Kampanyayı Masa Değil Lider Yapar

Seçmen mobilizasyonu siyasi kampanya ile başlayacaktır. Kampanya içinse onu yürütecek adayın ve ekibinin belirlenmesi gerekir. Bir masa kararlar alabilir, uygulamaya koyabilir, ama bildiğimiz anlamda kampanyayı lider yapar.

Seçimlere tam bir yıl kala ekonomik kriz, kimlik siyaseti ve muhalefetin adayına yönelik beklentilerle ilgili tartışmalar hararetlenirken, iktidar da muhalefet de sertleşen söylemleriyle seçim havasına girmiş durumda.

 

Bu söylemlerin artıları ve eksilerini, ekonomik ve kültürel fay hatlarını, İYİ Parti’nin merkez sağdaki boşluğu doldurup dolduramayacağını, Altılı Masa’nın seçmen mobilizasyonunu nasıl sağlayabileceğini ve muhalefetin muhtemel adaylarının Türkiye vizyonlarını Işık Üniversitesi’nden siyaset bilimci Doç. Dr. Seda Demiralp ile konuştuk.

 

İktidar uzun süredir, ekonomik durumun seçmen üzerindeki muhtemel olumsuz yansımalarını minimize etmek üzere kültürel fay hatlarını derinleştirmeye, kimlik siyasetini diriltmeye yönelik bir söylem ve siyasete yöneliyor. Önümüzdeki dönemde bu tutumun artacağı görülüyor. Bunun iktidara ve siyasete nasıl bir yansıması olabilir?

 

Toplumun kabaca yüzde 51-yüzde 49 şeklinde bölündüğü kültürel hat senelerce iktidara seçim kazandırdı. Bu hattın iktidar veya muhalefetin kimlik temelli söylemleriyle tekrar tekrar üretilmesi iktidara yaradı. Muhalefet bunu zaman içinde anladı. Son yıllarda gördüğümüz üzere muhalefet geçmişte benimsediği kimlik ve yaşam tarzı temelli siyasi söylemin sesini kıstı ve ayrışma hattını çok daha geniş bir grubu kapsayacak bir yerden yeniden çizmeye çalıştı.

 

2019 seçimlerinde, özellikle de İstanbul seçim kampanyasında gördük bunu. Muhalefet kendini toplumun yüzde 98’inin sesi olarak, “ötekini” ise yüzde 2’lik, ayrıcalıklı, rantçı bir azınlık grup olarak tanımladı. Bu şekilde toplumun çoğunluğunun asgari müştereğini savundukça, bunu yaptığına ikna edebildikçe muhalefetin oyları arttı ve nihayet iktidarla başa baş bir noktaya geldi. Artık işi kararsızların son kararı belirleyecek.

 

Kararsızların önemli bir kısmı ise öyle görünüyor ki kimlik konusunda hâlâ birtakım kaygılar taşıyor ve bu sebepten de ekonomik krize rağmen partilerinden tümüyle kopamıyor. Bu kesimi eski partilerine, yani AKP’ye geri döndürecek olan, bir mucizeyle ekonomik tablonun aniden olumlu yönde değişmesi değilse kimlik konusunun yeniden ısınması ve gündem olması olacaktır. Bu sebeple iktidarın kimlik politikasına yönelmesi elbette kendi açısından, yani seçmenini yeniden konsolide etme ve bir kez daha seçim kazanma hedefi açısından, rasyonel ve öngörülebilir bir adım olur, ama yeterli olur mu göreceğiz.

 

Son dönemlerde muhalefet, özellikle de CHP, Kılıçdaroğlu üzerinden iktidarın polemiklerine misliyle karşılık veren, benzer bir sert söyleme yönelen bir siyaset izliyor. Bunda Kılıçdaroğlu’nun adaylık hedefi kadar CHP tabanında helalleşmeyi hesaplaşma ile dengeleme talebi de etkili olmuş olabilir. Bu tutumun muhalefete nasıl bir yansıması olur; artısı, eksisi ne olur?

