Kan Kardeşliği Değil, Kader Kardeşliği Olmalı

Ortak yaşam, birlikte yaşam üzerinden cümleler kurmak gerekir. Bu yüzden adalet olmadan, gerçekten barış olmuyor. Kardeşlik olmuyor. Kardeşlik denilen şeyin, üvey kardeşlik olmaması gerekiyor. Kan bağı üzerinden değil, alt kültür, üst kültür üzerinden değil. Üst kültür budur, alt kültür şudur denilmemesi gerekiyor. Resmi dilimiz budur, diğer diller yerel dillerdir gibi bir yaklaşım, ister istemez diğer kültürleri hor gören bir yaklaşıma dönüşüyor. Bunun olmaması gerekir. 

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

RÖPORTAJ: Naman BAKAÇ

 

Ankara’da farklı kültür, inanç ve etnik dünyaların olduğu bir köyde başlayan müzik ilgisi, 90’larda Kardeşler Türküler projesi ile hem olgunlaştı hem de kendi müzikal tarzları geniş kitleler tarafından ilgiye mazhar oldu. Gösteri ve sahne sanatları ile de mezcedilen müzikal tarzları, 2009’dan sonra Bajar projesi ile folk-rock tarzında, farklı soundlar ve farklı enstrümanlarla başka bir mecraya girse de; her daim protest, direniş, metafizik, kentlilik, geleneksellik ve aşk üzerine beste ve güfteleri seslendirmekten de geri durmadı.

 

Kardeş Türküler buluşması ile geleneksel müziği bugünün diliyle ve sahne performanslarıyla yeniden üretti. Bu aralar Bajar ile daha kentli ve modern bir dil ile müzikal yolculuğunu sürdürmeye devam ediyor. Ama temel dertleri olan farklılıklarımızla birarada barış içinde ve kardeşçe yaşamayı hiçbir zaman ihmal etmeden.

 

Politik, aktivist duruşları kadar aşk şarkılarını da dillendirmekten geri durmayan ve de sahne sanatları olan folklor ve tiyatro alanında da üretimleri olan Vedat Yıldırım ile Ankara’da başlayan müzikal yolculuğunu, Kardeş Türküler ve Bajar projelerini, bestekârlığını, kardeşliği ve barışı nasıl dokuyacağımızın yol-yordamını konuştuk.  

 

Naman BAKAÇ: “Derviş’in Heybesi” adlı şarkıdan yola çıkarak sormak isterim, müzikal çalışmalarınızda bugüne değin heybenizde ne birikti? Derviş’in müzikal yolculuğu nasıl başladı? BGST (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu), Kardeş Türküler derken, Bajar’a geçen süreç nasıl oldu?

 

Vedat YILDIRIM: Gerek Kardeş Türküler gerekse de Bajar olarak bizler, üniversite ortamlarında biraraya gelen insanlarız. Aslında hepimiz müzik ile ilgili bölümlerde değildik. Başka başka bölümler okuyorduk. Boğaziçi Üniversitesi’nde sanat ile ilgili bölümler yoktu zaten.

 

Boğaziçi Üniversitesi Amerikan geleneğinden geldiği için, (eski Robert Koleji ) kulüp geleneği çok güçlüdür. Tiyatro kulübü ve folklor kulübü mesela çok güçlü. Bizler de folklor kulübünde biraraya geldik. İstanbul’a gelmiş yeni üniversiteliler olarak, Ermenileri ve Arapları duymuşluğumuz vardı. Ama üniversitedeki bu kültürel çoğulculukla çok sonradan tanıştık.

 

 

Ben Kürtçe biliyordum mesela. Ortaokulda gitar çalıyordum. Ama ortaokulda Kürtçe şarkı okuma gibi bir şansımız yoktu o dönemlerde. Daha çok Zülfü Livaneli, Ahmet Kaya, Cem Karaca okuyabiliyorduk.

 

Benim müzikal maceram asıl olarak üniversitede başladı. Üniversiteler biraz daha rahat bir ortam bunun için bilirsiniz. Boğaziçi üniversitesi biraz daha liberal bir ortamdı zaten. Kardeş Türküler projesi 90’ların başında Türkiye’de kimlik siyasetinin biraz canlandığı ya da renklendiği bir dönemde ortaya çıktı. O canlanma döneminin bir uzantısıdır Kardeş Türküler projesi. Bu proje sayesinde bizlerde farklı kültürleri tanımış olduk. Her kültürün, ama her şeyin öğrenilebileceğini anladık bu dönemde. Kan bağı olmadan da insan başka kültürleri, onların müziklerini öğrenebilir dememizle oluştu bu maceramız aslında.

