AK Parti uzunca bir süredir derin ve yapısal bir kriz yaşıyor. Başlarda, iç ve dış gelişmelerin mecbur bıraktığı geçici sapmalar olması temenni edilen kriz, yapılan tercihler neticesinde kalıcılaşarak mahkumiyete dönüştü. Siyasi performansıyla bugüne kadar pek çok zor sorunun aşılmasını sağlayan Erdoğan, zaman kazanmayı başarsa da iktidarın geleceğini güvenceye alamıyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

AK Parti yakında kuruluşunun on dokuzuncu, iktidarının da on sekizinci yılını dolduracak. Türkiye’nin ve dünyanın Soğuk Savaş sonrası gecikmiş düzen arayışları üzerinden hızlı ve köklü değişimler yaşadığı bir dönemde, çok-partili siyasi hayatımızın en uzun süreli ve kesintisiz iktidar tecrübesini yaşayan AK Parti, Türkiye siyasetini ve sosyolojisini derinden etkiledi.

 

Bu süre boyunca, Türkiye öyle radikal ve köklü bir değişim-dönüşüm sürecinden geçti ki, 20 yıl önceki analizlerle bugünü, bugünkü perspektifle de 20 yıl önceki gelişmeleri açıklamaya çalışmak anlamsızlaştı.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’nin siyaset ve iktidar serüveni tekdüze veya sabit bir hat üzerinden yol almadı. Gündem ve önceliklerdeki değişime paralel olarak söylem ve politikalar da, müttefik ve muarızlar da, eleştirenler ve alkışlayanlar da değişti. Erdoğan ve AK Parti dün savunduğu bazı düşünceleri bugün hatırlamak istemediği gibi dün karşı çıktığı bazı düşüncelerin de sözcülüğünü üstlenmiş durumda. Aynı şekilde, dün mesailerini Erdoğan’ı devirmeye hasreden birçok kesim bugün Erdoğan’ın en yılmaz savunucusu konumundayken, dün savunan pek çok kesim de bugün en sert muhalefeti yürütüyor.

 

Bu dinamik, değişken hatta çelişik konumlanmalara rağmen akademide, medyada ve/ya düşünce dünyasında bugünkü fotoğrafı merkeze alan statik bir okuma daha çok rağbet görüyor. 15 Temmuz sonrasındaki gelişmelerin ortaya çıkardığı bilançonun vahameti, çoğu kişi ve çevre için Erdoğan ve AK Parti’nin önceki dönemlerini hatırlamayı gereksiz kılıyor.

 

Oysa, çoğu zaman, süreci hesaba katmadan sonuca odaklanmak, “nasıl olduğu”nu göz ardı ederek “ne olduğu”na yoğunlaşmak rahatlatıcı olsa da eksik ve/ya yanlış bir fotoğraf verir. Öte yandan sadece sürece odaklanan, süreçle sonuç arasında zorunlu nedensellik ilişkisi kuran okumalar da sonucun aklanmasına yol açabilir. Bu iki eksik okumanın mahzurlarını gidermek için, süreci hesaba katan, süreçle sonuç arasındaki etkileşimi ve aktörlerin süreçlerle yüzleşme stratejilerini ihmal etmeyen, genellemeler yerine dönemselleştirmelere yaslanan okumalara ihtiyaç var.

 

Birinci Dönem: Demokratik Dönüşüm

 

AK Parti, siyasetin ve devletin Soğuk Savaş sonrası dinamikleri doğru okumaması dolayısıyla Türkiye’nin siyasi ve ekonomik olarak istikrarsızlaştığı bir dönemde, münhasıran dışlanan bir siyasi hareketin ‘çıkış bulma’ arayışının sonucu olarak kuruldu. Kentli, eğitimli, muhafazakâr orta sınıfların taleplerini taşıyabilecek siyasi dil ve vizyon üretmekte zorlanan Milli Görüş geleneği, toplumun refah arzusunu demokrasi talebiyle telif edemeyen merkez sağ gelenek ve toplumsal dinamikleri bastırarak siyasal statükoyu koruyabileceğini zanneden devlet arasında sıkışan toplumsal kesimler, kuruluşundan 14 ay sonra gerçekleşen ilk genel seçimlerde AK Parti’yi tek başına iktidara getirdi.

 

Çevreyi kültürel bir muhalefet dili ve ekonomik kalkınma üzerinden merkeze taşımayı hedefleyen merkez sağ partilerden farklı olarak, kararlı ve iddialı bir siyasi misyonla merkezi dönüştürmeyi hedefleyen AK Parti, kuruluşunda da iktidarında da güçlü dirençlerle ve sarsıcı pek çok krizle yüzleşmek durumunda kaldı. Ordu ve yargı başta olmak üzere “irtica tehdidi” üzerinden laikliğin bekçiliğine soyunan pek çok resmî ve sivil aktör AK Parti’yi irtica tehdidinin rafine bir versiyonu olarak görmeye devam etti.

 

AK Parti, muhtıradan parti kapatma davasına, karşılaştığı direnç ve krizleri rasyonel yönetim, AB sürecine eklemlediği demokratik reformlar, geniş toplumsal mutabakat, uluslararası işbirliği ve ekonomik kalkınma üzerinden aşmayı başardı.

 

AK Parti iktidarı, 1990’lı yıllar boyunca, siyasal ve toplumsal enerjisini irtica ve bölücülük gibi tehdit algılarıyla harcayan Türkiye için önemli bir dönüm noktasıydı. Cumhuriyet tarihinin en kararlı ve kapsamlı demokratikleşme adımlarının atıldığı bu dönemde, vesayet sistemini ayakta tutan bütün kurum, aktör ve zihniyetler değişmeye zorlanıp sistem içindeki ağırlıklarını yitirdiler. Siyasal statükoyu besleyen tehdit konseptleri rafa kaldırıldı, siyaset daha önce ordu ve yargıya tevdi edilen birçok siyasi başlığı uhdesine alarak “açılım” süreçlerini başlattı. “Sessiz Devrim” gibi kavramsallaştırmalara yol açan bu süreç, siyaset ve toplumun daha demokratik gelecek tasavvurları üzerine fikir yürütmesinin kapısını araladı. O güne kadar tabu kabul edilen pek çok siyasi başlık sansürsüz bir şekilde konuşulmaya başlandı.

 

AK Parti’nin yüzleştiği ve atlattığı her kriz, hem toplumsal desteğini arttırdı hem de iktidarını tahkim etti. Toplum AK Parti ve sistem arasında yaşanan bütün krizlerde AK Parti lehine tercihte bulundu. 3 Kasım (2002) seçimlerinde yüzde 34 oy oranına sahip olan AK Parti, Cumhurbaşkanlığı krizi sonrasında gerçekleşen 22 Temmuz (2007) seçimlerinde yüzde 47, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini düzenleyen 21 Ekim (2007) Anayasa Referandumunda yüzde 69, vesayetle mücadelenin en kritik dönemeçlerinden birini teşkil eden 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumunda yüzde 58 ve 12 Haziran (2011) seçimlerinde yüzde 50 oy oranı elde etti.

 

12 Eylül Referandumu ve 12 Haziran seçimleri AK Parti’nin ilk dönemini sonlandırdı. İkinci dönemin en önemli gündemi vesayet-sonrası Türkiye’nin siyasal koordinatlarını çizmekti. Yeni Anayasa yazımı çalışmalarıyla başlayan dönem, siyasal normalleşmeyi kurumsallaştırmak üzere vesayet sonrası demokratik bir siyasal sistem inşa etmeyi hedefliyordu.

 

İkinci Dönem: Yol Ayrımı

 

Vesayet-sonrası dönemin siyasal çatısını kurmaya yönelik çalışmalar, dört dinamiğin siyaseti derinden etkilemesiyle, yerini arayışı rafa kaldıracak çetin iktidar mücadelelerine bıraktı. Gerek bu dört dinamiğin siyaset ve toplum üzerindeki etkileri, gerekse Erdoğan ve AK Parti’nin bu dört dinamiğin ürettiği krizlerle mücadele stratejisi, AK Parti’yi de Türkiye’yi de öngörülmeyen bambaşka bir yöne savurdu.

 

Türkiye’nin vesayet sonrası sistem arayışlarını etkileyen ilk dinamik, Arap Baharı oldu. AK Parti Arap dünyasındaki gösterileri kendi tecrübesiyle ilişkilendirerek destekledi. Devrilen rejimlerden sonra İhvan (Mısır) ve Nahda (Tunus) gibi İslami hareketlerin iktidara gelmesi, Körfez ülkeleri ve bazı küresel aktörler nezdinde, gösterileri demokratikleşme ve değişim talebinin doğurduğu sivil ve “meşru” bir arayış olmaktan çıkararak İslamcılık parantezine hapsetti. Kurulan Arap Baharı karşıtı blok üzerinden, Mısır’da kısa süreli demokratik rejim darbeyle devrilip askeri rejime geri çevrilirken, Libya, Yemen ve Suriye’deki protestolar iç savaşa dönüştü(rüldü). 2013’ün sonundan başlayarak IŞİD’ın Irak ve Suriye başta olmak üzere gündemi rehin alması, İslamcılık parantezine hapsedilen Arap Baharına terörizm damgasını da iliştirdi.

 

Bu dinamik Türkiye’yi özellikle iki şekilde derinden etkiledi. İlk olarak, uluslararası siyaset, medya ve düşünce çevrelerinde Erdoğan ve AK Parti iktidarı, İhvan’ı ve IŞİD’i destekleyen “İslamcı” aktör ve yapı olarak kodlandı. İkinci yansıma, Suriye’deki gelişmelerin Kürt sorununu dönüştürmesi üzerinden yaşandı. PYD’nin güçlenmesi, Türkiye’nin Suriye politikasını, çözüm sürecinin akıbetini ve genel anlamda Türkiye’nin Kürt politikasını derinden etkiledi.

 

Vesayet sonrası dönemin ikinci meydan okuması, Fethullahçı yapının 2012’den itibaren siyasal sistemi kökten sarsacak faaliyetleri oldu. 1970’lerin sonlarından itibaren ordu, emniyet ve yargı başta olmak üzere bürokratik kurumlara sızan FETÖ, 2007-2012 arası dönemde vesayetle mücadele doğrultusunda açılan siyasi ve toplumsal fırsatları da kullanarak gücünü tahkim etti ve hükümete siyaset dayatmaya (7 Şubat 2012), hükümet düşürmeye (17/25 Aralık 2013) ve doğrudan askeri darbe yapmaya (15 Temmuz 2016) kalkıştı. FETÖ’nün meşkuk bağlantıları ve anlaşılmaz bir cüretle hayata geçirdiği operasyonların tahrip edici etkisi, toplumun ve siyasetin psikolojisini derinden etkiledi. Erdoğan bu tehdidi bertaraf etmek üzere, Carl Schmitt’in “istisna” hali üzerinden tanımladığı “egemen” kavramsallaştırmasını andıracak yasal, idari ve yargısal tasarruflara yöneldi. FETÖ ve FETÖ ile mücadele süreci Erdoğan’ı da siyaseti de yapısal olarak dönüştürdü.

 

Üçüncü meydan okuma Gezi eylemleri oldu. Erdoğan ve AK Parti eylemleri, demokratikleşme reformlarıyla ayrıcalıklarını yitiren kesimlerin kalkışması olarak okudu. Mursi’ye karşı düzenlenip Sisi’nin darbe yapmasıyla sonuçlanan 2012-2013’teki Mısır-Tahrir Meydanı gösterileri ile birkaç ay sonra gerçekleşen 17-25 Aralık operasyonları da retrospektif bir okumayla bu yargıyı besledi.

 

Vesayet sonrası siyasal sistem arayışlarına sekte vuran bir diğer unsur, Oslo (2005), açılım (2009) ve çözüm süreçleri (2013) üzerinden silah bırak(tır)maya zorlanan PKK’nın yukarıdaki her üç dinamiğin de etkisiyle iktidarın zayıfladığını varsayarak terör eylemlerine yeniden başlaması oldu. PKK’nın Temmuz 2015’te 10’a yakın kent ve ilçe merkezinde kazdığı hendekler, 1 yıla yakın sürecek yoğun bir çatışma dönemini başlattı. Çözüm sürecinin başarıya ulaşmayarak daha önce görülmedik bir çatışma frekansıyla neticelenmesi, siyasi söylem ve politikaları kökten değiştirdi. AK Parti PKK ve HDP’nin, yukarıdaki üç dinamiğin yönlendirmesiyle Türkiye’yi ve iktidarı istikrarsızlaştırma hedefinin aparatı olarak işlev gördüğüne kanaat getirdi. Belediyelere kayyım üzerinden el koymaktan yaygın siyasi tutuklamalara pek çok uygulama, bu kanaat üzerinden gerçekleştirildi.

 

2011 sonrasında, birbirleriyle etkileşim kurarak hayata geçen bu dinamikler siyasetin gündem ve önceliklerini de, siyasal iklim ve psikolojiyi de, toplumun siyasetten beklentilerini de yapısal olarak etkiledi. Erdoğan ve AK Parti, bu gelişmeleri, doğrudan varlıklarını ve siyasi misyonlarını hedef alan çok ciddi meydan okumalar olarak gördü. Vesayet sonrası siyasal sistemi inşa etme misyonu yerini iktidarı korumaya bıraktı. İktidar içe kapanırken, AK Parti ve toplumsal tabanı da Erdoğan etrafında kenetlendi.

 

2010 öncesindeki krizleri demokratik bir vizyon, ortak akıl ve geniş toplumsal destek üzerinden aşan AK Parti, ikinci dönemindeki krizleri içe kapanarak, kurumsal mekanizmaları ve ortak aklı devreden çıkarıp Erdoğan etrafında kenetlenerek aşmayı tercih etti. Erdoğan’ın şahsında somutlaştırılan var olma mücadelesi siyasetin doğasını, enstrümanlarını ve kadrolarını etkiledi.

 

Bu dört dinamiğin nasıl yönetileceği ve meydan okumaların nasıl bertaraf edileceği ile ilgili tarz ve görüş farklılıkları Erdoğan ve AK Parti lider kadrosundaki bazı isimler arasında gerilimlere ve sonrasında partiden kopuşlara yol açtı. Buradaki en kritik ayrışma, Erdoğan Cumhurbaşkanı olduktan sonra AK Parti Genel Başkanlığı’nı üstlenen Ahmet Davutoğlu’nun Mayıs 2016’da görevi bırakmaya zorlanmasıyla yaşandı.

 

Erdoğan-Davutoğlu şahsında somutlaşan gerilim hem siyasal öncelikler ve yönetim tarzı  hem de AK Parti’nin kurumsal kimliği ile ilgili vizyon ve görüş farklılığının yansımasıydı. Siyasal sistem, siyasi etik, şeffaflık, yolsuzlukla mücadele, tutuksuz yargılama ve AB ile ilişkiler gibi başlıklarda yaşanan görüş farklılığının yanı sıra AK Parti’nin kurumsallaşması, yolsuzluk ve yozlaşma emarelerinden arındırılması gibi konularda da ayrışmalar yaşandı.

 

Bu ayrışmanın Davutoğlu’nun görevi bırakmak zorunda kalmasıyla sonuçlanması, AK Parti’nin kurumsal varlığını, devamını ve politika üretme fonksiyonunu zedelediği gibi ülke yönetiminde de kalıcı etkilere yol açtı. Davutoğlu dönemi, hem AK Parti’nin karar alma süreçlerinde hem de devlet yönetiminde alternatif söylem ve politikaların müzakere edilebildiği son dönemi temsil etti.

 

Sonuç olarak, ikinci dönemde karşılaşılan meydan okumalar ve bu meydan okumalarla yüzleşmek üzere yapılan tercihler Erdoğan ve AK Parti’nin siyasal önceliklerinde, kadrolarında, söylem ve politikalarında radikal bir dönüşüme yol açtı.  

 

15 Temmuz: Kritik Eşik

 

Bu dönemdeki meydan okumaların en güçlüsü olan 15 Temmuz darbe teşebbüsü aslında bu dönemi sonlandırabilecek bir milattı. Türkiye tarihinde ilk defa toplum darbe teşebbüsüne karşı meydanlara çıktı ve Erdoğan lehine krize el koydu. 15 Temmuz darbe teşebbüsünün toplum tarafından engellenmesi, 7 Şubat’la başlayan kriz ve mücadele evresini bitirerek yepyeni bir sayfa açtı.

 

Böylece ikinci dönemdeki krizler dolayısıyla ertelenen/rafa kaldırılan demokratik dönüşüm sürecini yeniden başlatmak, Türkiye’yi demokratik-sivil bir Anayasa’ya kavuşturmak imkanı doğdu.

 

Ancak, tarih bu yönde akmadı. MHP’nin beklenmedik desteği ve teklifi Erdoğan’ın krizlerle keskinleşen ‘denetlenmeyen’ iktidar arzusunu besleyerek Türkiye’yi bambaşka bir rotaya yöneltti. Bu rotanın ilk somut ürünü, rafa kaldırılan başkanlık sisteminin hayata geçirilmesi oldu.

 

15 Temmuz, hem Erdoğan hem de Türkiye için çok kritik bir eşikti. Verilecek karar, Türkiye’yi AK Parti’nin ilk dönemindeki demokratik eksene geri döndürebileceği gibi demokratik tahayyüllerin rafa kaldırıldığı içe kapanmacı bir konuma da sabitleyebilirdi.

 

Erdoğan, toplumun kazandığı zaferi demokratik bir anayasa ve siyasal sistem inşasıyla kalıcı olarak topluma geri vermek yerine –son dört yılı kaplayan kriz ve mücadelelerin formatladığı siyasi gündemin etkisinde- iktidarını güçlendirecek başkanlık sistemine kanalize etmeyi tercih etti. Siyasal sistem sorununu kökten çözebilecek demokratik bir Anayasa yerine “Türk tipi” başkanlık sistemini tercih etmekle Erdoğan, artık -istese de- geri dönemeyeceği bir yola girdi.

 

Bir başka ifadeyle, 15 Temmuz siyasi ve toplumsal barışın zeminini güçlendirerek demokratik gündeme dönüşün miladı olacakken ayrışmayı ve kutuplaşmayı derinleştirecek bir siyasi daralma evresine geçişin gerekçesine dönüştürüldü. Erdoğan gerilim ve krizlerle yol alan süreli bir güçlü iktidar için demokratik Türkiye’nin kurucusu olma imkânını feda etti.

 

Üçüncü Dönem: Demokrasiden Ricat

 

15 Temmuz ve Bahçeli’nin beklenmedik Başkanlık teklifi, Erdoğan ve AK Parti iktidarının ikinci dönemini kapatarak –halen devam eden- üçüncü dönemi başlattı.

 

Bahçeli’nin önerisi ve desteğiyle gerçekleştirilen sistem değişikliği, Türkiye’nin siyasal sistem krizini çözmek yerine “beka sorunu yaşayan Türkiye’nin gücü tek elde toplayarak denetimsiz bir iktidar kullanacak Erdoğan’a ihtiyaç duyduğu” mantığı üzerinden kurgulandı ve ilk günden başlayarak pek çok yönetim krizine yol açtı. Başkanlık sistemi üzerinden siyaseti doğrudan etkileyecek iki önemli dinamik, Cumhurbaşkanı seçilmenin yüzde 50+1 oy oranına endekslenmesi ve bunun doğal sonucu olarak seçim ittifaklarının hayata geçmesi oldu.

 

Bu iki dinamik siyasetin yeni normu haline gelerek siyasi partilerin iki eksen (Cumhur ve Millet ittifakları) üzerinde konumlanmalarına yol açtı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin milletvekili seçimlerinden, ittifakların da siyasi partilerden daha önemli hale gelmesi, siyaseti iktidar-muhalefet arasındaki aritmetik dengeye indirgedi. Bu durum, seçmen-siyaset ilişkisini ve siyasi partilerin söylem ve politikalarını doğrudan etkiledi.

 

Bu dinamikler, Erdoğan ve AK Parti için de pek çok risk üretti. AK Parti Türkiye siyasi hayatı içinde kendisini özgün kılan özelliklerden feragat ederek Cumhur İttifakı içerisinde erirken, Erdoğan da siyasal yaşamı boyunca mücadele ettiği bir çok aktör ve çevrenin desteğine mahkum oldu.

 

Toplumsal değişime öncülük ederek demokratik ve müreffeh bir Türkiye inşa etme vizyonu yerini statükoyu korumaya yönelik reaktif bir siyasete bıraktı. 20 yıl önce merkez sağ tabana siyasal bir kimlik aşılayarak iktidara gelen Erdoğan, iktidarını sürdürmek için -siyasi iddialarını paranteze alarak- merkez-sağ vasata razı olmak durumunda kaldı. Kemalist modernleşme projesine alternatif ol(uştur)ma iddiası ve beklentisiyle iktidara gelen Erdoğan ve AK Parti, Kemalist siyaset ve toplum tasarımını popülist ve muhafazakar bir tonla güncelleyerek daha da güçlendirdi. 

 

Demokratikleşme ve refah vaadine dayalı bir gelecek tahayyülü yerine beka endişesini köpürten bir güvenlik arzı-vaadi üzerinden kurgulanan iktidar, krizlere, gerilimlere, siyaset mühendisliklerine, güç gösterisine bağımlı hale geldi. Bu süreçte Türkiye’nin kurumsal kapasitesi, toplumsal ve siyasal enerjisi, ekonomik gücü zayıfladı.

 

İktidarın üçüncü dönemine damga vuran bu siyaset tarzı Erdoğan ve AK Parti’nin toplumsal tabanını da daralttı. CHP ve MHP’nin muhalefet, HDP’nin boykot ettiği 12 Eylül 2010 referandumunda yüzde 58 destek alan AK Parti, 16 Nisan 2017 referandumunda MHP’nin desteğine rağmen yüzde 51.4 destek alabildi. Aynı şekilde, 10 Ağustos 2014’te herhangi bir ittifaka yaslanmadan yüzde 51,8 oy oranıyla Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, dört yıl sonra MHP’nin desteğiyle yüzde 52,6 oy oranıyla seçilebildi. Benzer şekilde, 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 49.4 oy oranına kavuşan AK Parti, Cumhur İttifakı bünyesinde girdiği 24 Haziran 2018 genel seçimlerinde yüzde 42.6 oy oranına ulaşabildi.

 

Böylece başkanlık tercihi dolayısıyla MHP’nin desteğine duyulan ihtiyaç, Erdoğan ve AK Parti’yi zayıflatarak hem siyasal hem de sayısal olarak MHP’ye mahkum etti.

 

31 Mart Seçimleri: Köprüden Önce Son Çıkış

 

31 Mart (ve 23 Haziran) seçimleri, 15 Temmuz sonrasında AK Parti ve MHP’nin inisiyatifleriyle siyasetin yeni normu haline gelen dinamiklerin -yüzde 50 barajı, ittifak siyaseti ve milliyetçi/güvenlikçi politikalar- AK Parti’ye zarar verdiğini ortaya koydu. İstanbul, Ankara, Antalya, Adana dahil sekiz kentin yönetimi CHP’ye, yedi kentin yönetimi de MHP’ye geçti.

 

Cumhur İttifakı 15 Temmuz sonrası siyasetin bütün unsurlarını tedavüle sokmasına rağmen seçmen 31 Mart’ta olağanüstü kriz dönemlerinde sığınılacak geçici bir liman olarak işlevsel görülen beka-güvenlik siyasetinin kalıcı hale getirilerek yönetme aparatına dönüştürülmesine tepki gösterdi ve Erdoğan ve AK Parti’ye, siyaseti normalleştirme mesajı verdi. AK Parti iktidarının ikinci dönemine damga vuran ve istikrarsızlık endişesine yol açan tehditler büyük ölçüde ortadan kaldırılmış, iktidarın beka-güvenlik eksenli politikalarının zemini ortadan kalkmıştı. Üstelik, zeminini kaybettiği halde beka-güvenlik siyasetinde ısrar etmek, Türkiye’nin demokratik siyaset kültürünü zedeleyerek başka açılardan beka riski üretiyordu.

 

Böylece, 15 Temmuz’da Erdoğan’a büyük bir imkan sunan toplum, 31 Mart seçimleri üzerinden de ciddi bir uyarıda bulundu. Bu uyarı, kapsamlı bir siyasi değişikliğe gerekçe kılınarak, 15 Temmuz’da göz ardı edilen imkan telafi edilebilirdi.

 

Erdoğan, kısa süreli bir bekleyişten sonra, sorunları çözmek yerine yönetmeyi öngören bir stratejide karar kıldı. İstanbul ve Ankara’nın kaybının sorgulanmasına izin verilmezken, siyaset değişikliği önerileri de bastırıldı.

 

31 Mart’tan bugüne kadarki strateji, temelde, Cumhur İttifakının muhtemel taban kaybını durdurmak ve/ya geciktirmek ve muhalefetin hoşnutsuz seçmenin adresi olmasını engellemek üzere peş peşe hamlelerle siyaset mühendisliğine yönelmek oldu. Bu çerçevede, bir yandan Cumhur İttifakındaki çözülmeyi durdurmak için milliyetçi-güvenlikçi ve dini-muhafazakâr söylem ve politikalara ağırlık veriliyor. Sınır ötesi operasyonlar, HDP’li belediyelere kayyım atamaları, Ayasofya’yı ibadete açma tartışmaları gibi konular bu amaçla gündemde tutuluyor. Öte yandan muhalefetin alternatif haline gelmesini engellemek üzere de, her bir muhalefet partisine yönelik farklı taktikler geliştiriliyor. İYİ Parti ve HDP’nin Millet İttifakından koparılması için havuç ve sopa taktiklerine başvurulurken, CHP de darbeci ve din düşmanı parantezine yerleştirilmeye çalışılıyor.

 

31 Mart seçimlerinden bugüne gelişmelere göre güncellenerek uygulanan bu strateji, iktidara zaman kazandırma, muhtemel oy kayışını geciktirme gibi bazı katkılar sunsa da Erdoğan’ın önümüzdeki seçimleri kazanmasını garantileyecek kalıcı bir etkiye yol açmıyor.

 

Türkiye Ufkunu Kaybederken…

 

AK Parti uzunca bir süredir derin ve yapısal bir kriz yaşıyor. Başlarda, iç ve dış gelişmelerin mecbur bıraktığı geçici sapmalar olması temenni edilen kriz, yapılan tercihler neticesinde kalıcılaşarak mahkumiyete dönüştü.

 

15 Temmuz bu kaotik dönemi bitirmeye yönelik ciddi bir imkan sağlasa da, MHP ile ittifak ve başkanlık tercihi üzerinden geri dönülmesi zor bambaşka bir rotaya girildi.

 

Bugünden geriye bakıldığında, Erdoğan ve AK Parti’deki radikal dönüşüm, bir günde ve toptan gerçekleşmediği gibi birçok gerekçe ve koşulla da ilişkilendirilebilir. Türkiye’nin siyasal sosyolojisi, Erdoğan ve AK Parti tarafından temsil edilen geleneğe yönelik önyargı ve dirençler, iktidar olgusunun kendine özgü dinamikleri, siyasal mücadelenin pratik gerekleri ve özellikle son on yılda iç politik yansımaları göz ardı edilemeyecek bölgesel ve küresel alt-üst oluşlar yakın zamanda 18 yılını dolduracak iktidarı doğrudan etkiledi. Erdoğan ve AK Parti’deki dönüşüm bu bağlam ve koşullar içerisinde yaşandı.