 

Muhalefetin CHP’den gelecek sert söylemlerden ciddi bir fayda göreceğini düşünmüyorum. Bir kere, CHP tabanının bir arada kalmak için bu tür söylemlere bence ihtiyacı yok. Öbür yandan yargılayıcı, hesap sorucu, sert söylemlerin CHP’nin oy isteyeceği eski AKP’li seçmende olumlu bir etki yapmadığını düşünüyorum. Bu tür söylemler, AKP seçmeninin gözünde zaten elitist, kurumsalcı bir çağrışımı olan CHP gibi bir partiden geldiğinde uzaklaştırıcı olabiliyor. Seçmen bu hesap sorucu ifadeler bizzat kendini de kapsıyormuş gibi hissediyor ve tedirgin oluyor.

 

Şunu da hatırlamalı ki AKP’den kısmen kopmuş pek çok seçmenin partinin sembol isimleriyle hâlâ devam eden bir gönül bağı var. Özellikle bu isimlere yönelik aşırı olumsuz, sert ifadeler bahsettiğim duyguyu, yani bu sözlerin hedefinde olan kişilerle özdeşim kurma durumunu artırıyor. Bu da, seçmende geri dönme isteğini tetikliyor. Bu sebeple muhalefet ittifakı içinde söylemsel bir görev dağılımı düşünülecek olursa; birleşme, buluşma, barışma çağrılarının daha çok CHP’den, hesap sorucu söylemlerin ise ittifaktaki diğer partilerden gelmesinin muhalefete en çok kazandıracak denge olduğunu düşünüyorum.

 

TEMEL FAY HATTI EKONOMİK ANLAMDA KAZANANLAR VE KAYBEDENLER ARASINDA

 

Seçmen dinamiklerinde ekonomi mi belirleyici kimlik mi’ tartışması en eski tartışmalardan biridir. Türkiye’de de bu tartışma sıklıkla yapılır. Ancak, geçmiş dönemlerle kıyaslandığında ne kimlik siyaseti ne de ekonomik kriz hiç bugün olduğu kadar yoğunlaşmamıştı. Hem ekonomik kriz çok derin hem de kimlikler ve siyasi kutuplaşma çok keskin. Dolayısıyla da bugünler bu tartışma için belirleyici bir gözlem imkânı sunar gibi görünüyor. Sizin bu konudaki kanaatiniz nedir? Önümüzdeki dönemde seçmenin oy verme davranışı nasıl şekillenecek diye bekliyorsunuz?

 

Ben Türkiye’de kimlik temelli kutuplaşmanın son yıllarda azaldığını düşünüyorum. Bunun sebeplerinden biri AKP öncesinde ötelenen ve ötelene ötelene radikalleşen muhafazakâr seçmenin 20 yıllık iktidar deneyimi sonunda ılımlılaşması oldu. Muhalefetteyken radikallik doğaldır, iktidar deneyimi ise ister istemez ılımlılaştırır. Bu birinci sebepti. İkinci sebep ise muhalefetin geçmiş hatalarından ders alması, elitist siyasetten uzaklaşması ve muhafazakâr seçmeni kapsayıcı bir yaklaşımı benimsemiş olması. Nitekim, CHP’nin helalleşme çağrısı da bu öğrenme eğrisinin bir sonucuydu. Bu iki sebepten ötürü bence Türkiye’de kimlik çatışması son senelerde azaldı.

 

Bana göre bugün temel fay hattı ekonomik anlamda kazananlar ve kaybedenler arasında. Bu ekonomik fay hattı geçmişte kimliksel fay hatlarıyla neredeyse birebir örtüşüyordu. Ekonomik anlamda dezavantajlı olan, kimliksel olarak da “öteki”ydi. Yani seçmenin ekonomik çıkarıyla kimliksel çıkarı aynı istikameti gösteriyordu. Bu yüzden asıl ayrışma ekseninin ekonomi mi kimlik mi olduğu net biçimde saptanamıyordu. Bu da kuvvetli partizanlık yaratıyordu.