 

Bajar’da ise, ilk enstrümanım benim davul/bateri idi. Kardeş Türküler’de iken rock grubumuz da vardı ama Kardeş Türküler projesine başladığımızda ben daha çok şarkıcılığa ağırlık vermiştim. Sonra rock müzik isteğimiz tekrar kabardı. Bajar da böyle bir ortamda folk-rock temelli bir proje olarak başladı diyebiliriz böylelikle.

 

“SOKAKLARDAN VE DÜŞLERDEN EMEKLİ OLDUĞUMUZ GÖRÜLMEMİŞTİR”

 

Bir şarkınızda geçen “sokaklardan ve düşlerden emekli olduğumuz görülmemiştir” sözüne binaen, çoğu şarkılarınızda şehrin ıskalanan, yabana atılan, görülmek istenmeyen, bazen de merdiven altı “insan hikâyelerine” odaklanıyorsunuz. Şarkılarınız adeta bir hikâye anlatıcısı formuna da bürünüyor kimi zaman. Amele, İşportacı, Berfin, Betbeyaz gibi. Orası müzik yolculuğunuz için beslenme yurdu mu yoksa politik duruşunuz mu sizi bu hikâyeleri anlatmaya itiyor? Sokağın dili, siyasetin koridorundaki dilinden daha baskın gibi geliyor bana sizde. Ne dersiniz?

 

Bahsettiğin söz bizim şair Sezai Sarıoğlu’na ait. Neden böyle şarkılar yapıyoruz sorunuza gelince. “Politika nedir?” diye sormak gerekiyor aslında burada. Daha çok insani davranıyoruz biz. Politik müzik yapıyoruz veya politik müzik yapmıyoruz sorusu birazda yumurta-tavuk meselesi bir yönüyle de. Çünkü herkesin bir politikası var. Herkesin bir yaşam felsefesi var. Dolayısıyla bizim de bir felsefemiz var.

 

Nedir o felsefemiz? İnsani olan, mağdur olan her şeyi görebilmek. Sadece caddeler değil, merdiven altı hayatları da görmek. Çünkü buraları çok da görülmüyor, unutuluyor. Şarkı sözlerinde hikâyeler çok azaldı. Daha çok söz oyunlarına dayalı şarkılar çıkıyor artık piyasada. Hikâyeler yok gibi. Bajar ve Kardeş Türküler, bunlar temelde buluşma projeleri.

 

Buluşma demek, biraz da farklı kesimlerle, farklı hayatlarla buluşmak demektir. Bu hem sanat serüveninizi daha maceracı kılıyor hem de sürprizlere daha açık hale getiriyor. Bizim müzikal soundlarımız genelde böyle oluşuyor. Öbür türlüsü yerleşik bir şey var, o yerleşik tarz devam ettiriliyor. Dolayısıyla bizimkisi politik olma kaygısı değil, insani olma kaygısı aslında.

 

HER DİLİN BİR İMGE VE HAYAL DÜNYASI VAR

 

Bajarê ji Turkiye ra çi dibe je? (Bajar Türkiye’ye ne söylemek istiyor?) Birarada yaşamayı mı, farklılıkların zenginlik olarak görülmesini mi? Yoksa sanatın formunu “çatışma” alanlarına değdirip, buraları dindirmeyi mi? Kimlik mücadelesinin bir aktörü olarak bilinmeyi mi yoksa memleketin kültürel/müzikal/folklorik hayatına bir tuğla da bizden olsun mu diyor?

 

Bajar iki dilli, yani Türkçe ve Kürtçe besteler yapıyor. Dolayısıyla biz hayatımızda da bu iki dili kullanıyoruz. Her dilin biliyorsunuz bir imge dünyası var. Hayal dünyası var. İç sesleri var. Bazılarımız rüyaları Kürtçe görüyor, bazılarımız Türkçe görüyor. Bazen anneannemi hatırladığımda iç konuşmalarımız Kürtçe, gündelik hayatımızdaki konuşmalarımız ise Türkçe olurdu. Bir taraftan da dil olarak asimile oluyoruz bu arada. Arkadaşlar arasında da biraz Kürtçe konuşup, sonra Türkçeye hemen dönüyoruz.

 

Birazda hakkaniyetli olmak, pozitif ayrımcılık adına, repertuarımızın önemli bir kısmını Kürtçe olarak yapıyoruz. Nasıl yaşıyorsak, aslında onu vermeye çalışıyoruz. Farklılıklarımızla bir arada yaşamak gibi. İstanbul dünyanın en büyük Kürt kenti aynı zamanda.

 

 

Peki, biz dilimizi nasıl yaşatacağız? Nasıl olacak bu? Bütün bu sorular bizim müzikal pratiğimizi oluşturuyor. Bunlar çok yaşamsal meseleler aslında. Dilimizi nasıl yaşayacağız, birarada nasıl yaşayacağız? Hep kendimizi gizleyerek mi yaşayacağız? Sadece evimizde Kürtçe konuşup, dışarda Türkçe mi konuşacaz acaba? Yoksa görünür mü olacaz? Aslında buradaki mesele daha çok görünür olmak.

