Kardelenden Kızıl Goncalara
Kızıl Goncalar 25 yıl öncesinde toplumu derinden kesen laik-anti laik kutuplaşmasını, bugünün diliyle, bugünden bakarak, bugünmüş gibi sahneye koyuyor. Belki de hikâyenin bugün karşımıza çıkışı zaten o günlerdeki derin kesiğin can alıcılığını artık aşıyor olduğumuzun kendi başına bir kanıtı. Yani hikâyeyi anlatmanın şimdi zamanı gelmiş, diyebiliriz.
Kızıl Goncaların hikâyesini, bugüne kadar yabancısı olup hakkında yazacak kadar malumat sahibi de olmadığım televizyon dizi sektörünün türlü güçlükleri, RTÜK kısıtlamalarının sınırlandırdığı yayın süreçleri ve herhangi bir konuyu düşünürken/yazarken/söylerken kısıtlayan, yargılayan, daraltan her mahallenin kendine göre koyduğu kısıtları da düşünerek, problematize edilebilecek yanlarıyla da beraber başından beri kıymetli buldum. Çünkü bu diziye konu edilen insanları, o insanların tecrübe ettikleri olayları, bu tecrübelerin ardındaki kurumları ve isimleri bu topraklarda yaşayan insanlar olarak karşılıklı oturup insani bir çerçevede belki de hiç konuşamadık. Bununla ilgili girişimler olmadı değil, oldu ama zayıf, küçük ve marjinal kaldılar. Siyaset meydanlarından, mitinglerden veya akademik halkalardan değil, kurgusal karakterlerin ağzından ve kitlesel yayın üzerinden hikâyenin anlatılması, bugüne kadar açılmamış paketleri bazen dağıtıp bazen toplamak, içindeki malzemeye biraz mesafe ile, biraz gayrı-ciddi bakabilmek, bazen gülüp bazen ağlayabilmek için güvenli ve zararsız bir alan sunuyor. Kızıl Goncalar’da açılan paketlerin her biri bir başka yazının konusu olabilir. Başörtüsü yasağı, 28 Şubat, kadına şiddet, erken yaşta evlilik, annelik, bağımlılık, tasavvuf, tarikatlar, sınıf meselesi ve dahası.
Kusursuz Mağdur
Dizide başroldekiler dışındaki pek çok karakterin hikâyesi de çok dikkat çekici ve önemli olsa da bütün bu konular katman katman açılırken meseleler temelde iki kadın ve iki erkek karakter üzerinden ilerliyor: Cüneyt ile Levent ve Zeynep ile Meryem. Dizinin merkezindeki iki kadın karakter ile iki erkek karakterin iç dünyalarının sunuluşu ise birbirinden çok farklı.
Zeynep ile Meryem dindar, tesettürlü, aynı zamanda açık görüşlü ve dindarlıkları iyi ve hakkaniyetli olana meyletme üzerinden kurulan kadınlar. Zeynep ile Meryem’in dikkat çekici yanı, “mükemmellikleri”. Dizide her ikisi de bütün yönleriyle üstün ahlakı, bilgeliği, pür-i pak olmayı, vicdanı, masumiyeti, aklıselimi temsil ediyorlar. Zeynep ona yapılan her kötülüğü, yakınlarından gelen her türlü ihaneti sineye çekerken, Meryem canına kasteden ve ölümle burun buruna gelmesine yol açan birini kolaylıkla affedebiliyor. Öfke ve intikam gibi duyguların yakınından geçmek bir yana, herhangi bir konuda her ikisi de kendisi için asla bir şey istemiyor. Her ikisi de sonsuz fedakâr ve diğerkâm kadınlar. Öyle ki, ikinci sezonda ortaya çıkan son detaylarla, Meryem’in rüyaları ve son olarak Meryem’in ve dolayısıyla Zeynep’in de “seyyide” olduklarının ortaya çıkması ile her iki karakter de ruhani boyutta da yüksek bir yere konumlanıyor ve neredeyse insanüstü bir mükemmelliği temsil ediyorlar.