 

Bugün ise böyle değil. Bugün kimliksel olarak tercihleri pek de değişmeyen, olsa olsa ılımlılaşan seçmenin ekonomik çıkarları ciddi biçimde kaymış ve başka bir istikameti gösterir durumda. Bu seçmenlerin en azından bir kısmının, ekonomik çıkarları yönünde oy kullanacağını düşünürsek 2023’te iktidarın değişme ihtimali ciddi şekilde artıyor. Ne var ki şu hatayı da yapmamak gerek, ekonomik anlamda canı yanan seçmen eğer rasyonelse, ekonomik çıkarlarını önceliyorsa mutlaka oyunu değiştirecektir demek yanlış olur.

 

Seçmen için ekonomi en belirleyici unsursa bile, sadece kriz olduğu için muhalefete yöneleceği doğru değil. Söz konusu seçmen, mevcut krizi hangi partinin ya da ittifakın daha hızlı çözeceğini düşünürse ona oy verecektir. Bu yüzden seçim sonuçları tek başına “kimlik mi, ekonomi mi” sorusunun cevabını yine de vermeyebilir, çünkü iktidar ve muhalefetin ikna kabiliyetleri de sonucu önemli oranda etkileyecek.

 

AKŞENER’İN ETNİK VE MEZHEPSEL ANLAMDA KAPSAYICI SÖYLEMLERİ KIYMETLİ

 

Son dönemde, AK Parti’nin siyaset yapma kapasitesi daralıp seçmen desteği azaldıkça merkez sağda bir boşluğun oluştuğu kanaati güçlendi. İYİ Parti milliyetçi kodlara yaslanarak kurulsa bile merkez sağ boşluğunu doldurmaya istekli görünüyor. Bu konuda bir arayışı var. Bu arayışları değerlendirebilir misiniz? İYİ Parti merkez sağ bir partiye dönüşebilir mi? Bu hedefinin önündeki imkân ve riskler neler?

 

Sağ-sol gibi kavramları kullanırken kafa karışıklığı olmaması için ufak bir parantez açmak isterim. Türkiye’de sağ-sol spektrumu literatürde bildiğimizden biraz farklı. Özellikle Batı ülkelerinde spektrumda sağa gittikçe daha liberal ekonomik programlar, daha muhafazakâr değerler ve daha şahin dış politika tercihleri görürüz. Türkiye’de ekonomik anlamda sağı temsil eden, yani az vergi toplayalım ve az devlet hizmeti sunalım diyen bir siyasi parti yok. Tüm siyasi partiler ekonomik anlamda sola kaymış durumdalar, yani hemen hepsi belli oranda parasız devlet hizmetleri vaat eder ve bunları da doğal kaynağımız kısıtlı olduğu için mecburen yüksek vergilerle sağlamaya çalışırlar. Ancak sağa gittikçe birtakım karma ekonomik politikalar görmeye başlarız ki bunlar da iş dünyasına yarayacak birtakım uygulamaları, alt gelir grubunun da rızasını alacak politikalarla birleştirmeye çalışırlar.  Bizdeki sağ partilerle Batı’daki sağ partilerin benzeştiği yer, kültürel ya da dini muhafazakârlık ve milliyetçilik gibi öğelerdir. Bu parantezi kapadıktan sonra soruya cevap vereyim.

 

İYİ Parti evet, milliyetçi vurgusunu hafifleten ve merkezi sahiplenen bir rota çizmiş görünüyor. Bu konuda oldukça da yol aldılar. İYİ Parti bugün hemen her kesimden seçmenden oy alabilir bir pozisyonda. Bugün itibarıyla bunun bir istisnası HDP seçmeni olabilir. Akşener’in Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını vurgulayan, etnik ve mezhepsel anlamda kapsayıcı söylemleri bu açıdan kıymetli. Bu söylemler HDP seçmeniyle arasındaki mesafeyi ne ölçüde kapatabilecek, zaman içinde göreceğiz.