 

Sistem diyor ki, sen kafede orada burada Türkçe konuş, ama ortalıkta görünme diyor adeta. Bizim vergilerimizle birçok konserler veriliyor. Valilikler, belediyeler şunlar bunlar biliyorsunuz. Ama Kürtçe ya da başka dillere fazla yer verildiğini görmüyoruz. Dolayısıyla zaten ortada bir haksızlık var. Biz de vergi veriyoruz. Bizim asıl derdimiz bu görünürlük meselesi. Bizde varız diyoruz. “Çok doğal, çok insani” mütevazi bir şekilde bu hayatın içinde olmak, bütün renklerimizle olmak istiyoruz. Gerek dille olsun, gerek kadın-erkek meseleleri olsun, hak olsun, adalet olsun, işçi hakları, emekçi hakları olsun, tüm bunların görünür olması asıl mesele.

 

Biz bu görünürlüğü iki dil üzerinden, Kürtçe ve Türkçe olarak yapıyoruz. Ameleyi anlattığımız kadar, işportacıyı da anlatıyoruz ama aynı zamanda beyaz yakalıları da anlatıyoruz. Bazen protest şarkılar oluyor, Şivan Perwer’in “Serhildan” şarkısı gibi. Kendimize ait protest şarkılarımız da var. Fırtına mesela, Bahoz yani. Bahoz, biraz böyle bir şarkıdır aslında. Temel olarak farklılıklarımızla biz nasıl birarada yaşarız meselesidir bizim derdimiz.  

 

Müzikal açıdan Bajar müzik grubu sanki bir arayışın çabası gibi. 90’lardan sonra başlayan göç/sürgün ile şehirdeki/bajardaki yeni yaşamlara adapte olmaya çalışanlara yönelik üretilen müzikal bir form sanki. Sonuçta göç edenlerin de müzikal ve kültürel ihtiyaçları söz konusudur. Siz bu boşluğu “kültürel melezlenme” ya da “müzikal eklektizm” ile mi doldurmaya çalışıyorsunuz? Getto müziğinden çok, eski-yeni formları meczeden bir damarınız var gibi. Ne dersiniz? Yoksa “Koça Dawi” şarkısından geçtiği gibi “risqê me ji li bajar e de mi? (Rızkınız şehirde mi) diye mi tüm bu uğraşılar?

 

Doğru söylüyorsunuz, henüz yatağını bulamamış gibi olabilir. Çünkü Bajar daha on yıldır var. Ama daha nice yıllar var önümüzde. O arayışımız devam ediyor. Aslında melez bir müzik bizimkisi. Melezlik dediğimiz her ne kadar diliniz Türkçe müzik yapıyorsa da, ya da Kürtçe, Arapça müzik yapıyorsa da, bir taraftan bu coğrafyada yaşıyorsanız, dil Kürtçe ya da Türkçe olsa da müziğin kendisi melez aslında.

 

Ortadoğu ve Mezopotamya’da uçsuz bucaksız renkler var, çok büyük kültürler geçmiş, çok büyük istilalar yaşamış bir coğrafya burası. Her gelen öbürünü dövmüş, ama bir taraftan da birlikte yaşamışlar. Dehşet verici bir keşmekeş, özellikle Mezopotamya, Kafkaslar, Balkanlar. Dolayısıyla çok melez. Aslında belki de şöyle olması gerekiyor. Birtakım sorunlar var, alt sorunlar gibi. Kürt müziği gibi sorunlar. Belki de bir noktadan sonra aslında Kürtçe müzik demek gerekiyor. Dil, Kürtçe veya Türkçe olsa bile, makamlar, ritmler karışık aslında. Yani hep melez.

 

O yüzden belki de ırklarla anılmayan, coğrafya isimleri olmalı. Kürt edebiyatı değil de, Kürtçe edebiyat denilmesi gerekir bence. Mesela Yaşar Kemal için ne diyecez? Türkçe edebiyat onun yaptığı, Türk edebiyatı değil ki. Çünkü içinde tarih var, Kürt kimliği var öyle değil mi? Bizim aynı zamanda biliyorsunuz Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğunun da içinde olduğu, yayınevi ve kitapları var. Biz aynı zamanda bir camiayız aslında. Orada da zaten hakkaniyet meselesine, sahiplenme duygusuna bu yüzden yer veriyoruz.