Şiddet mağduru bir kadın olarak Meryem ve erken yaşta evlilik, öğrenim hakkının elinden alınması gibi mağduriyetleri olan Zeynep izleyici karşısında “kusursuz veya ideal mağdur” olarak ortaya çıkıyor. Zeynep’in yalnızca kendisi için okula gitme isteği yeterli gelmiyor. Zeynep, dergâhtaki tüm kız çocuklarının okuma mücadelesinin başını çeken ve hatta bunun için kendi önündeki ihtimalleri de bir yerde feda eden bir kurtarıcı rolü üstleniyor. Meryem’in kendi mutluluğu için bir adım atması yerine her adımda “kızları için” verdiği mücadele hikâyenin merkezinde yüceliyor. Zeynep okula başladığında büyük bir hevesle annesine dersteki başarısını anlatırken bile annesi tarafından bakmakla sorumlu olduğu bebeği ihmal etmemesi öğütleniyor.
“Kusursuz mağdur” mitine göre mağduriyet tablosunda haklı sayılabilmek için “saygın bir faaliyette bulunuyor olmak” ve “etkileşimde her açıdan kusursuz olmak” şarttır. Meryem ve Zeynep karakterlerinin her ikisi de mükemmel kadın ve mükemmel annelik vasıfları ile bu anlamda kusursuz ve saygınlar. “Kusursuz mağdur” mitinden farklı olarak Meryem de Zeynep de zaman içinde kendi failliklerini güçlendiren, zayıf/kırılgan kadın olmak yerine aktif, inisiyatif alan, kendilerini ifade eden, otonom hareket eden karakterlere evrilseler de saygınlık ve kusursuzluklarına hiç toz konmuyor. Velhasıl sütten çıkmış ak kaşık olmak, yine iki kadının bahtına düşüyor. Bu durum salt anlatının değil, anlatının böyle olmasını zorunlu kılan çerçevenin bir ürünü. Türk televizyonlarında görmeye aşina olmadığımız bu iki kadın karakterin izleyicinin sempatisini kazanması başka türlü mümkün olamazdı herhalde.
Dizinin merkezindeki erkek karakterlerin, Levent ve Cüneyt’in ise insani zaafları, kusurları, duygusal iniş-çıkışları, güvensizlikleri, aklıselim davranamadıkları durumlar ve ego mücadeleleri var. Hatta her iki karakter de hayat öykülerinde affedilmesi zor hatalar barındırıyor. Ama bu “kusurlu” taraflar, arka plandaki incelikler, çocukluk travmaları, yaşam şartlarının zorlukları, çetin imtihan ve ikilemler çerçevesinde anlamlandırılarak eritiliyor ve karakterleri gölgelemiyor. Özellikle terapi seanslarını izlediğimiz sahnelerde derin bir empati ve şefkatle her iki karakteri de kucaklayan bir hikâye izliyoruz. Karakterler bütün yaraları, travmaları, zorlanmaları ile orada mevcut ve hatta “travmaları onları biricik yapıyor”. Elbette Cüneyt ve Levent’in iç dünyalarına bu kadar yakından temas edebilmemiz, dizinin burada gerek terapi sahneleri gerek diğer detaylarda bize sunduğu ince bir işçiliğin ürünü.
Travmalar Bizi Ne Yapar?
Cüneyd’in dizi boyunca farklı perspektiflerden çeşitli şekillerde tekrar tekrar hikâyesi yeniden kurulan, çok derin ve ağır olduğundan emin olduğumuz bir travması var. Çocukluk travması, baş edilmesi imkânsız olduğunda veya zihnin bu travma ile anlamlı şekilde başa çıkma stratejileri çöktüğünde, var olabilmenin bir başka yolu olarak psikoloji ve psikiyatride dissosiyasyon olarak kavramsallaştırılan bir süreç ortaya çıkıyor. Bu, tam anlamıyla gerçeklikten kopuş değil; bilakis, başa çıkmanın imkânsız olduğu gerçekliği yüklenen zihnin bölünmesi. Travma, kişinin hafızasına, hikâyesine, dünyayı algılama biçimine entegre edilemeyince, bir köşede paketlenir, bir sandığa kapatılır veya önüne bir perde çekilir. Uzun vadede, çocuğun gelişimsel serüveninde bu bölünme derinleşirse, zihnin bu gerçekliği taşıyan ve benliğe entegre olamayan tarafı ayrı bir benlik olarak ayrışır ve aynı bedende birden fazla benliğin gelişmesi, yani dissosiyatif/bölünmüş kimlik ortaya çıkar.
