadır. 2016’da Trump gibi tuhaf bir siyasi lider çıkaran bir ülkenin 2024 ya da 2028’de bir başkasını çıkarmayacağına nasıl güvenilir ki? Amerikan demokrasisi düşüşte mi ve bu da ülkeyi güvenilmez ilhale mi getiriyor?

 

Trump’ın yükselişi hükumete ve diğer kurumlara olan güvenin azalmasına katkı sunduysa da güvendeki bu azalma Trump’la başlamadı. Hükumete düşük güven yarım yüzyıldır süren bir ABD illetidir. İkinci Dünya Savaşı’ndaki başarıdan sonra Amerikalıların dörtte üçü hükumete yüksek derecede güven duyduklarını söylemişlerdi. Bu oran 1960lar ve 1970lerdeki Vietnam Savaşı ve Watergate Skandalı’nın ardından yaklaşık dörtte bire düştü. Neyse ki vatandaşların vergilere uyma gibi konularda davranışları anketlere verdikleri yanıtların önerebileceğinden genellikle çok daha iyiydi. 

 

Amerikan demokratik kültürünün altında yatan güç ve direncin belki de en iyi göstergesi 2020 seçimleriydi. Yüzyılın en kötü salgınına ve karmaşık oy kullanma koşullarına ilişkin kötü tahminlere rağmen rekor sayıda seçmen ve seçimi yöneten binlerce yerel yetkili -Cumhuriyetçi, Demokrat ve bağımsız – görevlerini dürüst bir şekilde yerine getirmeyi bir vatandaşlık görevi olarak gördüler.

 

 

Trump’ın küçük bir farkla kaybettiği Georgia’da, seçimi denetlemekten sorumlu Cumhuriyetçi Eyalet Sekreteri Trump’tan ve diğer cumhuriyetçilerden gelen temelsiz eleştirilere “Ben ‘rakamlar yalan söylemez’ ilkesiyle yaşıyorum.” açıklamasında bulunarak karşı çıktı. Trump’ın, destekleyici herhangi bir delil olmadan, büyük sahtekarlıklar olduğuna dair iddialarla açtığı davalar, aralarında kendisinin göreve getirdiği yargıçlarca da dahil olmak üzere bir mahkemeden diğerine reddedildi.

 

Michigan ve Pennsylvania’daki Cumhuriyetçiler Trump’ın seçim sonuçlarını tersine çevirecek eyalet meclisleri oluşturmaya yönelik çabalarına direndiler. Solun seçimlerin kötü sonlanacağına, sağınsa seçimlerde sahtekarlık olacağına ilişkin tahminlerinin aksine, Amerikan demokrasisi gücünü ve derin yerel bağları bulunduğunu kanıtladı.

 

Ancak Biden de dahil olmak üzere Amerikalılar hala müttefiklerinin 2024 ya da 2028’de bir başka Trump seçmeyeceklerine güvenilip güvenilemeyeceği konusundaki endişeleri ile karşı karşıyadır. Siyasi partilerin kutuplaşmasını, Trump’ın yenilgiyi kabul etmeyi reddettiğini ve Kongre’deki Cumhuriyetçi liderlerinin Trump’ın davranışını kınamayı ve hatta Biden’ın zaferini açıkça tanımayı reddettiğini not alıyorlar.

 

Trump, kendisiyle aynı düşüncede olmayan ılımlılara karşı ön seçimlerde desteklemekle tehdit ederek, ateşli destekçi tabanını Cumhuriyetçi Parti’nin kontrolünü ele geçirmek için kullandı. Gazeteciler, Senato’daki Cumhuriyetçilerin yaklaşık yarısının Trump’ı küçümsediğini, ancak aynı zamanda ondan korktuklarını belirtiyor. Trump, Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra da Partisinin kontrolünü elinde tutmaya çalışırsa, Biden Cumhuriyetçilerin kontrolündeki bir Senato’yla çalışmak gibi zor bir görevle karşı karşıya kalacak.

 

Neyse ki ABD müttefikleri açısından, Biden’ın siyasi becerileri sınanırken ABD Anayasası Başkana dış politikada iç politikada olduğundan daha rahat hareket edebileceği bir alan sağlayacağından, işbirliğinde kısa vadede iyileşmeler olacaktır. Bunun yanında, Trump’ın seçildiği 2016’dan farklı olarak, yakın tarihli bir Şikago Küresel İşler Konseyi anketi Amerikalıların yüzde 70’inin dışa dönük işbirliğine dayanan bir dış politika istediklerini göstermektedir. Bu bir rekordur.

 

Tabii müttefiklerinin Amerika’ya bir başka Trump çıkarmayacağı konusunda güvenip güvenmeyeceğine ilişkin, uzun süre gündemde olacak olan sorusu tam olarak ikna edici bir biçimde cevaplanamaz. Pek çok şey salgının kontrol altına alınmasına, ekonominin iyileşmesine ve Biden’ın ülkedeki siyasi kutuplaşmayı idare etme konusundaki siyasal becerisine bağlı olacaktır.

 

Bu yazı, 4 Aralık 2020 tarihinde Project Syndicate  sitesinde yayımlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.