 

Bildiğim kadarıyla Orta Anadolu Kürtlerindensiniz. Babanız Almanya’ya siz ise 90’larda İstanbul’a gelmişsiniz. Hem düşünsel hem de müzikal yolculuğunuzda farklılıklara açık, dışlayıcı olmayan, esnek, karşılaşmaları önemseyen, kardeşlik ve barış dilini diri tutan nahif tarafınız da göze çarpıyor. Bu yönünüz, Abdal köyleri, Tatar ve Türkmen köyleri arasında yaşamışlığınızın mı etkisi yoksa metropollerin farklılıkları içinde barındıran ve onlarla birarada yaşamayı sağlayan mekânı mı düşünsel ve müzikal dünyanızda etkili olmuş acaba?

 

İkisi de diyebiliriz. Yani çocukluğum öyle çok renkli bir ortamda geçti. Dedem muhtar idi benim. Bürokratından tutunda askeriyesine kadar herkes bizim eve gelirdi. Müzisyen abdallar da gelirdi evimize. Biliyorsunuz abdallardan dilenciler, toplayıcılar yapanlar vardır. Bizim ev bu yönüyle şefkatli bir evdi. Herkese kucak açan bir tarafı vardı.

 

Bir zamanlar Anadolu’da filmindeki Ercan Kesal’ın canlandırdığı muhtarın evi gibi yani.

 

Evet aynen öyle. Çok güzel ve özel bir filmdir zaten o. Bizim oralara çok yakın bir yerde çekilmiş film. Kırıkkale, Keskin civarları. Bizim köye 20-30 km uzaklıkta bir yer.  Abdallar bizim düğünlerde çalarlardı. Böyle bir ortamda büyüdüm ben.

 

İkincisi Kürt olma meselesi çok önemli. Kürt olmak derken, çok mağduriyet yaşıyorsunuz, başkalarına yaşatmak istemiyorsunuz anlayışı demek istiyorum. İster istemez duyargalarınız, biraz daha açık hale geliyor. Ayrımcılık denen şeyin ne olduğunu, daha çok anlıyorsunuz.

 

Hasbelkader, üniversiteye gittiğimizde, lisede falan evet, Marksizm’i okuduk, dünyadaki hak mücadelelerini de okuduk. Onların katkısı oldu. Sonra üniversiteye gelmem tabi kırılma noktası, çünkü üniversiteye geldiğimde folklor kulübünde, tiyatro kulübünde, repertuvarda bizden daha büyük olan kuşak olarak arkadaşlar zaten, yavaş yavaş bu ortamı oluşturuyorlardı. Türkiye nasıl bir yer, çokkültürlülük meselesi nasıl olacak, kültür-sanat nasıl yapılır, gibi sorulara cevap arıyorduk. İnsanlar üniversitelere gelir, bölümlerini okurlar, sonra da hobi olsun diye bir enstrüman çalarlar genellikle. Biz bunun ötesine nasıl geçilebilir, diye düşündük. Bunu gerçekleştirmek için illa akademilerin olması gerekmiyor. İlla üniversitede kültür-sanat bölümlerinin de olması gerekmiyor. Kendimiz de aynı zamanda bunu yapabiliriz dedik. Hepimiz biliyorsunuz alaylıyız. Konservatuvarlarda okumadık yani. Bir noktadan sonra karar verdik artık. Bu uğurda, şu anki yolumuzda devam ettik. Tüm bunların biraraya geldiğini düşündüğümde, kendimi çok ama çok şanslı görüyorum.

 

 

Web sitenizde “müzikte anlaşılmaz olanı ve soyutlamaları bertaraf eden, değişen metropollerdeki yeni yaşam biçimleri ile organik ilişkiye geçmiş bir zemini” diye tespitte bulunduğunuz müzikal arayışınıza rağmen sanki “Sêr û Bîn” albümünüzde yer alan “sarı saçların” “zulmet” “suskun” “davetsiz misafir” gibi parçalarda yer alan soyutlamalar ve afakilik halinin, kurmaya çalıştığınız o organik ilişkiye aykırılık teşkil ettiğini düşünüyor musunuz? Hani, daha çok sokaktan beslenen bir tarafınız var daha çok. Yoksa siz bu durumu başka bir okumaya mı tabi tutuyorsunuz?

 

Sözünü ettiğiniz şarkıların hepsi, bir kere aşk şarkıları. Aşk şarkıları veya aşkın kendisi bilirsiniz zor bir şeydir, belki ondan. Soyutlamaları biraz daha fazla olan bir şeydir aşk şarkıları. Sanatın kendisi zaten soyuttur bir yönüyle de. Soyutlama olmalı bir kere. Sanat mecazın peşinden gider, imaların ve imgelerin peşinden gider. Zaten o soyut yönü olduğu için de çok güçlüdür aşk. Yoksa öbür türlü otururuz bir yerde, mitingde konuşur gibi sözler yazabiliriz. Dolayısıyla bir edebîlik, bir soyutluk mutlaka gerekiyor.