 

HDP BU KRİTİK SEÇİMLERDE TARİHİN HANGİ YANINDA OLACAK İZLEYİP GÖRECEĞİZ

 

Seçimlere bir yıl kala, iktidar ve muhalefet bloku arasındaki toplam oy dengesine bakıldığında muhalefetin seçimleri kazanma ihtimali daha yüksek görünüyor. Ancak, bu ihtimalin hayata geçmesi için HDP’nin ve seçmeninin desteğinin alınması zorunlu gibi. CHP üzerinden muhalefet ile HDP ve Kürtler arasında bir diyalog ve işbirliği zemini kurulmuş olmakla birlikte bu ilişkinin sorunsuz olmadığı da gözlemlenebiliyor. Özellikle HDP’li aktörler, cumhurbaşkanı adayının kim olacağı ve muhalefet blokunun Kürt meselesine bakışı başlıklarında bazı beklentiler dillendiriyorlar, görüşlerinin dikkate alınmasını vurguluyorlar. Bu ilişkinin nasıl ilerleyeceğini düşünüyorsunuz? Bir sıkıntı çıkmasını bekliyor musunuz? Muhalefetin HDP’nin desteğini alması için ne yapması gerektiğini düşünüyorsunuz?

 

Muhalefetin Kürt seçmenle ve HDP ile ilişkilerini ayrı ayrı değerlendirmek daha doğru bana göre. Ve hatta Kürt seçmenin de homojen bir blok olarak düşünülmesini doğru bulmuyorum ama birkaç genel tespit yapabiliriz. Muhalefetin etnik duyarlılıkları yüksek Kürt seçmenin oyunu alması için öncelikle elbette bu duyarlılıklara saygısını ifade etmesi ve inşa etmeyi vaat ettikleri demokratik Türkiye’de Kürt seçmene de diğer seçmenler kadar geniş bir yer olacağını garanti etmesi mühim.

 

Kürt seçmen Türkiye’de iyi anlaşılan bir seçmen grubu değil. Kendini siyasette aracısız ifade etme imkânını çok az yakalayan bir seçmen grubu. Bu yüzden bana göre Kürt seçmenin en çok anlaşılmaya ve kapsanmaya ihtiyacı var. Ben Kürt seçmenin pek çok isteğinin averaj seçmenle ortak olduğunu da düşünüyorum. Ekonomik iyileşme, demokratikleşme, adaletin tesisi gibi. Bunlar da zaten muhalefet partilerinin temel hedefleri.

 

Öte yandan muhalefet partileri açısından yerine getirilmesi daha zor istekleri de olabilir. Muhalefet partileri bu istekleri, en azından ilk aşamada, yerine getiremiyor olsalar da bu isteklerin ardındaki ihtiyacı anladıklarını ifade ettikleri ölçüde seçmene yaklaşabileceklerdir. Bizi umutsuzluğa ya da isyana sürükleyen tüm isteklerimizin yerine gelmemesi değil, ihtiyaçlarımızın yok sayılmasıdır, gayrimeşru görülmesidir.

 

Muhalefetin HDP ile olan ilişkisine gelince, burada Murat Sabuncu’nun T24’teki yazısında ifade ettiği gibi, HDP’nin “muhalefete seçim kaybettiren parti” olarak algılanma riskini göze almak isteyip istemeyeceği belirleyici olacak. Birkaç gün önce Mithat Sancar “saydıkları yöntemler karşılanmazsa” HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda kendi adayını çıkarabileceğini belirtmişti. Sabuncu’ya göre ise HDP net olarak Mansur Yavaş ya da Meral Akşener’in adaylığı durumunda ilk turda kendi adayını çıkaracağını muhalefete bildirmiş bulunuyor.