 

Ancak, koşul ve gerekçeler alınan kararı, sürdürülen siyaseti –açıklamamızı- kolaylaştırsa da meşrulaştırmaz. Hiçbir karar ve tercih kaçınılmaz ve zorunlu değildir. Verilen her karar, yapılan her tercih vizyon, kapasite ve öncelikler çerçevesinde gerçekleştirilen bir muhasebeye dayanır.

 

AK Parti ilk dönemdeki kriz ve dirençleri demokratik söylem ve politikalarla, ortak akılla ve toplumsal mutabakat arayışıyla çözmeye yönelirken, şartların kolaylaştırdığı ancak zorunlu kılmadığı bir tercih yaptı. Aynı şekilde, ikinci dönemdeki kriz ve meydan okumalar da demokratik söylem ve politikalarla, ortak akılla ve toplumsal mutabakat arayışıyla yönetilmeye çalışılabilirdi. AK Parti içinde bunu öneren ve bu nedenle de sonraki yıllarda ayrılmak zorunda kalan aktörler de mevcuttu. Ancak -kriz ve dirençler- lider etrafında kenetlenerek, ortak akıl dışlanarak, mevcut toplumsal taban tahkim edilerek ve “olağanüstü durum” konseptiyle demokratik söylem ve politikalardan ricat edilerek yönetilmeye çalışıldı. Elbette bu tercihi kolaylaştıracak şartlar/gerekçeler mevcuttu ancak aynı koşullar bundan tamamen farklı stratejilere yönelmeyi de mümkün kılıyordu.

 

Son olarak, üçüncü dönemdeki söylem ve politikalar hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılamayacak iradi ve bilinçli bir tercihin sonucuydu. Makul ve doğru olan demokratik söylem ve politikalara dönmek olduğu halde tersi tercih edildi. Dolayısıyla, birinci ve ikinci iktidar döneminde yürütülen siyasetler için gerekçe ve/ya şartlar tartışması yapmanın zemini –aranırsa- bulunabilir. Ancak üçüncü dönemdeki tercihi meşrulaştırabilecek, mazur gösterecek herhangi bir gerekçe de yoktu. Bu çerçevede, üçüncü dönemi tamamen bilinçli ve iradi bir kararın sonucu olarak görmek daha doğru olur.

 

15 Temmuz sonrasındaki başkanlık ve MHP ile ittifak tercihleri zorunlu ve kaçınılmaz olmayıp iradi ve bilinçli tasarrufların sonucu olsa da, bu tercih Erdoğan ve AK Parti’yi belli bir söylem ve politika setine mahkum etti. 15 Temmuz önemli bir eşikti, bir yol ayırımıydı. Bu eşikte yaptığı tercih ile Erdoğan kendisini istese de dönemeyeceği, devam etmek zorunda olduğu bir yolculuğa mahkum etti. Sonuç, Erdoğan’ın ve AK Parti’nin kendilerini özgün kılan siyasi misyonlarından, iddialarından ve Türkiye tahayyüllerinden feragat etmek durumunda kalmaları oldu.

 

Türkiye, bugün, siyasi ve ekonomik sorunların her geçen gün ağırlaştığı, hiçbir kronik siyasi sorunun gündemde yer bulamadığı, özgürlük ve adalet ile ilgili mağduriyetlerin arttığı, farklı düşünce ve önerilerin tehdit ve ihanetle damgalanıp bastırıldığı, toplumun her geçen gün fakirleştiği gelecek ufkunu kaybeden bir ülke durumundadır.

 

İktidar bloku Türkiye’ye bir gelecek vadedemiyor. Gelecek vizyonu üretemediği için de beka, tehdit, terör gibi negatif ve reaksiyoner kavramlara tutunuyor. Umut veremediği için korku aşılıyor. Toplumsal rıza daha iyi bir gelecek vaadi üzerinden değil daha kötü bir gelecek korkusuyla ve elindekiyle yetinme duygusu üzerinden kanalize ediliyor.

 

Bu durumun uzun süre sürdürülemeyeceği açık. Nitekim 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri de, mevcut siyasi denklemin Erdoğan ve AK Parti’nin aleyhine işlediğini gösterdi. 31 Mart’tan bu güne bu siyasi denkleme AK Parti’den ayrılan Davutoğlu ve Babacan öncülüğünde kurulan iki yeni siyasi parti ve günden güne kötüleşerek koronavirüs yansımalarını da yüklenen ekonomik kriz gibi iki önemli başlık da eklendi.

 

Siyasi performansıyla bugüne kadar pek çok zor sorunun aşılmasını sağlayan Erdoğan, 15 Temmuz sonrasındaki tercih ve gelişmelerden de görülebileceği gibi zaman kazanmayı başarsa da iktidarın geleceğini güvenceye alamıyor. Üstelik Türkiye de her geçen gün biraz daha gelecek umudunu yitiriyor.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Henüz yeni kurulan Deva Partisi ile ilgili keskin değerlendirmelerde bulunmak doğru olmaz. Ancak yine de muhafazakâr görünümden kaçmak kaygısıyla, kentli ve görece seçkinci bir üslupla siyaset yürütmenin konjonktürel olarak ciddi handikapları olduğunu belirtmek gerekir. Bu çerçevede, Deva Partisi’nin 24 Haziran 2018 seçimlerindeki İyi Parti ve Saadet Partisi örneklerini hatırlamasında fayda var.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

24 Haziran 2018 seçimlerinin üzerinden iki yıl geçti. Kurulduğu andan itibaren Türkiye siyasetine damga vuran ve siyaseti şekillendirmeye devam eden, Cumhur İttifakı’nın net zaferiyle sonuçlanan bu seçimlerin üzerinden henüz dokuz ay geçmeden girilen yerel seçimlerde bu kez muhalefet bloğunun İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, Antalya gibi illeri Cumhur İttifakı’nın elinden alması rüzgârı muhalefetin lehine estirdi. Seçim galibiyeti, 24 Haziran 2018 seçimlerinin hemen ardından muhalefet adına girilen derli toplu muhasebelerin unutulmasına yol açtı. Erken ve/ya baskın seçim senaryolarının konuşulmaya başlandığı bugünlerde AK Parti’den ayrılan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan öncülüğünde kurulan iki yeni partinin varlığı 2018 seçimlerini yeniden hatırlamayı muhalefet adına hayati kılıyor.

 

24 Haziran 2018’de Bahçeli’nin önerisiyle bir baskın seçime gidilmesi sonrasında Saadet Partisi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Abdullah Gül’ün muhalefetin ortak adayı olarak gösterilmesini önerdi. Bu öneri, HDP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeşil ışık yakmasına rağmen CHP’deki sol ve ulusalcı grupların “İkinci Ekmeleddin Vakası” nitelendirmesiyle büyüyen mazi takıntısı ve Meral Akşener’in adaylıktaki ısrarcı tutumu sebebiyle hayata geçemedi. Böylece muhalefet bloğu partileri, seçmenlerinden en yüksek oyu alabilecek kişileri Cumhurbaşkanlığı seçimleri için aday göstererek seçim yarışına katıldı. Muhalefetin stratejisi, her partinin ulaşabileceği en yüksek oya ulaşarak Erdoğan’ın ilk turda seçilmesini engellemek, gerçekleşecek ikinci turda ise Erdoğan’ın karşısına çıkan aday etrafında kenetlenmek şeklindeydi. Ancak olası bir restorasyon süreci için AK Parti’nin memnuniyetsiz seçmenlerine güven vermeyen İnce, AK Parti iktidarındaki kazanımlarını kaybetmekten endişe duyan seçmenin –rahatsızlıklarını paranteze alarak- Erdoğan etrafında kenetlenmesine yol açınca, muhalefetin stratejisi işlemedi ve Erdoğan ilk turda seçilmeyi başardı.

 

24 Haziran Seçimlerinde İYİ Parti ve Saadet Partisi 

 

Başkan adayının yanlış belirlenmesi stratejisini bir tarafa koyarak partilerin söylemlerine gelecek olursak; Akşener, ikinci tura kalabilmek umuduyla kampanya yatırımını MHP ve AK Parti seçmeninden ziyade CHP kitlesine yaptı. İYİ Parti, kurulduğu ilk günlerde yüzde 15-20 potansiyel bandından başlayan oyunun yüzde 10’da, Akşener’in oyunun da yüzde 7 bandında kaldığı bir performansla seçimi sonlandırdı. Bu tabloda elbette Akşener ve İYİ Parti seçmeninin, haftalar içinde Akşener’in ikinci tura kalamayacağı endişesiyle ikinci turun müstakbel adayı İnce’nin elini güçlendirmek isteğinin payı vardı. Lakin bu başarısızlıktaki aslan payı, İYİ Parti’nin doğru kurgulanamamış seçim söylemlerindeydi. İYİ Parti seküler, kentli milliyetçiler veya sahil milliyetçilerinin MHP rahatsızlığı haricinde, kendi tabiriyle Selçuklu coğrafyası olarak tarif ettiği İç Anadolu’da milliyetçi seçmen gruplarını kazanacak bir söylem üretemedi. Ekonomik rahatsızlıklarına umut arayan taşra gençlerinden ziyade eğitimli ve şehirli milliyetçi gençlerin özgürlük arayışlarına kanat olmaya çalışan bir eylem ve söylem pratiği kurdu. Özellikle MHP’den rahatsızlıkları olan İç Anadolu milliyetçiliğinin memnuniyetsizliğini avantaja dönüştüremeyen, muhafazakârlığı es geçen ve milliyetçilikten ziyade seküler ulusalcılık yapan İYİ Parti, hem Karadeniz hem İç Anadolu’da Cumhur İttifakı’nın tabanına ulaşamadı.

 

24 Haziran seçimlerinin bir diğer başarısız partisi Saadet Partisi idi. Seçimlerin ilanını takip eden süreçte kısıtlı bir kampanya süresine sahip olması, Gül’ün ortak adaylığının Akşener’in tutumu sebebiyle mümkün olmaması ve bunun sonucu olarak seçimin kilit partisi olma şansını kaybetmesi gibi hususlar Saadet Partisi’nin başarısızlığının gerekçeleri olarak sıralanabilir. Lâkin burada da Saadet Partisi’nin İYİ Parti’ye benzer şekilde düştüğü iletişim hatalarına bakmakta fayda var. İttifaklar sisteminin yasal hale gelmesi ve seçim barajı, Saadet Partisi’ni Millet İttifakı içerisinde hareket etmeye zorlamış olsa da bu ittifak Saadet Partisi’nin “İslami bir parti” misyonunun genel ölçekte silikleşmesine ve hatta Saadet Partisi tarafından da daha az hatırlanmasına sebebiyet verdi.

 

İktidarı “Mavi Marmara” gibi meseleler üzerinden zorlaması ve geleneksel sermaye ile yaşanan kriz sebebiyle arası bozulan AK Parti seçmenlerinin oyunu alabilmesi bir ihtimalken Saadet Partisi buraya yönelik bir söylem kuramadı. Bunun yerine kendisine oy vermeyen ancak alkışlayan, halihazırda AK Parti’ye muhalif büyük kitlelerin övgüsünü alan başarılı reklam filmleriyle siyaseti renklendirdi. Kendi nostaljik seçmenini de sahada mobilize etmekten uzak bir tablo çizen Saadet Partisi sonuçta kabul gören dil ile alınan oy arasındaki makas nedeniyle muhtemelen hayal kırıklığı yaşadı.

 

Elbette tam da burada sayısal bir yenilgiye uğramış gibi olsa da siyaseti, yaşam tarzı ve kliklerden kurtarma misyonu edinmiş muhalif pozisyonu sebebiyle Saadet Partisi’ne siyasal bir başarı atfedilebilir ancak bu yazının esas konusu meselenin bu tarafı değil sayısal sonuçlarıdır. Saadet Partisi ve İYİ Parti’nin 16 Nisan 2017’deki anayasa referandumunda hayır oyu kullanmış, başkanlık sistemine dair çekincelerini açıkça ifade etmiş önemli orandaki MHP ve AK Partili seçmen ile güçlü bir temas kurmak yerine başka bir politik atmosferi tercih etmesi, hem bu partiler hem de yola henüz revan olmuş partiler açısından hatırlanması gereken notlar içeriyor.

 

Kısaca İYİ Parti ve Saadet Partisi, 24 Haziran seçimlerinde, oy alabilecekleri seçmen kitlesinin duygudaşlık kurmasını zorlaştıracak yanlış söylem ve siyasi stratejiler dolayısıyla oy potansiyellerini realize edemeyerek, alabileceklerinin altında bir oy oranıyla yetinmek durumunda kaldılar.

 

 

Deva Partisi’nin Siyasal Söyleminin Riskleri

 

Geride bıraktığımız 6 ay içinde AK Parti’nin önemli kurmayları tarafından iki yeni parti kuruldu. Süreci hızlı işleten eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 13 Aralık 2019’da kurduğu Gelecek Partisi’nin ardından, Ali Babacan’ın liderliğindeki Deva Partisi de kamuoyuna göre bir türlü kurulamayan ama kendilerine göre rutininde devam eden bir sürecin sonunda nihayet 11 Mart’ta kuruldu. Türkiye’nin mevcut demokratik düzeni dikkate alındığında, AK Parti’den ayrılarak siyaset yapmanın zorluklarını göğüslemeyi göze almak başlı başına bir cesaret örneği sayılabilir.

 

Gelecek Partisi’nin ofansif ve İslami tonu belirgin muhalefetine karşın Deva Partisi’nin özellikle muhalif kamuoyunda yerleşik ve sıklıkla tekrar edilen “AKP de ilk çıktığında böyleydi”, “Bu tablodan onlar da sorumlu”, “Siyasal İslamcı” gibi suçlama ve tepkilere maruz kalmanın getirdiği bir savunma refleksi sebebiyle de AK Parti ve muhafazakâr siyasetin dilini kullanmaktan imtina eden bir siyaset pratiği geliştirdiği görülüyor. Bu partiler her ne kadar AK Parti nezdinde “reise ihanet eden eski refikler” olarak görülse de Deva Partisi için önemli bir kriterin de yeni bir parti olarak ortaya çıkmak, eski AK Partililerin partisi olarak görülmemek olduğu biliniyor.

 

Deva Partisi henüz çok yeni bir parti de olsa mevcut durumda CHP’ye zaruri sebeplerle oy vermeye başlamış apolitik şehirli genç seçmenin, İyi Parti’nin beklentisini karşılayamadığı merkez sağla barışık seçmenin ve Kürt illerinde HDP’nin iş yapabilme gücünden umudunu kesmiş kentli-liberal Kürt seçmenin aklına ve duygusuna daha çok hitap eden bir dille sınırlı kalma riskini taşıyor.

 

Türkiye’de artan enflasyon, yükselen işsizlik oranları, daralan ekonomi ve girilen kriz sonrası AK Parti’nin refahla hatırlanan yıllarının ekonomideki mimarı olarak hatırlanan Babacan, çıkışı öncesi özellikle iş dünyasının önemli bir kısmı ve belirli kesimlerce bozulan ekonominin kurtarıcısı olarak görüldü. Bu beklentinin odağı haline gelerek kurulan Deva Partisi’nin belirginleşen ve genel siyasetinde sürekli vurguladığı sermaye odaklı girişimcilik, kalkınma, teknolojik atılım perspektifinin ön planda olmasının siyasi açıdan ciddi handikapları olacaktır. Başarının, kalkınmanın, ilerlemenin girişim, rekabet ve sermaye ile özdeşleştirilmesi politikaları sınıfsal öncelikler konusunda bir fikir verir. Bilhassa gençlik politikaları gelecek vizyonunu temsil eder.

 

Deva Partisi’nin Babacan özelinde belirginleşen mevcut siyasi yaklaşımı seçkinci bir politika izlenimi oluşturma riskini de barındırıyor. Sabit ücretle çalışan, beyaz ve mavi yakalı genç gruplar için başarının statüsel bir atıfla ele alınması dışlanmışlık hissi uyandıracaktır. Kalkınmacı ve ilerlemeci perspektif, sosyal devlet perspektifiyle orta alt ve alt sınıfları kapsayan bir siyasi vizyonla dengelenirse ancak o zaman bu kesimin de kendini ait hissettiği bir ruh oluşması sağlanabilir. Özellikle sembollerin ve siyasi retoriğin üretilmesinde bunun göz önünde bulundurulması siyasi hareketin toplumsallaşması ve uzun vadede siyasi varlığını ikame edebilmesi için elzem görünüyor.

 

İçinden geçtiğimiz pandemi atmosferinin hâkim olduğu günlerde sınıfsal eşitsizlikler kristalize olarak ayan beyan ortaya çıktı. Sosyal devlet anlayışına olan ihtiyaç yakın tarihte hiç olmadığı kadar kendini hissettirdi. Bu konjonktürde eşitlik ve sosyal devlet anlayışının daha belirginleşmesi, siyasi hassasiyetlerin ve söylemin bu yönde kendini güncellemesi bu yeni toplumsal beklentiyi karşılamak için kaçınılmaz. Deva Partisi’nin şimdiye kadar gerekli sermaye ve networkten yoksun olması sebebiyle girişimciliği değil devlet kurumlarında istihdamı bekleyen taşrada ve kent varoşlarındaki kalabalık genç nüfus için tatmin edici bir vaadi yok. Halihazırda kentli orta ve üst sınıfa hitap eden bir siyasal söylem üretmesi ve AK Parti-MHP oyunun kümelendiği taşraya cazip gelecek ekonomik vaatler ile bağı güçlendirecek bir dil kuramıyor olması Deva Partisi için bir probleme işaret ediyor.

 

Gerek AK Parti’nin politikalarından uzak duruşları gerekse de AK Parti’den ağzı yanmış seçmen kitlesini gözeterek muhafazakâr dili üfleyerek kullanması, partinin kuruluşundan bu yana muhalif seçmeninin Deva Partisi’ne karşı olan defansını kırmakta başarılı olmuş görünüyor. Davutoğlu ve Gelecek Partisi’ne dönük olarak dile getirilen ‘’İslamcı’’ ve ‘’AK Parti’nin devamı’’ şeklindeki eleştirilerin buraya kaymasını engelleyen bu dilin Deva Partisi’nin hedeflediği AK Partili rahatsızları ne kadar tatmin ettiği ise önemli bir soru işareti olarak önümüzde duruyor.

 

Deva Partisi’nin muhalefet bloğundan kendisine akabilecek oyla da büyüyeceği aşikâr lâkin Türkiye’de muhalefet bloğu arasındaki kütlesel değişimlerden ziyade asıl ihtiyaç, muhalefetin teşkil eden yekûnunun büyümesi, dolayısıyla Gelecek Partisi ve Deva Partisi’ne esas olarak AK Parti’den oy akmasıdır.

 

Ömrü daha iki ayı doldurmuş Deva Partisi’nin teşkilat yapısını henüz yeni başlatmakta olduğu, partinin görüntüsünün teşkilat yapısı tamamlandığında tastamam ortaya çıkacağı izahtan vârestedir. Dolayısıyla böyle bir değerlendirmenin erken olduğu düşünülebilir. Ancak yine de muhafazakâr görünümden kaçmak kaygısıyla, kentli ve görece seçkinci bir üslupla siyaset yürütmenin konjonktürel olarak ciddi handikapları olduğunu belirtmek gerekiyor. Deva Partisi’nin 24 Haziran 2018 seçimlerindeki İyi Parti ve Saadet Partisi örneklerini çalışmasında ve hatırlamasında fayda olacaktır.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Her şeyin sermaye merkezli teşekkül ettiği geç modern dünya düzeninde insanlar şimdiye değin bu düzenin “görünür nimetler”inden yararlanmıştı. Covid-19, aslında küresel neoliberal sistemin, yerel bir problemi nasıl küresel bir krize dönüştürebileceğini trajik bir biçimde göstermiş oldu. Böylelikle, küresel sistemde nimetlerin olduğu kadar külfetlerin de herkes tarafından deneyimlenebileceği gerçeği aşikâr oldu.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

“İnsanlık, onu yadsıyan olayların içinde âşıkâne yaşar” diyor Cioran, Çürümenin Kitabı’nda. [1] Öyle ki, bu âşıkâne yaşam, yazarımıza göre kurtlanmış bir çürümüşlüğü netice verir. İnsanı kendine yabancılaştırmada oldukça mahir olan geç kapitalizmin bu çürümüşlükteki payı tahmin edileceği üzere büyük. Modern dünya, insanın “eyleyen” yanını törpüleyerek onu bir “neoliberal süje”ye dönüştürme işlevi gören birçok araca sahip. Bu araçlar ile iç içe yaşamaya âşina oluşumuz, onların iç yüzünü ve hakikatini görmemizi engelleyecek bir duyarsızlaşmayı çoktan netice verdi bile. 

 

Hayatımızın her alanına hükmeden sermaye merkezli neoliberal düzen, inşa ettiği aygıtlar vasıtasıyla bir yandan insanlığımızı ve varoluşumuzu yadsımakta, öte yandan da bu aygıtlarla âşıkâne bir şekilde yaşıyor oluşumuzu netice vermekte. Tüm bu olayların sonucunda çivisi çıkmış bir dünyada sıkışıp kalmış bir insan gerçekliği bizi karşılıyor. Bu yazı, tam da bahsi edilen bu kısır döngünün içinde sıkışıp kalmış insan problemi üzerinden Covid-19 meselesini ele almaya çalışacaktır.

 

Modernitenin Bir Mamûlü: Teknik Beşer

 

İçinde yaşadığımız kentler, Marksist perspektife göre üzerinde sınıfsal çatışmanın cereyan ettiği ve sermayenin berkitildiği mekânlardır. Koronavirüs salgınının dünya sathına yayılması ile birlikte birçok “gelişmiş” ülkede ilân edilen sokağa çıkma yasakları neticesinde mega kentlerin çoğu birdenbire hayalet birer şehre dönüverdi. Şimdiye değin ancak bilim-kurgu filmlerinde karşılaşabileceğimiz görüntüleri artık günlük haber bültenlerinde seyreder hâle geldik. Sermayenin hâkim olduğu, sürekli para harcama ve mütemadiyen tüketme arzusu üzerine kurulan bu mega kentler, âdeta hiç durmadan çalışması gerektiği hâlde herhangi bir arıza neticesinde duraklamış olan dev makineleri andırıyor. Sermayeyi ziyadeleştirmek adına süslenip püslenen bu cazibe merkezleri, müşterisiz metanın zayi oluşunu anımsatan bir biçimde sessizliğe gömülmüş durumdalar. Burada karşımıza çıkan en esaslı soru, bu kentleri hayalet hâline getiren ve modern yaşantımızı sekteye uğratan şeyin salgın mı, yoksa insanın varoluşuna yabancılık teşkil eden sistem mi olduğudur?

 

Şehirlerimizi yok eden saik, diğer bir tabirle onları Latouche’nin zikrettiği üzere “tekno-ekonomik megamakine”yi [2] andıran bir sistemin habitatı hâline getiren şey, bizatihi geç kapitalizmin kendisidir. Modern insanın, tabiat üzerinde egemenliğini tesis ederek kendisini tabiattan tecrit eden bir yaşamı tercih etmesi, hem insanı hem de tabiatı derinden etkileyen sonuçlara sebep oldu. Bugünün insanı, kendini tabiattan bilinçli olarak koparırken bir yandan da kentlerde inşa ettiği beton yığınlarının arasına “yeşil alan” yerleştirmeyi -ya da serpiştirmeyi- ihmâl etmemektedir. Meyve ağaçlarına yer olmayan kentlere görsel yeşilliği tesis eden süs ağaçları hâkimdir. Veblen, bu durumu insanın meralara ve otlaklara olan özleminin bilinçaltı telafisi olarak mütalâa etmişti. [3]

 

İnsanın tabiattan kopuşunun yanında Saruman’ın, orklarıyla birlikte Fangorn ormanını yerle bir ederek giriştiği inşaat faaliyetinin bir benzeri, yani barbarlığın bir türü, bugün uygarlık adına gerçekleştirilmektedir. Bugünkü kentlerimiz, Fromm’un deyimiyle bize o megamakinenin “minicik bir zerresiymiş duygusunu veren bir yıldızlar kümesi”ni andırır. Böyle bir sistem içerisinde “bireyin elinden gelen tek şey, taburda bir asker ya da fabrikada yürüyen bandın başında görevli bir işçi gibi, olan bitene ayak uydurmaktır.” İnsanın eyleyen yönünün örselendiği bu sistem dahilinde birey elbette “edimde bulunabilir, ama bağımsızlık, önemlilik duyguları çekip gitmiştir.” [4]

 

İnsanın ehemmiyetsizleştirildiği ve anlamsal derinliğinin yüzeyselliğe hapsedildiği böyle bir mekândan iyi ve güzel namına bir şeyin sadır olmayacağını görmek, zor olmasa gerektir. Dahası, insanın bu “uygar” faaliyetleri, şehirlerimizi tarumar etmekle kalmadı; insanlık, yabanî hayatı da içine düştüğü bu girdaba sürükleyiverdi. David Attenborough, BBC’de yayınlanan Gezegenimiz-2 (Our Planet 2) isimli belgesel serisinde “Korkutucu gelebilir, ancak bilimsel kanıtlar önümüzdeki on yıl içinde radikal bir girişimde bulunmazsak, doğal yaşama ve toplumlarımızın çöküşüne karşı geri dönüşü olmayan bir zararla karşı karşıya kalacağımızı gösteriyor” diyor. İnsanın kendisini ve dünyadaki diğer canlıları düşürmüş olduğu bu hazin durum, kozmosun düzenini bozdu, dünyanın çivisini çıkardı. Ted Kaczynski, yirmi yıl evvel sanayi uygarlığının, “toplumun dengesini bozan, yaşamı anlamsızlaştıran, insanları aşağılamalara maruz bırakan, yaygın psikolojik acılara yol açan ve doğal dünyayı şiddetli zararlara uğratan” [5] yönlerine temas ettiğinde ikazları çok da ciddiye alınmamıştı.

 

İnsanın çevresine vermiş olduğu zarar ile birlikte aslında makûl bencilliğini de kaybettiği meselesi gündeme getirilebilir, zira beşerin endüstriyel icraatları, insanın, kendisine de zarar verebilecek birtakım faaliyetleri yüceltişini söz konusu ediyor. Öte yandan Spencer’ın faydacılık (utilitarianism) kavramı ile donatılan modern insanın, toplum içerisinde “öteki” ile kurmuş olduğu ilişkinin ciddi biçimde yozlaşmaya uğramış olduğu da bir vakıa olarak karşımızda duruyor. 