 

Evet, bahsettiğiniz cümle çok eski bir cümle. Dediğiniz biraz da bu güzel sözcükleri, duyulan sözcükleri yazalım da, hayatın içinden çıkan, hayattan ve hikâyeden yola çıkan, sadece söz oyunlarının olmadığı, söz oyunlarına sığınan insanlar vardır ya, bunun ötesine geçmek istiyoruz aslında biz. Soyutlama çok zor bir şeydir. Aslında bir tür dışavurumdur. Söz yazarlığı üzerinden, söz oyunları üzerinden gideyim derseniz, ister istemez Divan edebiyatında olan O kalıplardan yola çıkarsınız. Bu da sizi bir yerden sonra, soyut cümleler kurmak olan bir şeye iter ki, sonuçta elit tabakaya hitap etmiş olursunuz. Ortaokul, lisede iken Divan edebiyatı ile ilgili o tartışmalardan çıkıp, daha doğal ve daha rahat olabilmek ile ilgili bir şeydir bizim yapmaya çalıştığımız. Bilmiyorum anlatabildim mi acaba?

 

TRAJEDİLERİ SIRADAN HALE GETİRMEMEK GEREKİYOR

 

Şarkı sözlerinizin yazılma sürecine değinsek. Nasıl oluşuyor bu söz yazımı? Türkiye’de bu alandaki son durum nedir? Şiir ile özellikle de İkinci Yeni şiirleri ile aranızın iyi olduğunu biliyoruz. Hem bestekâr bir tarafınız var, hem de albümlerinizin çoğunda sizin güfteleriniz damgasını vuruyor. Buradaki üretim nasıl gerçekleşiyor?

 

Söz yazmak gerçekten çok zor bir şey. Çünkü ben aynı zamanda arada şiir de yazıyorum. Ama yazdığım şiirlerin hiçbirini besteleyemedim (Gülüşmeler). O şiirlerim çok serbest. Müzik ve melodinin kalıplarına girmeyen bir şey. Ama şarkı sözü yazmak daha farklı bir olay. Orada ister istemez melodi ile söz arasında bir oynaşma gerekiyor. Bir uyum gerekiyor.

 

Peki, biz nasıl yazıyoruz? Birincisi hayatı tanımak çok önemli, ikincisi ise okumak gerekiyor, gerçekten çok okumak gerekiyor. Şiir geleneklerinden, efsanelerinden yani birçok şeyi okumak gerekiyor. Bir taraftan sadece edebiyat yetmiyor burada, aktivizme de ihtiyaç var. Aktivist bir ruhun da olması gerekiyor ki, daha önce konuştuğumuz o güzel soyutlamaların hayatın içinden çıkması, bir mağduriyetin insanın içinden kabarması ve onu kelimeye dökmesini becerebilsin. Dolayısıyla da aktivizm gerekmektedir.

 

Duyarlı olmak, bir şey okuduğunuzda, birinin bir derdini fark ettiğinizde, sıkıntısını gördüğünüzde üzülmeniz, belki de ağlamanız. Biliyorsun erkekler biraz zor ağlıyor. Ama ağlayabilmek gerekiyor. O kadar zor bir dönemden geçiyor ki dünya, artık bu tür şeyler insana sıradanmış gibi geliyor. İlk gördüğümüz dönemlerde bu tür şeylere, daha çok ağlıyorduk. Bizi mahveden aslında bu sıradanlaşma halidir. İnsanların hiçbir zaman, trajedileri sıradan bir hale getirmemesi gerekiyor. Mesela Ezidilerin yaşadığı zulümlere ben dayanamıyordum. IŞİD zulmünden kaçan Ezidiler. Dehşet vericiydi. Bunu şundan dolayı söylüyorum, bu gerçekliklerden şayet o sözlerimiz etkilenmezse, boyalı-güzel sözler olarak kalacaktır.

 

Popüler kültürü ıskalamayan, öne çıkaran bir müzik damarınız var. Popüler müzik çok dinlenildiği gibi genelde eleştiri oklarına da uğruyor. Pop; tüketilen ve çabuk biten bir köpüğü de çağrıştırıyor son kertede. Geleneksel form ve melodileri oluştururken, popüler müzikten yararlanıyor olmanızdan dolayı eleştiriler alıyor musunuz? Pop müzik ile aranızda bir mesafe mi var yoksa bir hemhallik mi sözkonusu?

 

Zor bir soru bu. Popüler kültür derken ne anlıyoruz. Popüler kültür şu mu acaba: Kitlesel müzik mi? Kitleselleşmiş müzik mi? Yoksa popüler müzik, büyük yığınlar tarafından dinlenen müzik mi? Buradan konuşuyorsak eğer, illa bir müzik büyük yığınlar tarafından dinleniliyorsa, bu müziğin “basit” olduğu anlamına gelmez ki.