Cüneyd’in kendine inşa ettiği ideal, yüce, dünya işlerinden soyutlanmış, kitaplara, felsefeye, tasavvufa, ilme adanmış benlik tam da böyle; yaşanmış bir hikâyeyi, çocukluk travmasını, hiç yaşanmamışçasına soyutlamıştır. İnşa ettiği benlik, annesinin rüyalarında kendisi ile “müjdelendiği” evlat olma idealini gerçekleştirmektedir. Hem kendine hem annesine hem de bu “müjdenin” kurtarmakla yükümlü olduğu insanlara karşı “vazifesi” ancak bu benlik ile mümkündür. Hikâyesi, içindeki Çocuk Cüneyd’e ağır bir suçluluk duygusu ve çocuk aklının baş etmesi imkânsız bir vicdan azabı yükleyeceği için, hikâyeyi kapılar arkasına kapatmış, üzerine setler çekmiş ve ondan tamamıyla azade olacağı bir mücerret kimliği yükseltmiştir. Oysa içinde hapsettiği Çocuk Cüneyd, zaman zaman tetiklenen hikâyeyi anlamlandırma çabasına devam ettiği ve acılarını dindiremediği için kapıları yumruklamakta, feryat figan etmekte, sık sık rüyalarında “Cüneyd nerde?” diye haykırmaktadır. Cüneyd, bu feryadı duyduğu zamanlarda benliğinde savrulmalar yaşamakta ve kendi içinde çıktığı yolculukta kapı kapı dolaşıp yine kendini aramaktadır.
Bu durum, insanın türlü hallerinden belki de en ilginci, benliğin gelişimi hakkında ne kadar az şey bildiğimizi en can alıcı şekilde ortaya koyan ve anlaşılıp çözümlenmesi en zor bilmecesi. Bu bilmeceyi çözecek bir ilaç henüz icat edilmedi. En muhtemel yol, Levent’in psikoterapi ile yapmaya çalıştığı gibi, giremediği dehlizlere girebilmesini, zihninin ona oynadığı oyunları fark edebilmesini, kapattığı kapıları açıp sandıklara sakladığı acıları ile yüzleşebilmesini sağlamak. Cüneyd “insanı biricik yapan travmalarıdır” derken, Levent, peygamber kıssalarında anlatılagelen, neredeyse her peygamberin hayatında bulabileceğimiz “travmaları” gündeme getirir ve belki de insan zihninin bilmediğimiz kapılarını açan ve türlü zorluklar içeren bu deneyimlerin travmaların yokluğunda insanın asla inşa edemeyeceği halleri de mümkün kıldığını söylemeye çalışır. Nitekim edebiyatta, felsefede, sanatta, manevi deneyimlerde olağandışı tecrübeler ve eserleri ile bugün konuştuğumuz pek çok ismin hikâyesi, modern psikiyatri açısından bakıldığında “patolojik”. Cüneyd’in ait olduğu topluluk için, travmalarıyla, annesizliği ile, anlaşılması zor, insanlardan kendini izole eden ve gündelik hayatın akışından kopan tarafları ile kabul gördüğünü, zaman zaman “tuhaf” ve dergâhtaki işleyiş ile uyumsuz hem deli hem veli tutumlarının dervişliğine yorulup en üst düzeyde saygı gördüğünü görüyoruz.
Psikoterapist ile Mürşidi Kâmil
Levent’in bakış açısı bir yandan mesleğinin gerektirdiklerini profesyonelce yerine getirme sorumluluğu içerirken, öte yandan Cüneyd’le ilk karşılaşmalarından itibaren profesyonel yaklaşımının temel dayanaklarını sarsacak ve varsayımlarının yetersizliğini (en azından kendine karşı) dürüstçe itiraf etmekten başka çare bırakmayacak sorgulamalarla sarsılıyor. Bu sorgulamalara karşı katı bir savunma içerisinde olmaması, felsefi ve eleştirel bakış açısından keyif alması, Levent’i sıra dışı bir terapist yapıyor, diyebiliriz. Zira ortodoks psikiyatri eğitiminde dizideki terapi seanslarında ortaya atılan soruları omuzlayabilecek bir eleştirel/kuramsal zemin mevcut değil. Bu anlamda kurgusal bir karakter olsa da Levent’in istisnai durumunu teslim etmek gerekecek. Fakat böyle bir yaklaşımın ve duruşun imkânsız olmadığını söylemek de haksızlık olur. Her ne kadar anaakım psikoterapi ekollerinde danışan-terapist ilişkisi çok daha dikey ve bu ilişkide hiyerarşik ayrım çok daha büyük olsa da danışanına samimi bir merak ve hayretle yaklaşan, danışanın içsel yolculuğuna eşlik ederken onun acılarına bu düzeyde hürmet gösteren ve kendini de bu süreçte değişime açan terapistlere rastlamak imkânsız olmasa gerek. Dizide danışan-terapist hiyerarşisinin en uç noktasını, hastayı bütünüyle bir nesne gibi görüp, hak ve iradesini sıfırlayan, hastanın veya yasal velayet sahibi yakınının rızası olmadan oldukça invaziv bir tedavi yöntemi olan EKT (elektrokonvülsif terapi) uygulamaya kalkan doktor örneğinde görmüş olduk.