 

Žižek, koronavirüs pandemisi üzerine kaleme aldığı yeni kitabında insanın diğerkâm (altruist) yönüne temas eder. Salgının meydana getirdiği bu kriz ortamında bile sınıfsal ayrılıkların belirleyici hususiyetine temas eden düşünürümüz, hâlâ her gün işlerine gitmek zorunda olan mavi yakalıların, hükümetlerin “Evde kalın” çağrıları kapsamındaki müstesna hâllerini ele alırken, toplumdaki ayrıcalıklı kesimin ise bu çağrıya cevap verebilecek güce sahip oluşlarının yanında bu süreci bir fırsata çevirebildiklerini de ifade ediyor ve hepimizin bu süreçte diğerkâm yönümüzü öne çıkarmamız gerektiğini salık veriyor. [6]

 

Žižek’in temas ettiği bu durum, Ali Şeriati’nin, beşeri insan yapan şeyin, onun diğerkâm vasfı olduğunun altını çizdiği tespitiyle bire bir örtüşmekte. [7] Salgınla birlikte toplum içerisinde müstakil bireylerden öte toplumsal varlıklar olduğumuzu daha iyi anlayabileceğimiz bir süreci yaşıyoruz. Dolayısıyla, yaşadığımız sürecin çetinliği, insanın bu süreç içerisinde “öteki” (insan, hayvan ve canlılar) ile şimdiye değin kurmuş olduğu ilişkinin niteliği üzerine uzunca düşünmesinin gerekliliğini de ortaya koymaktadır.

 

Bugün dûçar olduğumuz koronavirüs vahametini modern uygarlığın tabii bir sonucu olarak değerlendirmek, zorlama bir yorum olmayacaktır. Kaczynski, Manifesto’sunda bağımlı hâle geldiğimiz makinelerin bir anlığına çalışmaması durumunda modern uygarlığın çökeceğini öngörüyordu. Bugün, onun öngördüğü bu duruma makine yerine bir virüs sebebiyet vermiş gibi gözüküyor. İnsanın, Tanrı’yı öldürerek büyüsünü bozmakla iftihar ettiği kadim dünyanın yerine özene bezene inşa etmiş olduğu yeni modern dünyasının büyüsünü bozmaya görünmeyen bir virüsün yettiğini hep beraber acı bir şekilde gözlemliyoruz. Bu sürecin en temel saikinin neoliberal düzen ve onun ürettiği beşer olduğunu idrâk etmek durumundayız.

 

Salt teknik vasıflar üzerine yükseltilmiş olan günümüz uygarlığının imâl ettiği teknik insanın aslında insanî hasletlerini yitiren bir “beşer”e tekabül ettiğini Charles Dickens, Zor Zamanlar romanında ustaca ele alır ve beşerin bu teknik özelliklerini hicveder. Shakespeare ise Kral Lear’da uygarlığın ürettiği insan tipolojisini ta o zamanlar “Uygarlık süsleriyle donanmış insan, (..) çırılçıplak iki ayaklı hayvandan başka bir şey değil” diyerek ifade etmeyi tercih etmişti. [8] Son olarak Wachowski kardeşlerin Matrix üçlemesine başvurduğumuzda Ajan Smith’in, insanı bir memeli olarak değil de bir “virüs” olarak tasnif ettiğini görürüz. Smith, filmde bir sahnede insanın diğer memelilerden farklı olarak yaşadığı habitat içerisinde doğal kaynakları sonuna kadar tüketecek şekilde sürekli olarak çoğalan tuhaflığına dikkat çeker ve tabiatta bu şekilde yaşayan bir diğer varlıktan söz ederek insanı en çok ona benzetir: Virüs. 

 

Bugün karşı karşıya olduğumuz yeni tip koronavirüsün yarasadan mı yoksa pangolinden mi insana geçtiğini henüz net olarak bilemiyoruz. Lâkin, insanın kozmosu alt üst ederek inşa ettiği uygarlığın, kozmos içerisindeki canlıların birbirleriyle kurmuş oldukları ilişkileri yerle bir ettiğini biliyoruz. Yerle yeksan olan bu ilişkilerin ortaya çıkardığı bu yeni düzensizlik ortamında her geçen gün yeni bir kriz durumu ile karşı karşıya kalıyoruz. Hâlihazırdaki krizin kaynağını oluşturan koronavirüsün sebebini de burada aramak gerekir, zira bilim insanları, kozmosun bozulan bu yeni düzen(sizliğ)i içerisinde insanın yabanî hayvanları bilinçsizce tüketiminin yanı sıra yabanî hayattaki radikal değişimleri gözlemleyemediğimiz takdirde de yeni başka virüslerle karşı karşıya kalabileceğimiz yönünde uyarılarda bulunuyor.

 

Virüsle Mücadele ve Geleceğin İnşası

 

Geç modernizm ile birlikte hız kazanan globalleşme temayülü, insanları şimdiye değin hiç olmadıkları kadar birbirlerine bağ(ım)lı hâle getirdi. Bugün mazbut bir insanın dahi günlük tükettiği -sıradan addolunan- ürünlerin bir kısmı ithal mamûllerden oluşmakta. Bununla birlikte küresel sistemi çekip çeviren ve küreselleştiren esas saikin sermaye olduğunu biliyoruz. Her şeyin sermaye merkezli teşekkül ettiği geç modern dünya düzeninde insanlar şimdiye değin bu düzenin “görünür nimetler”inden yararlanmıştı. Covid-19, aslında küresel neoliberal sistemin, yerel bir problemi nasıl küresel bir krize dönüştürebileceğini de trajik bir biçimde göstermiş oldu. Böylelikle, küresel sistemde nimetlerin olduğu kadar külfetlerin de herkes tarafından deneyimlenebileceği gerçeği aşikâr oldu.

 

Salgının yarattığı bu ortamda virüsle başa çıkabilmek için devletlerin büyük bir panik içerisinde canla başla mücadelelerine şahit oluyoruz. Bu mücadele kapsamında insanın “normal” kabul ettiği hemen her şeyin rafa kaldırıldığı ve âdeta sosyal bir tecritin ikame edildiği bu süreçte devletin mutlak otoritesi de kendini bariz bir şekilde hissettirir hâle geldi. Dahası, otoriter ve totaliter devletlerin salgın ile mücadelede etmede liberal devletlere göre daha başarılı olduğu gerçeği, kafaları da bir hayli karıştırdı. 

 

Batılı muhayyilenin, beşerî tekâmülün zirvesi olarak gördüğü liberal demokrasilerin büyük bir bocalama içerisindeki biçare hâllerini hep birlikte müşahede ediyoruz. Bazı Avrupa ülkeleri ile birlikte hususiyle ABD’nin karşı karşıya kaldığı hazin manzara, geç kapitalizmin payitahtının virüsün merkezî üssü hâline gelişinin trajik hâlini gözler önüne seriyor. Buna karşın, bürokratik oligarşinin hükümferma olduğu Çin ise totaliterliğin “meyvelerini” yiyor. Bu durumun, Covid-19 salgını sonrası dünyada devletler muvacehesindeki umumî manzarayı etkileyebileceğini söylemek mümkün gözüküyor.

 

Byung-Chul Han, EFE’de yayımlanan ve oldukça kesin yargılar içeren söyleşisinde salgın sonrası dünyanın tesisine yönelik Covid-19 pandemisinin, “biyopolitik karantina toplumu”nun (biopolitical quarantine society) teşekkülüne sebebiyet vereceğini öngörüyor. Han, daha evvel Yorgunluk Toplumu kitabında Foucault’nun, bedenin merkezde yer aldığı ve gözetim-denetim odaklı iktidar teknolojilerinin yönetimin esasını teşkil ettiği biyopolitika kavramını tenkide tâbi tutarak neoliberal toplumlarda insanın arzu ve tutkularına hitap etmeyi ve yön vermeyi mümkün kılan psikopolitika mefhumunun biyopolitikanın yerini aldığını savunmuştu. Yapmış olduğu bu yanlış olmayan tespitte biyopolitikayı tamamiyle devre dışı bırakarak eksik bir kanaate varmıştı Han. Nitekim, bugün karşı karşıya olduğumuz durum, bize bir yandan Foucault’nun kanaatlerinin aslında ne kadar öngörülü olduğunu gösterirken, bir yandan da neoliberal mekanizma içerisinde “birlikte” etkin bir rol oynayan biyopolitika-psikopolitika ikilisinden biyopolitikanın sistem için vazgeçilmez oluşunu söz konusu etmektedir.

 

Pandemi ile birlikte tekrar isminden bahsettiren Foucault’nun, neoliberalizm üzerine yapmış olduğu tüm tespitler, aslında onun insana yaklaşımı üzerinden ele alınmalıdır. Şöyle demişti hazret: “Düşüncemizin arkeolojisinin rahatlıkla gösterdiği üzere, insan, yakın tarihin [18.yüzyılın sonu, 19.yüzyılın başları] bir icadıdır. Ve belki de [bu icadın] sonuna yaklaşılmaktadır.” [9] Foucault’nun burada kast ettiği insan, hiç kuşkusuz “kendini özgür zanneden modern birey”dir. Tarihsel olarak takriben Fransız İhtilâli sonrasına konumlandırmış olduğu bu garabetin bir tür sentetikliği ihtiva ettiğini ve bu yapaylığın da çok sürmeyeceğini tahmin etmişti Foucault. Bugün geç modern bireyin egemen kılındığı küresel dünyada tam da Foucault’nun bahsini ettiği bu bireyin yapıp ettiklerinde aramalıdır tüm bu olup bitenin sebebini.

 

Bahsi edilen görüşler çerçevesinde meseleye ihtiyatla yaklaşıldığında kriz yönetiminin önem kazandığı bu süreç sonunda modern devlet yapılanmasının güçleneceğini söylemek mümkün gözüküyor. İlâveten, Han’ın öngörmüş olduğu, devletlerin, insanların bedenlerini (sağlığını) dijital gözetlemeye tâbi tutacağı biyopolitik mekanizmaların yoğunlaşacağını söylemek de yanlış olmayacaktır. Lâkin, bununla birlikte Han’ın tahmin ettiği gibi bu süreç sonunda Batı’nın (neo)liberal prensipleri terk etmek zorunda kalacağını söylemek yine bir eksiklik olacaktır, zira biyopolitika, her ne kadar liberal değerlerin tam karşısında duruyor gibi gözükse de Foucault’nun düşüncelerinde de tebarüz ettiği üzere en nihayetinde neoliberal yönetimselliğin mütemmim bir cüzüdür ve bizi bekleyen şey de muhtemelen bu cüzün önem kazanması olacaktır. Diğer bir deyişle, Big Data’dan Big Brother’a giden yolun, geç modern dünyanın egemen kıldığı “liberal değerler” açısından bir değişiklik arz etmeyeceğini söylemek, zorlama bir çıkarım olmasa gerektir. Bunun yanında üretim-tüketim ilişkileri üzerine bina edilmiş olan ve birçok krizden güçlenerek çıkan bir politik rasyonalitenin bir anda sistem için hayatî önem taşıyan liberal değerlerden vazgeçeceğini beklemek de çok rasyonel gözükmemektedir. Dolayısıyla, büyümenin ve eski tüketim alışkanlıklarının muhtemelen örseleneceği bu süreçte psikopolitik süreçlerin de yeni dönemin şartları dahilinde değişim göstermesini beklemek, daha ihtiyatlı gözüküyor. Kısacası, yeni bir “normallik” inşa edilirken bu atmosferde bedenin politikasının ön plana çıkması ve ruhun politikasının da tıpkı bir virüs gibi mutasyona uğraması daha olası duruyor.

_______

[1] Cioran, E.M. (2017). Çürümenin Kitabı. İstanbul: Metis, sh. 48.

[2] Latouche, S. (1993). Dünyanın Batılılaşması. İstanbul: Ayrıntı, sh. 15.

[3] Veblen, T. (1990). The Instinct of Workmanship and the State of the Industrial Arts. New Jersey: Transaction Publishers

[4] Fromm, E. (1996). Özgürlükten Kaçış. İstanbul: Payel, sh. 115.

[5] Kazcynski, T. (2013). Sanayi Toplumu ve Geleceği: Manifesto. İstanbul: Kaos, sh. 9.

[6] Žižek, S. (2020). Pandemic: Covid-19 Shakes the World. OR Books

[7] Şeriati, A. (1997). İnsanın Dört Zindanı. İstanbul: İşaret

[8] Shakespeare, W. (2019). Kral Lear. İstanbul: İş Bankası Yayınları, III. Perde, IV. Sahne.

[9] Foucault, M. (2002). The Order of Things, An Archeology of the Human Sciences. New York: Routledge, sh. 67.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Putin’in tepkisinin etkileri görülmeye devam ederken iktidara sıkı sıkı tutunmuşluğunu sorgulama hususunda her zaman dikkatli olmak akıllıca olacaktır. Ancak buradaki meşruiyet sorunları özellikle araştırılmaktadır. İktidarını güçlü bir biçimde “her şeye gücü yeten mistik bir temel”e kuran bir lider en zorlu düşmanı ile nihayet karşılaşmış olabilir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Rusya’nın koronavirüs salgınına erkenden tepki göstermesi bazılarınca övgüyle, çoğunlukla ise şaşkınlıkla karşılandı.

 

Ülkede aylarca, dikkat çekici bir biçimde, düşük bulaşma oranları bildirilirken bugünlerde salgın gücünün doruğuna ulaşmış görünüyor.

 

Rusya, batılı ülkelerin bir çoğu ile kıyaslandığında, bu yeni koronavirüse çabuk ve ciddi bir biçimde tepki verdi. Kremlin 27 Ocak’ta özel bir koronavirüs merkezi oluşturdu ve bundan üç gün sonra da Çin’le sınırının büyük bir kısmını kapattı.

 

Ancak Rusya merkezi hükumetinin bu erken tepkisini, daha fazla eylemde bulunma değil bir sessizlik ve tereddüt süreci takip etti. Diğer devletler kriz moduna girdiğinde Rusya Devlet Başkanı Putin Batılı ülkelere insani yardım teklif etti ve Rus halkına endişelenecek bir şey olmadığı konusunda güvence vermeyi sürdürdü.

 

Ve sadece istatistikleri dikkate aldığınızda Putin’e inanabilirdiniz.

 

Rusya Mart ayı sonlarında hala, ülkede Lüksemburg’daki yeni koronavirüs vakalarından daha az sayıda vaka olmasıyla böbürleniyordu. Gözlemciler şüphelenmeye başlamıştı. Gazeteciler ülke içindeki zatürre vakalarındaki artışın, rakamların düşük kalmasını sağlamak için ölüm raporlarının eksik bildirilmesi ve hatta tahrif edilmesine işaret ettiğine dikkat çekiyordu. Rusya’nın sadece 253 koronavirüs vakası bildirdiği günlerde, Rusya Devlet İstatistik Kurumuna göre Moskova’daki zatürre vakası sayısı yüzde 37 artmıştı. Eksik bildirimlere ilişkin anekdotsal kanıtlar da ortaya çıkmaya başlamıştı. Moskova’da daha önce virüs testi pozitif çıkmış olan yaşlı bir profesörün ölüm sebebi ilk başta hükumet tarafından “koronavirüs” olarak bildirilmiş ancak daha sonra “kan pıhtılaşması” olarak değiştirilmişti. Volgagrad’daki doktorlar önceki yıllarla kıyaslandığında on kat fazla zatürre vakası bildirmeye başlamıştı. Kremlin’in sağlık istatistiklerini siyasi amaçlar için manipüle etmesinin son örneğini bulmak için, Putin’in kardiyovasküler hastalıklara karşı tepkisinin bir sonucu olarak kalp ile ilgili hastalıklardan kaynaklanan ölümlerde yıldan yıla düşüşün takip ettiği ve buna karşılık nadir ya da sınıflandırılamayan hastalıklar nedeniyle ölüm sayılarında neredeyse eş değer bir artışın yaşandığı 2015 yılına kadar geri gitmek gerekiyordu.

 

Ancak yine de şu soru sorulmaya devam edildi: Rusya gerçekten herkesten daha mı hazırlıklıydı?

 

Nihayetinde Rusya’nın, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 2005 Uluslararası Sağlık Tüzüğü uyarınca kabul edilen standart ve gerekliliklere uygunluğunu değerlendirmek üzere geliştirilen izlemesi çerçevesinde, neredeyse mükemmele yakın bir Çekirdek Kapasiteler Endeksi skoru (Core Capacities Index) bulunuyor. Ülkede ayrıca kişi başına düşen ventilatör sayısı Batı ülkelerinin pek çoğundan daha yüksek, ki bu da ölüm oranın Nisan ayı boyunca dikkate değer bir biçimde düşük olmasını açıklamaya yardımcı olabilir.

 

Ancak bu göstergelerin ikisi de detaylı incelemeye dayanmıyor. Çekirdek Kapasiteler Endeksi önemli ölçüde bir ülkenin kendi değerlendirmesine dayanırken, oldukça bol olduğu rapor edilen Rus tıbbi malzemelerinin büyük oranda kusurlu olduğu kanıtlanmış durumda. Rusya, sağlık sistemi hazırlıklı olsaydı dahi ülkedeki yaygın diğer sağlık sorunları nedeniyle ulusal bir sorunla baş etmek zorunda kalacaktı. Ilımlı bir şekilde ifade etmek gerekirse, Rusya başlangıç olarak sağlıklı bir ülke değildir. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana ülke, orantısız olarak yüksek oranda kalp hastalıkları ve alkolizm ile karşı karşıya kaldı. Rus nüfusunun neredeyse üçte biri sigara kullanıyor ve erkekler için ortalama yaşam beklentisi sadece 66.

 

Mart ayının son haftası Hükumetin tepkisinde bir dönüm noktası oldu.

 

30 Mart’ta, Putin’in küresel salgın hakkındaki endişeleri dindirmek için ortada görünmesinden sadece beş gün sonra, Moskova Belediye Başkanı Sergei Sobyanin 12,5 milyon kişinin yaşadığı şehirde kısıtlı bir kapatmaya gidileceğini açıkladı. Moskova’daki sokağa çıkma yasağı Rusya’da uygulanan bu tür önlemlerin ilkiydi. 30 Mart’ta, Başbakan Mişustin tüm diğer kent ve bölgeleri ‘Moskova’yı izlemesi ve benzer sınırlamalar uygulaması’ konusunda uyardı. Putin, 25 Mart’taki ilk konuşmasında dokuz günlük bir tatil ilan ederken, potansiyel olarak popülerliği olmayan tedbirleri başlatmayı başbakanına ve Moskova Belediye Başkanı’na bırakarak, uygulanması an meselesi olan izolasyon kısıtlamalarından bahsetmekten dikkat çekici bir biçimde kaçındı. Kremlin daha sonra, 9 Mayıs Zafer Günü kutlamaları için yapılacak olan kitlesel askeri geçit törenlerini ve Putin’in iktidarını 2036 yılına kadar uzatmasını sağlayacak ve 22 Nisan’da yapılması kararlaştırılmış olan anayasa referandumunu erteledi.

 

Nisan ayının ilk haftasından sonra Kremlin’in iyimserliği neredeyse geçmişte kalan bir anı gibi görünüyordu. Moskova’da kısıtlayıcı tedbirlerin yürürlüğe girmesinin ardından Rusya Sağlık Bakanı Mikhail Murashko, 9 Nisan’da hastanelerin tüm zatürre vakalarını olası koronavirüs vakaları olarak tedavi edeceğini duyurdu ki bu durum olasılıkla başlangıçta eksik bildirilen vakalar olduğunun üstü kapalı bir kabullenişi idi. Yine de patologlar, Sağlık Bakanlığı’nın sağlık çalışanlarına “ölümleri koronavirüs dışındaki nedenlere bağlamalarını” söyleyen bildirimleri konusunda verdiği ayrıntılara dayanarak, Moskova’daki yetkililerin koronavirüs ölümlerinin yüzde 60 kadarının açıklanan resmi rakamlar içinde bulunmadığına inanmaktadır. Bunun yanı sıra, bu süreçte sağlık servisleri testleri artırdı ve bunu izleyen haftalarda günlük yeni koronavirüs vaka sayısı rekor seviyeye ulaştı. Koronavirüs vakaları Mayıs ayı başında altı gün üst üste 10000’den fazla arttı.

 

14 Mayıs itibariyle Rusya 252,245 vaka ve 2,305 ölüm bildirdi.

 

Ve Rusya’da bu durum bir sorun olarak kabul edildiğinde, Kremlin çözüm bulma konusunda valiler ve belediye başkanlarının kararlarına riayet etti.

 

Putin kamuoyuna sadece kestirilemeyen şeyler ve güvenceler sunmuşken, Belediye Başkanı Sobyanin koronavirüs ile mücadeleye öncülük etmektedir. Belediye Başkanı ön kısıtlama tedbirlerini uygulamakta, hastaneler inşa etmekte ve halka hastanelerin durumu hakkında dürüst uyarılarda bulunmakta. Mişustin’in Rusya genelinde bölge liderlerini Moskova’dakine benzer sınırlamalar getirmeye çağırdığı 30 Mart tarihli açıklamasından sonra, ülke genelinde koronavirüs hakkında “yanlış bilgi”nin yayılması konusunda cezai sorumluluk, karantina ihlaline karşı ağır para cezaları ve hükumetin bireylerin konumlarını ve etkinliklerini takip etmesini sağlamaya yönelik mobil takip uygulamalarının yüklenmesini zorunlu kılan kanunların uygulanmaya konulduğu görüldü. 30 Mart’ta izolasyon kısıtlamasının hayata geçirilmesinin hemen ardından, Sobyanin tüm Moskovalıların telefonlarına, talep edildiği takdirde polise sunulması gereken, QR kodları indirmek zorunda olduklarını duyurdu. Belediye Başkanı sınırlamalara uymayanları cezalandırmak için yüz tanıma teknolojisi kullanımını da başlattı. Muhalefet liderleri, mükemmel insan hakları kayıtlarından çok uzak olan bir ülkede, bu yeni gözetim önlemlerinin bir “dijital toplama kampı”nı getireceği uyarısında bulunuyorlar.

 

Tepki verme konusunda Sobyanin’den daha yavaş olmakla birlikte, Rusya genelinde valiler de Nisan ayı boyunca önleyici tedbirleri yavaş yavaş halka açıklamaya başladılar. Valiler kamusal alanda maske takma gerekliliğine ilişkin hükumet kararnameleri yayınladılar. Sverdlovsk Valisi Yevgeny Kuivashev bu kurala uymayanlara para cezası vererek bunu bir adım daha ileri götürdü. Diğer bölgelerde yetkililer Kremlin’in kılavuzluğu olmadan salgını kontrol etme mücadelesi vermekte. Kuzey Osetya-Alanya Valisi Vyacheslav Bitarov Vladikavkaz’da uygulamış olduğu kısıtlama tedbirlerini protesto etmek için toplanmış olan bir kalabalığın önünde konuşma yaptığında sesini duyuramamış ve bezmişti. Vali “Bu hastalığı ben icat etmedim ve yapılacak tek şey evde kalmak” diyerek protestocuları ikna etmeye çalışmıştı.

 

Salgın bazı bölge liderleri için şiddetli siyasi zararlara yol açtı. Moskova’daki kısıtlamaları takip eden haftada, 24 saat içinde, dört vali istifa etti.

 

Salgının sert bir biçimde vurduğu Komi Cumhuriyeti’nin kuzey bölgesinde, Nisan ayı ortasında hastanelerin aşırı dolduğu bildirilmekte iken, yetkililerin salgından ziyade salgına ilişkin bilginin yayılmasını önleme konusuna daha fazla ağırlık vererek, kaynaklarını eleştirenleri sorgulamak için kullandığı görülmekte idi. Bu elbette, yeni valinin selefinin salgını daha en başta açıklamış olduğu için görevinden alınmasının ardından olmuştur.

 

Rusya Federasyonu Yüksek Mahkemesi de, halihazırda Kremlin karşıtı aktivistlere yönelik baskı aracı olarak kullanılmakta olan yeni kanunları incelemeden onaylarken, ceza sisteminde yoğunluğu azaltmaya yönelik tavsiye kararları yayınlayarak koronavirüse tepki vermekteydi.

 

Putin, bu süreç boyunca hemen hemen hiç kamuoyu önüne çıkmadı. Doğrudan Putin tarafından yayınlanan en sıkı tedbir Mayıs ortası itibariyle ulusal “işe gitmeme” tedbirinin uzatılması oldu.

 

Hastaneler dolup taşmış ve ölümler artıyorken Putin’in kamuoyundan uzak durma yaklaşımı pek çok gözlemciyi şaşırtmakta. Bazıları Putin’in acil kısıtlayıcı tedbirlerle ilişkilendirilmemek için, taktiksel bir önlem olarak, uzakta durduğuna inanıyor. Bu bakış açısıyla Putin, Vladikavkaz’da görülen protesto gibi, halkın tepkisini yerel ve bölgesel yetkililerin çekmesine izin vererek “paratoneler” oluşturuyor olabilir. Ancak bazıları, Sovyetler Birliği’nin düşüşünden bu yana görülen en büyük iç kriz boyunca ortalıkta bulunmayışının Putin yönetiminin meşruiyetine zarar vereceğini ve merkezi hükumetteki iktidarın kutsallığını genel olarak zayıflatacağını öne sürmekte. Rusya Bilimler Akademisi’nden Aleksandr Tsipko Moskovskij Komsomolets’te şunları yazdı: “Sadece birkaç haftada, koronavirüs Rus gücünün her şeye kadir olduğuna ilişkin geleneksel düşüncemizi yerle bir etti. Yetkililerin istedikleri her şeyi yapabileceklerine, ülke ve dünya üzerinde gerçek egemenlikleri olduğuna dair inancımızdan bir şey kalmadı.”

 

Tsipko’nun gerekçesi bütünüyle subjektifken, Rus halkının tepkisi objektif bir biçimde Putin’e karşı düşmancaydı.

 

Rusya’nın tek bağımsız anket kuruluşu Levada Center, Putin’in görev onayında Mart ayı boyunca yüzde 6’lık bir düşüş olduğunu bildirmiştir. Putin yanlısı web siteleri dahi Kremlin lideri için tarihi derecede düşük görev onayı oranları yayınlamıştır. Putin, krizin sorumluluğunu belediye başkanları ve valilere atma stratejisi gütmüşse bile bunu yeniden gözden geçirmeyi isteyebilir. Levada Center’ın bir başka anketi Rus halkının büyük bir kısmının yerel liderlerinin salgına verdiği tepkiyi Putin’inkinden daha fazla onaylamış olduğunu ortaya koymuştur.

 

Putin’in tepkisinin uzun vadede etkileri görülmeye devam ederken iktidara sıkı sıkı tutunmuşluğunu sorgulama hususunda her zaman dikkatli olmak akıllıca olacaktır. Ancak buradaki meşruiyet sorunları özellikle araştırılmaktadır. İktidarını güçlü bir biçimde “her şeye gücü yeten mistik bir temel”e kuran bir lider en zorlu düşmanı ile nihayet karşılaşmış olabilir.