 

Mesela Ahmet Kaya’da popüler bir müzik sanatçısıdır. Zamanın da Cem Karaca da öyleydi. Bizim Kürtlerde Şivan Perwer, Ciwan Haco bizim popüler müzisyenlerimiz. İşte o kitlesellik anlamında, birçok insana ulaşma anlamında olan popüler müzik, sorunlu olmasa gerek. Bir de Sting vardır, çok popüler ve ben onu çok severim. Michael Jackson, çok güzel, kaliteli albümleri vardır. Zengin bir kadrosu vardır. Çok güçlü bir gelenekten yola çıkarak, bir müzik soundu oluşturuyorlar gibi.

 

Bir de daha çok magazinel dediğimiz popüler müzik var. Birileri tarafından sürekli desteklenen bir popüler müzik söz konusu. Bizde olduğu gibi, başka dünya ülkelerinde de olan Üç F vardır, bilirsiniz. Burada şu soru önemli hale geliyor: Özgür olmayan toplumlar nasıl yönetilir? 3 F bu sorunun cevabıdır bir bakıma. Nedir bu 3 F? Futbol, Fiesta ve Faşizm. Eğlence anlamındaki Fiesta, işte asıl sorunlu bölge olan yer orası. İnsanların arzu nesnelerine, arzu duygularına oynayarak, sürekli bazı şeyleri ön plana çıkartan şey. İşin bu kısmının tartışılması gerekiyor.

 

Popüler kültür meselesinde sorunlu olan da burası. Buraların daha bir açılması gerekiyor tabi. Üniversitelerde müzik grupları çağrılacağı zaman, bilirsiniz anketler yapılır. Bu anketler sonucunda da çok sevilen gruplar çağrılır. Şimdi üniversitelerde bile ajanslar, firmalar var. Gidip onlarla görüşülüyor, ardından Valilikler, Belediyeler, Üniversiteler hep aynı sanatçıları çağırmış oluyorlar bir bakıma. Hep aynı şeyler sunuluyor insanlara. Diğerleri kendilerini gösteremiyorlar ki. Belki de, o gösterilmeyenler popüler olacaklar kimbilir? Değil mi? Daha çok insanlara ulaşma anlamında popüler demek istiyorum. Hakkaniyettik meselesi yani. Üç F’nin yaşatılması anlamında, ne yazık ki popüler kültürün o bölgesi çok sorunlu.

 

 

GÜNDELİK HAYAT İLE RUHANİ HAYAT, ÇOK UZAKLAŞTI BİRBİRİNDEN

 

Gazete Duvar’daki bir söyleşinizde “süslü sözlerin peşinden gidince, manayı yitirdik” tespitinize binaen sormak isterim. Metafizik, mana, maneviyat, hikmetli sözler, Alevi deyişleri gibi şarkılarınızda yer alıp, kimsenin dikkatini çok da çekmeyen, bu damarınızdan neredeyse hiç bahsedilmeyen bir öteki tarafınız da var gibi. Mesela şarkı sözlerinde şunlara rastlıyoruz: Dervişin Heybesi, Yusuf makamına soyunmak, Kutsal Topraklarda Şit’ten beri varız, kalp gözünle bir bak hayata, O hikmetli günde rızkı sigara satıcılığı, Leyla senin o tarafın Yasin ayeti olsun bana ve Mevlana’dan mısralar gibi. Güftelerinizde bu kısma yer veriyor oluşunuza dair ne söylemek istersiniz? Bir yanınız isyankâr, direniş, protest öbür yanınızda da maneviyattan beslendiğinizden söz edebilir miyiz?

 

Halk edebiyatı geleneği çok güçlü biliyorsunuz. Türkçe bu konuda çok zengin bir dildir. Kürtlerde de dengbêjlik geleneği vardır. Kürtlerde yazılı edebiyat olmadığı için, sözlü kültür çok güçlenmiş zaten. Sözlü edebiyatın önemli bir bölümünde de, zaten o dediğiniz;  ruhanilik, mistisizm vardır. Çünkü insan dediğin şey, zor bir yaratık. Bir taraftan hayat da zor. Zor insanlar, zor hayat arasında bazen o mecazi dil kurulabiliyor. Bu mecazi dil, ruhaniliktir.

 

Baş edemediğimiz, insan insana çözemediğimiz birçok mesele var aslında. Bu yüzdende bir şeylere sesleniyorsunuz. Bu kimi için Tanrı olabilir, kimi için “Ene’l Hak” olabilir. Kimisi için Panteist diyebileceğimiz, eskiden doğa ile ilişkili olan varlıklar olabilir. O ruhani dünya çok güçlü bir şey. Özellikle Mezopotamya’da bunu rahatlıkla görüyoruz. Tek Tanrılı dinlerin meydana çıktığı bir coğrafyadır burası. Zerdüştlük geleneği de var, Türklerin Şamanizm’i de var. Bu gelenek, zaten yadsınamaz hiçbir zaman. Bu Halk edebiyatının çok önemli bir bölümünü oluşturuyor. Biz bu yüzden buna değer veriyoruz.