 

Bu açıklamalar elbette muhalefet partileri ve muhalefet seçmeninde tedirginlik yarattı. Oysa Demirtaş “Türkiye ortak evimizdir” ifadesiyle daha kapsayıcı bir yaklaşım benimsemişti. Sancar’ın ve Demirtaş’ın ifadeleri birbirinden oldukça farklı. Belli ki HDP içinde bu konuda farklı görüşler var. Hangi görüş ağır basacak, HDP bu kritik seçimlerde tarihin hangi yanında olacak izleyip göreceğiz.

 

MUHALEFET KİMLİKSEL, İDEOLOJİK FARKLILIKLARI ÇOK SESLİLİĞE VE ÇOĞULCULUĞA EVRİLTMEYİ BAŞARDI

 

Altı muhalefet lideri Şubat ayından başlayarak, düzenli görüşme, komisyon çalışmaları ve ortak deklarasyonlarla seçimlere yönelik güçlü bir işbirliği zemini inşa etmiş görünüyor. Ancak, siyasal açıdan kritik olan bu hamle siyaset üretimi ve seçmen mobilizasyonu anlamında bekleneni vermiş görünmüyor. Sizin Altılı Masa ile ilgili kanaatiniz nedir? Beklentileri düşürmek mi gerekir, bu kadarı yeterli mi? Yapacakları, yapabilecekleri var mı? Önümüzdeki dönemde nasıl ilerleyeceğini düşünüyorsunuz?

 

Muhalefetin birleşebilmesi büyük bir başarıydı. Bu birliği seçim gününe kadar sürdürebilmeleri de öyle olacak. Dolayısıyla, muhalefet liderlerine düşen en büyük görevlerden biri bu istikrarı sağlamak. Rekabet duygusu doğaldır, varınızı yoğunuzu ortaya koyduğunuz bir mücadelede “ben” dememek zordur ve fakat bugün muhalefet liderlerinden beklenen tam da budur. Bu zor işi başarmakla takdiri hak ediyorlar. Daha da büyük takdiri hak ettikleri husus, geçmişte bunca çatışmaya, acıya sebep olmuş, kimliksel, ideolojik farklılıkları çok sesliliğe, çoğulculuğa evriltmeyi başarmış olmaları. Ülkenin yeniden düzlüğe çıkarılması hedefi için kişisel, ideolojik, kimliksel pek çok tercihlerini rafa kaldırıp ertelemiş olmalarını takdir etmek gerek.

 

Seçmen mobilizasyonu ise siyasi kampanya ile başlayacaktır. Kampanya içinse onu yürütecek adayın ve ekibinin belirlenmesi gerekir. Bir masa kararlar alabilir, uygulamaya koyabilir, ama bildiğimiz anlamda kampanya yapamaz. Kampanyayı lider yapar. Lider açıklandığında mobilizasyon süreci başlayacak ve liderle ekibinin kabiliyetleri, performansları ölçüsünde mobilizasyon gerçekleşecek. Yanı kısaca, kampanya henüz başlamadı, o yüzden de yeterince heyecan yok demek haksızlık olur diye düşünüyorum.

 

YAVAŞ’IN ILIMLI KİŞİLİĞİ, İMAMOĞLU’NUN DUYGU SİYASETİ, KILIÇDAROĞLU’NUN KURUMSALLIĞI

 

Muhalefetin önündeki en kritik başlıklardan biri, ortak Cumhurbaşkanı adayının kimliği gibi görünüyor. Yavaş, İmamoğlu ve Kılıçdaroğlu’nun isimleri dolaşımda olmakla birlikte en büyük tartışma Kılıçdaroğlu ile ilgili. Son günlerde buna Alevilik bağlamında mezhepsel kimlik tartışması da eklendi. Bu konu ile ilgili değerlendirmelerinizi almak istiyorum; hangi aday neyi temsil ediyor ve nasıl bir Türkiye vizyonunu işaret ediyor? Hangi adayın şansını daha yüksek görüyorsunuz?

 

Bu üç adayın da farklı güçlü yanları var. Muhalefetin birden çok güçlü adayının olması bence büyük bir başarı. Kimin şansının daha yüksek olduğunu kamuoyu araştırmaları belirleyecektir. Ama hangi adayın hangi yanlarının daha güçlü olduğunu değerlendirebiliriz.