 

Rusya’nın büyük kentlerinde hemşireler ve doktorlar koşulları protesto ederek istifa ederken, hastalanan doktorlar çalışmaya devam etmeye zorlanmakta. Moskova’nın Kommunarka şehri yakınlarında bulunan temel koronavirüs hastanesinde, kendilerine yetersiz yemek verildiği, steril olmayan sağlık malzemelerinin tekrar kullanımına zorlandığı ve Başkan Putin’in acil servis çalışanlarına ödeme sözü verdiği ek ödemeleri almadıkları şikayetlerinde bulunan hemşire ve sağlık personelinin toplu bir çıkışı görüldü. “Rusya’nın Elmas Prensesi” olarak tanımlanan Saint Petersburg Vredena Enstütüsü 9 Nisan’da hastane içinde salgın görülmesinin ardından kapatılmış, sağlık çalışanları da bina içinde tecrit edilmişti. Bundan iki hafta sonra, 500 ila 700 arasında hasta ve sağlık personeli hala hastanede karantina altında tutulurken bir doktor, içerideki meslektaşlarının yaklaşık yüzde 80’inin hasta olduğunu bildirmişti. Bir diğer doktor Youtube aracılığıyla, kendileri de hasta olan Hastane’deki hemşire ve doktorların, kendilerinin ne zaman tedavi göreceğini bilmeden, hala hastalarına bakmakta olduklarını paylaştı. Daha küçük şehirlerde ve kırsal alanlarda ise bu kriz, sağlık hizmeti veren kurumların sayısında yaşanan on yıllık bir düşüş ile şiddetlenmiş, Virjinya Commonwealth Üniversitesi’nde siyaset bilim profesörü olan Judyth Twigg tarafından Atlantik Konseyi Webcasti’nde ifade edildiği gibi, milyonları “kelimenin tam anlamıyla sağlık hizmetine sıfır erişim”le bırakmıştır.

 

Rusya’nın doktor ve hemşireleri tıbbi malzeme bulunmayışını ve hükumet tarafından koronavirüs hakkında yanlış bilgi verildiğini açık yüreklilikle dile getirmektedir. Hükumetin vaka ve ölüm sayısı bildirimlerine inançlarını kaybetmiş olan doktorlar, virüs nedeniyle ölen sağlık personelini saymak için kendi web sitelerini kurdu. Anılanlar Listesi başlığını taşımakta olan bu web sitesindeki listede 190 isim bulunmaktadır. Bu doktor ve hemşireler hükumet aleyhinde konuşarak hayatlarını ve özgürlüklerini daha fazla riske etmektedir. Rusya’nın bildirdiği rakamların geçerliliğine ilişkin eleştirilerde bulunan Göz Hastalıkları Uzmanı ve Tabipler Birliği Başkanı Anastasia Vasilieva 3 Nisan’da bir Rus köyüne maske götürürken gözaltına alındı. 22 Nisan’da Rus doktor Aleksandr Shulepov kendisine COVİD19 tanısı konmuş olmasına rağmen acil serviste çalışmayı sürdürmeye zorlanmış olduğunu açıkladı. 2 Mayıs’ta ise hastanenin ikinci kat penceresinden düştü.

 

Shulepov, geçtiğimiz iki haftada hükumetin salgı önlemlerine eleştirel bir tutum alan ve pencereden düşen üçüncü Rus doktor oldu.

 

Kriz, sınırlı sayıda personel ile çalışan ve hükumetin toplantılarını video konferans yoluyla düzenlediği Kremlin’e bile sıçradı.

 

Başbakan Mişustin 30 Nisan’da kendisine Covid 19 teşhisi konulduğunu duyurdu ve iki hafta sonra Kremlin’in Basın Sözcüsü Dmitriy Peskov virüs nedeniyle hastaneye yatırıldı. Putin Mişustin’e teşhis konulduğu gün Andrey Belousov’u başbakan vekili olarak atayan bir kararnameye imza atarak şüphe oluşturdu. Rus Anayasası’nın bakan vekiline kısa bir süreliğine başbakanın görevlerini üstlenme yetkisi veren 8. maddesi uyarınca bu tür bir kararın gereksiz olduğu dikkate alındığında bu adım endişeye neden oldu. Bazıları Mişustin’in iyileşmesinin akabinde görevine geri dönmeyeceğine inanıyor — bu düşünce Putin’in bu tür bir kriz anında Mişustin’in ekonomi uzmanlığının artık ideal olarak kullanışlı olmadığı inancına dayanmakta.

 

Putin, en kötüsünün henüz gelmediğini açıkladı ve Rusya’nın kötüleşen koşullarla nasıl başa çıkacağı hala belirsiz. Pek çoklarının çağrıda bulunduğu gibi ülke çapında bir olağan üstü hal olup olmayacağı belirsizliğini korumakta. Bu tür tedbirler daha müdahaleci güvenlik hizmetine izin verebilir ve halihazırda söz konusu olan kısıtlamalara hukuki bir dayanak sağlayabilir. Ancak aynı zamanda Hükumet’in ülkedeki özel işletmelere tazminat ödemesini gerektirmesi de olasıdır. Bu tür bir yüksek profilli hareket Putin’in şimdiye kadarki serbest ekonomi ilkesine dayanan yaklaşımına ters düşecektir.

 

Ancak ülke genelinde bazı ekonomik destek biçimleri kesinlikle gerekecektir. Neredeyse kesin bir biçimde tüm büyük ülkelere hızlıca yayılacak olan ekonomik kriz olasılıkla Rusya’ya da ulaşacaktır ve Moskova ile ülkenin nispeten iyi durumda olan kısımları bundan kaçınamayacaktır. Uluslararası Para Fonu Rusya ekonomisinin 2020 yılında yüzde 5,5 küçülmesini beklemektedir.

 

Belediye Başkanı Sobyanin, Rusya’nın koronavirüsle mücadelesinin fiili olarak şimdiki sembolik başkanı, 7 Mayıs’ta haber ajanslarına gerçek vaka sayısının bildirilen rakamların iki katı olmasının olası olduğunu açıklamıştır. Bu durum Moskova nüfusunun yaklaşık yüzde 2.5’inin, yani 300 bin kişinin bireyin enfekte olduğu anlamına gelmektedir. Sobyanin’in açıklamaları vaka sayısı ve resmi devlet istatistikleri arasında süregelen tutarsızlıkları vurgularken, bu tür bilgileri aktaranın Sobyanin olması, bu kriz zamanında Putin’in dikkat çekici yokluğunun altını çizmektedir.

 

Putin için bir referandum ve bir askeri geçit töreni ile kutlanacak bir bahar gibi görünen gelecek hızla bunun dışında bir şeye dönüştü. Durum, yanlış bildirimlerin bir istikrar görüntüsü yansıtamayacağı bir noktaya gelerek kötüleşti. Doktorlar Rusya’nın en büyük hastanelerinden bazılarındaki vahim durumu göstermek için Youtube’dan görüntü yayınlamakta. Putin’in mutlak güce sahip hükumet imajı ise her gün biraz daha çatırdıyor. Her yeni gün neredeyse yeni bir rekor sayıda koronavirüs vakası ortaya çıkmakta ve hastaneler halihazırda vakalarla dolu. Görünen o ki, Rusya için kriz yeni başladı.

 

Bu yazı 15 Mayıs 2020 tarihinde Lawfare sitesinde yayımlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Son

Covid-19 fırtınası daha geçmeden, sonumuzu konuşmayı imkânsız kılacak kadar uzun vadeli gelecek tahminleri ve hedefleri ortalığı sarmış durumda. Hatta imar rantı koklayan simsarların keskinliğiyle gelecek tahminlerinde bulunanlar, Camus’nun Veba’sından fırlamış Cottard gibi, Korona’nın “sebep olacağı fırsatlar” diye ifade ettikleri ve altında onlarca başlığın doldurulduğu yeni bir alanı bile zuhur ettirdiler.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

“Devran ne zamanda ola ahir
Her devrinde ne ola zahir” [1]

 

“Dünyanın en kötü radyo-ekolojik felâketine yol açan patlamanın olduğu nükleer santral Çerbobil’i ziyaret ancak rehberli turlarla mümkündür. Kiev’den yapılan pürüzsüz bir tam günlük metruk saha gezisi, bu felâketi ve bölgeyi idrak için ihtiyaç duyacağınız temel değerlendirmeleri sunmaktadır. Çernobil metruk bölgesini keşfedin ve Pripyat dahil olmak üzere yakınlardaki terk edilmiş kasabaları ziyaret edin. Eko-temiz bir kantinde akşam yemeği de rahatınız için programa dahildir. Kişi başı fiyat 117 Dolar.” Tripadvisor’da satışa yukarıdaki cümlelerle sunulan apokaliptik turu grupla değil de yalnız, yani kişiye özel yapmak isterseniz, fiyat üç katından daha fazla artarak 397 Dolara fırlasa da bu turun imkânlarıyla “Zalissja kasabasını görme fırsatının yanında Kızıl Orman’ı da keşfetme imkânı sunuluyor. Ayrıca gizli Duga askeri radar istasyonunu ziyaret” de cabası.

 

Post-apokaliptik turizm insanoğlunun sona dair kadim ilgisinin bir göstergesi sadece. Hoş ne ziyaret edenler ne de pazarlayanlar asla üstlerine alınmıyorlar ama son, orada öylece durmaya devam ediyor. “Son”un yetim ve öksüz olmasında fazlaca şaşılacak bir durum yok aslında. Nihayet “son”un çok da cezbedici bir tarafı yok. Zira fantastik teoriler, renkli apokaliptik projeksiyonlar, bilim kurgu romanlarının sayfalarına sığan çarpıcı nihayet hikâyelerimiz veya kutsal kitaplarda akıbetimize dair yapılan uyarılar insanoğlunu “kıyameti” için sarsmaya yetmiyor.

 

Bir Post-Truth Fikri: “Son”

 

Çernobil kazası 34 yıl önce yaşandığında, Türkiye’yi de etkileyen bir felâket olmasına rağmen, ancak Rusya’nın son yıllardaki stratejisiz ve anlamsız küresel hamlelerine Amerika’nın orantısız cevabını bir dizi marifetiyle vermesiyle ülkemizde de tekrar gündem oldu. Çernobil’in, nam yapan bir TV dizisi hâline gelmesi bile yaşanan trajedinin, çevresel etkilerinin, sebep olduğu acıların, hepsinden önemlisi yaşanan “sonun” tekrar konuşulması yerine popüler post-truth (hakikat sonrası) tartışmalarının açtığı zemine bol bol aforizma, süslü replikler ve yersiz atıflarla hizmet etmesine mâni olamadı. Covid-19 küresel salgınının bütün dünya gündemini belirlemesiyle birlikte, Çernobil’in de yeniden zikredilmesi gecikmedi. Tahmin edileceği üzere yine ana konumuz felâketin sebep olduğu “son” değil, “Çin’in Çernobil momenti” şeklinde özetlenebilecek, Çernobil’de yaşanan kıyametten ziyade “Çernobil dizisiyle” anlatılan (Çin) yalanlar(ın)a referanstı.

 

Oysa insanoğlu niçin ve nasıl var olduğundan çok daha fazla nasıl bir “sonu” olacağıyla her zaman daha ilgili oldu. Ölüm tartışmasız bir şekilde insan için doğumdan daha merak uyandıran bir olgu. Elbette özellikle kendi ölümü. Dünyanın sonuna dair merak da en az sonrasına duyulan kadar oldu hep. İbrahimî gelenekte kıyametin ehemmiyetini hatırlamak, ortaya çıkmış olan devasa literatüre sadece göz atmak bile “son” fikrinin ağırlığını hissetmek için yeterli olsa gerek. Hele sonrasına, kıyametin akabinde yaşanacaklara, ahiret hayatına dair çok daha geniş ve yaratıcı bir alan mevcut. Yine de insanlık tarihinin büyük bir kısmının “son”la alakalı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

 

Fiten, Kıyamet ve Ahiret

 

Fiten hikayelerinin olmadığı, kıyamet alametlerinden mahrum ve ahiret hayatının düşünülmediği bir dünya ve insanlık tarihi nasıl olurdu? Kıyametin ve ahiretin sebep olduğunu sanatsal üretimi gözümüzün önünden geçirmeye cesaretimiz var mı? Ya da fiten kültüründen yoksun bir siyaset, eskatoloji olmaksızın tarih nasıl yazılırdı? Gazali’den Dante’ye, İbn Sina’dan Michelangelo’ya neler akamete uğrardı? V. yüzyılda Dünya’nın Altı Çağı Hıristiyan tarihsel dönemselleştirmesini yazan Aziz Augustin’de kayda geçmiş hâliyle, Hz. İsa’nın havarilerinin yeryüzünün “son günlerini” yaşadıklarını görünce, insanlığın “sonu” konusunda oldukça erken kanaatler geliştirmiş olduğu söylenebilir.[2] Büyük ölçüde Yahudilik ve Hıristiyanlıktan mühtedi isimler marifetiyle hadis külliyatına giren geniş, gizemli ve bir o kadar da renkli fiten ve melahim kültürüne göz atmak da İslam tarihindeki “son ve alametlerine” dair derin izleri görmek için kâfidir. Açıkçası “son” fikri olmaksızın ölümlülerin yaşamasının mümkün olmayacağı gerçeği her çağda insan için “sonuyla” barışık olmasa da, oldukça sıkı bir ünsiyet kurmasına yetmiştir.

 

Covid-19’un insanlığın kendi sonuyla biraz daha fazla ilgilenmesi için mühim bir fırsat sunduğu konusunda en azından şöhret sahibi kalem erbabı arasında şüphe yok. Artık beş ay sonra, bu safhasında, maruz kaldığımız infodeminin dozajının da azalmasıyla biraz daha fazla kendisine alışmaya başladığımız pandemi, gerçek bir sonu hissetmek ve düşünmek için nispeten eşitlikçi bir imkân sağlıyor. Covid-19, Maya takvimi matematiği, göktaşlarının hızları ve yörüngesi, küresel ısınmanın tahmin edilenden birkaç derece daha fazla olması senaryoları ve artık cazibesi kalmayan nükleer savaşlardan çok daha sahici, şimdi ve hızlı bir sonu insanlığın önüne sunmuş durumda.

 

Sona dair kurumsallaşmış merakların olduğu bir çağda, herhâlde bu yeni sonumuza da bir nebze olsun hak ettiği ilgi gösterilir. Kaldı ki felâket tellallığı uzunca sayılabilecek bir süredir bireysel bir faaliyetten ziyade ciddi ciddi bir cemaat meşguliyetine dönüşmüş durumda. Hatta bir profesyonel meslek grubu olduğu bile söylenebilir. Dini metinlerdeki kıyamet tasvirleriyle, işaretleriyle ve alametleriyle yarışırcasına seküler apokaliptistler birkaç yüzyıldır ciddi mesafe aldılar.

 

Apokaliptistlerin emeklerine yeterince saygı duyulmadığı iddia edilebilir. Zira kendileri, didik didik edileceğinden emin oldukları her kıyamet senaryosunu bir telkâri gibi işlemektedirler. Muhakkak müritleri olmakta, ateşli havarileri davet için bin bir türlü tahkiri göze almaktadırlar. Buna rağmen ne itibarda ne de iknada arzu edilen rağbeti görememektedirler. Gerçekten her defasında maruz kaldıkları muamele, onların adeta Kasandra lanetini tekrar tekrar yaşamalarına yol açıyor.

 

Her ne kadar Scientific American dergisinin 130 yıl evvelki nüshasında, “Dünyanın Sonu” başlıklı yazıdan “medeniyetin ve terakkinin çağımızda ulaştığı merhaleye rağmen, Dünya’nın nihayete yaklaştığını ilan eden insanların olması ve daha da kötüsü birilerinin de bunlara inanmasının mümkün olmaması beklenir. Fakat durum beklediğimiz gibi değil. Belki de Orta Çağ kahinlerinin takipçisi olan, saçma kehanet usullerine şeksiz şüphesiz itimat eden birkaç şarlatan, Dünya’nın 1898 içinde, bazıları da 1901’de son bulacağını tahmin ediyorlar. Cehaletten kaynaklanan bu garip tahminler bize okurlarımıza kısaca bu olayın rasyonel sebeplerini anlatmamız gerektiğini gösterdi. Bugün elimizdeki bilimsel veriler bütün kâinatın değil, sadece dünyanın yani yeryüzünde hayatın gaipliğine yol açabileceğini gösteriyor. Bundan dolayı, ümit ederiz ki büyücü ve soytarıların kehanetleriyle bir şekilde ürkmüş olanlar mutmain olurlar”[3] cümleleriyle öğrendiğimiz ihtilaf bugün devam etse de apokaliptikler için kat edilen yolun az olduğunu kimse iddia edemez.

 

Bu mesafenin kahir ekseriyetinin 20. yüzyılda alındığını söylemekte fayda var. Hatta 2002 sonrasında SARS’la birlikte konuya dair başlayan ilginin neticesinde, Korona virüsünün ismini, menşeini ve nasıl yayılacağını seneler öncesinden yazmış bilim kurgucuların ve futuristlerin kitaplarından sayfalar, Covid-19 pandemisiyle birlikte milyonlarca kez paylaşıldı. El Hak, tıpatıp, Wuhan şehrinin ismi dahil hemen her şeyi geçmişte yazmış, daha da ileri gidip biz fanilerin bu küresel salgını nasıl tecrübe edeceğimizi de anlatmayı ihmal etmemişlerdi. Böyle olunca da, cari bilimsel bilgi ve veriler ışığında dünyanın sonuna dair genel yaklaşım pek de parıltısız durabilir. Son tahlilde bayağı bir adamın tafsilatlı bir şekilde müdrik olduğu bir konuya dair merakın fazla olmamasından tabii ne olabilir?

 

Bir başka yıldız bakiyesinden mütevellit bir yıldız olan güneşteki hidrojenin önümüzdeki 4-5 milyar yıl içerisinde tükenmesiyle başlayacak içine çöküşün doğurduğu “kırmızı devin” Dünyamız dahil gezegenleri yutması şeklindeki bilimsel son fikri, belli ki birçokları için oldukça ana akım bir yaklaşım olarak görülüyor. Alternatif son konusunda oldukça renkli, heterodoks ve yaratıcı teoriler de var. Ancak hem bilimsel Ortodoks son yaklaşımın tarzını hem de sona ulaşma süresini ilgi çekici bulmayanların sayısı hiç de az değil.

 

Çernobil gibi bir kıyamet turizmi mıntıkasına sahip olmamasından mıdır yoksa 125 nanometre büyüklüğündeki virüsleri de görebileceğimiz radyasyon ölçen dozimetreler gibi cihazlarımız olmadığından mıdır bilinmez, Covid-19’lu bir son fikri beklenen ilgiyi uyandırmadı. Asıl merak bugün itibarıyla yarına odaklanmış durumda. Post-korona dünyası ya da Covid-19’un ahiret hayatı çok daha fazla merak uyandırdı. En azından yazılıp çizilenlerden, insanların etkileşimlerinden bunu çıkarmak mümkün. “Korona sonrası …” kalıbında üç noktanın jeopolitikten dine, siyasetten eğitime akla gelebilecek bütün tema başlıklarıyla doldurulduğunu gördük.

 

İnsan DNA’sı üzerine yapılan son çalışmalar, 73.500 yıl önce son süper patlamanın ardından türümüzün kıl payı kurtulduğunu ve yaklaşık 65 milyon yıl önce, on kilometrelik bir asteroit gezegene çarptığında etrafta olsaydık, dinozorlarla birlikte yok olacağımızı ortaya koyuyor. Hepimiz tek bir güneş sisteminde tek bir gezegenle sınırlı kaldığımız sürece, uzun süreli hayatta kalma mücadelemizin her zaman kırılgan olacağı gerçeğiyle yüzleşmeliyiz. Teknolojilerimiz ne kadar güçlü olursa olsun, Dünyanın beşiğinde olduğumuz sürece her zaman doğanın her şiddetli kaprisine tehlikeli bir şekilde maruz kalacağız. ‘Yakın-kıyamet’ senaryosunu reddetsek bile, bir tür olarak ilerlememiz, Dünya var olduğu ve biz de üzerinde olduğumuz sürece düzensiz aralıklarla ortaya çıkacak bir dizi küresel doğal afet tarafından sürekli olarak engellenecek veya geri çevrilecektir.[4]

 

Schopenhauercı Pesimizm ve Kıyamet Saati

 

Hâl bu olunca, hayatımızın “can sıkıntısı ile acı arasında gidip gelmesinin”, gezegenimizin sonu hakkında fazlasıyla endişeli apokaliptik cemaatlerin özel bir dikkatle okuduğu “Schopenhauercı bir pesimizm” ile dünyamız için en hayırlı sonun “aydaki gibi yaşamsız bir hayatın”[5] olmasını da savunabiliriz. Dünya’nın “tasavvurumuz”, varlığımızın bir “hata” olduğunu söyleyen Schopenhauer’a kulak verildiğinde, “dünya ıstırabını” bitirmek için “yaşamsız bir hayat” tercih edilecek bir “nihayet” olabilir. Bu denli yeise düşecek bir durum var mıdır? Niçin olmasın? İnsanlık haline dair umutlu olmak için çok fazla sebebimiz bulunmuyor ve eğer tarihin bir ritmi var ise içinde bulunduğumuz döngünün fazlaca hayra alamet olmadığını da söyleyebiliriz. İnsanoğlunun sık sık içine düştüğü yeis de son noktayı koyma konusundaki abartılı iddiaları da yanıltıcı olmuştur. Ama her durumda kazânın mümkün olduğuna inanmamız için tarihe bakmak yeterlidir.

 

Dünyamızın sonuna dair her türlü tehir yaklaşımına olan sempatimiz kendi sonumuz için fazlasıyla geçerli. İş ciddiye binince, edebiyat derslerinde “kendi ölüm ilanınızı yazınız” kompozisyon ödevine verilen cevaplardan daha karmaşık bir hâl alıyor son. Her ne kadar atalarımıza göre çok daha uzun yaşıyor olsak da, onlardan farklı olarak genellikle evimizde vefat etmiyoruz, ölüm sebeplerimize ve sürecimize dair çok daha fazla şeyi biliyoruz. Aynı şekilde atalarımızın hayal dahi edemeyeceği sağlık hizmetlerini alarak bu dünyadan göçüyoruz.

 

Korona bütün hayatımızı durdurmuş, hiç değilse ciddi şekilde yavaşlatmış olmasına rağmen ölüm sürecini birkaç haftaya indirerek hızlandırdı.[6] Ölüm telakkimizin derinden değişmesine yol açması beklenen bu duruma rağmen, “son” fikri hâlâ insanın barışmayı düşünmediği bir vakıa veya merhale olmaya devam ediyor. En fazla kıyamet saatine dair işaretlerle ama daha fazla o alametlerin nasıl ortadan kalkacağıyla ilgileniyoruz. Hatta 73 yıldır Chicago’da kıyametimiz için bir saat bile çalıştırılıyor.

 

Korona, Kıyamet Saati’nin kadranını ne kadar bozacak bilinmez. Saati güncelleyen Atom Uzmanları Bülteni (BAS) üyeleri, 1947’de gece yarısına 7 dakikayı gösterecek şekilde ayarladıklarından beri kadranla oynama sebepleri arasında Covid-19 etkisinde bir olay vuku bulmadı. Nükleer füze saldırısına takıntılı oldukları anlaşılan üyeler, 2019’da değiştirmedikleri Kıyamet Saatini, küresel salgınla birlikte ellerini erken tutup ileri aldılar. Artık saat gece yarısına sadece 100 saniye uzakta duruyor. Kendi ifadeleriyle “kıyamete en yakın zamana” ulaşmış oldular. Bu da yeni kapıların açılacağının işaretini aleni bir şekilde veriyor. Nasıl vermesin? Hele bizim için zaten kıyamet demek olan saatin, gece yarısına bu denli yaklaşmış olması hem nihayet hem de bidayet olunca.

 

Kıyamet saatine göre içinde bulunduğumuz “sona en yakın dönemde”, faydacı filozof ve sosyal reformcu Jeremy Bentham’ın daha sonra Panoptikon hapishane sistemine dönüşecek ceza infaz sistemi modelindeki mahkumlara maske fikri, bugün sıradan bir uygulama olarak sıhhi tavsiye niteliğine dönüşerek en ilginç kıyamet alametlerimiz arasına girdi. Asya ülkelerini ziyaret ettiğinizde, özellikle kalabalık ortamlarda, dolayısıyla hemen her yerdeki yaygın maske kullanımı yabancıları sürreel bir manzaranın içerisine çekerdi. Maske şimdi en az cep telefonlarımız kadar ellerimizin yakınındaki bir nesne. Artık kültürel çalışmalar, psikoloji ve siyaset bilimi uzmanlarından, Foucault’nun pabucunu dama atacak bol maskeli modern güç ve iktidar aygıtı analizleri beklemek hepimizin hakkıdır. Ancak kim ne yazarsa yazsın, “son” literatüründe 28 yıl öncesine ait zirveye çıkmak kolay olmayacaktır. Dünyanın açık ara en nam yapmış “son” kitabını yazmış müellifini hangimiz unutmuş olabiliriz?

 

En Son “Son”

 

Şubat 1989’da, ABD Dış İşleri Bakanlığı Sovyetler dış politika uzmanı Francis Fukuyama, Chicago Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında bir konuşma yapmaktaydı. Sovyet uzmanlarının fiyakalı olduğu bir dönemde, alan zaten iki ay önce Mihail Gorbaçof’un BM’de Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa uydu devletlerinin işlerine müdahale etmeyeceğini ilan etmesiyle hareketlenmiş, Soğuk Savaş’ın nihayete erişinin başlangıcı hararetli bir şekilde konuşuluyordu. Fukuyama’nın konuşmasını dinleyenlerden birisi de, The National Interest dergisinin editörü Owen Harris’di. Harris’in konuşmayı makale olarak basma teklifiyle bildiğimiz dünyanın nihayete erdiğini iddia eden “Tarihin Sonu” yazısı, derginin yaz 1989 nüshasında yayımlandı.

 

Uzunca yıllar bütün ömürlerini dünyanın sonuna adamış apokaliptistlere, fütüristlere, eskatolojistlere, değme fizikçilere taş çıkartırcasına küresel entelektüel dünyada bir disiplin olarak bile ciddiye alınmayan uluslararası ilişkiler alanından 36 yaşındaki Fukuyama’nın “sonu” tartışılıp durdu. Eleştirenler hak verenlerden açık ara fazlaydı. Sonunda kendisi de “son” fikrinden şüphe duyarak, Kimlik isimli bir kitap yazdı. Bir kez daha fizikten biyolojiye, teolojiden astronomiye, en nihayet siyaset bilimine nasip olan “son” kehaneti de boşa çıkmış oldu.