 

Daha önce sanırım Jinda Zekioğlu’nun söyleşisinde bahsetmiş olmalıyım. Gündelik hayat ile ruhani hayat, çok uzaklaştı birbirinden. Çok profesyonelleşti. Eskiden böyle değilmiş. Bu müzik yapılma şekillerinden yola çıkarak anlaşılabilir bir durumdur. Halay aynı zamanda bir ritüeldir. Gerek Kardeş Türküler de, gerekse de Bajar’da da görüleceği gibi bizim halaylarımızda bir ruhanilik görülür. Mistik bir taraf görürsünüz zaten. Gündelik hayatın kimi duruşları vardır ya, sahne aslında daha bir gerçek, daha kendini bulduğunuz bir yerdir bir bakıma. 

 

KAN KARDEŞLİĞİ DEĞİL, KADER KARDEŞLİĞİ OLMALI

 

2016 yılındaki bir söyleşinizde Kürt sorununun çözümü üzerine; “Adalet olmadan barış olmaz. Barışın olması için de muhabbet dili gerekiyor. Eşit haklara sahip kardeşlik olması gerekiyor” diyorsunuz. Adalet, barış ve kardeşlik bağlamında Kürt sorunu üzerine neler söylemek istersiniz?

 

Vallahi, doğru söylemişiz. Halen de geçerliliğini koruyor bu sözümüz. 2016 yılından bu yana 4 yıl geçti. Bu süre zarfında Kürt meselesi, kimlik meselesi gibi durumlar daha bir kaotikleşti. Adeta bir girdabın içindeyiz. Tabi, Adalet olmadan kardeşlik nasıl olacak ki? Üvey kardeşler miyiz biz? Nasıl kardeşleriz biz acaba?

 

Bizim bu sözümüz mecazi bir şeydir. Kan kardeşliği değil, bir kader kardeşliği olmalı. Ortak yaşam, birlikte yaşam üzerinden cümleler kurmak gerekir. Bu yüzden adalet olmadan, gerçekten barış olmuyor. Kardeşlik olmuyor. Kardeşlik denilen şeyin, üvey kardeşlik olmaması gerekiyor. Kan bağı üzerinden değil, alt kültür, üst kültür üzerinden değil. Üst kültür budur, alt kültür şudur denilmemesi gerekiyor. Resmi dilimiz budur, diğer diller yerel dillerdir gibi bir yaklaşım, ister istemez diğer kültürleri hor gören bir yaklaşıma dönüşüyor. Bunun olmaması gerekir.  Çünkü ana kültür, ana dil denilen bir şey var denildiğinde, diğerleri de bir şey olmuş oluyor.

 

Mesela Berlin’e gittiğinizde, havaalanında Türkçe anonslar yapılıyor. Almanya’da bildiğim kadarıyla 3,5 Milyon Türk var değil mi? Diyarbakır’a gittiğimde, uçakta bir Kürtçe anons yapılsa, ne olacak ki? Burada yirmi milyon insandan söz ediyoruz. Bunları konuşmak bile artık aslında geride kalması gerekiyor. İstanbul’da daha yeni yeni Kürtçe kurslar açılıyor. Bu iyi niyetli bir şey, ama biz daha bu noktadayız maalesef.

 

Şu anda bir çıkmazın içinde, kaotik bir durum söz konusudur. Ama bir yandan da HDP ne kadar kriminalize edilse de, Kürtler ne denli sıkıntı içinde olsalar da, HDP hala % 12-13 oranında oy alabiliyor. Bu aslında Kürtlerin aynı zamanda güçlü bir barış isteğidir. Her şeye rağmen, legal siyaset alanında, demokratik platformlarda yer alarak, siyaset yürütmek istiyorlar. Buna da çok saygı duymak gerekiyor.

 

“Mirkût” adlı şarkınızda “Özgürlük ve imandan mahrum sürmesin hayatımız böyle” diye geçen bir mısra var. Sizin şahsınızın özgürlükçü, çoğulcu, kültürel çeşitliliğe dem vuran bir retoriğinizin olduğunu görüyoruz. Sizce özgürlük iman ile çelişen bir şey mi? Ya da iman etmek insanı özgürlüğe götürür mü? Ortodoks solda şöyle bir yaklaşım var; “İman varsa, özgürlük olmaz” diye. Ne dersiniz? Bunlar birbirini iten, çatışan şeyler mi sizce? Her ne kadar teolog olmasanız da bu teoloji mevzusunda şehirli bir derviş olarak neler söylemek istersiniz?