Levent ile paralel şekilde, Cüneyd karakterinin de terapi sürecindeki mevcudiyeti istisnai bir birikimi, farkındalığı, derinliği içerir. Bu anlamıyla aslında hem Levent hem Cüneyd’i sadece birer insan hikâyesi olarak değil, insanın hikâyesi ile temsil edilen kolektif hikâyeler olarak düşünmek de mümkün. Birbiri ile konuşan, bazen çarpışıp bazen dertleşen bu fikirler ve duygular, bazen toplumsal cenahlar, bazen ideoloji ve felsefeler, bazen kolektif hafıza unsurları ve travmalar, bazen toplumsal kurumlar olarak düşünülebilir. Bu anlamda hayatın hem içinde hem dışında, hem dünyevi hem uhrevi ilimlere hâkim, hem bir dergâhın korunaklı duvarlarında büyümüş hem kendini sanat ve felsefenin sonsuzluğuna açmış Cüneyd gerçeküstü bir karakter mi, sorusu gündeme gelebilir. Bu sorunun cevabı, Levent’in gerçekliğine verdiğimiz cevabın paraleli: Levent gerçek olabiliyorsa, Cüneyd neden olamasın? Cüneyd Levent’e göre daha istisnai olsa da Cüneyd’in imkânsızlığı fikri, temsil ettiği dünyaya, art niyetli olmasa da bir önyargı içeriyor. Dizide amaçlanan tam da bu önyargıyı yıkmak ve asla konuşamayacağını düşündüğümüz zihinlerin/hikâyelerin bu iki karakter üzerinden konuşturulması olmuş. Bu açıdan bakınca, bu kurgu karakterlerin gerçeğe ne kadar yaklaşıp yaklaşmadığının pek de bir önemi kalmıyor. İki kutbun hikâyeleri, birbirinin ve onlarla kendini özdeşleştiren kitlelerin gözünde insanileşme ve anlaşılma fırsatı buluyor.
Sana Bir Ayna Getirdim Baktığında Beni Gör Diye
Cüneyd ve Levent ilişkisinin kurulduğu en etkili sekanslardan biri, Cüneyd’in kendini bir morga kapatıp durmaksızın “Cüneyd nerde?” sorusunu tekrarlayarak yaşadığı bir nevi trans halinde gösterilir. Kendini bulması için Levent Cüneyd’e bir ayna uzatır. Aynada kendini gören Cüneyd dikkat kesilir. Fakat eşzamanlı olarak aynanın arka yüzünde bir ayna daha olduğuna ve Levent’in de orada kendi yansıması ile göz göze geldiğine şahit oluruz. “Sana bir ayna getirdim, baktığında beni gör diye” mısrasıyla Levent ve Cüneyd bir nevi birbirlerine ayna tutarlar. Hastasına getirdiği aynada, ansızın kendi ile karşılaşan Levent derinden sarsılır. Her aynanın iki yüzü vardır ve başkalarına tuttuğumuz her ayna aslında bizim de yansımamızı içerir. Bu sekans, Cüneyd ve Levent ilişkisini tanımlayacak ve terapötik süreç boyunca olacakların çerçevesini çizecektir. İstisnasız her terapi sahnesinde, diyaloglar çift taraflı işler. Her seansta, tarafların birbirini sarstığı değişim anlarına, her iki tarafın da içsel yolculuğuna ve birbirini dönüştürücü etkileşimlerine şahit oluruz. Bu anlamda, ayna hep iki taraflı kalmaya devam eder.
Burada aynı aynanın iki yüzü olarak gördüğümüz Cüneyd ve Levent aslında bütün zıtlıklarına, farklılıklarına rağmen birbirlerini içermektedirler. Yingyang gibi, Cüneyd’in içinde Levent, Levent’in içinde Cüneyd’i görebiliriz. Hatta ve hatta bu iki kutbun varlığı birbirleri ile mümkündür. Dizinin merkeze aldığı dindar-seküler, hatta 28 Şubat dili ile söylersek “laik vs. anti-laik” kutuplaşmasına uyarlarsak, hikâyede bu iki kutup birbirinin dertlerini, önyargılarını, ihtiyaçlarını ve arzularını içeriyor. Birbirlerini en acımasızca eleştirdikleri açmazları aslında oldukça paralel. “Dindar” birey veya topluluklar gücü arzulama ve kullanmada, para piyasasına uyumlanmada, kısaca dünyevi hedeflere ulaşmada “seküler”; seküler birey ve topluluklar ise cevabı zor sorular ve durumlarla başa çıkmada, kendi ritüelleri, kutsalları ve spiritüelliklerini üretmede dogmatik ve irrasyonel olabiliyorlar.
Tek bir ayna var, ama suret iki taraflı. Bunu hikâyenin ilerleyen kısmında Cüneyd’in alter benliklerinden, yani çoklu kimliklerinden birinin Levent ismi ile ortaya çıkmasında görüyoruz. Cüneyd dissosiyatif füg olarak adlandırılan bir hali yaşar, Cüneyd olarak inşa ettiği benliğini tamamen unutur ve bunun diğer ucu olan “Seküler Levent” olarak inşa ettiği benliği bedenini devralır. Çünkü Cüneyd’in bedeninde aynanın iki yüzü bir arada vardır, ama bu iki yüz birbirinden habersiz ve izoledir. Dizide çoklu kimlik örneği ile karşımıza çıkmasa da çeşitli yönleri ile Levent’in de Cüneyd’in temsil ettiği unsurları barındırdığını, ortaya çıkması halinde hayatını karartabilecek bir suç işlediği gerçeği ile yüzleşmekten kaçınarak inşa ettiği ideal benlikte, iç çatışmalarında, kurtarıcı kompleksinde, onaylanma ve beğenilme arzusunda görüyoruz. Bu anlamda Levent de kendi içinde bir nevi bölünmüşlük ve benliğine asla entegre edemediği için sakladığı ne kendine ne de en yakınlarına (kızına) itiraf edemediği tarafları barındırıyor.
Hikâyenin nasıl bir noktaya evrileceğini ve kurulan tüm bu denklemlerin nasıl çözümleneceğini henüz bilmesek de Cüneyd’in iyileşme sürecine dair beklentilerden söz etmek mümkün. Diziyi takip edenler yaklaşık 10 bölüm boyunca kendini unutup alter kimliği ile gördüğümüz Cüneyt’in (dizide karakterin vurguladığı bir harf farkı ile) Cüneyd olarak geri dönüşünü beklese de eski Cüneyd’in aynen geri dönmesi iyileşememesi demek olur. Cüneyd, vefat etmiş olan annesini gördüğü halüsinasyonların sonuncusunda “Müjde değil faniyim” diyerek ona veda ediyor ve sonrasında “iyileşmiş” olduğu izlenimi veriliyor. Eğer gerçekten tam olarak iyileşmişse, bu noktadan sonraki süreçte eski Cüneyd olarak devam etmemesi beklenir. Çünkü eski Cüneyd’in bedeninde üç alter benlik/kimlik bir arada bulunuyordu: Annesinin idealizasyonunu gerçekleştirmiş Müjde Cüneyd, geçmişin dehlizlerinden çıkamayan Çocuk Cüneyd ve adını Levent zanneden, her şeyi unutmuş Cüneyt. Gerçekten sağlıklı bir benliğe kavuşma ancak bu üç alter kimliğin entegrasyonu (füzyon) ile mümkün olabilirdi. Annesine veda ederken, alter kimlikleri ile kısa bir karşılaşması olsa da aslında hikâyenin düğümlendiği bu anın detaylarını pek göremedik ve nasıl evrileceğini de henüz bilmiyoruz.
Kardelenden Kızıl Goncalara
Kızıl Goncalar 25 yıl öncesinde toplumu derinden kesen laik-anti laik kutuplaşmasını, bugünün diliyle, bugünden bakarak, bugünmüş gibi sahneye koyuyor. Belki de hikâyenin bugün karşımıza çıkışı zaten o günlerdeki derin kesiğin can alıcılığını artık aşıyor olduğumuzun kendi başına bir kanıtı. Yani hikâyeyi anlatmanın şimdi zamanı gelmiş, diyebiliriz.
Dizinin “kızıl goncaları” aynı anne babadan doğan fakat çok farklı iki dünyada büyüyen ikiz kız kardeş: Zeynep ve Mira. Bu anlamda neredeyse ikiz veya evlatlık çocukların zaman içinde takip edilerek ölçümlenmesini içeren davranış genetiği araştırmalarını andırıyor. Bu iki çocuk, genetik kodlarına kadar aynı olmasına rağmen içinde geliştikleri iki ayrı dünyanın şekillendirdiği bambaşka zihinlere dönüşüyorlar. Kardeş olduklarını başlarda bilmeden, yaşadıkları karşılaşmalarda birbirlerinin dünyasına karşı önyargılarını, birbirlerinin “ötekisi” oluşlarını; ama bir yandan da birbirlerine karşı geliştirdikleri merakı izliyoruz. Hikâye boyunca, bu merakın ve bir noktada kardeş olduklarını da öğrenmeleri ile yükselen karşılıklı sevgi ve şefkatin aralarındaki meseleleri çözmesi işleniyor. Bu çözüm, geçmişlerinin gölgesinde her zaman kolay olmasa da kardeş oldukları gerçeği ve özünde bu ikiz kardeşlerin aynılığı vurgulanıyor. Bu kurgusal karakterler temsil ettikleri profilleri yer yer karikatürize etmekle eleştirilse de (Mira’nın Ramazan ayından habersiz olması, Zeynep’in doğum günü kutlamasını garipseyecek kadar popüler kültürden habersizliği), aralarındaki çatışmalar, yetişme tarzının, karşılıklı önyargıların, sınıfsal farkların, geçmiş toplumsal travmaların izlerini taşıyor. Örneğin Mira sınıf arkadaşlarına Zeynep’le tanışıklığını “annesi evimize temizliğe geliyordu” diye aktararak kendini “aklayabilirken”, bu ikilinin arasında başka türlü bir arkadaşlık/yakınlık ihtimalinin sınıfsal engellerini görüyoruz.
En nihayetinde Zeynep, dinî sebepler gerekçe gösterilerek okumasına izin verilmeyen ve hatta çok erken yaşta, rızası olmadan evlendirilen bir kız çocuğu. Dergâhta kendisi ile benzer kaderi yaşayan diğer kız çocukları ile birlikte Zeynep, dizide yer yer yakın geçmişte devlet baskısı ile başörtülü oldukları için öğrenim göremeyen kız çocuklarını da temsil ediyor. Oysa Zeynep’in okuyamama hikâyesi 28 Şubat ile ilgili değil. 28 Şubat’ta başörtülü kız çocuklarına yönelik baskıcı tutumu temsil eden Suavi Bey ile karşılaşmalarında, Zeynep’in şahsında Suavi Bey’in bugün artık yaklaşık 35-45 yaşlarında kadınlar olan dönemin kız çocukları ile de yüzleşmesi işleniyor.
Bunlardan birincisi, dizinin en başarılı sekanslarından biri olan “p=q sahnesi”. Burada Zeynep’in elinden, ailesinin bağlı olduğu tarikat şeyhi ile bir fizik profesörünün önermelerinin kız çocuklarının okutulmaması sonucunda nasıl eşitlendiğini bir mantık probleminin çözümlenmesi ile izliyoruz. Zeynep aslında burada 28 Şubat’ın öznelerinden değil, bu yüzden konuya dair duygu yoğunluklu bir çıkışması hiçbir zaman olmuyor. Belki de Suavi’ler tarafından travmatize edilmediği için meseleyi duygulardan bağımsız, salt akılla ortaya koyabiliyor. Fakat ortaya koyduğu hakikat elbette Suavi’nin duygularına çok derinden dokunuyor. Bir diğer sekansta ise, Suavi, Zeynep’in yardımı ile tekerlekli sandalye ile okula geliyor ve kara tahtanın önünde, dergâhtan okumaya gelen kız çocukları ile yüzleşiyor. Suavi’nin, yetişkinlerin anlamsız kavgalarının hiçbir suçu/kabahati olmayan kız çocuklarının omuzuna yüklendiğini pişmanlıkla itiraf edip onlardan özür dilediği bu sahnede, onu affederek boynuna sarılan kız çocuklarının tamamı Z veya Alfa kuşağı. Yani hiçbiri 28 Şubat’ı deneyimlemiş değil.
Bu iki sahnede de konunun işlenişine anakronik demek yerine, bu sahneleri dizinin zaman uzamı açısından yorumlamayı deneyeceğim. Kabaca söyleyecek olursak, X/Y kuşağı ile Z kuşağının bu sahneleri/konuları okumalarının birbirinden çok farklı olacağını düşünüyorum. Konunun iki boyutu var. Birincisi, Suavi’yi kolaylıkla affeden ve kucaklayan, onunla pek de meselesi kalmayan Z ve Alfa kuşağının gerçekliği. Bir önceki neslin travmalarını yaşamadıkları için bu konuda kesinlikle aynı duygusal tonda değiller. İkincisi ise, bu sahneler aracılığı ile, Türk televizyonlarında ilk kez, hikâyelerini böyle bir karşılaşma ile, haklarının teslim edildiği, kendilerinden özür dilendiği ve karşılıklı kucaklaşma ile çözümlendiği bir ana şahit olan 28 Şubat’ta okul kapısında kalmış kadınların büyük çoğunluğunun kılcal damarlarına kadar tetiklendiğinden eminim. Sosyal medyadan takip edebildiğim kadarı ile bu sahneler bir neslin travmalarına dokundu ve kabuk bağlamış yaraları sızlattı. Ama konuyla ilgili tepkiler homojen de değildi: “Bu şekilde mi olmalıydı?”, “Bir özürle oldu mu yani?”, “Özründe samimi mi?” gibi eleştiriler olsa da, bir ilk olduğunu teslim etmek gerekiyor. Kurgusal olarak şahit olabilmemiz, bunun gerçek dünyada olabilirliğini ve en can alıcı meselelerimizi insani açıdan yaklaştığımızda daha hakkaniyetli ve şefkatli konuşabilme ihtimalimizi destekliyor.
Dizinin senaristi Şükrü Necati Şahin, geçtiğimiz günlerde aldığı ödülü “bu ülkenin kızıl goncalarına” ithaf etti. Aslında, Türkiye’nin yakın tarihinde kız çocuklarının eğitim alamaması problematize edilirken, sebebi ne olursa olsun, faili kim olursa olsun temel hakları elinden alınan bütün kız çocuklarını kucaklayan çoğul bir “kızıl goncalar” söylemi yoktu. “Kızıl goncalar” söylemi, baba/koca baskısı ile evde tutulanı da okulun kapısına kadar gidip kapılar yüzüne kapatıldığı için geri dönmek zorunda kalanı da kapsarken, bir dönemin nesli için sadece “Kardelen Ayşe” vardı. Kardelen Ayşe, sermaye destekli bir sosyal sorumluluk projesi olan Haydi Kızlar Okula kampanyasının dayandığı tekil bir karakterdi. Öğretmen olma hayali kuran ama okulun kapısına gidemeyen, boynu bükük, karlarla kaplı toprağa köklenmiş (bkz. kampanya logosu), Ayşe Kulin’in “çağdaş Türkiye’nin çağdaş kızları” diye tanımladığı “Kardelenler”. Aynı yıllarda kendi isteğiyle, ailenin, dinî/kültürel baskıların, ekonomik zorlukların engeline takılmadan veya bu engelleri aşıp okul kapısına kadar ulaştığı halde kapıdan döndürülen kız çocukları ise “kardelen” olarak görülmediler. Aradan geçen zamanda, hem o dönemde bu ayrımcılığın yarattığı travmaları hem de bugün hâlâ kız çocuklarının evlendirilmesi/okutulmaması gibi meselelerimizi siyasi kavgalardan uzak, insani karşılaşmalarla konuşabilmiş değiliz. Oysa toplum olarak birbirimize güvenebilmemizin asgari zemini olarak, bu ülkede kara kışlara inat çiçek açan ve her ne sebeple olursa olsun erkeklere kesilmeyen faturaları, koca koca dertleri yüklenen kız çocuklarının hepsine, o gün “kardelen” diyemediysek, bugün “kızıl goncalar” diyebiliriz. Mira ve Zeynep gibi, ayırmadan, eşit ve önlerindeki kapıları sonuna kadar açarak.
FATIMA TUBA YAYLACI