 

Korona aylardır tartışmasız tek evrensel gündemimiz olmasına rağmen, Fukuyama’nın son fikrinin yanına yaklaşacak kadar bile “son tartışmasına” yol açamadı. Tarihin Sonu ve Son İnsan, bugünlerde sahafların dışında yeni baskıları ortadan kalkmış olsa da, “sonun geldiği” iddiasına karşı “pandemi düzeyinde” küresel entelektüel “sona itiraz” tartışması olarak kayda geçti. Fukuyama tartışmasına benzer bir şekilde sonu ilan etme girişimleri heyecanını hep korudu ama hiçbiri ona nasip olan küresel etkiye ulaşamadılar. Yaklaşık on yıldır, 34 yıl önce insanoğlunun nihai hali ilan edilen liberalizm ve düzeni yerine demokrasinin sonunu konuşuyoruz. Çünkü insanlık ne 1989’da Fukuyama’nın son fikrine ikna olabilirdi ne de 2008 krizi sonrası demokrasinin cenazesinin kaldırılmasına olacak. Bu noktada, belki de insanoğlunun Covid-19’u da aşacağımıza olan derin inancının gücünü teslim etmek gerekiyor. Korona da bizleri bir sona yaklaştığımıza bile ikna edemedi. Büyük ölçüde mutabakatın olduğu tek şey ise Korona sonrası yaşanacaklar. Bu ise aslında insanlığın, eşyanın ve tabiatın ana ekseninin gücüne işaret ediyor: Değişim. Sadece son iki aydır başlıklara biraz dikkatlice bakılırsa Korona sonrası hayatımızın nasıl değişeceğinin binlerce kez yazıldığı kolaylıkla görülebilir.

 

Birkaç aydır ismi ve iktisadi yaklaşımları sıkça zikredilen Keynes’i yad edersek, “Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız. İktisatçılar önlerine, fırtına epeyce geride kaldığı zaman okyanusun yine durgun olacağını, bize fırtınalı mevsimlerde söylemek gibi fazlasıyla kolay ve tamamen yararsız bir görev koymuşlardır” yaklaşımı, 20. yüzyıla damga vuran Keynes’i haksız çıkarırcasına Covid-19 fırtınası daha geçmeden, sonumuzu konuşmayı imkânsız kılacak kadar sonrasına ait uzun vadeli gelecek tahminleri ve hedefleri ortalığı sarmış durumda. Hatta imara açılacak arsa koklayan simsarların keskinliğiyle gelecek tahminlerinde bulunanlar, Camus’nun Veba’sından fırlamış Cottard gibi, Korona’nın “sebep olacağı fırsatlar” diye ifade ettikleri ve altında onlarca başlığın doldurulduğu yeni bir alanı bile zuhur ettirdiler.

 

İnfilakla Değil Tazallümle

 

Son fikriyle bu vurdum duymaz ünsiyetimizin, ahiret inancımızın gücünden kaynaklanmadığı da aşikâr. Kaldı ki ahiret teolojisi zaten bir sonun olmadığı söylüyor, ebedi hayata işaret ediyor. Ve ebedi hayatın en azından cennet ve cehennem kısmına hem de sonsuzluğu ve hangisine nasıl gidilebileceği konusunda neredeyse evrensel bir kabulümüz var. Ancak kötülüklere ve fesada, adaletsizliklere ve zulümlere rağmen ahirete dair iyimser beklentileri olan kitlenin büyüklüğü de insanı şaşırtmıyor değil. Bu durum, İbrahimî geleneğin içinde bulunanların veya dışındakilerin -dini aidiyeti olsun olmasın- tamamı için de geçerlidir. T.S. Eliot’un “kof adamları” anlattığı şiirindeki “İşte böyle dünya nihayete erer/Bir infilakla değil tazallümle”[7] mısralarına hak vermedikleri de gün gibi ortada.

 

Çünkü ne ortada zulümden, haksızlıktan şikâyet eden var ne mazlumları gören ne de kendisine bakarak tazallüm-ü hâl eden. Aksine, daha altı ay öncesine kadar sadece milyonlarca mazluma toplama kamplarında yaptığı zulümlerle nam salmış Çin’in, Korona günlerinde dünyadan sızlanmalarına empati bekler hâle gelindi. Küresel ekonominin arz eğrisinin büyük kısmını neredeyse tek başına çizen, bütün dünyaya kelimenin her anlamıyla hemen her şeyi satan Çin’in kayda geçen tek bedeva ama en pahalı ihraç ürünü Covid-19 oldu. İronik bir şekilde, aylardır Pekin de, dünyanın yeniden hayata dönmesini ve konteynırların hiçbir şey olmamış gibi limanlarından ayrılmasını bekliyor.

 

Çin’in bile hiç duymak istemediği, onca gürültü çıkaran, kütüphane ve kitapevi raflarını bol bol dolduran apokaliptik matbuata rağmen, belli ki “son” fikrinin de, nihai akıbete dair merakın da sahici talibi fazlaca olmayacak. Ademoğlunun kendi başına gelmediği sürece geçmiş diğer bütün “son”lara dair en sofistike yaklaşımının “esatir-ül evvelin” müstehzi tavrı olduğunu hatırlamak yeterlidir.

 

Son ile Sonrası, Tekerrür ile Kafiye

 

O halde ne olacak? Dünya’nın sonuna dair Çernobil’e tur düzenleyen hanutçuların insafına kalmak istemiyorsak ve Korona’nın sonumuz olmadığına dair güçlü bir kanaatimiz de muhkem ise Covid-19’un sebep olacağı değişimi nasıl kestirebiliriz?

 

Ülgener’in kesad ve fesad bağlamında ele aldığı tarihteki buhranlara dair cevabına kulak kabartabiliriz: “Kestirme cevap vermek çok zor… Muhakkak olan cihet, istikbalde huzur ve sükunla huzursuzluk ve karışıklıktan birini değil, belki aynı huzursuzluğun değişik şekillerinden birini tercih etmek mevkiinde olduğumuzdur. Şimdiye kadar insanlık sürekli barış ve iktisadi ilerleme devirleriyle muvazenesizliğin bolluk tarafını, harp ve iktisadi ilerleme devirleriyle de darlık cihetini tutmuş görünüyor. Bundan böyle de, tarih akışının bu raks hareketlerinden ayrılacağını işaretleyen hiçbir belirti yoktur.”[8]

 

Ülgener gibi “raks hareketlerine” inanan başka bir isim Mark Twain’e atfedilen “tarih tekerrür etmez, kafiyeli davranır”[9] tespiti gerçekten işimize yarayabilir. Salgının tarihteki gibi tekerrür etmediğini -en azından şimdilik- görmüş durumdayız. Covid-19 dünyamızda “son” tartışmasına değil, “sonrası” için geniş bir literatürün ortaya çıkmasına yol açtı. “Tekerrür değil kafiye” diyen Twain, yaşarken kendi “sonunu” gazete haberinden okumuş belki de tek insandır. New York Journal’da Twain’in ölümünü ilan eden haberi gazetenin temsilcisi kendisine Londra’da ulaştırdığında, cevaben “ölümümün ciddi şekilde abartıldığını düşünüyorum”[10] diye yazmıştır. Covid-19’un altı asır sonra dünyamızı Lazzaretto Vecchio’nun[11]  ihata duvarlarının ardına sıkıştırdığı bugünlerde “tarihin kafiyesine” dikkat kesmek en doğrusu. Belki de insanoğlu sonunu ciddi şekilde abartıyordur![12]

______

[1] Fuzuli, “Leyla ve Mecnun”, beyit 42, https://www.scribd.com/document/381408162/Fuzuli-Leyla-ile-Mecnun-pdf

[2] Mark O’Connell, Notes from an apocalypse, Doubleday, New York, 2020

[3] Jacques Leotard, “The End of the World”, Scientific American, October 4, 1890.

[4] Bill McGuire, A Guide to the End of the World, Oxford University Press, Oxford, 2002.

[5] John Leslie, “The End of the World”, The Science and Ethics of Human Extinction, Routledge, New York, 199, p. 11.

[6] Gregory Eastwood, “The Process of Dying During a Pandemic”, Oxford University Press Blog, 23 Nisan 2020.

[7] T.S. Eliot, The Hollow Men, 1925.

[8] Sabri F. Ülgener, Tarihte Darlık Buhranları, Toplu Eserler 1, Sayfa 124, Derin Yayınları, İstanbul, 2002.

[9] David Hackett Fischer, The Great Wave: Price Revolutions and the Rhythm of History, Oxford University Press, 1996, p. 3.

[10] “Mark Twain: The Complete Interviews”, The University of Alabama Press, Tuscaloosa, 2006, p. 317.

[11] Dünya’nın en eski karantina adası: Lazzaretto Vecchio, Didem İşler, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 97-107, 2019.

[12] Bill McGuire, Foreword, ibid.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Covid-19’a bağışıklığın ne kadar süreceğini bilmiyoruz ve salgının beşinci ayında bunu bilmenin bir yolu yok. Ömür boyuysa, atlatan her hasta patojenin yayılmasına karşı sipere kalıcı olarak eklenecek. Ama bağışıklık diğer koronavirüslerinde olduğu gibi kısa sürüyorsa Covid-19 her kış ortaya çıkan, yüksek ölüm oranına sahip bir mevsimsel şiddetli grip olarak hayatımıza girebilir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Manhattan’da bulunan Columbia Üniversitesi araştırmacıları 2016 güzünden başlayıp 2018’e kadar 191 çocuk, öğretmen ve acil servis çalışanından burun sürüntüsü toplayıp, hapşırdıkları veya boğaz kuruluğu yaşadıkları anları kaydetmelerini istedi. Amaçları yaygın solunum yolu virüsleri ile semptomlarının bir haritasını çıkararak, iyileşen insanların bunlara ne kadar süre bağışık kaldıklarını tespit etmekti.

 

Araştırma, her yıl yaygın görülen ama sadece soğuk algınlığına neden oldukları için pek dikkat çekmeyen HKU1, NL63, OC42 ve C229E adındaki dört virüsü kapsıyordu. Ancak şimdi aynı geniş aileden olan yeni koronavirüsü SARS-CoV-2 dünyayı tecrit altında tutuyorken, bu hafif virüslerle ilgili bilgiler pandeminin nasıl gelişeceği konusunda bize ipuçları sağlıyor.

 

Columbia araştırmacılarının bir ön raporda söyledikleri kaygı uyandırıcı. Bulgularına göre, insanlar aynı koronavirüsüne sık sık, hatta aynı yıl içerisinde ve bazen birden fazla defa yakalandı. Bir buçuk yıllık süre zarfında bir düzine gönüllü aynı virüs için yapılan testlerde iki veya üç defa pozitif çıktı. Örneklerin birinde ise pozitif sonuçlar arasında sadece dört hafta vardı.

 

Bu bulgu, iyileşenlerin ömür boyu bağışıklık kazanabildiği kızamık veya su çiçeği gibi enfeksiyonlardan belirgin şekilde farklılık gösteriyor.

 

Doktora sonrası araştırmacısı Marta Galanti ile birlikte araştırmayı yürüten Jeffrey Shaman, koronavirüsleri için “bağışıklığın çabuk geçiyor gibi göründüğünü” söylüyor.

 

Covid-19’un benzer bir eğilim izleyip izlemeyeceği bilinmiyor ama Columbia sonuçları pandemiyle ilgili kamusal tartışmaların çoğunun yanlış yönlendirici olabileceğini gösteriyor. “Zirve noktasını geçmek” ve iyileşenler için “bağışıklık pasaportu” gibi sözler duyuyoruz. Aynı zamanda enfeksiyonun bilinenden daha yaygın olduğu ve bizimle virüsün yayılmasının durması için gereken yüksek bağışık nüfus seviyeleri arasında sadece katlanılabilir bir toplam ölüm vakası olduğu yönünde bir umut var.

 

Tüm bunlar bağışıklığın uzun ömürlü olduğunu varsayıyor ama ya geçiciyse?

 

Maryland Üniversitesinde bu virüs ailesini çalışan Matthew Frieman, “Herkese söylüyorum, kimse bana inanmıyor ama gerçek şu ki, koronavirüslerini geçiriyor olsak bile her kış onlara yakalanıyoruz.” diyor. Bu da çoğu insan önceden onlara karşı antikor geliştirmiş olsa da virüslere tekrar yakalanıyor demek. “Bizi enfeksiyondan korumayan şeyin virüste veya antikorlarda meydana gelen değişimlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını gerçekten bilmiyoruz.” diye ekliyor.

 

Kritik Faktör

 

Şu anda pandemi aşamasındayız. Bu, insanların tamamen savunmasız olduğu yeni bir virüsün gezegen çapında yüksek bir hızla yayıldığı dönem. Ve insanlık hâlâ virüs için el değmemiş toprak: 26 Nisan rakamlarına göre, yaklaşık üç milyon kayıtlı vaka veya gezegendeki 2.500 insanda biri hastalığa yakalanmıştı. (Gerçek enfekte insan sayısı hiç kuşkusuz daha yüksek olsa bile yine de muhtemelen nüfusun sadece küçük bir kısmı.) Dünya Sağlık Örgütü Batı Pasifik Bölge Direktörü Takeshi Kasai yakın zamanda, aşı bulunana kadar dünyanın “yeni bir yaşam biçimi” bulması gerektiği uyarısında bulundu.

 

Daha da önemlisi, sosyal mesafe veya uçuşların durdurulması gibi değişimler kaderimizin en büyük faktörü olmayabilir. İnsanların virüse bağışıklık kazanıp kazanmayacağı ve bağışıklığın ne kadar süreceği hastalığın nihai bilançosunu belirleyecek.

 

Erken bulgular enfeksiyona karşı en azından geçici bir korumaya işaret ediyor. Çin’de Aralık’ta ilk vakalar duyurulduktan sonra kesin kanıtlanmış bir yeniden yakalanma vakası yaşanmadı. Güney Kore gibi yerlerde bazı insanlar ikinci kez pozitif çıksa da, bunun nedeni test hataları veya virüsün vücutta daha uzun süre durması olabilir.

 

Stanford Üniversitesi araştırmacılarından Mark Davis, “Enfekte olup hayatta kalan birçok insan var ve bunlar aramızda dolaşıyor. Yeniden yakalanmış veya başkalarına bulaştırıyor görünmüyorlar” diyor. John Hopkins vaka izleme platformuna göre, 26 Nisan itibarıyla 800.000’den fazla insan hastalığı atlattı.

 

Çinli araştırmacılar da makak maymunlarının yeni koronavirüsüne ikinci kez maruz kalmaya dirençli olup olmadığını doğrudan test etti. Maymunlara virüsü bulaştırdılar, dört hafta sonra iyileştiklerinde tekrar bulaştırmayı denediler. İkinci defada maymunlar semptom geliştirmedi ve araştırmacılar boğazlarında virüse rastlamadı.

 

Ama bu bağışıklığın ne kadar süreceğini bilmiyoruz ve salgının beşinci ayında bunu bilmenin bir yolu yok. Ömür boyuysa, atlatan her hasta patojenin yayılmasına karşı sipere kalıcı olarak eklenecek. Ama bağışıklık diğer koronavirüslerinde olduğu gibi kısa sürüyorsa Covid-19 her kış ortaya çıkan, yüksek ölüm oranına sahip bir mevsimsel şiddetli grip olarak hayatımıza girebilir.

 

Pandeminin son bilgisayar modelleri bağışıklık süresinin kilit, belki de hayatî bir faktör olacağını gösteriyor. Harvard Üniversitesinde hazırlanıp Science dergisinde yayımlanan bir model, Covid-19 virüsünün mevsimsel hâle gelebileceğini; her yıl veya iki yılda bir kış aylarında ortaya çıkabileceğini gösteriyor.

 

Harvard araştırma grubu farklı senaryoları test ettikten sonra kaç insanın ileriki yıllarda Covid-19’a yakalanacağına ilişkin projeksiyonlarının “en çok bağışık nüfusun genişliğine, bağışıklığın geçici olup olmadığına, geçiciyse hangi oranda kaybolduğuna” bağımlı olduğu sonucuna vardı. Başka bir deyişle, salgının gidişatını tahmin etmek için gerekli olan en kritik faktörü hiçbir şekilde bilmiyoruz.

 

Mevsimsel Virüs

 

Birçok diğer insan koronavirüsü hafif geçtiği için her yıl yeni aşı geliştirmek için yakından izlenen ve genetik olarak incelenen şekil değiştiren bir virüs olan grip kadar ilgi görmediler. Ama mesela yaygın koronavirüslerinin bağışıklık sistemini alt edecek şekilde mutasyon geçirip geçirmediği veya bağışıklığın bu kadar kısa sürmesinin başka nedenleri mi olduğu bile bilinmiyor.

 

Güney Afrika’daki Western Cape Üniversitesi’nde virolog olan ve sahadaki bilimsel raporları izleyen Burtram Fielding, “koronavirüsü için küresel bir izleme yok” diyor. “Soğuk algınlığı ABD’ye her yıl 20 milyar dolar maliyet çıkarsa da, bu virüsler öldürmüyor ve öldürmeyen şeyler için gözetleme programı yok.”

 

Savunma Bakanlığı’nın fonladığı, Shaman’ın başkanlık ettiği Manhattan’daki Global Virome Project bir istisna. Proje şehirde dolaşan yaygın enfeksiyonları canlı izlemek amacıyla solunum yolu virüslerini tespit etmek üzere kurulmuştu.

 

Araştırmanın bir bulgusu da aynı koronavirüsüne iki kez yakalananların ikinci seferde daha az semptom göstermediğiydi. Aksine bazı insanlar hiç semptom göstermezken, diğerleri iki veya üç defa şiddetli soğuk algınlığı geçiriyordu. Shaman, enfeksiyon şiddetinin aile içinde benzer olup genetik bir temele işaret ettiğini söylüyor.

 

Asıl soru, yaygın soğuk algınlığı virüsleri karşısındaki bu geçici, kısa ömürlü direncin Covid-19 bağlamında ne anlama geldiği. Bu hastalığın soğuk algınlığının ölümcül bir versiyonuna dönüşüp sürekli ortalıkta dolaşma ve her yıl nüfusun yüzde 10 veya 20’sine bulaşıp bunların da yüzde birini öldürmeye devam etme şansı var mı? Varsa mevcut dünya nüfus artış oranını onda bir oranında düşürebilecek bir vebaya dönüşebilir.

 

Bazı bilim insanları bu soruyu düşünülemeyecek kadar karamsar buluyor. Shaman da, Covid-19’un nasıl davranacağı konusunda tahminde bulunmak istemedi. Bir emailde “Temelde çözemediğimiz bazı sorular var. İnsanlar virüse sadece bir kez mi yakalanabiliyor? Yoksa tekrarlı enfeksiyonları ne kadar sık göreceğiz? Son olarak, tekrar eden bu enfeksiyonlar daha hafif mi, aynı şiddette mi yoksa daha şiddetli geçecek?” diye yazmıştı.

 

Bağışıklık Anketleri

 

Bu soruları yanıtlamak amacıyla yapılan büyük çalışmalar sürüyor. Almanya nüfusundaki virüse karşı antikorları araştırma planları yaparken, Kuzey Amerika’da Major League Baseball (Büyük Beyzbol Ligi) bünyesindeki 10.000 oyuncu ve diğer çalışanlar araştırma için iğne ile kan numunesi veriyor. Nisan’da ABD Ulusal Sağlık Kurumları 10.000 insandan kan örneği alacağı söylenen COVID-19 Pandemi Serum Numune Çalışmasını başlattı.

 

Bu bağışıklık araştırmaları insanların kanındaki antikorları kontrol ederek, semptomsuz veya hafif geçirenler dahil kaç insanın virüse maruz kaldığını belirleyebilecek.

 

Araştırmacılar ayrıca Covid-19 vakalarının kanlarını didik didik ederek bağışıklık tepkilerinin nitelik ve yoğunluğunu ölçüp, insanların ne kadar hasta olduğuyla bir bağlantı olup olmadığını tespit etmeye çalışacak. Davis, “Şu anda koronavirüsüyle görüyoruz ki, bağışıklık izleme ihtiyacı var çünkü bazı insanlar hiçbir şey yokmuş gibi atlatırken bazıları da ölüyor.” diyor. “Bu ciddi bir fark ve gerçekte kimse nedenini bilmiyor.”

 

Bağışıklık sistemimizin daha önce hiç görmediğimiz mikroplara karşı farklı müdahale mekanizmaları var. B hücrelerinin ürettiği antikorlar virüsü kaplayarak hücrelere bulaşmasını engelliyor. T hücreleri ise bağışıklık tepkisini düzenliyor veya enfekte hücreleri yok ediyor. Enfeksiyon geçince iki hücre tipinin uzun süreli “hafıza” versiyonları oluşuyor.

 

Covid-19 ne tür bir bağışıklık hafızasına neden olacak? Harvard Üniversitesi’nde genetikçi olan Stephen Elledge hastalığın şiddetinin onu sıradan soğuk algınlığından farklı bir kategoriye sokabileceğini belirtiyor. “Bir hafta soğuk algınlığı yaşayabilirsiniz ama üç haftalık bir azapta kıvranıyorsanız bu size daha uzun süreli bir hafıza verebilir.” diye ekliyor.

 

İpuçlarını, Covid-19’dan bile daha ölümcül olan bir solunum yolları enfeksiyonu olan 2002-2003 SARS salgınından alabiliriz. SARS salgınından altı yıl sonra Pekin’deki doktorlar hayatta kalanlar arasında bağışıklık tepkisi avına çıktı. Antikor veya uzun ömürlü B hafıza hücreleri bulamadılar ama T hafıza hücrelerine rastladılar.

 

Doktorlar 8.000 vakadan sonra SARS salgınını durdurmayı başardığı için kimsenin ikinci kez yakalanma şansı olmadı ama bu T hücreleri devam eden bir bağışıklığın işareti olabilirdi. Daha sonra fareler üzerinde test edilen bir aşı çalışması bilim insanları onlara tekrar SARS bulaştırmaya çalıştığında T hafıza hücrelerinin, hayvanları en şiddetli etkilerden koruduğunu tespit etti.

 

Maryland Üniversitesi’nden Frieman’a göre koronavirüslere yönelik bağışıklık tepkisindeki tüm bu muğlaklığın salgının ne zaman, nasıl sona ereceğini tahmin etme şansının çok düşük olduğu anlamına geliyor. “Bunun ne zaman biteceğini bilmiyorum ve kim biliyorum diyorsa ne dediğinin farkında değildir.” diye ekliyor.

 

Bu yazı 27 Nisan 2020 tarihinde MIT Technology Review sitesinde yayımlanmış olup, Mustafa Kaymaz tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Korona salgını birçok isim tarafından iddia edildiği ölçüde, dünyayı kalıcı olarak değiştirecek yaratıcı bir yıkıma neden olabilir mi? Schumpeter’in kavramsallaştırdığı şekliyle bir “yaratıcı yıkım” söz konusu olmayacak. Kapitalizm sona ermeyecek, küreselleşme ortadan kalkmayacak, uluslararası düzen akşamdan sabaha değişmeyecek. Ancak klişe deyimiyle söyleyecek olursak “hiçbir şey eskisi gibi de olmayacak.”

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Dünyanın yaklaşık altı aydır en önemli gündemini oluşturan korona salgınını belli ki daha uzun bir süre konuşacağız. An itibarıyla 21. yüzyılın en önemli kilometre taşı kuşkusuz korona salgını olmuştur. Hatta 20. yüzyılı da hesaba katarsak, daha şimdiden son yüzyılın dünyayı değiştiren en önemli ilk beş olayı arasında yerini almış bulunmaktadır. Korona salgınını, 1. Dünya Savaşı, İspanyol Gribi, 29 Buhranı ve 2. Dünya Savaşı gibi önemli olaylar arasında saymakla, ister kendi kategorisi içinde, ister genel olarak ele alınmış olsun, abartmış olmayız.

 

Başlıkta kullandığımız “yaratıcı yıkım” (creative destruction) kavramı ünlü iktisat düşünürü Schumpeter’e aittir. Avusturya Okulu’nun önemli temsilcisi olan Joseph Alois Schumpeter (1883-1950), 19. yüzyılın sonunu görmüş ve 20. yüzyılın da yarısına tanıklık etmiştir. Bu anlamda yukarıda saydığımız önemli olaylara da şahit olmuştur. Doğduğu 1883 yılı aynı zamanda en çok etkilendiği Marx’ın da öldüğü yıldır. Tuhaf olan, 20. yüzyılın bir diğer büyük iktisatçısı John Maynard Keynes de Schumpeter gibi 1883’te doğmuştur. Öyle ki, birçok kimse bu tesadüfü Marx’ın dünyaya yeniden ve ikiz olarak geldiği şeklinde mizahi bir dille tasvir etmiştir. Hakikaten de kapitalizmin krizi bağlamında 70’lere kadar Keynes’in, daha sonra da Schumpeter’in görüşlerinin ne kadar etkili olduğu bilinen bir gerçektir.

 

Schumpeter bu kavramı Marx’tan etkilenerek, ilk defa 1942 yılında yayınladığı Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi isimli kitabında kullanmıştır. Esas itibarıyla kapitalizmin içinde ortaya çıkan yeni bir gelişmenin, daha çok bir yeniliğin, eskisini tasfiye edip yerine geçmesi şeklinde özetleyebileceğimiz bu teori kadar ekonomik ve sosyal değişmeyi iyi açıklayan çok fazla yaklaşım yoktur. Teoriye göre, güçlü bir yeni yapı ya da yenilik ortaya çıktığında, eski yapılar fonksiyonlarını tamamen yitirecek, yeni yapılar ve kurumlar yeni çağı şekillendirecektir.

 

 

Yaratıcı Yıkım’ı, ünlü iktisatçıya bir saygısızlık olmazsa, biraz daha geniş yorumlayabiliriz. Şöyle bir soru soralım: Tarihte ortaya çıkan çok önemli bir gelişmenin neden olduğu ağır hasarlar acaba insanlık için yeni, daha doğru ifadeyle yaratıcı birtakım adımların atılmasını doğurmuş mudur? Başka bir söyleyişle, tarihte hangi olaylar bir yaratıcı yıkım ortaya koyacak şekilde gelişmiştir? Bu soruyu korona salgınına uyarlayarak sorarsak, acaba korona salgını tarih içinde önemli bir hadise midir ve eğer öyleyse, sonrasında nasıl bir dünya ortaya çıkar, yeni bir dünyanın kurulmasına ne kadar etki eder?

 

Herkesin Yenisi Kendine

 

Gerçekten bu salgın ortaya çıktıktan sonra tarihçilerden felsefecilere, iktisatçılardan toplumbilimcilere kısa sürede çok sayıda makale yazıldı, açıklama ve analiz yapıldı. Bu bağlamda Henry Kissinger’den Slavoj Zizek’e, Robert Kaplan’dan Dani Rodrik’e, Giorgio Agamben’den Yuval Harari’ye kadar dünya çapında önemli isimlerin yazdıklarını okuduk. Aynı şekilde ülkemizde İlter Turan’dan Taner Timur’a, Fuat Keyman’dan Soli Özel’e, Evren Balta’dan Sinan Tavukçu’ya birçok bilim insanı ve entelektüelin oldukça değerli yaklaşımlarını öğrenme fırsatı bulduk. Bu anlamda dışarıdan bir örnek olarak Foreign Policy ve içerden de Perspektif’in hazırladıkları korona dosyaları farklı yaklaşımları bir araya getirerek konuyu anlamamıza büyük katkı sağladılar.