 

“Mirkût” şarkısının yönetmenliğini Ezel Akay yapmıştı. Herhangi bir ekonomik karşılık beklemeden yaptı sağolsun. O zamanlar için düşünüyorum da, klibin yayınlanıp yayınlanmayacağı bile belli değildi. Ona rağmen, büyük bir bütçeyle çekildi “Mirkût” klibi. O zamanlar Kardeş Türküler, Kalan Müzik bünyesinde idi ve sağolsunlar, güzel bir dayanışma ağı kuruldu. “Cirque du Soleil” denilen bir dans topluluğu vardı, Ezel Akay, buradan esinlenmiş sanırım. Kostümlere baktığınızda fantastik bir yer orası. Aslında toprağın, ormanların içinden çıkan bir halk demek istiyor klip. Görünmeyen, ama sesini de duyuran bir halk. Birçok imgeyi içinde barındıran arkaik bir şey gibi. Öyle değil mi?

 

Evet arkaik, ama özgün aynı zamanda. Orijinal bir şey de var burada.

 

Evet, bence de. Ezel Akay burada çok iyi bir iş çıkarttı. “Mirkût” un şarkı sözlerini, bilindiği gibi Şivan Perwer yazdı. Kendisiyle bu şarkıyı yaptığımızda, aynı masadaydık, beraber bir albüm yapmıştık o zamanlar kendisiyle.

 

Özgürlük-iman meselesine gelince, tabi bu çok uzun bir mesele. Çok ayrıntılı konuşmak lazım. Özgürlük nedir, iman nedir burada? İman dediğiniz şey, aslında inanç sistemlerinin hepsi, sonuçta adalet duygusu oluşturmak içindir. İlk çıkışlarında hepsi devrimcidir. Sonra ne yazık ki, iktidarlaşınca, iktidar güç haline gelince ne yazık ki, birçok değişme, yozlaşma yaşanabiliyor. Metinler bile, insanlar tarafından değiştirilmiş. Dolayısıyla oradaki iman nedir? Bir adalet arayışı, bir hakkaniyet arayışıdır diyebiliriz iman için. Birbirimizin üzerine basmadan, nasıl yaşayabiliriz? Sorusu burada önemlidir. Bunlara hep cevaplar bulunmaya çalışılmış.

 

Tek başına bir özgürlük yok, siz de biliyorsunuz. İnsanlar kendi aralarında aslında bir hukuk oluşturarak özgürce yaşayabilirler. Öbür türlüsü, özgürlük bencilliğe götürebilir bizleri. Şimdi, “Mülk Allah’ındır” diye bir cümle var. Bu nedir? Aslında bu komünizmdir aynı zamanda. Adam, kamyonun üzerine çok güzel bir şekilde “Mülk Allah’ındır” yazmış. Peki, bu kimin arabası? Allah’ın değil mi? Bu araba kimin öyleyse (Gülüşmeler). Bunlar çok uzun meseleler. İman denilen şey; eğer hak yememekse, eğer adaletse, iman denilen şey eğer başkasını hor görmemekse, hayata şükretmekse, özgürlük ile iman demek bir arada olabilir.

 

 

TOZ-DUMAN HALİ İÇİNDEN GÖKKUŞAĞI ÇIKARMAK

 

İlkin bize yaklaşın (Nezbê albümü ile) dediniz, yaklaştık size ve müziğinize. Sonra Hoşgeldin (B’xer Hatî albümü) ile karşıladınız. En sonda ise, bizi alt-üst (Ser û Bin albümü) ettiniz yeni beste ve güftelerinizle. Sırada bizi hangi çalışmalar bekliyor olacak?

 

Evet, alt-üst olmak aslında çok da negatif bir şey değil. Alt-üst olmak iyi bir şeydir. Şu anda bir toz-duman hali var. Önemli olan, bu toz-duman hali içinden bir çiçek açmak. Bir gökkuşağının çıkması. Hani yağmur yağar, ardından bir anda bir gökkuşağını görürsünüz ya, öyle bir şey işte. O yüzden alt-üst oluşlardan korkmamak gerekir. İyidir alt-üst oluşlar. Önemli olan alt-üst oluşlardan sonra, bütün insanlığa faydalı bir düzenin gelmesidir.

 

Müzikal çalışmalar ile ilgili olarak şunu söyleyebilirim. Ahmed Arif ve Cemal Süreya’nın hayatının ve sanatlarının aktarıldığı “Ben Kolay Ölmem” isimli Ali Has’ın Londra’da sahnelediği oyunun müziğini yaptık. Pandemiden dolayı Türkiye’de sahnelenmedi bu oyun henüz. Ayrıca Kürtçe Çocuk Şarkıları albümü hazırlığımız var.

 

Bajar olarak iki haftada bir single çıkarıyoruz. En son “Everybody Knows/Herkes Biliyor”u yaptık. Bir de İranlı yönetmen Bahman Ghobadi’nin Türkiye’de çekilen yeni filminin müziklerini yapıyoruz.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.