 

Sorudaki sıralamayla Mansur Yavaş’tan başlayacak olursak, Yavaş’ın Melih Gökçek’ten Ankara’yı alan isim olması, muhafazakâr seçmenden zorlanmadan oy alabilmesi, muhalefete kazanma duygusunu tattırması, belediyecilikteki başarıları, şeffaflaşma ve israfı kesme adına attığı adımların hepsi son derece mühim. İlaveten önemli bir başarısı da ismini yıpranmaktan korumayı başarmış olması. Yavaş’ın bu başarısı günlük siyasetten uzak durmasıyla ilintili olsa da yine de önemli. Yavaş’ın milliyetçi geçmişi etnik duyarlılığı yüksek Kürt seçmenle arasına mesafe koyar mı, herhalde en çok soru işareti olan kısım bu. Kendisinin yumuşak, ılımlı kişiliği bu ideolojik mesafeyi aşmada faydalı olacaktır, fakat HDP’li isimlerden gelecek olumsuz mesajlar bu yaklaşmayı sınırlayabilir. Sonuçta eğer Yavaş aday olursa merkez oyların çoğunu alabilir fakat sol seçmenden veya HDP seçmeninden oy alma şansı diğer adaylara göre daha az olabilir.

 

Ekrem İmamoğlu’nun en büyük başarısı da şüphesiz İstanbul’u AKP’den almış olması. İstanbul’un Türkiye siyasetinde hem sembolik hem ekonomik çok büyük anlamı var ve bu yüzden İstanbul seçimleri yerel seçimlerin çok ötesinde öneme sahipti. İstanbul’u kazanmanın, ileride olası bir cumhurbaşkanlığının yolunu açabileceği de en başından belliydi. İmamoğlu’nun İstanbul’u kazanan isim olmanın yanında en büyük artısı seçmenle duygusal bir bağı olması. Siyasi iletişiminde duyguların ağır basması kimi zaman seçmenden şiddetli duygusal tepkilere ve eleştirilere maruz kalmasına da yol açabiliyor. Fakat bu tepkiler de neticede İmamoğlu’nun seçmenle farklı bir ilişki kurduğunu gösteriyor. Duygu siyaseti, ideolojik, etnik, kültürel ayrışmaları aşabilen bir niteliğe sahip olduğundan İmamoğlu sağ-sol, Kürt-Türk, Alevi-Sünni pek çok kesimden oy alabilir.

 

Kemal Kılıçdaroğlu ismi ise kurumsallığı, hukuku sembolize ediyor. Bunlar CHP seçmeninde kuvvetli karşılığı olan, özlem duyulan olgular. Kılıçdaroğlu’nun tabanındaki bu ihtiyaca karşılık vermesi elbette anlamlı. Fakat önceki soruda da belirttiğim gibi, burada sorun şu: CHP’den gelecek sert bir üslup AKP seçmeninde geçmişe, AKP öncesi döneme ait elitizm, vesayet gibi olguları çağrıştırabiliyor ve hoş karşılanmıyor. Başka parti liderlerinden gelse bu kadar tedirgin etmeyebilecek eleştiriler CHP Genel Başkanı’ndan geldiğinde AKP seçmeninde geçmiş korkuları canlandırabiliyor ve ortak “tehdide” karşı yeniden bir araya gelme duygusunu tetikleyebiliyor. Tam da bu sebepten Kılıçdaroğlu’nun bence en büyük başarıları geçmiş kutuplaşmaları aşmak adına attığı adımlar. Bunların birincisi ve en mühimi altılı ittifakın kurulmasında aldığı rol. İkincisi de seçmene yaptığı helalleşme çağrısı. Özetleyecek olursak Kılıçdaroğlu’nun işaret ettiği Türkiye vizyonu kavgalıların barıştığı, çok sesli, çoğulcu ve hukukun, kurumların yeniden prestij kazandığı bir Türkiye.

 

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.