 

Koronanın geçen yılın sonu, yeni yılın başında ortaya çıktığını hesaba kattığımızda, aslında henüz altı aylık bir tarihinden bile söz etmemiz zor. Bununla birlikte son üç ayın dünya gündeminin başına oturan ve hâlâ da kalkmayan konunun korona olduğunu söylemek izahtan varestedir. Hâl böyle olunca, bu konudaki değerlendirmeler de çok yoğun ve çok farklı şekilde yapılmıştır. Mesela Agamben bu salgını ciddiye almamış, başka bir deyişle, birilerinin bu salgını fazla ciddiye aldığını söylemiştir. Bu bağlamda “hayatta kalmaktan başka ahlaki değeri kalmayan bir toplum”u reddettiğini ifade etmiştir. Zizek ise Agamben ile tam zıt bir kutupta yer almış, salgın ve onun etrafında seyreden gelişmeleri “kapitalizmin önemli bir krizi” olarak adlandırmıştır.

 

Hâl böyle olunca, bu krizin yönetiminin de piyasa mekanizmasının merhametine bırakılamayacağını vurgulamış ve her ne kadar sonraları teklifini yumuşatmış olsa da, “yeni bir komünizm icat edilmesi gerek”tiğini ileri sürmüştür. Neredeyse birincisi “komplocu”, ikincisi “ütopyacı” bir noktada konumlanmışlardır. ECFR’den (Europen Concil of Foreign Relation) Javi Lopez ise koronayı “jeopolitik bir deprem” olarak tanımlamış, 2. Dünya Savaşı’nın son yılı olan 1945’ten sonraki en zor yılın 2020 yılı olacağını iddia etmiştir. Değerlendirmelerini dünyanın “görünmeyen bir düşmana karşı savaş”tığını söyleyerek sürdürmüştür.

 

Korona ile ilgili önemli tartışmalara yer veren ve belki de en önemli dosyalardan birini hazırlayan Foreign Policy’nin görüşlerine başvurduğu isimlerden Harvard’dan Stephen Walt “güç batıdan doğuya kayacak, milliyetçilik pekişecek, hürriyetler ve refah azalacak”, Chatham House Başkanı Robin Niblett “iktisadi küreselleşme son bulacak”, Singapur Milli Üniversitesi’nden Kishore Mahbubani “küreselleşme devam edecek ama ABD merkezli değil, Çin merkezli olacak”, Princeton’dan John Ikenberry “1929 buhranı gibi olacak, önce milliyetçi bir tepki, sonra uluslararasılaşma başlayacak”, Hindistan Brooking Institute’den Shivshankar Menon “daha fakir ve daha küçük bir dünya ortaya çıkacak”, yine Harvard’dan Nicolas Burns “uluslararası sistem ve güç dengesi kalıcı olarak değişecek”, Harari “totaliter gözetim ile yurttaşı güçlendirme; milliyetçi bir yalnızlık ile küresel bir dayanışma arasında bir seçim yapmak zorunda kalacağız”, Columbia’dan Peter Coleman “ortak düşman senaryosu üzerinden kutuplaşmanın azalabileceğini öngörebiliriz” şeklinde birbirinden farklı değerlendirmeler yapmışlardır.

 

Aynı şekilde ülkemizde yapılan değerlendirmelerde de farklı yaklaşımlar söz konusu olmuştur. Taner Timur, Lenin’e referans yaparak “yöneticilerin halkı eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediği bir dönem başlıyor”, Fuat Keyman “neoliberal küresel ekonomiden sosyal devlet temelli bir yapıya, adil küreselleşmeye doğru bir geçiş olabilir”, Evren Balta “salgınlar geleneksel olmayan ulusal güvenlik sorunu yarattığı için askeri harcamaların sağlık harcamalarına olan önceliği yer değiştirebilir”, İlter Turan “salgın sonunda dijital çağ hızla ilerleyecek ve ulus devlet yeniden yükselecek” demektedir.

 

Mahşerin Dördüncü Atlısı: Salgınlar

 

Örnekleri daha fazla çoğaltmadan şimdi de bir salgın olarak koronanın tarihteki benzerleriyle ne kadar örtüşmekte veya ne kadar ayrışmakta olduğunun üzerinde duralım. İnsanlık eski çağlardan itibaren salgın hastalıklardan mustarip olmuştur. İlk veba salgınının tarihini M.Ö. 14. yüzyıla kadar götüren görüşler vardır. Hitit tabletlerinde bu salgının 20 yıl boyunca devam ettiği anlatılmaktadır. Yine Hipokrat M.Ö. 412’de yaşanan ve çok sayıda insanın yaşamını yitirdiği büyük bir salgından bahseder. Gerek Antik Çağ’da, gerek Orta Çağ’da ve gerekse Yeni Çağ’da irili ufaklı yüzlerce salgın hastalıklara şahit oldu insanlık. Bu salgınlarda oldukça büyük nüfus kayıpları yaşanmıştır. Örneğin; M.S. 168-180 tarihleri arasında yaşanan Antonine vebasında 5 milyon, 541-542 yıllarındaki Justinian vebasında 25-100 milyon ve tarihin gördüğü en büyük salgın olan Kara Ölüm (1346-1353)’de 75-200 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Sadece veba değil, kolera, tifüs, sarıhumma, grip gibi bulaşıcı hastalıklar neredeyse dünyanın tarihini değiştirmiştir.

 

Son dört yüz yılda yaşanmış 10 büyük pandemi görmekteyiz ve bunların çoğu Çin kaynaklı. Bu salgınlar kabaca 30-40 yıl aralıklarla tekrar etmiş, özellikle 19. yüzyıldan itibaren ulaştırma alanındaki yeniliklerle daha büyük ölçekteki nüfus miktarlarının kolayca karadan ve denizden taşınabilir olması, aynı hızla salgını da dünyaya hızlı bir şekilde bulaştırmıştır. ABD’de ortaya çıkan İspanyol Gribi bir yılda dünyanın her tarafına yayılmış ve dört yıl süren 1. Dünya Savaşı’nda kaybedilen insan sayısından daha fazlası bu salgında yaşamını yitirmiştir. ABD’nin savaş zayiatının yaklaşık yüzde 80’i savaşta değil, grip yüzünden olmuştur. Bu gribin yaşandığı bir buçuk yıldan daha az bir sürede, 1918-19 yıllarında, 40-100 milyon insanın öldüğü tahmin edilmektedir.

 

Yukarıda anlattıklarımızdan hareketle bugün yaşamakta olduğumuz ve ne zaman sonlanacağından emin olamadığımız korona salgınının an itibarıyla dünya üzerinde yaklaşık 5 milyon insana bulaştığı ve 300 bin civarında insanın öldüğü hesaba katıldığında tarihteki birçok örneğine karakteri bakımından benzemektedir. Ancak ölümlerin, bulaş hızı kadar yüksek olmaması insanlığın şimdilik tek tesellisidir. Bir başka deyişle, ihtiyatlı bir iyimserlikle tarihteki büyük salgınlardan biriyle karşı karşıya olmadığımızı söyleyebiliriz. Öyleyse yazının başında sorduğumuz soruya geri dönebiliriz; bu pandemi yaratıcı bir yıkıma neden olabilir mi?

 

Tarihteki bazı büyük salgınların güçlü siyasi ve ekonomik yapıları çökertip yeni güçlerin önünü açtığını biliyoruz. Bu gelişmelerden sonra yeni üretim ilişkileri, yeni iktisadi sistemler ortaya çıktı. Bazı mezhepler tasfiye oldu, yeni bazıları devreye girdi. Mesela “Kara Ölüm” dediğimiz 14. yüzyıldaki büyük vebadan sonra hâkim sosyo-ekonomik sistem olan Feodalite çöktü. Zira ölümler nedeniyle işgücü azaldığı için doğal olarak ekilebilen araziler de azaldı. Veba Katolik kilisesinin gücünü azalttı ve Protestanlığın doğuşunda etkili oldu. Bireysel özgürlükler gelişti ve ulus devletler doğmaya başladı. Hâkim üretim biçimi olan tarımın yanında ticaret hızla gelişti ve arkasından sömürgecilik başladı. Özel mülkiyet gelişti ve liberalizmin temelleri atıldı. Bu süreçler paralel olarak Rönesans’ı tetikledi, aydınlanmanın önünü açtı. Salgından Yahudiler sorumlu tutuldu ve antisemitizm arttı. Özetle Avrupa’da, dolayısıyla dünyada yeni bir düzen oluştu.

 

15. yüzyılda başlayıp, 16 ve 17. yüzyılda da devam eden tifüs salgınları 30 yıl savaşlarında etkili oldu ve Avrupa güç dengesinin değişmesine yol açtı. Yine 20. yüzyılın başında İspanyol Gribi Almanların teslim olmasında, ABD askerlerinin evine dönmesinde etkili oldu. İspanyol Gribi’nden sonra dünyada halk sağlığı bilimi gelişti, sosyal güvenlik sistemine verilen önem arttı. Tabiî ki en önemli çıktılarından biri olarak 1919 yılında Viyana’da, bugünlerde çokça konuştuğumuz Dünya Sağlık Örgütü (WHO) kuruldu. Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasında, Çarlık Rusya’sının Bolşeviklere kaybetmesinde salgınların etkili olduğu tarihçilerce kayda geçirildi.

 

Yazının başında yer verdiğimiz 20. yüzyılın önemli olayları arasında tabiî ki sadece İspanyol Gribi yer almıyordu. İlk karşılaştırmayı bununla yapmamızın nedeni benzer bir olay olması, koronanın da İspanyol Gribi gibi bir hastalık, bir salgın olmasındandır. Oysa aynı dönemde dünyanın yeniden şekillenmesinde iki büyük savaş ve onların arasında yer alan bir Büyük Buhran da vardır. 1. Dünya Savaşı’nda insanlık büyük kayıplar verdi ve dünya düzeni yeniden şekillendi. 20 milyon insan hayatını kaybetti, bir o kadarı da açlık ve hastalıkların kurbanı oldu. İmparatorluklar parçalandı. Almanya topyekûn çöktü. İngiltere, Rusya ve Polonya enkaza döndü. Daha savaşın yaraları yeni sarılmıştı ki, 1929 Buhranı patlak verdi. O da İspanyol Gribi gibi ABD’de çıkıp Avrupa’ya ve dünyaya yayıldı.

 

Kuşku yok ki özü itibarıyla ekonomik bir kriz olan bu olayın etkileri sadece ulusal ve uluslararası ekonomilerde değil, siyasal alanlarda da kendini gösterdi. ABD’de yerleşmiş olan liberalizmin yerini 1933 New Deal (Yeni Düzen) kararlarıyla katı devletçilik uygulamaları aldı. Avrupa’da Nasyonal Sosyalizm ve Faşizm doğdu. Almanya, İtalya ve İspanya bu rejimlere ev sahipliği yaptı. Aralarında Türkiye’nin de yer aldığı çok sayıda devlet de katı devletçilik uygulamalarına geçiş yaptı. Bir savaşla doğan buhran, bir savaşla son buldu. Çok geçmeden 2. Dünya Savaşı başladı ve insanlık bir büyük imtihanla daha baş başa kaldı. Bu sefer de milyonlarca insan yaşamını yitirdi. Uluslararası düzen yeniden kuruldu. Büyük cezanın Almanya’ya kesildiği bu dönemde iki kutuplu bir dünya oluştu. Artık savaş öncesindeki dünyayla savaş sonrası dünya aynı değildi.

 

Konuyu bağlarken tekrar korona gerçeğinin özelliklerini zikredelim. Bu salgın dünyanın içinde bulunduğu modern teknoloji ve ulaşım imkânları sayesinde hızla yayıldı. Ancak vaka sayılarında olduğu gibi yüksek ölümler gerçekleşmedi. An itibarıyla dünya genelinde görece bir toparlanma olmakla birlikte yeni dalgaların ortaya çıkmayacağından emin değiliz, kaldı ki son veriler süreci başarıyla yürüten Güney Kore, Singapur, Japonya hatta Çin gibi ülkelerde ikinci dalganın baş gösterdiğini ortaya koymaktadır. Yine virüsün değişime uğrayarak aynen kolera salgınlarında olduğu gibi ilerleyen aylarda yeni türlerinin gelmeyeceğinden de emin olamayız. Bununla birlikte koronanın yarattığı hasarlar göz önüne alındığında, ne iki dünya savaşı, ne de 1929 Buhranı gibi dünyada büyük ölçekli yapısal değişikliklere yol açacağını söylemek şimdilik zor. Aynı şekilde ölçek olarak İspanyol Gribi’yle kıyaslandığında da, kayıpları itibarıyla görece daha küçük ölçekli bir hadise olarak seyretmektedir.

 

Yıkmayacak Ama Sarsacak

 

Koronanın ardından Schumpeter’in kavramsallaştırdığı şekliyle belki bir “yaratıcı yıkım” söz konusu olmayacak. Ancak bütün dünyanın en temel gündemi olan, devletlerin bütün imkânlarını kendisine seferber ettiği bu salgın sonrasında çok şeyin değişeceği de kesin. Üretim ilişkileri değişecek, şirketlerin işlevleri yeniden tanımlanacak. Halk sağlığı önem kazanacak ve bu alandaki yatırım ve harcamalar artacak. İktisadi hayatın canlı kalabilmesi için Keynes’in dediği gibi toplam talebi artırmak noktasında devletler daha aktif rol alacaklar, daha fazla müdahaleci olacaklar. Yine devletler AB gibi tek bir pakta ya da ABD veya Çin gibi tek bir devlete bağlı olmak istemeyecekler. Eğitimden ticarete toplumsal ve ekonomik yaşam daha da dijitalleşecek. Elbette küresel kapitalizm tamamıyla iflas etmeyecek ama yırtıcı küreselleşme çağı bir duraklama yaşayacak. Salgın sosyal profilleri esas alarak yayılmadığı için yönetimler tarafından evsiz barksızlara sahip çıkılacak, yoksullara ve yoksulluğun önüne geçmeye daha fazla önem verilecek. Koruyucu tıbbın önemi artacak ve tele-tıp uygulamaları gelişecek. Küresel dünyada refah, teknoloji, özgürlük ve bilim yeterince küreselleşemedi, ama bundan sonra korku ve kaygının küreselleşeceği, hatta küreselleştiği açık. Salgın geçtikten sonra da devletlerin denetleme ve gözleme faaliyetleri kalıcı olacak.

 

Bir virüs nasıl oldu da Çin’den çıkıp Amazon’un izole kabilelerine sadece birkaç ayda ulaşabildi? sorusu artık göz ardı edemeyeceğimiz önemli bir gerçekliktir. Bundan sonra tartışacağımız konu; salgınla nasıl mücadele etmeliydik, etmeliyiz ve edeceğiz meselesi olacaktır. Acaba salgınla mücadelede otokratik yapılar mı daha başarılı oldu, yoksa daha liberal sistemler mi? Bu soruya vereceğimiz cevap, gelecekte de dünyayı nasıl bir eğilimin beklediğini bize gösterecek; daha devletçi politikalar mı etkili olacak ve otoriterleşeceğiz, yoksa daha liberal ve küresel uygulamalar mı öne çıkacak?

 

Kanaatimizce bu konuda mutlak bir yol ayrımı olmayacak, otoriter ya da liberal olmaktan bağımsız olarak krizi iyi yöneten devletler ve onların liderleri ayakta kalacak, kötü yönetenler ise mutlaka sahneyi terk edecekler. Yani belirleyici olan rejim tipi değil, performans olacaktır. Yaşadığımız bu hadisede salgınla mücadelede otoriter İran başarısız oldu, oysa her şeye rağmen, otoriter Çin başarılı oldu. Aynı şekilde liberal-demokratik Almanya başarılıyken, yanı başındaki liberal-demokratik İngiltere ve hele hele ABD başarısız oldu.

 

Bu salgından sonra kapitalizm sona ermeyecek, küreselleşme ortadan kalkmayacak, uluslararası düzen akşamdan sabaha değişmeyecek ama kabaca son kırk yıldır hâkim olan neoliberal politikalar sorgulanacak, yırtıcı küreselleşmenin yerini daha farklı ve belki adil bir küreselleşme alacak, insan odaklı politikalar öncelenecek, yani bir “yaratıcı yıkım” olmayacak ama klişe deyimiyle söyleyecek olursak “hiçbir şey eskisi gibi de olmayacak”. Bunlar iyi kötü bildiklerimiz. Bilmediklerimizi ise önümüzdeki günler bize öğretecek.

________

William H. McNeill, Plagues and People, 2010.

Frank M. Snowden, Epidemic and Society/From the Black Death to the Present, 2019.

Andrew Nikiforuk, Mahşerin Dördüncü Atlısı/Salgın ve Bulaşıcı Hastalıkların Tarihi, 2010.

M. Kemal Temel, Gelmiş Geçmiş En Büyük Katil/1918 İspanyol Gribi, 2015.

Evren Balta, Tedirginlik Çağı/Şiddet, Aidiyet ve Siyaset Üzerine, 2019.

Sinan Tavukçu, Salgın Hastalıkların Tetiklediği Dünya tarihindeki Güç ve Düzen Değişiklikleri, 2020.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Koronavirüsün yaygınlaşmasını sağlayan küresel koşullar ve bu küresel salgınla mücadele için gerekli bilgi, kaynak-malzeme ve deneyimin uluslararasılığı açıkken, uluslararası toplum niçin ortak bir cevap geliştiremedi? Küresel kapsam ve etkiye sahip olan bir sorun, neden küresel düzeyde şekillenen bir kolektif siyasal eylem ve yönelimin konusu olamadı? Kozmopolitan muhayyile, Covid-19 salgınının siyasal anlamı için hem tarihi-sosyolojik hem de ahlaki-normatif gerekçelere sahip gerçekçi bir seçenek olarak üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Çin’de ortaya çıkan Covid-19 virüsü kısa bir süre içinde tüm dünyaya yayılarak küresel bir salgına dönüştü. Coğrafya, din, ulus, statü, gelir seviyesi, sınıf ve benzeri bütün farklılıkları “eşitleyerek” yerküre üzerindeki herkesi doğrudan tehdidi altına aldı. Şüphesiz eşitsizlikler (sosyo-ekonomik koşullar) ve farklılıklar (etnisite, din, yaş vb.) bu tehditle mücadelenin niteliğini etkileyen faktörler arasındadır. Böyle olmakla birlikte salgın, ortak bir deneyim temelinde insanlığı bir bütün olarak yaşamın kırılganlığıyla yüzleştirdi. Ne var ki küresel bir olay, yapı ve deneyim olmasına rağmen farklı coğrafya ve ülkelerde mukabil bir bilinç ve siyasal-kurumsal karşılık yaratmadı. Uluslararası toplum dayanışma ve işbirliği sergileyemedi, uluslararası kurumlar kolektif hareket etmeyi sağlayacak mecra ve politikaları üretemediler. Devletler, istisnai durumlar olmakla birlikte, salgınla mücadeleyi sınırları içine kapanarak ve kendi kapasitelerine dayanarak yürütmeyi tercih etti.

 

Peki, virüsün yaygınlaşmasını sağlayan küresel nedenler/koşullar ve bu küresel salgınla mücadele için gerekli bilgi, kaynak-malzeme ve deneyimin uluslararasılığı açıkken, uluslararası toplum niçin ortak bir cevap geliştiremedi? Küresel kapsam ve etkiye sahip olan bir sorun, neden küresel düzeyde şekillenen bir kolektif siyasal eylem ve yönelimin konusu olamadı? Ahlaki ve toplumsal biraradalığımızı açığa çıkaran bir deneyim, niçin ulus-ötesi bir siyasal tercümenin konusuna dönüşmedi? Nasıl bir perspektif bu deneyime içkin ahlaki-siyasal imkânları yorumlamaya izin verir? Bu anlamda Covid-19 bize, yerküre üzerindeki mukim insanlara, siyasal durumumuz hakkında ne söyler?

 

Küresellik ve Bir Deneyim Olarak Salgın

 

Covid-19 salgınının olgusal-somut boyutları, küresel niteliğini gözler önüne serer. Virüsün yerküre üzerinde belirli bir yerde başlayıp kesintisiz ve örüntülü bir şekilde yayılarak tüm dünyayı etkisi altına alması, küreselliğin dolayımıyla gerçekleşmiştir. Küresel üretim, tedarik, ulaşım ve ticaret yollarını takip eden virüs, bu anlamda, içiçelik ve bağımlılığın en yoğun olduğu coğrafyaları önceleyerek etki alanını genişletmiştir. Mal, hizmet, veri, fikirlerin anlık dolaşımı ve toplumların yoğun bir bağımlılık ve etkileşim içinde olması salgının yayılmasına zemin hazırlamıştır. Ayrıca doğanın tahribi, biyoçeşitliliğin azalışı, hayvanların yaşam eko-sisteminin ortadan kaldırılması gibi sebepleri ve sonuçları itibarıyla küresel olan faktörler de virüsün ortaya çıkışı ve salgına dönüşmesinde doğrudan veya dolaylı rol oynamıştır.

 

Dahası virüsle mücadele için gerekli malzeme, teknoloji, beceri, deneyim ve bilimsel bilgi tek bir ülkenin denetim ve sahipliğinin oldukça uzağında; küresel ölçekli üretimi, işbirliğini, kanal-ağı, paylaşımı ve öğrenme sürecini zorunlu kılmaktadır. Örneğin; malzeme ve teknoloji açısından bakıldığında ülkeler maske, eldiven, dezenfektan gibi en temel ürünlerden vantilatör ve yoğun bakım ünitesi gibi teknik ekipmanlara kadar birbirine muhtaç durumdalar. Keza ilaç, aşı ve virüse ilişkin bilimsel bilgi için devletlerin ve uluslararası kurumların işbirliği, paylaşım ve dayanışması kaçınılmaz. Aynı şekilde salgınla mücadelede izlenecek yol, alınacak tedbir ve uygulanacak politikalarda dahi devletler birbirinden öğrenmek, deneyimlerini paylaşmak durumunda kalmıştır.

 

Salgının küresel mahiyetinin bu apaçık maddi-somut boyutları, aslında deneyim ve bu deneyime eşlik eden anlam yapısı açısından ayrıca yorumlanmalıdır. Dünyanın farklı coğrafyalarında etnik, kültürel, dini, sınıfsal olarak birbirinden farklı kimliklere, yaşam dünyalarına ve sosyalliklere sahip insanlar, ortak bir risk ve tecrübede birleştiler. Çıplak gözle görülemeyecek derece küçük bir virüs, sınır ve engel tanımaksızın ve ayrım yapmaksızın herkesi ölümle yüz yüze getirdi. Alışageldiğimiz yaşam kesintiye uğradı; sevdiklerimiz, dostlarımız ve toplumumuzdan ayrı düştük; rutinlerimizi, meşguliyetlerimizi, işlerimizi ve eğitimimizi askıya aldık, kısacası bildiğimiz şekliyle hayatımız ters yüz oldu. Normal hayatın yapı, pratik ve normlarının sunduğu güven, kesinlik, normallik ve istikrar duygusu sarsıldı.

 

Virüs; hayatın, insan yapımı medeniyetin kırılganlığını ve savunmasızlığını gösterdi. İnsanın ontolojik anlamda fani, muhtaç ve kırılgan bir varlık olarak ölümle birlikte yaşadığını hatırlattı. Ve ölümlü varlıklar olarak insanlar, hangi din, kültür, statü ve sınıf aracılığıyla kendini tanımlarsa tanımlasın, böyle bir ontoloji dolayımıyla eşitlendi. Dahası doğayla ve diğer canlılarla karşılıklı bağımlılığımızın, bu kırılganlık ve fanilik deneyiminin ayrılmaz bir parçası olduğu anlaşıldı. Nihayetinde yerküre üzerinde öteki/başkaları ile birarada varoluşumuzun bu kırılgan ve bağımlı niteliğinin, küresel siyasal durumumuzun derin yapısını oluşturduğuna şahitlik ettik.

 

Bu derin yapı, insanlığın bir bütün olarak kırılgan ve geçici varlığını; doğa ve diğer canlılara organik bir şekilde bağlı kozmopolitan bir yaşam dünyasını ima eder. Dünyanın mevcut jeo-kültürel, ekonomik ve siyasal çoğulluk ve farklılığı, bu ahlaki-felsefi ontolojik durumla koşullanmakta ve dolayısıyla buna uygun bir siyasal muhayyileyi mümkün ve gerekli kılmaktadır.

 

Parçalanmış Kamusallık ve Siyasal Fail Arayışı

 

Ne var ki devletler, uluslararası kurumlar ve uluslararası toplum; küresel salgınla mücadelede sorunun yapısına uygun ortak bir kriz yönetimi sergileyememiş ve birlikte hareket etmeyi başaramamıştır. Devletler, virüs tehdidi kendi topraklarına gelene kadar refleks gösterememiş, salgınla kendi sınırları içinde kalarak mücadele etmeyi seçmiş ve bunu daha çok milli güç ve kapasitesi aracılığıyla yürütmeyi tercih etmiştir. Hatta devletlerin kendi başına hareket ettikleri bu süreç, jeopolitik güç mücadelesine (örneğin ABD ve Çin) dönüştürülmüştür. Bu yöndeki eğilim, farklı coğrafya ve konularda güçlenerek devam edecek gibi durmaktadır.

 

BM ve DSÖ gibi uluslararası kurumlar; devletlerin tekil politikalarından ötesinde küresel ölçekli mücadele stratejileri, kaynak ve kanal yapımı, kolektif eylem seçenekleri veya politika oluşturma gibi uluslararası siyasette failliklerinin gereği olan ve küresel siyasetin yapısal koşullarının (kısıtlı da olsa) onlara sunduğu imkânları yeterince kullanamamıştır. Bu devletlerarası kurumlar; devletlerin tekil güç, çıkar ve politikalarını küresel bir krize etkili bir karşılık olacak ortak bir politika çerçevesi altında birleştirememiştir. Nitekim AB gibi görece daha sağlam kültürel ve ekonomik temellere dayanan bir politik aktör dahi bölgesel düzeyde, bazı zayıf mekanizma ve işbirliği girişimleri dışında, güçlü bir kolektif irade oluşturamamış ve etkili mücadele stratejisi geliştirememiştir.

 

Küresel sivil toplum da bu süreçte etkisiz kalmıştır. Küreselleşmenin imkân ve olanaklarını kullanmakla ön plana çıkmalarına rağmen bu imkân ve olanakları, küresel bir sorun sözkonusu olduğunda bireysel ve siyasal kimliklerinin ötesinde ortak çıkar ve duyarlılığa tercüme etmek için yorumlayamamıştır. Bunda sivil toplum örgütlerinin uluslararası ilişkilerde siyasal aktörlüğünün sınırlı olması kadar kapasitelerinin küresel krizlerle baş edecek yeterlilikte olmamasının da rolünü kaydetmek gerekir.

 

Bu tablo, siyasetin küresel ölçekte somutlaşması, uygulaması ve deneyiminin cari ve yapısal gerilimlerini ortaya koyuyor: Devletler, siyaseti kendi sınırlarıyla kayıtlı kabul etmekte, ulus-aşırı sorun ve meseleleri kamusal ve siyasal anlama sahip görmeyip daha çok güç ve çıkar çekişmesinin parçası olarak değerlendirmektedir. Devletlerin bu noktadaki refleksi, hâlihazırda kendilerinin siyasal aktörlüğü dolayımıyla şekillenen uluslararası ilişkilerin pratik ve söylemini, cari yapısı ve işleyişiyle birlikte yeniden üretmeye dönüktür.

 

Bu bağlamda ulus-devletlerin siyaseten belirleyiciliği, tikel bir ahlak nosyonu ve sınırlı bir toplumsallık fikri ile meşrulaştırılmaktadır. Toplum, siyaset ve etik, ulusal temelde devletle özdeşleştirilmektedir. Böylece küresel düzeydeki ilişki, sorun, yapı ve deneyimler, sosyal ve etik anlamını yitirmekte; siyasal ve kamusal yoruma konu edilmemektedir. Örneğin; ekonomik ilişkilerin yarattığı eşitsizliğin ve refahın bölüşümü, toplumlar arası etkileşim ve karşılıklılığın olası risk, imkân ve zararlarının (demokratik) yönetimi, doğa ve çevrenin adil ortak kullanımı, savaş ve çatışmanın kural ve etiği gibi sorun alanları, çoğu zaman topluluklar arası siyasal tartışmanın dışında kalmaktadır. Demokrasi, adalet, eşitlik, ekolojik denge vb. meselelerin toplumlar arası ilişki açısından siyasal anlamı ihmal edilirken uluslararası ilişkilerde sivil toplum veya ulus-ötesi yapıların siyasal aktörlüğü kısıtlanmaktadır.

 

Nihayetinde toplumlar arası ortak bir deneyim konusu olan kamusal bir sorunu, küresel düzeyde siyasal söyleme tercüme edecek ve mümkün en kapsamlı kolektif irade oluşumunu sağlayacak köprüler kurulamamakta; bu tür siyasal vasat ve koşulları yaratacak aktörlüğe imkân tanınmamaktadır.

 

Kozmopolitan Muhayyilenin İmkânı

 

Kozmopolitan muhayyile, bu yüzden, Covid-19 salgınının siyasal anlamı için hem tarihi-sosyolojik hem de ahlaki-normatif gerekçelere sahip gerçekçi bir seçenek olarak üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Toplumlar arası etkileşim, bağlantı ve paylaşımın küresel yoğunluğu, hızı ve kapsamı (her ne kadar eşitsiz, kesintili ve farklılaşan bir örüntü oluştursa da) çağdaş zamanların ayrıksı sosyolojik olgusudur. Bu olgusal-somut durum; kendine özgü uygulama, kurum, norm, fikirler, kültürel-sembolik temsiller ve iktidar ilişkileriyle, cari tarihsel yapıyı şekillendirmektedir. Virüs, böyle bir tarihi-toplumsal bağlam içinde ortaya çıkıp yayıldı ve kendine özgü sonuçlar üreterek küresel bir deneyim konusu hâline geldi. Covid-19’u hem tarihteki diğer salgınlardan ayıran karakteristiğini ve hem de biyolojik-tıbbî bir mesele olmanın ötesindeki niteliklerini anlayabilmemiz, bu küresel tarihi-sosyolojik bağlamı dikkat almakla mümkündür.

 

Ayrıca küresel bir sosyal deneyim konusu olarak Covid-19, ahlaki anlamları ihtiva eder. Yukarıda değinildiği üzere virüsün ölümcül tehdidiyle karşı karşıya kalan insanlar, sahip oldukları dünya görüşleri, dini-kültürel kimlikleri, sınıf ve statüleri vb. faktörlerde temellenen farklılıkları aşan (yok sayan değil!) bir deneyim yaşadılar. Bu deneyim, insanlığın bir bütün olarak ortak ahlaki-ontolojik mahiyetini açığa vurup belirginleştirdi. İnsanların, kendilerini farklılaştıran ve ayrıştıran bütün etmenlere rağmen, kırılgan, fani, savunmasız varlıklar olmak bakımından birlikte, bağımlı ve eşit oldukları açığa çıktı. Bu varoluşsal durum; karşılıklı ilişkiyi, mekânsal-zamansal bir biraradalığı ve ortak bir kamusallığı içerdiği ölçüde etik-siyasal bir anlama da işaret eder. Kozmopolitan muhayyile, böyle bir ontolojik ve ahlaki duyarlılıkla irtibatlı etik-siyasal tavır şeklinde yorumlanırsa, Covid-19’un açığa çıkardığı küresel siyasal gerilimlere ve sorunlara karşı başvurulacak bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

 

Kozmopolitan muhayyile, genelde ilk akla geldiği ve yaygın anlaşılan şekliyle, kapsamlı-güçlü bir ahlaki-felsefi dünya görüşüne dayanan ve belirli bir kurumsal-yasal söylemin kural koyuculuğu altındaki siyasal-ideolojik bir tavır değildir. Yerel, topluluk ve ulusal aidiyet çerçevelerini ve bu türden belirli sosyo-politik topluluklar dolayımındaki sorumluluk, duyarlılık ve bağlılıkları yok sayan soyut, tektipleştirici, tarafsız analitik bir kavrayışa da işaret etmez. Bu anlamda küresel siyasetin cari aktör, uygulama, norm ve yapı terkip ve örüntüsünü (kısacası ulus-devlet merkezli bir uluslararası siyasal düzen ve onun baskın işleyiş mantığını) kategorik olarak reddederek yerine bir dünya devleti fikrini önermez.

 

Kozmopolitan muhayyile, burada teklif edilen yorumu özelinde, yukarıda belirtilen ortak deneyimde somutlaşan bir onto-ahlaki yorumlamayla muhtelif tikel kimlik, söylem ve eylemleri, daha geniş küresel tarihi-sosyolojik ve ahlaki-normatif bağlamına oturtarak meşruiyet sorgulamasına ve eleştirel kavrayışına imkân tanır. Tikel topluluk aidiyetlerimizi, daha geniş bir kozmopolitan toplulukla, bu düzlemdeki bir bilinç ve deneyimi mümkün kılacak şekilde irtibatlandırır. Küresel kamusal yaşamın temel sorun ve meselelerinin; farklı kimlik ve anlayışların mutabakat, çekişme, diyalog gibi farklılaşan tavırlara açık bir süreç içinde yorumlanıp belirlenebilmesini amaçlar. Bu tavrın ahlaki ve siyasal muhtevası; baştan verili, belirlenmiş ve tanımlanmış değil, öğrenilmesi, geliştirilmesi ve inşa edilmesi gereken bir uygulama ve yorumlamayla şekillenir. Siyasal öznesi, küresel sorunların siyasal tercümesini yapmayı, uygun vasat ve köprüleri oluşturmayı kamusal sorumluluğu olarak görür.

 

Bu anlamda kozmopolitan muhayyile; siyasal toplulukların küresel birlikteliğinin ve bağımlılığının ahlaki koşullarına duyarlılık kazandırır. Toplumlar arası ilişki, uygulama ve yapıların demokratik yönetimi; risk ve zararlarının ortak sorumluluğu, refah ve olanakların adil bölüşümü gibi ulus-aşırı kamusal meselelerinin siyasal tercümesine imkân tanır. Devletlerin tikel çıkar ve güvenlik kaygılarını; çoğul ve farklı aktörleri ihtiva eden daha geniş bir etik-siyasal muhayyile içinde oluşturmasını telkin eder. Bu perspektif; demokrasi, adalet, eşitlik gibi temel değerlerin; farklı ve çoğul aktörlerin yorumları doğrultusunda küresel siyasete tercümesini amaçlar. Devletleri, “iyi vatandaşlar” olarak aktörlüklerini yeniden düşünmeye zorlarken uluslararası kurumları ve sivil toplumu küresel siyasetin eşitlikçi, farklılığa duyarlı ve adil yönetimine katar.

 

Salgın sonrası dünyanın başlıca ödevlerinden biri, böyle bir muhayyilenin oluşturulmasını siyasetin pragmatik, dışlayıcı ve parçalanmış gündemine dahil etmek olmalıdır.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Koronavirüs ile birlikte kimsenin olmadığı boş kilise, cami ve sinagoglarda yapılan vaaz ve ibadetlerin görüntüleri unutulmaz çarpıcı kareler olarak hafızalara kazınacaktır. Dinlerin böylesi kapsamlı bir meydan okuma karşısında ne tür cevaplar üreteceği hayati bir öneme sahip olacaktır. Koronavirüs önlemleri karşısında dini otoriteler, din adamları ve müdavimler marjinal ve mutedil/rasyonel olmak üzere iki tür tepki geliştirdiler.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Tüm dünyayı sarsan koronavirüs tehdidi sağlık, bilim, teknoloji, dijitalleşme, medya, siyaset, ekonomi ve sosyoloji vb. her alanda olduğu gibi din alanında da canlı bir tartışmayı beraberinde getirdi. Koronavirüs ile birlikte uluslararası güç dengelerinin, uluslararası karşılıklı ekonomik bağımlılık ve ticaretin, devletlerin, ideolojilerin, iç siyasi yapı ve ekonomilerin nasıl şekilleneceği soruları kadar, dünya dinlerinin böylesi kapsamlı bir meydan okuma karşısında ne tür cevaplar ürettiği ve hangi trendleri takip edeceği sorusu da önem kazanmaktadır.

 

Toplu ritüeller, ibadet esnasında bazı kutsal alan ve objelere dokunma ve öpme gibi geleneklerin ibadet ve aidiyetin ayrılmaz parçası olduğu dinlerin milyonlarca mensubu bu dönemde önemli kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı. Zira toplu ibadet mekânları salgının yayılma riskinin en fazla olduğu alanlardı. Hatta Güney Kore Kilisesi, Malezya’da 16.000 kişinin toplandığı bir cami ve New York’ta Ortodoks bir ayin alanı gibi bazı toplu ibadet mekânları koronanın yayılmasıyla ilişkilendirildi. 

 

Türkiye’de de umreden dönenler ile ilgili olarak karantina tedbirlerinin geciktiği eleştirileri zaman zaman gündeme geldi. Bizim ülkemizde olduğu gibi dünyanın pek çok yerinde ibadethaneler ya kapatıldı ya da sınırlı toplanmalara izin verildi ve Cuma namazları iptal edildi. Mekke ve Medine’ye yurt dışından girişler yasaklandı, umreler iptal edildi. Mescid-i Aksa’ya girişlerin yasaklanmasıyla birlikte Müslümanların en kutsal üç mekânına girişler durdurulmuş oldu. Nisan ayında kutlanan Paskalya ve Hamursuz bayramı ve Ramazan ayı önemli kesintilere sahne oldu. Temmuz-Ağustos Hac mevsimi askıya alındı. Budistleri bir araya getiren geleneksel yeni yıl kutlamaları iptal edildi.

 

Bu süreçte başka hiçbir dönemde göremeyeceğimiz, zaman zaman maskeli ve sosyal mesafe kuralına göre neredeyse askeri disiplin içinde hizalanmış kitlelerin, zaman zaman da kimsenin olmadığı boş kilise, cami ve sinagoglarda yapılan vaaz ve ibadetlerin görüntüleri unutulmaz çarpıcı kareler olarak hafızalara kazınacaktır. Papa’nın Vatikan’da canlı olarak boş meydana hitaben yaptığı haftalık toplantı ve pazar ayinleri de bu sürecin önemli simgelerinden biri olarak tarihte yerini alacaktır.

 

Marjinal ve Mutedil Tepkiler


Söz konusu koronavirüs önlemleri karşısında dini otoriteler, din adamları ve müdavimlerin marjinal ve mutedil/rasyonel olmak üzere iki tür tepki geliştirdiğini söylemek mümkündür. Birincisinde, İtalya’da Kilise’nin aynı kaşıkla inananları kutsaması, Yunan Ortodoks Kilisesi’nin ritüellerinde başlangıçta değişikliğe gitmemesi, Hindistan’da Başbakan Modi’nin toplu faaliyetlerden kaçınılması uyarılarına rağmen binlerce Hindu’nun Holi festivaline -bir kısmı maskeli olarak- katılması, ya da İran’da kapatılan türbelerde Şii Müslümanların olay çıkarması ve İsrail’de ultra Ortodoks Yahudi mahallelerinde yasaklara uyulmaması örneklerinde olduğu gibi marjinal tepkiler ortaya çıktı. Ayrıca, Ortaçağ’da Katolik Kilisesi’nin veba salgını karşısında gösterdiği tepkiyi kısmen andırır biçimde ABD’de bir teleevangelistin canlı yayında korona kovma ayini yapması ya da İran’da bir din adamının sağlık alanındaki tedbirleri küçümseyerek dini yöntemlerle koronavirüs hastalarını tedavi ettiğini iddia etmesi- ve göz altına alınması- söz konusu marjinal tepkilerin bir başka yönünü oluşturdu.

 

Mutedil ya da rasyonel olarak ifade edebileceğimiz ikinci tür tepkide ise pek çok dini lider ibadet mekânlarında koronovirüs önlemlerinin alınmasına öncülük etmekle kalmadı, aynı zamanda mensuplarının mücadelede seferber edilmesi konusunda da çaba harcadı. Irak’lı Şii lider Sistani’nin sağlık çalışanlarının ülke için sınır muhafızları kadar büyük önem taşıdığını söylemesi, Papa Francis’in Katolik rahiplerden hastaları ziyaret etmeleri ve sağlık çalışanlarına destek olmalarını istemesi ve pek çok yerde dini kuruluşların tıbbi ekipman bağışı da dahil olmak üzere yürüttüğü yardım faaliyetleri ikinci yaklaşımın örneklerini oluşturmaktadır. Ayrıca, bu sürecin inananların iç dünyalarına dönmeleri ve tövbe etmeleri için fırsat olarak görülerek krizden dersler çıkarılması ve farklı din mensupları arasında uzlaşma ve barış için bir imkân olarak değerlendirilmesi konusunda dini otoritelerin yaptığı çağrılar da bu tepkiler içinde değerlendirilebilir.

 

Küresel Dini Trend ve Dönüşümler


Koronavirüs sonrası dünya dinleri ile ilgili dönüşümleri ve dinlerin yeni dönemde üreteceği cevapları öngörebilmek için korona öncesinde tartışılan genel trendleri yeniden hatırlamakta ve üzerinde düşünmekte fayda var. Zira dünya tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş derecede kapsamlı bu kriz karşısında dinlerin kısa vadede aynı ya da benzer tepkiler geliştirilebileceği öngörülebilir ancak bu kadar geniş bir mekâna ve çeşitliliğe sahip dünya dinlerinin uzun vadede gösterecekleri dönüşümler bu bölümde ifade edeceğimiz dönüşümlerden bağımsız ele alınmamalıdır.

 

Pew Araştırma Merkezi’nin 2010 yılı verilerine göre dünya nüfusunun yüzde 33’ünü içine alan Hıristiyan nüfusa karşılık, yüzde 23 oranında Müslüman, yüzde 15 oranında Hindu, yüzde 7 Budist , yüzde 0.2 Yahudi ve geri kalanı diğer dinlere mensup (% 1) ya da herhangi bir dine mensup olmayan insanlardan (% 16) oluşan bir dünyada yaşıyoruz. Son grup olarak ifade ettiğimiz herhangi bir dine mensup olmayanların Hıristiyan ve Müslümanlardan sonra üçüncü büyük grubu oluşturduğuna dikkat çekmekte fayda var.

 

Coğrafi dağılım açısından baktığımızda Hindular ve Budistler başta olmak üzere pek çok dini geleneğin ağırlıklı olarak Asya-Pasifik’te yoğunlaştığını ve kendini hiçbir dinle tanımlamayan insanların dörtte üçünün de (700 milyonu Çin’de olmak üzere) yine aynı bölgede yaşadığını söylememiz gerekiyor. Yine Müslümanların yüzde 62’si Asya-Pasifik’te, yüzde 20’si Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da, yüzde 16-17’si ise Sahraaltı Afrika’da yaşıyor. Hıristiyanların yüzde 26’sı Avrupa, yüzde 20’si Kuzey Amerika, yüzde 24’ü Latin Amerika ve Karayipler ile yüzde 24’ü Sahraaltı Afrika’ya yayılmış durumda. Yahudilerin ise yüzde 44’ü Kuzey Amerika’da, yüzde 41’i ise İsrail’de yaşıyor. Bu rakamlar ve coğrafi dağılım içinden geçmekte olduğumuz koronavirüs salgını ve belki bundan sonra yaşayacağımız başka salgınlar sonrasında dinlerin ne tür değişimlerle karşı karşıya kalabileceğini görmek açısından aklımızın bir köşesinde tutmamız gereken veriler olarak duruyor.

 

Rakamlardan biraz uzaklaşıp Soğuk Savaş’ın ikinci döneminden itibaren tüm dinsel geleneklerde görülen genel canlanma trendine bakacak olursak, -ki bu dönem aynı zamanda Batılı sosyologların klasik modernist sekülerleşme teorilerine ciddi eleştiriler getirdiği bir dönemdir- en dikkat çekici olanları Peter Berger’ın (1983) da o dönemde belirttiği gibi Evanjelik Hıristiyanlık ve İslam’dır. Berger’ın iki gerçek küresel hareket olarak tarif ettiği Evanjelizm ve İslam her ne kadar çok farklı dinamiklere sahip olsa da, iki yükselen dini hareket olarak sosyal bilimcilerin yakın ilgi alanında oldu. Batı dışı pek çok ülkede seküler milliyetçi yönetimlere karşı ortaya çıkan dini milliyetçi hareketler (M. Juergensmeyer, 1993) ve “Amerika’da sekülerleşmeye, II. Vatikan Konsili’nin etkisindeki Roma Katolikliğine ve mevcut Protestanlığa başkaldırı anlamını taşıyan” (Berger, 1983) Evanjelik Hıristiyanlık modernite karşıtı dini hareketlerin en yaygın ve dikkat çekici olanlarıydı. Evanjelizm Amerikan iç ve dış politikasında giderek artan etkisiyle yükselen bir dini trend olarak karşımızda durmaya devam etmektedir. Ayrıca hızlı ve kapsamlı bir yayılma trendi göstermesi açısından da önümüzdeki yıllarda çokça tartışılmaya devam edecektir.

 

Yirminci yüzyılın en kapsamlı dönüşümlerinden birini hiç şüphesiz Katoliklik yaşadı. 1962-1965 yılları arasında yapılan II. Vatikan Konsili ile birlikte yirminci yüzyılda kapsamlı bir reform hareketine girişen Roma Katolik Kilisesi, Batı içinde merkezî konumunu yeniden elde etmek, modernite ile Kilise arasındaki gerilimi yumuşatmak ve kitlelerin hayatında Kilise’nin etkisini artırmak amacıyla gerçekleştirilmişti (A. Davutoğlu, 2000). Kilise tarihinde toplanan önceki konsillerin bazı dogmaları ortaya çıkarmak ve yanlış doktrinleri ortadan kaldırmak maksadıyla toplanmasının aksine II. Vatikan Konsili bazı teolojik tartışmaları yapmanın ötesinde İncil’in modern dünyaya nasıl taşınacağı sorusu ile de ilgilenmişti (J. F. Mayer, 2000). Katolik dogmada ortaya çıkan yumuşama Doğu Avrupa’da özellikle Polonya’da ortaya çıkan halk hareketleri üzerinde etkili olmuş ve Polonyalı Slav kökenli Papa II. Ioanneaes Paulus’un Katolik ve Ortodoks iki Hıristiyan geleneğini bir araya getirmeye yönelik faaliyetlerinin önünü açmıştır. Konsil aynı zamanda Katolikliğin Hıristiyanlık dışındaki dinlerle diyalog kurmasının zeminini hazırlamıştır.

 

Katolikliğin bu dönemdeki demokrasi hareketleri üzerindeki etkisi dolayısıyla Huntington (1991) ve Casanova’nın (1996) üçüncü dalga demokrasi hareketlerini “Katolik dalga” olarak nitelendirmesi, yine Casanova’nın “Catholic aggiornamento-reformu” kavramsallaştırması Katolikliğin yirminci yüzyılda yaşadığı dönüşümün bir özeti niteliğindeydi. Casanova, Katolik dalga konusunda hemfikir olmakla birlikte Huntington’ın medeniyetler çatışması tezine karşı çıkıyor ve dinlerin değişmeyen özlere sahip olduğu yaklaşımını reddediyordu. Ona göre yirminci yüzyılda Katolikliğin otoriter rejimler karşısında yükselen demokrasi hareketlerinde oynadığı rolün benzerini İslam’ın oynamaması için hiçbir neden yoktu. Nitekim Arap baharını da içine alacak şekilde demokratik İslami muhalefet ve iktidar tecrübeleri dünyada din ve siyaset ilişkisi alanında en çok tartışılan konulardan biri olmaya devam etmektedir. Sivil toplum ve din ilişkisinin İslam ve Katoliklik özelinde sık sık dile getirilmesi ve iki dinin de yardım faaliyetlerine verdiği büyük önem koronavirüs döneminde bu dinlere ayrı bir dinamizm kazandırabilir.

 

Hıristiyanlığın Katoliklik ve Protestanlıktan sonra üçüncü büyük mezhebi durumundaki Ortodoksluk açısından da komünist rejimlerin çözülmesi sonrası önemli bir canlanma yaşandı. Özellikle Rus Ortodoks Kilisesi Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında her ne kadar müdavimlik açısından çok düşük oranlara sahip olsa da, giderek Ortodoks halk nezdinde en güvenilir kurum olarak tanımlanır hâle geldi. 1990’lı yıllardan itibaren Rus devleti ile Kilise arasında Çarlık dönemini hatırlatır biçimde bugün de devam eden bir yakınlaşma yaşandı. Kilisenin itibarının bu denli yükselmesi Kilise hiyerarşisini kamusal taleplerini daha çok dile getirmeye yöneltti. Bugün ruhani açıdan 200 milyon Ortodoks nüfusa hükmeden Rus Ortodoks Kilisesi, dünyada Ortodoks cemaate sahip en büyük kilise olduğunu söylemekte ve bunun özgüveni ile hareket etmektedir. Bununla birlikte, Ukrayna’daki son gelişmeler üzerinden Moskova’nın İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi ile yaşadığı sürtüşme Rusya’nın 2000’li yıllardan itibaren artan müdahaleci tavrının da etkisiyle özellikle Ortodoksluk içindeki ayrışmaların süreceğini göstermektedir. Ayrıca 1990’lı yıllardan itibaren Rus Ortodoks Kilisesi’nin Katolik kilisesine ve kendi topraklarında artan Protestan misyoner faaliyetlerine karşı gösterdiği hassas tavrı da not etmek gerekir. Avrasya coğrafyasında Rusya, Orta Asya ve Kafkasya’da yoğunlaşmış olan Müslüman nüfusun demografik artış hızının yanında yaşadığı İslami canlanma bir başka bölgesel trend olarak üzerinde düşünmeyi gerektirmektedir.

 

Küresel Dini Projeksiyonlar


Hinduizm ve Budizm başta olmak üzere diğer dini geleneklerde yükselen trendleri de bu şekilde tek tek ele alabiliriz. Ancak biz yeniden sayılara ve bunlarla bağlantılı olarak koronavirüsün önümüzdeki dönemdeki muhtemel etkilerine dönecek olursak daha yakın dönemlerde yapılan gelecek projeksiyonlarına bakmakta fayda var. 2010 yılında Pew Araştırma’nın açıkladığı en çarpıcı sonuçlardan biri, devam eden kırk yıl boyunca Hıristiyanlığın en büyük nüfusa sahip din olmaya devam edeceği ancak 2050 yılına gelindiğinde mevcut demografik trendler devam ederse Müslüman ve Hıristiyan nüfusun eşitleneceği yönünde. En hızlı büyüyen din olarak İslam’ın en büyük genişlemeyi Sahraaltı Afrika’da yaşayacağı, 2010’da yüzde 23.2 olan dünya nüfusuna oranının 2050’de yüzde 29.7’e yükseleceği öngörüsü oldukça önemli.. Buna karşılık Hıristiyan çoğunluğa sahip ülke sayısının 159’dan 151’e düşeceğini ve Avusturalya, Benin, Bosna-Hersek, Fransa, Hollanda, Yeni Zelanda, Makedonya ve İngiltere’de ise Hıristiyan nüfusun yüzde 50’nin altına ineceği projeksiyonu yapılıyor. Bunun nedeni Batı’da yükselen ateizm, agnostisizm ve artan Müslüman göçü. Budistlerin sayısı çok fazla bir değişim göstermezken, Hindu ve Yahudilerin nüfusunda artış beklentisi var. Yine 2017’de yapılan araştırmanın sonucunda ise dünyadaki en genç nüfusa ve yüksek doğurganlık oranlarına sahip dini olarak İslam’ın yirminci yüzyılın ikinci yarısında en büyük nüfusa sahip din olabileceği beklentisi hâkim.

 

2019 yılı sonuçları ise ABD açısından dikkat çekici. Araştırmada, ABD’de kendini Hıristiyan olarak tanımlayanların sayısının son on yılda yüzde 12 azaldığı, buna karşılık ateist, agnostik ya da kendini herhangi bir dinle tanımlamayanların oranının ise son on yılda yüzde 9 artarak yüzde 26’ya çıktığı belirtiliyor. Düşüş trendi hem Protestanları hem de Katolikleri etkiliyor. Bunun yanı sıra Müslüman nüfusun artış trendi sonucunda Yahudiliğin ülkede ikinci Hıristiyan olmayan din olma vasfını kaybetmesi ve yerini İslam’ın alması bekleniyor.

 

Kriz dönemlerinde genellikle insanların devlet ya da din gibi kurumlara yöneldikleri biliniyor. Örneğin; 1945 krizi ABD’de dindarlığı artırmış, 1950’lerde Amerikan Protestanlığı altın çağını yaşamıştı. Ateist Sovyet rejiminin çöküş döneminde yaşanan kriz sonrasında bölgede Ortodoksluk, Katoliklik ve İslam başta olmak üzere Avrasya’daki tüm dini geleneklere yeni bir dinamizm getirmişti.

 

Ancak bugünlerde Koronavirüs sonrası insanların dini kurumlardan ziyade bilim ve devlete güvenip yönelecekleri yorumları daha çok yapılıyor. Bunda hiç kuşkusuz insanların gözü kulağının bilimsel gelişme ve verilerle birlikte devletin alacağı tedbirlerde olmasının önemli bir katkısı var. İnsanların özgürlük yerine güvenliklerini (biyo-güvenliklerini) önceledikleri böylesi bir dönemde devletin artan etkisini, kısıtlamaları ve popülist söylemleri olumlamaları normal görünüyor ancak virüs kontrol altına alınıp normal hayata dönüldükten sonra özgürlük alanlarının en kısa zamanda genişletilmesinden yana tavır alacaklarından şüphe duyulmamalı. Özgürlük taleplerinin en çok seslendirileceği alanlardan biri de din alanıdır. Korona öncesi devam eden bir trend olarak pek çok ülkede dini özgürlüklerin kısıtlanması korona ile birlikte yeni bir aşamaya geçmiş, devletin dini alana müdahalesi için yeni ve meşru bir zemin kazanmıştır. Bu durumun güçlenerek devam ettiği ülkelerde din ve devlet arasındaki ilişkiler çatışmacı bir yöne sürüklenebilir bu da dinin muhalif hareketler içindeki konumunu güçlendirebilir.

 

Koronavirüs sonrası dini alanla ilgili olarak öngörülen muhtemel bir başka trend, özellikle Batı Hıristiyanlığına bir tehdit oluşturacağı yönündedir. Yukarıda ifade ettiğimiz üzere, Avrupa ve ABD’de son on yıllar içinde ateizm ve agnostisizm yükselişe geçerken, Katoliklik ve Protestanlığa olan aidiyetin ve kiliseye devam oranlarıyla birlikte kiliselere olan güvenin azalması Koronavirüs sonrası endişeleri daha da artırmaktadır. Kiliseye devam oranlarının, kilise üyeliklerinin ve yapılan bağışların azalmasının kilise okullarını, hastaneleri ve diğer sosyal yapıları yaşam mücadelesiyle karşı karşıya bırakacağı korkusu yaşanmaktadır. Korona sürecinde Avrupa ve Amerika’da yaşlı kilise görevlilerinin hayatlarını kaybetmesi, müdavimlerinin pek çoğu göçmenlerden oluşan bazı kiliselere korona sonrasında göçmen akışının azalması ve kilise müdavimliği alışkanlığının kesintiye uğramasının sonrasında bir kopuşa yol açması ihtimali bu korkuları artırmaktadır.

 

Dolayısıyla, Batı dünyası özelinde din konusunda canlanma tezinden ziyade geri çekilme tezlerinin daha geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Hiç şüphesiz postmodern çağdaki mevcut trendin devamı olarak seküler ruhani akımlara, kült gruplara ve mesiyanik hareketlere olan ilginin artacağını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadece Batı’da değil, tüm dünyada sanal dünya ve dijitalleşmenin en çok etkilediği grup olan gençler arasında kültürel değerlere olan ilginin azalacağı, bunun karşılığında radikal terörist gruplara ve yeni dini akımlara katılımların artış göstereceği de öngörülebilir. Bu süreçte İngiltere’de Müslümanların, ABD’de ise Yahudilerin koronavirüsün yayılmasından sorumlu tutulduğuna yönelik haberlerden de anlaşılacağı üzere salgının İslamofobya ve anti-semitizm başta olmak üzere ırkçı akımların yükselişe geçmesine neden olacağını söyleyebiliriz.

 

Dini yapılar her ne kadar koronavirüs döneminde benzer kısıtlamalar ve problemlerle karşı karşıya kalmış ve benzer tepkiler göstermiş olsalar da, uzun vadede her bir dini yapının yukarıda ifade etmeye çalıştığımız kendi dinamikleri doğrultusunda özgün tepkiler geliştireceğini ve dönüşümler geçirebileceğini öngörmek gerekmektedir. Sivil İslam’ın, misyoner Evangelizmin, Protestan misyoner kiliselerin, kurumsal ve sivil Katolikliğin, milliyetçi Hinduizm ve Yahudiliğin hız kesmesini beklemek çok gerçekçi görünmüyor. Batı’da ortaya çıkan eğilimlerin aynı biçimde dünyanın geri kalanında tekrarlanacağını söylemek mümkün değil. Aksi halde, Batı’da bile çokça eleştirilen modernist sekülerleşme tezlerinin tuzağına düşmüş oluruz. Bireysel dindarlığa yöneliş, milliyetçi ve ırkçı akımlarla etkileşimin artması ve içe kapanma pek çok dini gelenekte artan genel eğilimler olarak ortaya çıkabilir ancak her biri dini geleneğin bireysel ve kurumsal olarak kendi içinde bile farklılaşan cevaplar üreteceğini görmeye çalışmak bizleri daha zengin bir düşünce iklimine taşıyacaktır.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

İçinde bulunduğumuz olağanüstü durum, mevcut yapının kurum ve normlarının yıpranmasına neden oluyor. Küreselleşme ve neoliberalizm gibi yapı ve söylemlerdeki bozulma ve yıpranma, yeni toplumsal ve siyasi tahayyülleri mümkün kılıyor. Bu da toplum ve siyaset üzerine radikal sorular yöneltmemizin ve daha önce aksadığı anlaşılsa da içselleştirilen ve normalleştirilen yapı ve söylemlerden kopuşun önünü açıyor; bizi bir eşikten atlatıp, geçiş sürecine doğru itiyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Bu yazı, korona salgını sürecini antropolijistlerden esinlenerek bir geçiş süreci olarak görmeyi öneriyor. Burada iki iddiada bulunuluyor. İlki; salgının hâkim yapı ve söylemleri tartışmaya açarak, neoliberalizmin ötesinde alternatif değer ve normları mümkün kılması. İkincisi; salgının kontrolü sürecindeki uygulamaların ve Çin’den ilham alınarak uygulanması düşünülen yeni dijital denetim mekanizmalarının salgın sonrasında yaygınlaşma ihtimali.

 

Geçiş sonrasına dair tahayyüller, ütopya ve distopya arasında gidip geliyor. Bu tartışmalar; siyasetin özü, biyo-politika ve özne iktidar ilişkilerini yeniden düşünmek için ipuçları veriyor.

 

Bir Geçiş Eşiği Olarak Salgın

 

Salgın sürecini antropolojistlerin tanımladığı gibi bir geçiş süreci ya da eşik olarak (liminality) görmek faydalı olabilir. Antropolojist Arnold van Gennep bu kavramı bir asır önce ortaya attığında, kendisinin geçiş ayinleri dediği (rites of passage), bir kişi ya da grubun hayatlarındaki önemli değişim ya da dönüşümlerin kutlandığı, sembolik öneminin vurgulandığı ayinleri kastetti.[1] Gennep, bu tarz ayin ritüellerinin üç döneme ayrılabileceğini iddia etti: Eski pratik ya da kimliğin geride bırakıldığı kopuş dönemi (rites of seperation), eski ve yeni arasındaki geçiş dönemi (transition rites) ve birey ya da grupların yeni bir kimlikle yeniden toplumla kaynaştığı bölüm (rites of incorporation). Bu görüş, 1960’lara dek uzun süre antropoloji alanında destek görmese de, son dönemde özellikle siyaset antropolojistleri tarafından tekrar gündeme getirildi. Siyaset antropolojistlerinin bu kavrama yeniden dönmesinin önemli nedenleri var ve bu nedenler günümüzdeki tartışmalara da ışık tutabilir.

 

Öncelikle, bu kavram, tarihin/zamanın bir yapı ya da objektif faktör tarafından yönetildiği ve süreklilik arz eden bir eylem akışı olduğunu varsayan yapısalcı görüşlere karşı çıkıyor.[2] Diğer bir ifadeyle, bu yaklaşım bize yapıların reddedilmediği fakat esnetildiği, post-foundalist yaklaşımı anımsatıyor. Bununla birlikte, eşik kavramının toplum ve siyaset teorisi için önemi ise devrim gibi bazı an ya da dönemlerin, aşılamaz ve yıkılamaz zannedilen yapı ve söylemlerden kopuşun, yeni yapı ve söylemlerin ortaya çıkışının zeminini hazırlaması. Max Weber’e göre karizmatik liderin rolü böyle durumlarda ortaya çıkıyor. Gennep de geçiş ayinlerinden çıkışın ayin yöneticisi tarafından gerçekleştiğini açıklıyordu.

 

Şu an içinde bulunduğumuz olağanüstü durum bir devrim olmasa da, mevcut yapının kurum ve normlarının yıpranmasına neden oluyor; hatta salgın uzun süre devam ederse, sürekli büyüme ve doğanın yıkımını hedef alan ekonomik modellerin kendiliğinden son bulmasının ve toplumsal ve politik dönüşümlerin önünü açacak.

 

Tam da bu yüzden eşik anında düşündüklerimiz, arzularımız ve korkularımız yeni yapı ve söylemlerin şekillenmesinde çok önemli. Bir başka ifadeyle, küreselleşme ve neoliberalizm gibi yapı ve söylemlerdeki bozulma ve yıpranma, yeni toplumsal ve siyasi tahayyülleri mümkün kılıyor. Bu da toplum ve siyaset üzerine radikal sorular yöneltmemizin ve daha önce aksadığı anlaşılsa da içselleştirilen ve normalleştirilen yapı ve söylemlerden kopuşun önünü açıyor; bizi bir eşikten atlatıp, geçiş sürecine doğru itiyor.

 

Fakat, korona virüsünün bir Mesih ya da deux ex machina olarak görülmesi ise yanlış. Salgın, mevcut düzeni yıkıp yerine yeni bir sistemin gelmesine vasıta olacaksa bu mevcut aktörlerin tercihleri ve neticesinde olacak. Burada bahsettiğim metodolojik olarak özne indirgemeci bir yaklaşım değil. Bir dönüşümün kendiliğinden gelmeyeceğini, ancak bir edim sonucunda gerçekleşeceğini vurgulamak. Bu yüzden salgın sırasında devletlerin krizi yönetme stratejilerini, sosyal hareketlerin gelecek üzerine öne sürdüğü alternatifler ile birlikte değerlendirmek gerekiyor.

 

Neoliberalizmin Ötesini Düşünebilmek

 

Salgın; 1980’lerden itibaren hâkim ideoloji ve siyaset aklı olarak dünya sistemini biçimlendiren neoliberalizmi tartışmaya açtı. Neoliberalizm doğrudan ve dolaylı olarak salgının çıkışına zemin hazırlayan süreçlerin önünü açtığı için eleştirildi. Sürekli büyümeye endeksli ekonomi politikalarının insan ve vahşi yaşam arasındaki sınırı ortadan kaldırması eleştirildi. Aşırı nüfus artışı, kırsal nüfusun büyük şehirlere göç etmesi ve dünya nüfusunun belli metropollerde yoğunlaşmasının salgının etkisini artırdığı belirtildi. Küreselleşme ile virüsün sınırlar arasında dolaşmasının mümkün olduğu belirtildi. Sağlık sistemi, farmakoloji sektörü ve farmakolojik araştırmalarda piyasa ekonomisinin yaygınlaşmasının ABD ve İngiltere gibi ülkelerde yıkıcı etkilere neden olması eleştirildi. Ayrıca, küreselleşme süreci eleştirel bir biçimde irdelenmeye başlandı.

 

Bu tartışmaların birçoğu eleştirel düşünürlerin ve araştırmacıların uzun süredir dillendirdikleri ve uyardıkları konular aslında. Bu düşünürler, küreselleşmenin getirdiği adaletsiz gelir dağılımına,[3] koloniyel hiyerarşik yapının küresel ticaret rejimi üzerinden yeniden üretilmesine,[4] neoliberal siyaset aklının ekonomik değerleri siyaset de dahil olmak üzere daha önce ekonomi ile bağlantılı düşünülemeyecek birçok alana yaydığı ve küresel üretimin doğa üzerindeki yıkıcı etkilerinden bahsediyordu.[5]

 

Ayrıca, Chantal Mouffe, Jacques Ranciere, Slovaj Žižek, Wendy Brown gibi düşünürler, neoliberal aklın toplumu teknokratik yönetimler altında ekonomik mantığa göre idare eden bir duruma indirgediğini ve bunun siyasetsizleşmeye (de-politicization) neden olduğunu belirtiyordu. Bu görüşe göre, neoliberal aklın hüküm sürdüğü bir ortamda siyaset etme ihtimali giderek anlamsızlaşıyor. Performans göstergeleri, istatistikler ve metrik değerler siyaseti yönetmeye ve yönetişime indirgediğinden, çoğulculuğu ve farklılıkları tanıyan bir siyaset etme ihtimali ortadan kalkıyor. Bunun bir nedeni de, neoliberal siyasal akıl içerisinde devlet ve kişilerin bir şirket gibi düşünülmesi: Devletler ve kişilerin kendilerini sonuç odaklı, rekabetçi unsurlar olarak piyasaya hazırlamak zorunda kalması.

 

Günümüzde neoliberalizmi ve küreselleşmenin geldiği noktayı eleştiren tartışmalar, 2010 başında yoğunlaşan, birkaç sene içinde farklı coğrafyalara yayılarak zirve yapan; ancak, daha sonra bastırıldığı, ortadan kaybolduğu zannedilen sosyal hareketlerin bir uzantısı olarak görülebilir. Salgın sürecinde, sosyal hareketlerin aşina olduğumuz, aslında pek de yeni olmayan taleplerinin yeniden yaygınlaştığı ve toplumda daha geniş bir gruba yayılma imkânı bulduğu iddia edilebilir. Bu kez sosyal hareketler, geçiş süreci tecrübesinin belirsizliği ve riskin toplumun geneline yayıldığı farklı bir tarihsel anda taleplerini gündeme getiriyor.

 

Böyle bir ortamda, hâkim yapı ve söylemin sınırlarını çizdiği siyasi söylemin ötesindeki alternatif söylemler, daha eşitlikçi, çoğulcu, erkek egemen kültür karşıtı, çevreci toplumsal tahayyüller tasavvur etmemizde, hatta gerekli görmemizde etkin rol oynuyor. Hâkim yapı ve söylem içinden ütopik ya da radikal görünen sosyal adalet ve eşitlik ideallerinin kriz anlarında tartışılıyor olması bize, statüko dışında başka bir dünya, daha başka değerler bütününü düşünmek için fırsat sunuyor. İşte bu yüzden, “normal yaşantımıza ne zaman döneceğiz?” sorusu bize yanlış bir perspektif sunuyor. Eski normal, insan türünün kendisini ve doğayı yok etmesine neden oluyordu. Bu yüzden salgın, sosyal hareketlerin vurup yıkamadığı, sosyal adaletsizliğe neden olan iklim değişimini hızlandıran politika tercihlerini geride bırakıp, dönüştürmek için bize bir fırsat veriyor.

 

Aslında, bir siyaset etme tarzı ya da söylem olarak neoliberalizm, özellikle ABD ve İngiltere gibi ülkelerde siyasi tercihler neticesinde, daraltıp piyasa mantığına mahkûm ettiği sağlık sistemi ve halk sağlığı alanındaki zafiyeti yüzünden, modern devletin karakteristiğini oluşturan biyo-iktidar mekanizmalarında sıkıntıya neden oluyor. Yani hayatın ve nüfusun yönetilmesinin aksaması ya da çökmesi neticesi oluşan büyük bir meşruiyet krizine -ya da daha temkinli ifade edecek olursak böyle bir krize- doğru sürükleniyor. Bu süreç; rekabet, verimlilik gibi değerleri terk eden ve yaşamı önceleyen yeni bir dönemin önünü açabilir mi? Bu bağlamda, siyasetin özü ve biyo-politika tartışmalarına göz atmak anlamlı olabilir.

 

Siyasetin Özü, Biyo-Politika ve Özne İktidar İlişkileri

 

Thomas Hobbes’un realizminden etkilenen bazı düşünürler, salgının siyaseti askıya almadığına, eğer siyasetin saf hâli diye bir şeyden söz edilecekse, bu saf hâli ortaya çıkardığını iddia ettiler. Bu görüşe göre, siyasetin özü, yönetici grubun insanlara ne yapacaklarını söylemesi ve insanların hayatta kalma adına bunu kabul etmesi. Bir nevi salgın hâli bizi doğa durumuna geri götürdü ve biz de kendimizi koruma adına özgürlüğümüzü siyasi iktidara teslim ettik. Salgın sürecinde siyasetin özünün düzen ve istikrar olduğuna ikna olduk.

 

Bu realist yaklaşımın salgını açıklamadaki eksikliği şu; evde kalma ve hayatın durması talepleri birçok ülkede sivil toplum ve halk tarafından talep edildi ve hükümetler sert kararlar almaya zorlandı. Ayrıca, salgına realist açıdan yaklaşmak biyo-politika mekanizmalarını göz ardı eden, iktidar-yaşam-ölüm arasındaki ilişkiye eksik bakan bir yaklaşım. Foucault’ya göre Hobbes’un egemenlik anlayışı yaşamı sonlandırma ve bazı hayatların devamına izin verme yetkisiydi (take life or let live). Biyo-iktidar ise yaşamı teşvik eden, düzenleyen, güvenliğini sağlayan ya da optimize eden bir güç modalitesi.[6]

 

Nitekim, performans göstergeleri bu süreçte hayatın kendisine odaklanıyor; yapılan test sayısı, iyileşen hasta sayısı, yeni enfekte olan hasta sayısı, vefat sayısı, istatistiksel eğriler bu kez yaşamın optimizasyonunu hedef alıyor. Biyo-iktidar ve salgın sırasında uygulanan özgürlükleri kısıtlayıcı uygulamaların salgın sonrasına sarkma ihtimali tartışmaları, Giorgio Agamben’in yayımladığı makaleler üzerinden yürüyor.[7]

 

Agamben Nerede Yanıldı?

 

Bu makalelerde Agamben, salgını yeni bir istisna olarak görüyor. Agamben’e göre salgın, 11 Eylül sonrasında yeni bir istisna hâli arayışında olan batı ülkelerine yeni bir fırsat vermiş durumda. Ancak; Agamben’in görüşünün, İtalyan hükümetinin uygulamalarını aşırı bulması nedeniyle epey eleştirildiğini ve destek bulamadığını eklemek gerek. Her halükârda, bu tartışmadan hareketle ek sorular sorarak, yeni tartışmaları da gündeme getirebiliriz.

 

Öncelikle, salgını Agamben’in tanımladığı gibi bir istisna hâli olarak görmek ne kadar açıklayıcı? Bu kez düşman öteki değil ve istisna hâli ötekine karşı güvenlik için uygulanmıyor. Agamben’in de sonradan ifade ettiği gibi bu kez düşman bir boğazdan diğerine atlayan çıplak gözle görmenin mümkün olmadığı bir virüs. İnsan türü hem tehlikenin kendisi hem de korunması gereken unsur. Kendi sevdiklerimize dahi tehlike arz ediyoruz ve şu aşamada güvenlik tehlikesi olmayanlar enfekte olup iyileşen kişiler, ki bunun da geçerliği henüz tam olarak ispat edilmiş değil.

 

Agamben’in salgını bir istisna hâli görmesinin bir eksikliği de, Carl Schmitt’in de etkisi ile, istisna hâlini pozitif hukuk normlarının askıya alınmasıyla kısıtlaması. Salgının kontrol altına alınması için özgürlüklerin geçici olarak askıya alındığı düşünüldüğünde bu görüş yanlış değil. Ancak; bu bakış açısı salgın hâlini sadece iktidar-pozitif hukuk açısından değerlendirmeye fayda sağlıyor. Bu makale başında bahsettiğimiz gibi salgını; mevcut statüko, yerleşik yapı ve söylemlerin dönüşümünü açma potansiyeli olan bir an/süreç olarak görebilmemizi engelliyor. Bir başka ifadeyle, istisna hali kavramı devlet-merkezci bir tutumu devam ettirirken, başta atıfta bulunduğumuz geçiş süreci kavramı ise sosyal aktörlerin kurucu iktidar olma özelliğinin önünü açıyor.

 

Agamben’in kavramındaki diğer bir sorun da bios (anlamlı yaşam) ve zoe (yalın yaşam) arasında getirdiği ayrım. Antroposen araştırmacıları bu ayrımın artık anlamsız olduğunu belirterek, salgının bizi yakın gelecekte bekleyen ve etkisinin salgından daha da yıkıcı olacağı tahmin edilen iklim krizine karşı uyardığını ve salgın yönetiminde uygulanan önlemlerin bizi böyle bir krize karşı hazırladığını söylüyor.[8]

 

Dijital Kontrol ve Dijital Leviathan

 

Yavaş yavaş kısıtlamaların kaldırılmaya ve tedbirlerin hafifletilmeye başladığı bir aşamada, Çin’de COVID-19 virüsünün yayılmasını önlemede kullanılan dijital takip sisteminin uygulanması gündeme getirildi. Bu öneri demokrasilerde pek destek görmedi. Eğer uygulanırsa, vatandaşlar devamlı denetim altında bulunabilecekler ve vatandaşların hareket serbestisi cep telefonlarına gelecek bir kodla belirlenecek. Aynı zamanda enfekte olup iyileşen kişilerin toplumda dolaşımına serbestlik tanınacak bir uygulamadan bahsediliyor.

 

Bu tarz düşünceler hiç hayata geçirilmese de salgın yönetiminde akla gelen biyo-politika mekanizmaları üzerinden iktidar, bilgi ve özne ilişkilerini yeniden düşünmek için bize ipuçları veriyor.

 

Unutmamak gerekir ki, dijital denetim mekanizmaları Çin’in faaliyete geçirmeye düşündüğü sosyal puanlama sisteminin bir uzantısı. Çin’in dijital denetim ve gözetim mekanizmaları, hem vatandaşlarını kontrol etmek hem de davranışlarını düzenlemeyi hedef alıyor. Buna göre, komünist partinin öngördüğü makul vatandaşlık dışında davranışlarda bulunanların puanları düşürülerek toplum hizmetlerinden faydalanması engellenecek. Mesela, partiyi eleştirdiği anlaşılan bir kişi sadece polis kontrolüne takılmayacak. Vatandaşlık puanı düşük olduğu için bir otobüs bileti dahi alamayacak. Distopik televizyon serisi Black Mirror’un bir bölümünde gördüğümüz bu tarz ultra denetim-disiplin toplumu dijital mekanizmalar sayesinde mümkün hâle geliyor.

 

Korunma Refleksi

 

Batı Avrupa’da ise kısıtlamaların ötekine ve dışarıya karşı yoğunlaşması beklenebilir. Açacak olursam; Roberto Esposito batı düşünce tarihinde topluluk kavramını eleştirdiği çalışmasında topluluğun (communitas) bir dış tehlikeye karşı muafiyet, bağışıklık alanı (immunitas) olarak tanımlandığını belirtir.[9] Esposito’ya göre modern düşünce tarihinde topluluk; iç savaş, açlık, susuzluk, göç gibi dünya sorunlarında korunaklı bir alan olarak tanına gelmiştir. Biyo-politikadaki, biyo ve politika arasındaki tire işareti bağışıklıktır (immunity). COVID-19 salgınında da, ulus-devletler etrafında vücut bulan toplulukların bir salgın esnasında bağışıklık mekanizmasının düştüğü anda bünyelerini tekrar toplayabilmek için bir refleks ile sınırları kapattığını, dışarıyla bağlantıyı kestiğini gördük. Virüs yayma tehlikesi bulunduran, bünyeye ait olmayan yabancı unsurlara karşı sınırlar kapatılırken, bünyenin bir unsuru olan vatandaşlar geri çağrıldı. Salgına karşı mücadele alanı ulus-devlet olarak belirlendiğinden, topluluğun (communitas) özelikle dış tehlikelere karşı bir bağışıklık (immunitas) alanı olarak tanımlanması perçinlendi.

 

Ayrıca, küreselleşmenin aksadığı, duraksadığı anlarda milliyetçiliğin kuvvetlenmesi de muhtemel. Topluluklar, bir müddet daha korunaklı kalmayı tercih edebilir. Bu da sınırlar yavaş yavaş açılsa da uluslararası seyahatlerin kısıtlanmasına ve göç hareketliliğinin daha da sıkı kontrol edilmesine neden olabilir.

 

Ütopya ve Distopya Arasında

 

Özetle, içinde bulunduğumuz geçiş süreci; bir yandan, sosyal devletin yeniden keşfedilerek daha demokratik ve yeşilci bir kapitalizme doğru evrilmesini, öte yandan da ucu dijital bir Leviathan’a ulaşan yeni dijital kontrol mekanizmalarını gündeme getiriyor.

 

Korona salgını, neoliberal sistemin ve neoliberal küreselleşmenin zafiyetlerini ortaya çıkardı. Salgın, neoliberalizmin ötesinde alternatif yapı ve sistemlerin daha gür tartışılmasını mümkün kıldı. Ancak; salgın sonrasında şekillenecek küresel sistemde, siyasi ve sosyal normalliğin daha eşitlikçi ve adil, insan türünün doğaya verdiği yıkıcı zararların sona erdiği bir sisteme kendiliğinden evrilmesini beklemek aşırı iyimser bir yaklaşım. Bu talepler; siyasetin dilini ve gramerini dönüştürdüğü ölçüde dönüştürücü olabilir. Hâlihazırda, batı Avrupa ülkeleri başta olmak üzere demokrasinin hâkim olduğu coğrafyalarda siyasetin dilinin sosyal devleti diriltmeye odaklandığını medyadaki tartışmalardan gözlemliyoruz. Bu bağlamda, İkinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, kapitalizm ve demokrasi arasında yeni bir uzlaşma kurulabilir. Kapitalizm, neoliberal politikalar yüzünden girdiği meşruiyet krizinden kitlelerin taleplerini dikkate alarak çıkmanın yolunu arayabilir.

 

Agamben’in yönelttiği soruya yeniden dönecek olursak; eğer bireyler canını emanet etmek için siyaset erkine dijital denetim mekanizmalarının uygulanması için onay verirse, yeni kontrol mekanizmaları salgın sonrasında devam eder mi? Dijital otoriter bir sistem, Çin’in uyguladığı otoriter kapitalist model ile birlikte düşünüldüğünde, demokrasiler içerisinde olmasa da yarı-demokratik ve otoriter rejimlerde yaygınlaşma ihtimali barındırıyor. 

 

____________ 

[1] Gennep, A. van (1960) [1909] The Rites of Passage, Chicago: Chicago University Press.

[2] Thomassen, B. (2009). “The Uses and Meanings of Liminality”. International Political Anthropology 2 (1): 5–27.

[3] Sassen, S., (2014). Expulsions. MA: Harvard University Press. Milanovic, B. (2016). Global inequality: A new approach for the age of globalization. MA: Harvard University Press. Lazzarato, M. (2009). Neoliberalism in action: Inequality, insecurity and the reconstitution of the social. Theory, culture & society26(6), 109-133. Tully, J. (2008). Public philosophy in a new key (Vol. 2). Cambridge: Cambridge University Press.

[4] Tully, J. (2008). Public philosophy in a new key (Vol. 2). Cambridge: Cambridge University Press.

[5] Brown, W. (2015). Undoing the demos: Neoliberalism’s stealth revolution. MA: Mit Press.

[6] Foucault, M., 2007. Security, Territory, Population. Lectures at the Collège de France, 1977-1978. Basingstoke: Palgrave-Macmillan. Foucault, M. 2008. The Birth of Biopolitics. Lectures at the Collège de France, 1978-1979. Basingstoke: Palgrave-Macmillan.

[7] Agamben, G. 2020. Giorgio Agamben. “The State of Exception Provoked by an Unmotivated Emergency”. PositionsPolitics, 26 Şubat. http://positionswebsite.org/giorgio-agamben-the-state-of-exception-provoked-by-an-unmotivated-emergency/. Agamben, G., (2020). Clarifications. An und für sich, 17 Mart. https://itself.blog/2020/03/17/giorgio-agamben-clarifications/.

[8] Chandler, D. (2020). The Coronavirus: Biopolitics and the Rise of ‘Anthropocene Authoritarianism’. 6 Nisan. https://eng.globalaffairs.ru/articles/coronavirus-authoritarianism/#. Latour, B., 2020. Is This a Dress Rehearsal?’ Critical Enquiry, 26 Mart. https://critinq.wordpress.com/2020/03/26/is-this-a-dress-rehearsal/

[9] Esposito, R. (2013). Terms of the political: Community, immunity, biopolitics: Community, immunity, biopolitics. NY: Fordham University Press.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR