Kuşaklar Arası Bir Adalet Sorunu: İklim Değişikliği

İklim değişikliğinin yaşanmasında en az sorumluluğu olanlar, iklim değişikliğinin sonuçlarından daha fazla etkileniyorlar. Günümüzde genç iklim aktivistleri, iklim değişikliğini sadece sürdürülebilirlik alanıyla değil, eşitsizlik üreten sistemik sorunlarla da ilişkilendiriyor. Teknik çözümlerden ziyade daha adil bir küresel sistem talep ediyorlar. 25 Mart 2022’de “Kâr Değil İnsanlar” sloganıyla gerçekleştirecekleri küresel iklim grevinde de bunu tüm açıklığıyla vurguluyorlar.

Kuşaklar Arası Bir Adalet Sorunu: İklim Değişikliği

Son beş yıldır iklim değişikliği ile ilgili siyasal, sosyal ve ekonomik tartışmaları kuşak kavramına değinmeden yapmak pek mümkün değil. Bu büyük ölçüde gençlerin iklim değişikliğini kuşaklar arası bir adalet sorunu olarak tanımlamalarından ve bu doğrultuda mücadele vermelerinden kaynaklanıyor. 

 

Kuşaklar arası adalet kavramı, şimdiki nesillerin gelecek nesillere karşı belirli sorumlulukları olduğu fikrinden doğar. 1987 yılında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca hazırlanan ve sürdürülebilir kalkınma kavramını tanımlayan Brundtland Raporu’nda, gelecek kuşakların gereksinimlerinden ödün vermeyen bir kalkınma anlayışı tarif ediliyordu. Kuşaklar arası vurgusu bugün artık iklim değişikliği üzerinden ele alınıyor. Bugün yaşayanların, gelecek nesillerin iklim değişikliği kaynaklı hangi risklere maruz kalmasına yol açtığı giderek daha çok anlaşılıyor. 

 

Gelecek kuşaklara yapılan vurgunun altında aciliyet yatıyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) Şubat 2022’de yayınladığı  “İklim Değişikliği 2022: Etkileri, Uyum ve Kırılganlıklar” başlıklı rapor, bu aciliyeti vurguluyor ve fırsat penceresinin çok uzun açık kalmayacağını söylüyor: Rapor , “İklim değişikliğinin insan refahı ve gezegenin sağlığı için bir tehdit oluşturduğunu” ve “uyum ve azaltım konularında ileriye yönelik müşterek küresel eylemlerde daha fazla herhangi bir gecikmenin, herkes için yaşanabilir ve sürdürülebilir bir geleceği güvence altına almak için dar ve hızla kapanan bir fırsat penceresinin kaçırılmasıyla sonuçlanacağının” artık kesin olduğunu söylüyor. 67 ülkeden 270 bilim insanının katkılarıyla hazırlanan ve 195 hükümet tarafından onaylanan rapor, mevcut emisyon politikalarının ve taahhütlerinin, dünyayı yaklaşık 2,3-2,7 derecelik bir ısınma rotasına soktuğunu belirtiyor.

 

Gençlerin Bugünü ve Yarını

 

Peki, iklim değişikliği gençleri neden ilgilendiriyor?  Küresel olarak belirlenmiş bir ergenlik ve gençlik tanımı olmasa da BM istatistiki sebeplerle 10-19 yaş aralığında olanları ergen, 15-24 yaş aralığını genç insan olarak tanımlıyor. Gençlik tanımı, bu iki grubu da kapsıyor. Dünyada 2018 itibarıyla %90’ı gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 10-24 yaş aralığında 1,8 milyar genç yaşıyor. Dolayısıyla günümüzde hükümetlerin yürüttüğü her türlü iklim politikası doğrudan gençleri, yani dünya nüfusunun dörtte birini etkiliyor.

 

Gençlerin çevre ve iklim değişikliği gibi önemli küresel sorunlara bakışlarını analiz ederken gençlik ve kuşak kavramlarının her kuşağın yaşadığı dönemden ayrı olarak düşünülemeyeceği noktasından yola çıkılıyor. Bu açıdan, bugünün genç kuşağını anlamak için bu kuşağın içine doğmuş olduğu dünyanın özelliklerini anlamak büyük önem taşıyor. Kuşak kavramı üzerine çalışan tüm sosyal bilimciler, kuşaksal farklılıkların hızlı değişimlerle (ekonomik, sosyal, teknolojik) alakalı olduğu üzerinde duruyorlar. Örneğin, 1928 yılında yayımladığı makalesi bugün kuşak üzerine yazılmış klasik bir makale haline gelmiş olan Karl Mannheim’a göre; aynı yaş grubundan gençler, ancak büyük tarihsel dönüşümlere yol açan olaylar yaşadıklarında bir kuşak bilinci geliştirirler. Bu durumda yaş grubu, kendine özgü kimliği olan bir kuşağa dönüşüyor. Manheim, bir kuşağa mensup farklı gruplar karşıt görüşlere sahip olsalar bile yetiştikleri tarihsel döneme ilişkin ortak bir değerler bütününü paylaştıklarını öne sürüyor.

 

Yine kuşak üzerine klasik çalışmalardan birine imza atmış olan Margaret Mead de, insanların önceki kuşakların hayatlarını yeniden ürettiği (aynı çeşit yaşam tarzlarına sahip olduğu) geleneksel toplumlarda kuşak çatışması olmadığının altını çizerken modern toplumla beraber kuşak çatışmasının oluşmaya başladığını savunuyor. Modern toplumla beraber “yaşlı” kuşaklarla “genç” kuşakların değerleri çatışmaya başlıyor. Mead, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan değişimlerle beraber ise kuşaklar arasında çatışma değil uçurum oluştuğunu savunuyor. Hızla değişen dünyaya ayak uyduramayan eski kuşak ile genç kuşak arasında Mead’in deyimiyle bir “uçurum” oluşuyor. Kuşağa dair tüm bu fikirler bize kuşak kavramının yaşanan dönemden ayrı düşünülemez bir kavram olduğunu düşündürüyor.

 

İklim Değişikliğine Doğan Kuşaklar

 

Gençliğin iklim değişikliğine bakışı ve etkilenme düzeyleri incelenecekse; bu gençlerin hangi kuşağın üyesi oldukları, nasıl bir dönemde doğmuş ve büyümüş oldukları, hangi olaylardan etkilendikleri üzerine de kuşkusuz düşünmek gerekiyor. Hiçbir kuşak homojen değildir ve kendi içinde farklı eğilim ve değerlere sahip gruplara (generation units) sahiptir ama yine de bu farklılıklara rağmen ortak paydalardan ve kuşağın genel özelliklerinden (generation as actuality) bahsetmek mümkündür. Özellikle 2000 ve sonrası kuşakların dar anlamda çevre sorunları, geniş anlamda iklim değişikliği kaynaklı sorunlarla küresel ölçekte mücadele etmenin zorunluluğunun öne çıktığı bir dönemde doğmuş olduğunu söylemek yanlış olmaz.

 

Günümüzde gençler işsizlikten salgın hastalıklara, yoksulluktan eğitimsizliğe kadar farklı sorunlarla uğraşmak durumundadırlar. İnsanlığın karşılaştığı en büyük ve karmaşık sorunlardan biri olan iklim değişikliği de gençlerin sosyal, ekonomik ve siyasal yaşamlarına yeni yükler ve sorun alanları getiriyor. Aynı zamanda dahil olamadıkları siyasal ve ekonomik kararların sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyorlar. Birlemiş Milletler’in UN World Youth Report: Youth & Climate Change (BM Dünya Gençlik Raporu: Gençlik ve İklim Değişikliği, 2010) başlıklı raporu, kapsamlı bir biçimde tüm dünyada gençlerin iklim değişikliğinden nasıl ve neden etkileneceğini detaylandırıyor.

 

Gelişmekte Olan Ülkelerdeki Gençler Daha Çok Etkileniyor

 

Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle Asya ve Afrika’da yaşayan gençler, iklim değişikliğinden ve onun olumsuz sonuçlarından gelişmiş ülkelerde yaşayan gençlere oranla daha çok etkileniyor. Olağandışı hava olayları, yüksek sıcaklık, su kaynaklarının kıtlığı, sağlıklı olmayan koşullar, tarım ve gıda sektöründe yaşanan olumsuzluklar, doğal kaynakları ele geçirmek amacıyla yaşanan iç çatışmalar, gençlerin sağlığını ve güvenliğini tehdit ediyor. Göç ve çatışmalar da iklimdeki istikrarsızlıkların sonucu olarak ortaya çıkabiliyor.

 

Çok sayıda genç, olağanüstü hava olaylarının en sert şekilde vurduğu yerlerde yaşıyor. Kuraklık riskinin yüksek olduğu Sahraaltı Afrika, ciddi sel tehlikesiyle karşı karşıya olan Güney Asya, Orta Amerika, Karayipler ve Pasifik Adaları’nın kıyı bölgelerinde olağanüstü hava olaylarının yoğunlaşması, bu bölgelerdeki gençlerin sağlığını ve güvenliğini tehlikeye atıyor.

 

Dünya gençliğinin dörtte biri, dünya genel nüfusunun en az üçte ikisinin uygun sanitasyona erişimi olmayan ülkelerde yaşıyor. Tüm bu ülkeler Afrika, Asya ve Okyanusya’da bulunuyor. İklim değişikliği sonucu oluşan uzun kuraklık dönemleri temiz suya erişimi kısıtlıyor ve bu da kötü beslenme, su kaybı ve yetersiz temizlik gibi sağlıkla ilişkilendirilebilecek sonuçlara yol açabiliyor. Yüksek sıcaklıklar, gençlerin vektör aracılı hastalıklar gibi sağlık risklerine maruz kalmasını artırabiliyor. Dünya Gıda Programı’na göre insan sağlığına en büyük tehdit açlık ve kötü beslenmenin bileşimidir. İklim değişikliği özellikle 1 milyar genç kadın ve erkeğin yaşadığı Afrika, Asya, Latin Amerika ve Karayipler’de gıda güvenliğini tüm açılardan etkileyecek.

 

İklim Adaleti

 

Ekonomist Thomas Piketty’nin kurduğu Paris merkezli Inequality Lab tarafından paylaşılan Dünya Eşitsizlik Raporu 2022’ye göre küresel gelir ve servet eşitsizlikleri, ekolojik eşitsizliklerle ve iklim değişikliğine katkılardaki eşitsizliklerle de sıkı sıkıya bağlantılı. Ortalama olarak, atmosfere kişi başı yılda 6,6 ton karbondioksit (CO2) salıyoruz. En zengin %10’luk kesim emisyonların yaklaşık %50’sinden sorumluyken, en yoksul %50 toplam emisyonun ancak %12’sini oluşturuyor. İklim adaletinin temel meselesi de bu denklemde saklı. İklim değişikliğinin yaşanmasında en az sorumluluğu olanlar, iklim değişikliğinin sonuçlarından daha fazla etkileniyorlar. Günümüzde genç iklim aktivistleri, iklim değişikliğini sadece sürdürülebilirlik alanıyla değil, eşitsizlik üreten sistemik sorunlarla da ilişkilendiriyor. Teknik çözümlerden ziyade daha adil bir küresel sistem talep ediyorlar. 25 Mart 2022’de “Kâr Değil İnsanlar” sloganıyla gerçekleştirecekleri küresel iklim grevinde de bunu tüm açıklığıyla vurguluyorlar.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Çeçenistan’dan Ukrayna’ya Putin Rejimi ve Yeni Rusya’nın İnşası

Çeçenistan savaşı, Putin rejiminin askeri yayılmacılık ve militarizminin yeni olmadığına, bunun mevzubahis rejimin kurucu unsuru olduğuna işaret ediyor. Bu savaşa bakmak bize bugün Ukrayna’da olup bitenin ne 300 yıllık Rus devlet aklının bir sonucu ne de Putin’in yaşlanırken rasyonalitesini yitirmesinin eseri olduğunu gösteriyor. Bu olup bitenler kendi geleceğini geçmişteki kayıplar üzerinden okuyan, kendi devamlılığını devletin devamlılığına bağlayan bir rejimin ve onun etrafındakilerin varoluş mücadelesi.

Çeçenistan’dan Ukrayna’ya Putin Rejimi ve Yeni Rusya’nın İnşası

Mihail Gorbaçov 1986 yılında 27. Parti Kongresi’nde yaptığı konuşmada Sovyet devletinin ana önceliğinin ekonomi olacağını ve ekonominin merkezden kontrolünün milletler sorunundan önce geldiğini vurguluyordu. Sovyetler Birliği’nin tek bir ulusal ekonomiye kavuşması için hiçbir bölgenin ya da etnik grubun merkezin etkisi dışında kalmaması gerekiyordu. Ancak Gorbaçov bu yeniden tek çatı altında ulusallaşma çabasına çağrı yapmakta geç kalmıştı. Sovyetler Birliği ulusal kimliklerin bir idari coğrafya ile tanımlandığı, kültürel farklılığın ve resmi ulusal dillerin teşvik edildiği bir olumlu ayrımcılık imparatorluğuydu ve merkeze karşı toplumsal hareketlilik de çoktan milliyetçilik üzerinden örgütlenmekteydi.  Bu konuşmadan sadece birkaç yıl sonra bir milletler topluluğu olarak Sovyetler Birliği, milletlerin idari sınırları üzerinden parçalandı.

 

Ancak bu parçalanma Sovyetler Birliği Anayasasının temel idari yapısı üzerinden oldu. Son derece karmaşık bir idari yapı öngören Anayasa, sadece 17 ana cumhuriyete temel millet statüsü vermiş ve bu gruplara idari özerklik ve gerekirse ayrılma hakkı tanımıştı. Bugünkü Rusya Federasyonu’nun idari sınırları içinde kalan cumhuriyetler ise bu hakka anayasal olarak sahip değildi. Ama elbette artık ortada Sovyetler Birliği olmadığı gibi, Sovyetler Birliği Anayasası da yoktu. Buna rağmen Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği’nin kendisi için öngördüğü sınırları devraldı ve Sovyetlerin idari mirasını da istemeyerek de olsa kabullendi.

 

Bağımsızlık İçin

 

1990’lı yılların başında yeni Rusya Federasyonu ülke topraklarını bir arada tutma endişesi içerisindeydi. Üstelik bu endişeye eşlik eden ciddi bir kurumsal, askeri ve ekonomik dağılma söz konusuydu. Rusya Federasyonu’nu oluşturan farklı idari birimler özerklik hakları için merkezle pazarlık ediyor ve kaynakların kullanımından dış politikaya kadar birçok alanda bağımsız karar alma hakları elde ediyorlardı.

 

Her ne kadar bu dönemde bütün etnik cumhuriyetlerde milliyetçilik yeniden kurgulanan ve güçlenen ana ideoloji haline gelse de Rusya Federasyonu’nun içinde ayrılıkçılığa kadar giden tek aktör Çeçenistan oldu. Dönemin başkanı Boris Yeltsin, Çeçenistan söz konusu olduğunda diğer idari birimlerle yaptığı gibi Çeçenistan ile pazarlık masasına oturmadı. Bu savaş kararında büyük oranda merkezi devletin Çeçenistan savaşını kolay kazanılacak bir savaş olarak görmesi rol oynadı. Üstelik bu zaferle ayrılmak isteyen diğer idari birimlere başlarına ne geleceğinin gösterilmesi arzulanıyordu. Nitekim Yeltsin anılarında bu kararı neden verdiklerini şöyle açıklayacaktır:

 

“1994 yazında Çeçen sorunu ile yoğun bir şekilde meşgul oluyorduk. O zamanlar hükümetin inandığı bir teori vardı. Dudayev’in otoritesinin istikrarsız olduğunu düşünüyorduk. Dudayev rejimi klanların, aşiretlerin etkisine bağlıydı ve Dudayev büyük aşiretler tarafından desteklenmesine rağmen, farklı gruplar arasında korkunç bir düşmanlık bulunuyordu. Sonuç olarak, Çeçenistan’da nüfuz ve güç için yerel bir savaş sürüyordu. Herkes bir çeşit istikrar istiyordu. Rusya’nın cumhuriyet içindeki Dudayev karşıtı güçlerin yardımıyla müdahale etmesinin zamanı gelmişti.… İlk önce, Dudayev karşıtı duyguları ve güçleri yavaş yavaş Çeçenistan’a sokacak, sonra da Çeçenistan’ı kontrol edecektik.”

 

Bir diğer deyişle merkez, bu ayrılıkçı bölgenin merkeze sadakatini sağlamak için yerel gruplar arasında çatışmayı körükleyecek ve Moskova yanlısı grupları silahlandıracaktı. 1994 yılında Yeltsin yönetimi, Moskova yanlısı Çeçen muhalif politikacılara silah sağladı ve onları Dudayev’i devirmek için Çeçenistan’a gönderdi, ancak bu gruplar Dudayev hükümetini teslim olmaya zorlamada sadece olağanüstü bir başarısızlık göstermediler, aynı zamanda Çeçenistan’daki milliyetçiliği de güçlendirdiler. Bu durum Moskova’da askeri çözüm yanlısı grupların sesinin daha fazla duyulmasına yol açacaktı.

 

Giderek savaş yanlısı kliğe teslim olan Yeltsin yıl sonuna doğru Çeçenistan’a 40 binden fazla asker gönderdi ve iki ay içinde Grozni’yi Rus ordusu ele geçirdi. Ancak Çeçenistan’ın geri kalan bölgeleri hiçbir zaman tam olarak kontrol edilemedi. Yeltsin’in danışmanı Emil Pain bu durumu şöyle açıklayacaktı: “Çeçenler tarafından şiddetli ve kitlesel bir silahlı direniş olasılığı gibi bariz bir faktörü hesaba katmadığımız bir askeri plan yapmıştık.”

 

İki Savaş Arası

 

1996 yılında Rus ordusu Çeçenistan’da büyük kayıplar vermeye devam ediyordu. Üstelik bölgedeki inanılmaz yıkıma, ağır insan hakları ihalelerine rağmen direniş de devam ediyordu.  Sovyet yıkımından henüz kurtulmayan Rus ordusu hem küresel hem de ulusal olarak giderek başını daha fazla ağrıtan bu savaşı bir barış antlaşması ile sonlandırmak zorunda kaldı. Bu antlaşma Çeçenistan’ın statüsünün tanınması için 5 yıllık bir süre öngörüyor ve 2001 yılında özerklik için bir referandum yapılacağını ifade ediyordu.

 

Bir Rus tankını ele geçirmiş Çeçen savaşçıları

Ancak zafere rağmen Çeçenistan sosyal, ekonomik ve siyasi krizlerden mustarip olmaya devam etti ve Çeçen devleti işleyen kurumlardan veya tutarlı bir devlet kurma ideolojisinden yoksun kaldı. Üstelik Rusya Federasyonu bir özerklik ihtimalinin çökmesi için her türlü istikrarsızlaştırma taktiğini kullandı. Aynı dönemde küresel ve bölgesel gelişmeler ana muhalefet kanalının da giderek İslam referansları üzerinden örgütlenmesine yol açıyordu. Georgi Derluguian bu dönemde Kuzey Kafkaslarda muhalefetin aynı anda hem Rus emperyalizmine ve hem de Batı emperyalizmine karşı savaşma arzusuna sahip olan gruplar tarafından örgütlendiğini ve radikal İslamcılığın bu gruplara çok kullanışlı bir çerçeve sağladığını yazar. Bu gruplar üstelik Çeçenistan savaş deneyimi de yaşayan, savaşın radikalleştirdiği, savaşın bulanıklaştırdığı sınırlarda bütün Kuzey Kafkaslar ve Orta Asya ülkeleri ile ulus ötesi bağlar kuran gruplardı.

 

Bu grupların Çeçen kimliğindeki ve mücadelesindeki görünürlüğünün artması Rusya Federasyonu’nun Çeçenistan’a tekrar müdahalesinin bahanesi olacaktı. Durum tam da böyleyken, 1999 yılında ve hemen parlamento seçimlerinin arifesinde Moskova’da bir dizi apartmanda üç-dört gün arayla patlayan dört bomba, 293 sivilin hayatını kaybetmesine ve binlerce insanın yaralanmasına neden oldu. Bu bombaların sorumlusu olarak Çeçen hareketi gösterildi. Ve Çeçenistan’daki siyasi çözüm göz açıp kapayıncaya kadar rafa kaldırıldı.

 

Yeniden Savaş

 

Bu bombalamaların bizatihi Rusya gizli servisi tarafından planlandığı ve arka planında Çeçen sorunun yeniden askeri yolarla çözümüne kamuoyu desteğini artırmak olduğu bugüne kadar sıkça yazıldı. Ama aktörü kim olursa olsun bu yeni bir dönemin işaretiydi. Çeçen savaşı, devlet seçkinlerinin konvansiyonel silahları güçlendirmeye ve orduyu düşük yoğunluklu savaş yapma etrafında yeniden düzenlemeye ikna etti. Yeni Askeri Doktrin belgesi (2000), ilk kez silahlı kuvvetlerinin sadece dış saldırıları püskürtmek için değil, aynı zamanda devleti korumak için iç operasyonlarda da kullanılabileceğini öngörüyordu.

 

Bunlara paralel olarak Rus liderler, konvansiyonel kuvvetlerin geliştirilmesine, hazırlık ve teçhizatlarının güçlendirilmesine öncelik vermeye karar verdiler. 2001 yılında Kara Kuvvetleri Ana Komutanlığı, artan komuta sorumluluklarıyla daha güçlü bir teşkilat olarak yeniden kuruldu. Savunma harcamaları artırıldı, okullara Milli Güvenlik eğitimi yeniden getirildi, Yeltsin döneminin liberal tarih kitapları rafa kaldırıldı.

 

Bu dönemden sonra hızlanarak artacak askeri reform girişimlerine kurumsal merkezileşme tartışmaları eşlik etti. Putin, Güvenlik Konseyi’nin koordinasyon rolünü ve silahlı kuvvetler üzerindeki kendi kontrolünü güçlendirdi. Ayrıca Savunma Bakanlığı’nın, Genelkurmay aleyhine, güvenlik politikası oluşturma yetkisini artırdı. Bunu, federal birimlerle yapılan ve bu birimlere farklı oranlarda özerklik sağlayan ikili antlaşmaların iptal edilmesi izledi. Cumhurbaşkanına yasayı ihlal eden valileri görevden alma ve anayasaya aykırı yasaları kabul eden bölgesel yasama organlarını feshetme yetkisi verdi. Putin’in pek çoğu Çeçen savaşının başlangıcına denk gelen reformları ile bölge valileri, kendi topraklarında kanun ve düzenin uygulanması üzerindeki güçlerini kaybettiler. Ayrıca, bölgesel polis şefleri gibi federal kurumların başkanlarının atanması konusunda Kremlin’e danışılma hakları da ellerinden alındı. Merkez bütün atamalarda kontrolü eline aldı.

Kısacası 22 yıl sürecek bir merkezileşme ve otoriterleşme dalgasının bütün önemli adımları Çeçen savaşı sırasında atıldı.

 

Kamuoyu

 

Elbette bu savaşta basın kritik bir rol oynayacaktı. Rus hükümeti, savaşı “terörle mücadele” operasyonu olarak duyurdu. Bilgi akışında kontrolü sağlamak için hükümet, bilgi kesintileri kullanmaya, savaş alanına erişimi kısıtlamaya ve resmi hikâyeyi ilk ağızdan anlatmak için “dost” medyayı kullanmaya başladı. Gazetecilere savaşa dair bilgilere seçici erişim hakkı verildi. Askeri liderlik gazetecilerle aktif olarak çalışmaya başladı. Bazı durumlarda ordunun kendisi haber raporları hazırladı ve ardından bunları genel kullanım için yayınladı.

 

Birinci savaş sırasında medyanın yansıttığı asil Çeçen imajının aksine, “Rusya’ya zarar vermeye yeminli bir düşmanı adil bir mücadele yürüterek yenmek” ikinci savaşın anahtar söylemi oldu. Rusya’nın stratejisi ulusal kamuoyunu Çeçenlerin Rus silahlı kuvvetlerinin onları kurtarmasını beklediğine ikna etmek olacaktı. Bugün Ukrayna konusunda da son derece sık kullanılan bu klişe, Çeçenistan savaşında İslamcı teröristlerden “Çeçenleri özgürleştirme” modeli olarak sunuldu. Çeçen topraklarına dışarıdan sızan teröristlerden rejimi temizleme argümanı sürekli olarak hem ulusal hem de uluslararası kamuoyuna servis edildi.

 

Üstelik Çeçen savaşının 11 Eylül saldırılarına denk gelmiş olması, Rusya’nın Çeçenistan’a yönelik savaşına büyük bir küresel destek sağladı. Teröre karşı savaşta Putin, Batı’nın en önemli ortağı oldu. Dönemin demokratik ricat dalgasında Putin’in tüm anti-demokratik uygulamaları teröre karşı verilen mücadelenin bir parçası olarak görüldü.

 

Yerelleşme

 

2000 yazında, Rus kuvvetleri Çeçen Cumhuriyeti topraklarının neredeyse tamamını askeri olarak kontrol ediyordu. 2001 yılına kadar, Rusların Çeçen topraklarının kontrolünü ele geçirmeye yönelik standart stratejisi, hava bombardımanları ve bunu takip eden kara kuvvetlerinin süpürme operasyonlarını içeriyordu. Bu topyekûn saldırı on binlerce sivilin ölümüne (tahminler 40 bin ila 200 bin arasında değişmektedir) ve yüz binlerce Çeçen’in göç etmesine neden oldu.

 

Ancak bu topyekûn yıkım üzerine inşa edilen askeri yenilgi sürdürülebilir değildi. Yeltsin ve ekibinin orijinal planı hep devredeydi: Çeçenlerin yerel iktidar çatışmalarını devreye sokarak, Moskova yanlısı bir rejim inşa etmek. 2000 yılının Haziran ayında, Moskova eskiden Rus ordusuna karşı savaşmış olan Müftü Akhmad-Khadzhi Kadirov’u Çeçen Cumhuriyeti yönetiminin başına atadı. Ve hem askeri hem de idari gücünü tedricen yerel aktörlere devrederek bu politikaya Çeçenleştirme adını koydu.

 

Sadece birkaç yıl içinde Kadirov, Rus merkeziyle bağlarını geliştirdi ve Putin’e doğrudan erişimi sayesinde başkanlığını pekiştirdi. Federal fonlar sayesinde yerle bir edilen Grozni’yi yeniden inşa etti ve federal fonlardan zenginleşen ve o fonlara bağlı olan Moskova’ya sadık ayrıcalıklı bir yerel zümre yarattı.

 

Bu süreçte Çeçen nüfus tarafından “Kadirovcular” adı verilen Güvenlik Servisi, giderek artan bir şekilde Kadirov ailesinin federal devlet adına Çeçen nüfusu kontrol etmenin ana aracı haline geldi. Akhmad Kadirov, Mayıs 2004’te bir suikastle öldürüldü ancak suikasta rağmen “Çeçenleşme” daha da hızlandı ve oğlu Ramzan Kadirov iktidarı devraldı.

 

Putin ve Ramazan Kadirov

Ramzan Kadirov Çeçenistan’daki baskı araçlarını daha da tekelleştirecek ve Rus federal birliklerinin kolluk işlevlerinin sorumluluğunu giderek daha fazla üstlenecekti. Zamanla Çeçen İçişleri Bakanlığı’nın tüm yapıları Kadirovcuların kontrolü altına girdi. Onlarca paramiliter oluşum kuruldu. Yerel Çeçen hükümetinin baskı aygıtı gayri hukuki yapısı ile federal devlete paralel özerk bir kurum haline geldi ve Rusya’nın olağan hukuk organlarının kontrolü dışında işleyen bir baskı aygıtı şeklinde işlev gördü. Hukuk sisteminin dışında kurgulanan, ona hem bağlı hem de bağlı olmayan bu paramiliter yapı, sadece Çeçenistan’ın değil Kuzey Kafkasların ve oradan da Rusya’nın tüm bölgesel askeri operasyonlarının bel kemiği haline geldi.

 

Çatışmanın “Çeçenleşmesi” ile Moskova, çatışmada tarafsız kalma olasılığını ortadan kaldırmayı başardı. Sorunu federal birlikler ve ayrılıkçılar arasındaki bir savaş durumundan, Çeçenler arası bir savaş durumuna dönüştürdü. Sadakat üzerinden işleyen sosyal güvenlik sistemleri ve iş piyasası olanakları ile de bu sistemi pekiştirdi. Sıradan Çeçenler için Kadirov hükümetinin aktif destekçisi olmak sadece iş bulmak için değil, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerden yararlanmak için de tek ve en önemli koşuldu. Baskı ve ödül arasında kurulan bu denge, büyük bir göç dalgası ile de birleşince bölge büyük oranda pasifize edildi.

 

Sosyalizm Sonrası Devlet İnşası

Çeçenistan savaşı, Putin rejiminin askeri yayılmacılık ve militarizminin yeni olmadığına, bunun mevzubahis rejimin kurucu unsuru olduğuna işaret ediyor. Bu savaşa bakmak bize bugün Ukrayna’da olup bitenin ne 300 yıllık Rus devlet aklının bir sonucu ne de Putin’in yaşlanırken rasyonalitesini yitirmesinin eseri olduğunu gösteriyor. Bu olup bitenler kendi geleceğini geçmişteki kayıplar üzerinden okuyan, kendi devamlılığını devletin devamlılığına bağlayan bir rejimin ve onun etrafındakilerin varoluş mücadelesi. 

 

Bu varoluş mücadelesini anlamak için sosyalizm sonrası inşayı anlamak gerekiyor. Putin 2000 yılında iktidara geldiğinde Rusya’yı bir dönemecin eşiğinde görüyordu. 1990’lı yıllar Rusya’da demokratik kültürün ve sivil toplumun olağanüstü canlandığı, farklı aktörlerin taleplerini kamusal alana taşıyabildiği, iktidarın yetkisinin çeşitli kurumlarla sınırlandığı yıllardı. Ancak bu toplumsal hareketliliği karşılayacak sağlam bir kurumsal bir altyapı yoktu. Yeni Rusya, Sovyet rejiminden devralınan kurumlar ve demokrasiye geçisin ortaya çıkardığı yeni gerekliliklerin tuhaf biçimlerde bir araya geldiği melez bir rejimdi. Üstelik hemen sosyalizm sonrasında IMF öncülüğünde gerçekleşen ekonomik reformlar ülkeyi mafyavari sermaye gruplarının eline teslim etmişti. Kapitalist olmayan bir ülkede kapitalizm yaratma hedefine sahip bu reformlar yüzünden küçük çıkar grupları bütün kamusal kaynakları yağmalamıştı.

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının hafızası zihninde canlı olan Putin ve çevresi, devletin yeniden ele geçirilmesini ve devletin hem idari hem ekonomik bütün merkezkaç güçlerin baskısından temizlenmesini arzu ediyorlardı. Rusya ya yerinde sayacak ve giderek küçülecek ya da büyük bir atılımla yeniden tarih sahnesine çıkarılacaktı. Üstelik bu siyasal elitin kendi gelecekleri de bu projenin devamlılığına bağlıydı. Çeçen savaşı bu yeniden yazımın ve kurulumun ana motoru oldu. Rusya Federasyonu’nun idari örgütlenmesi, ekonomik altyapı ve baskı aygıtının iç yapısı bu savaşın gerçekleştiği birkaç yıl içinde yeniden düzenlendi. Savaş, tıpkı dünyanın herhangi bir yerinde olabileceği gibi kendi mekanizmalarını yarattı ve yepyeni bir siyasi projeye hayat verdi. Bu siyasi proje hiçbir zaman sadece Putin’e ait değildi ama onun eliyle yürütüldü.

 

Çeçen savaşını yürüten ve bu savaşla kendi iktidarlarını ve kendi suretlerinde yeni bir devlet otoritesini inşa eden elitlerin hemen hepsi bugün hâlâ iktidardalar. Tıpkı Çeçen savaşında olduğu gibi yeni bir Rusya inşa etme ve bu Rusya’yı inşa ederken de kendi doğal sınırlarına dayanan otoritelerini genişletme arzusundalar. Rusya’nın mevcut idari sınırlarına sıkışmış bir devlet olmasını istemiyorlar. İktidarda kalmak için seçim oyununu neden sürekli oynamak zorunda olduklarını anlamıyorlar. Bu siyasi elitler kendilerini yeni Rusya’nın hem kurucusu hem taşıyıcısı hem de olmazsa olmazı olarak görüyorlar. Ellerini kana bulayarak Rusya’yı yeniden bir devlet haline getirdiklerini ve dağılmaktan kurtardıklarını düşünüyorlar. Bunu gerekirse yeniden yapmaya hazırlar.

 

Bu savaşın bu grubun arzu ettiği gibi sonuçlanıp sonuçlanmayacağını hep birlikte göreceğiz. Ama daha şimdiden Rusya Federasyonu’nun üstüne inen demir perde, muhalefetin üzerindeki baskının olağanüstü güçlenmesi, casusluk yasalarının neredeyse ayrımsız tüm sivil topluma uygulanması, bütün muhalif basının susturulması, sosyal medyaya getirilen yasaklar karanlığın sadece dünyanın ve Ukrayna’nın üstüne değil, aynı zamanda Rus halkının üzerine de çöktüğünün işareti. Hasılı rejim Ruslar adına yazmaya çalıştığı kahramanlık romanında kurban karakteri için sadece Ukraynalıları değil bilfiil Rus halkını seçmiş durumda ve Rus halkının nefes aldığı son delik de kapanıyor…

 

Buradan hiçbirimiz için iyi bir şey çıkmayacak.

İLGİLİ YAZILAR

rusya kuyruk atm

Rusya, ekonomi ve nüfus bakımından, küresel ölçekte şimdiye dek bu denli sert yaptırımlarla karşı karşıya kalan en büyük ülke. Yaptırımlar Rusya ekonomisine zarar verebilir ama mimarlarının amaçlı olarak bazı önemli boşluklar bıraktıkları göz önünde bulundurulursa onu tamamen yok etmeyecektir.

rusya kuyruk atm

Batılı ülkeler Ukrayna’yı istilasına karşılık olarak Rusya’ya karşı yaptırımları artırdı. Bu tedbirler 2010’da İran’a ve 2013’te Kuzey Kore’ye yönelik yaptırımlardan bu yana başvurulanların en ağırı.

 

Rusya, ekonomi ve nüfus bakımından, küresel ölçekte şimdiye dek bu denli sert yaptırımlarla karşı karşıya kalan en büyük ülke. Batılı liderler yaptırımların savaşı hemen durdurmayacağını biliyor, Rusya’nın ekonomisine çatışmanın şiddetini hafifletecek kadar hasar vermesini umuyorlar.

 

Peki, söz konusu yaptırımlar ne derece ağır? Yaptırımlar bu sefer, daha önce 2014’te Kırım’ın ilhakından ve Doğu Ukrayna’da savaşın başlamasından sonra Rusya’ya uygulanan yaptırımlardan çok daha sert, yine de “nükleer” yaptırımlar olduklarını söylemem. Bu da şu anlama geliyor: Bu yaptırımlar Rusya ekonomisine zarar verebilir ama mimarlarının amaçlı olarak bazı önemli boşluklar bıraktıkları göz önünde bulundurulursa onu tamamen yok etmeyecektir.

 

Yeni yaptırım paketinin Rusya ekonomisinde ne gibi zararlara yol açacağına ya da neden ve nasıl zarar vermeyeceğine ilişkin görüşlerim şöyle:

 

Merkez Bankası’na Yönelik Yaptırımlar

 

Rusya’nın finansal sistemine en ağır darbeyi, ülkenin döviz piyasasında kritik bir rolü olan Rusya Merkez Bankası’na (RMB) yönelik yaptırımların vuracağına şüphe yok.

 

RMB’nin 640 milyar dolara karşılık gelen muazzam büyüklükte bir döviz rezervi var. Rus parası karşılığındaki döviz kurunu düzenleme görevi de bilindiği üzere RMB’de.

 

RMB’nin G7 ülkelerindeki mal varlıklarını ve hesaplarını dondurmak, Rusya’yı 127 milyar dolar değerinde altın ve 70 milyar dolar değerinde Çin parası rezerviyle bırakmak anlamına geliyor. Bunların ikisi de ülkenin döviz piyasasının istikrarını sürdürme açısından pek işe yaramaz.

 

RMB, 24 Şubat-2 Mart arasında, finansal sisteminin istikrarını koruma çabalarının bir parçası olarak bankalara 4,4 trilyon ruble (yani gayri safi hasılanın yüzde 3,4’ü kadar) borç verdi.

 

RMB’ye yönelik yaptırımlar 27 Şubat Pazar günü açıklandı ve açıklanmasının hemen ardından da ülkenin döviz piyasasını etkiledi. Gün sonunda bankaların döviz bürolarında dolar satış oranı 25 Şubat Cuma gününe kıyasla en az yüzde 45 arttı. İzleyen günlerde bankalarda döviz alım-satımı arasındaki fark yüzde 20 ila yüzde 50 arasındaydı.

 

RMB ve Hükümet de Pazar gecesinden itibaren döviz kontrolüne ilişkin bazı yeni düzenlemeler yayınladı. Buna göre, artık ihracatçılar kazandıkları dövizin yüzde 80’ini rubleye çevirmek zorunda. Yabancılar da Rus hisse senetleri ve tahvilleri satamıyor, hesaplarına bono ya da temettü transfer edemiyor. 43 ülkede (ki bu ülkeler Rusya’ya yaptırımda bulunan ülkeler) ikamet edenlerin Rusya dışındaki bankalardaki hesaplarına fon transfer etmesine de izin verilmiyor.

 

RMB’ye yönelik yaptırımların yan etkilerinden biri Maliye Bakanlığı’na ait taşınmazların, Ulusal Refah Fonu hesabının ve fonlarının dondurulması. Bunun mevcut ekonomik duruma herhangi bir etkisi olacakmış gibi görünmüyor.

 

Öte yandan Rusya’nın hâlihazırdaki akaryakıt fiyatları seviyesi bakımından bütçe fazlası var, dolayısıyla Maliye Bakanlığı’nın rezervleri kullanması gerekmiyor. Diğer taraftan da Maliye Bakanlığı döviz rezervini sattığında bunu satın alacak olan RMB olacak, yani Maliye Bakanlığı’nın bunun için piyasaya açılmasına gerek yok.

 

Sonuç olarak eğer Maliye Bakanlığı nakit rezervlerinin bir kısmını satmak isteyecek bir noktaya gelirse, RMB hesapları dondurulduğunda bile Banka’dan ruble alabilir.

 

Bunların yanında ruble devalüasyonunun, dolar karşısındaki yüzde 40-50’lik bir artışa karşılık yüzde 4-5 kadar daha büyüyebilecek olan tüketici enflasyonunu etkileyeceğine şüphe yok. Şubat ayı sonunda Rusya’daki tüketici fiyatı enflasyonu yüzde 9’u aştı, gıdadaki enflasyonsa yüzde 12,5’i geçiyor.

 

Rublenin devalüasyonu, ithalatta ortaya çıkabilecek sorunlar ve genel siyasi belirsizlik gibi unsurlar şirketlerin risk alma isteğini azaltabilir. Tarımda daha az büyümeye, tedarikin düşmesine ve hatta gıda enflasyonun daha da artmasına yol açabilir. Bunlara ek olarak, ödeme sistemindeki kesintiler de Rusya’nın ithal ettiği malların tedarikinde kesintilere neden olabilir, kesintilerse tedariki azaltarak enflasyonu daha da artırabilir.

 

SWIFT ve Dış Ödemeler

 

AB ve ABD’nin yaptırım listesinde bazı Rusya bankaları ve önemli şirketler de var. Bankaların ve şirketlerin yaptırım listesine alınmış olması, Rusya’nın banka sistemi varlıklarının yüzde 33’ünü elinde tutan en büyük bankası Sberbank’ın ödemelerini ve müşterilerinin dolar yatırımlarını karşılayamamasıyla sonuçlanır. Sberbank’ın ABD bankalarındaki hesapları bloke edilir ve banka Avrupa piyasasından çekilmek durumunda kalır. Diğer dört banka VTB, Otkritie, Novikombank ve Sovcombank’ın akıbeti de aynı olur.

 

Buna ilaveten, ABD önemli 13 Rus şirketinin ve bankasının sermaye piyasalarına erişimini engelledi ve ABD’li yatırımcıların ilk ve ikinci halka arzlarında yeni Rusya hükümet bonolarını almasını yasakladı. Aynı zamanda G7 ülkeleri bazı Rus bankalarının SWIFT sisteminden çıkarılmasına da karar verdi. Bankaların SWIFT sisteminden çıkarılması döviz ödemesi yapma gücünü sınırlandırmaz. Sadece ödemeleri yavaşlatır ve daha masraflı hale getirir.

 

Peki, tüm bunlar Rusya ekonomisi için ne anlama geliyor? Rus finansal sistemi küresel sisteme son derece entegre. Rusya dünya pazarının en büyük hammadde sağlayıcılardan biri. Aynı zamanda da tüketim malları, teknoloji ve yatırım araçları ithalatında önemli aktörlerden. Bu nedenle de uluslararası ödemeler oldukça kritik.

 

En büyük bankaların tüketici ödemelerinin dışında tutulması mal akışını bozar, tüketici piyasası açığını artırır ve enflasyona ivme kazandırır. İşi Rusya’ya mal ithal etmek ya da ithal edilmiş malları Rusya’ya satmak olan bazı şirketler iflas edebilir. Reel hane geliri azalacağı için bunların bedelini de sıradan Rus vatandaşları ödeyecek; enflasyon, her zaman olduğu gibi en çok yoksulları vuracaktır.

 

Bununla birlikte, Batılı ülkelerin Rusya ihracatının yüzde 50’sini oluşturan Rusya enerji kaynaklarına ilişkin ödemeleri kısmamış olduğuna dikkat çekmek önemli. Avrupa bu yolla enerji fiyatlarının birden bire artmamasını ve kendi ekonomisine zarar vermemesini garanti altına alıyor.

 

Rusya için bu durum, tehdit altında olmayan hammadde ihracatından kaynaklanması nedeniyle mali yaptırımların negatif etkisini sağlam bir cari denge oluşturarak telafi edebileceği anlamına geliyor. Üstelik yaptırımların AB tarafından uygulanma derecesi ABD’ninkinin önemli ölçüde altında kalıyor. Böylece Euro’da neredeyse sınırsız ödeme ihtimali bırakıyor. Yani, söz gelimi yaptırıma tabi bir Rus bankasının dolar hesapları bloke edildiğinde, aynı bankanın Euro hesabı faal durumda olacak.

 

Dış Borç

 

Batı’nın yaptırımlarının bir diğer önemli özelliği Rus bankalarının ve şirketlerinin Batı’nın sermaye piyasasına erişimden menedilmesi. Bunun sonucunda da Rusya’dan büyük çapta bir dış yatırımcı çıkışı söz konusu olacaktır; uzmanların tahminleri, yılda 30 milyar ila 50 milyar dolar arasında bir yatırım kaybına işaret ediyor.

 

Bu yasak, bankaların dış borcu geri ödeme kapasitesini de etkileyecektir. Resmi istatistiklere güvenecek olursak, Rusya’nın dış borcu çok da büyük değil. 1 Ekim itibarıyla 478 milyar dolar ya da GSMH’nin yüzde 27’si kadar. Ancak ekonomiye etkisini dikkate alırsak, borcun ne derece büyük olduğu değil, geri ödeme takvimi ve kısa vadeli borcun iştirak payı önemli.

 

Önümüzdeki 12 ayda Rus bankaları ve şirketleri 100 milyar dolardan fazla geri ödeme yapmak zorunda olacak. Bu da oldukça ağır bir takvim. Bunun yanında Rus borçluların çoğu eski borçlarının yeniden finanse edileceğine güveniyordu. Şimdiyse borçluların çoğu için bu fırsat ortadan kalkmış durumda.

 

Bu, Rus ekonomisinin dış borcu geri ödemek için büyük finansal kaynaklara kanalize olmak durumunda olacağı anlamına geliyor. Bunu yapmanın tek yolu da hâlihazırda zayıf olan ekonomik büyümeyi baltalayarak, yurtiçi tasarrufları kullanmak. Rusya’nın ekonomisinin ne kadar yavaşlayacağına ilişkin bir değerlendirmede bulunmak için henüz çok erken olsa da IMF’in yüzde 2,8’lik büyüme projeksiyonunun artık gerçekçi olmadığı açık.

 

Rusya, ekonomisini desteklemek için Çin’in sağlayacağı finansal kaynaklardan medet umabilir mi? Batı’nın 2014-2016 arasında Kırım’ın ilhakına ilişkin yaptırımlarıyla karşılaştığında Rusya liderliğinin böyle umutları vardı. Fakat Rusya birçok borç talebinde bulunsa da, o dönem Pekin sadece asgari düzeyde destek sağladı. Sağladığı desteği de Çin’den şirketlerin Rusya üretimine ve ihracatına erişim izni olması koşuluna bağladı. Çin’in bugün tutum değiştirmesi için bir neden yok.

 

Teknoloji ve Havacılık Sektörü

 

Yaptırımlar ayrıca Batı’nın Rusya’ya teknoloji, ekipman ve parça ihracatını da kısıtlıyor. Bu da Rusya’nın makine, ekipman ve teknoloji malları ithalatını etkileyebilir.

 

Bu yaptırımlar Rusya ekonomisinin teknolojik düzeyini ciddi biçimde etkileyecektir. Bilindiği gibi Rusya elektrikli süpürgeden nükleer enerjiyle çalışan buz kıran gemilerine kadar envaiçeşit kompleks teknoloji ürününde kullanılan ileri teknolojiyi dışardan alıyor. Yaptırımlar sürdüğü takdirde askeri ürünlerin çoğunun Rusya’da üretilmesi imkânsız hale gelecektir.

 

Siyasi olarak risk almak istemeyen küresel şirketlerin Rusya’yı boykot etmesiyle bu yaptırımların ağırlığı daha da artıyor. BP ve Shell, Rusya’daki akaryakıt ve gaz projelerinden çekiliyor. Ford, Volvo, Jaguar, Hyundai, BMW ve Toyota gibi otomobil şirketleri Rusya’da üretimi durduracaklarını ya da Rusya’ya otomobil sağlamaya son vereceklerini açıkladılar.

 

Deniz taşımacılığı şirketleri de Rusya’ya ve Rusya’dan konteynır taşımayı durdurdu. Bankalar tacirlere Rusya’dan akaryakıt alması için kredi vermeye son verdi. Sigorta şirketleri de akaryakıtın deniz yoluyla taşınmasında uyguladıkları kurları sert bir biçimde artırıyor.

 

Rusya ekonomisinin özellikle bir sektörü, havacılık sektörü için, ihracata yönelik yaptırımların katastrofik bir etkisi olacak. AB yaptırımları hava araçları ve parçalarının tedarikini ve hava araçları bakım hizmetleri provizyonunu etkiliyor.

 

Avrupa yapımı hava araçlarıyla (Airbus) uçuşlar, Rusya hava yollarının uçuşlarının yüzde 40’ını oluşturuyor ve yolcularının yüzde 41’ini Airbus’lar taşıyor. Rusya’nın iki büyük havayolu şirketinden Aeroflot 117, S7 ise 66 Airbus uçağı kullanıyor. Bu da bu şirketlerin yaptırımlardan önemli ölçüde etkileneceği anlamına geliyor.

 

Rusya kendi dar gövdeli Superjet’ini üretiyor. Az sayıda üretildikleri, yolcu kapasitesi 98’i geçmediği ve maksimum uçuş menzilleri 4500 km olduğundan Superjet’ler Airbus’ların yerini alamayacak. Yani bu uçakların büyük yolcu yüküyle uzun uçuşlarda kullanılması mümkün değil.

 

Hâlihazırdaki durumu önemli ölçüde etkileyecek ancak kısa ömürlü olması muhtemel kritik bir kısıtlama, AB ülkelerinin hava sahalarını şirket uçuşları da dâhil olmak üzere Rus hava araçlarına kapatması olur. Avrupa’ya uçuşlar Rus havayolları için oldukça önemli, çünkü çok daha kârlı. Rusya hava yolları Asya ülkelerinden Avrupa ülkelerine aktarmalı uçuşlarda yoğun bir biçimde kullanılıyor. Bu kısıtlama iş veya eğlence için Avrupa’ya uçan zengin Rusları etkileyecektir. Rus otoriteler de Avrupa hava yollarına benzer yasaklar getirdiler. Bu da Rus vatandaşları için gerçekten “Demir Perde 2.0” anlamına geliyor.

 

Vize yasakları ve mal varlığının dondurulmasıyla belirli kişileri hedef alma, iş bağlantılarını koparma, spor müsabakalarını ve kültürel etkinlikleri iptal etme, Rusya’nın devlet medyasına erişimi kısıtlama gibi sembolik yaptırımlar da var. Bu gibi yaptırımlar ülkenin ekonomisini etkilemeyebilir ama savaşın bir sonucu olarak ülkenin içinde bulunacağı uluslararası izolasyonun daha ağır hissedilmesine neden olacaktır.

 

Rus ekonomisi bir buz pistinde aşağı doğru kayıyor ve bugün kimse bu sürekli düşüşün ne zaman sona ereceğini bilmiyor. Ekonominin keskin bir biçimde gerileyeceğini ve yaşam standardının düşeceğini söyleyebiliriz ama herhangi bir nicel tahmin vermek için henüz erken.

 

Bu yazı Al Jazeera sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

İLGİLİ YAZILAR

Demokrasi Olmadan Jeopolitik Kart Türkiye’ye Yetmez

Değişen konjonktür Türkiye’ye Batılı ülkeler ile sorunlarını daha yapıcı bir zemin üzerinde ilerletme fırsatının kapısını aralıyor. Ama Türkiye bu ilişkiyi yalnızca jeopolitik düzlemde devam ettiremez. Bu ilişkiler manzumesinin güçlenmesi, içeride atacağı adımlara da bağlı. Bu ikisini birlikte yürütemeyen Türkiye’nin alacağı mesafe daha sınırlı olacaktır.

Demokrasi Olmadan Jeopolitik Kart Türkiye’ye Yetmez

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali Avrupa’da yeni bir dönemi ateşledi. Ufukta görünen gerilimin arttığı, sıcak çatışmanın yayılma riskinin yükseldiği, önceliğin ekonomik değil askeri kutuplaşmalar olduğu bir gelecek. Ukrayna Avrupa’nın Suriye’si olmaya aday.

 

Putin’in fütursuz genişleme politikası bir yanda küresel jeopolitik dinamikleri harekete geçirdi diğer yanda Türkiye’yi hem içerde hem dışarda tercihlerle karşı karşıya bıraktı. Ankara’nın bir süredir takip ettiği diplomatik normalleşme politikası ise tam bu sürecin üstüne oturdu.

 

“Rusya krizi” bağlamında küresel dengeleri ve Ankara’nın önündeki alternatif yol haritalarını eski diplomat ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi – EDAM’ın kurucu başkanı Sinan Ülgen ile savunma ve dış politika alanındaki tecrübesinden yararlanarak konuştuk.

 

En sondan başlarsak perşembe günü (10 Mart 2022) Ukrayna-Rusya dışişleri bakanları buluştu, buradan bir sonuç bekliyor muydunuz?

 

Burada tabii beklentileri doğru oluşturmak lazım. Bu görüşmenin Türkiye’de olması, savaştan sonra Ukrayna-Rusya dışişleri bakanlarının ilk kez Türkiye’de görüşmeyi kabul etmeleri, Türk diplomasisi açısından bir başarıdır. Bunu tespit edelim. Bu görüşmeden ihtilafın çözümüne yönelik bir beklenti içerisinde olmak da çok gerçekçi değildi, nitekim Lavrov tarafından yapılan açıklamalar da zaten buna işaret ediyor.

 

Bu görüşme tamamen faydasız bir görüşme midir? Hayır. Kanaatimce burada taraflar ilk kez yüz yüze bir araya geldikleri için biraz daha karşı tarafın müzakere pozisyonunun ne olduğunu daha rahat anlayabilme, daha rahat test edebilme imkânına kavuştular. O açıdan önümüzdeki vadedeki müzakereler için bu bir hazırlık safhası oldu ve karşı tarafın neyi kabul edip edemeyeceğine dair enformasyon, bundan sonra önümüzdeki müzakere süreçlerine de bir girdi olacak. O açıdan bakınca bir faydası olmuştur. Eğer çıtayı ihtilafın çözümü olarak koyarsak, bu beklenti, bu görüşme itibarıyla gerçekçi değildi.

 

RUSYA-BATI İLİŞKİLERİNİN YENİ DİNAMİĞİ: YAPTIRIM REJİMİ

 

Ukrayna-Rusya meselesinin iki ülke arasında bir krizin ötesine geçen bir ölçeği var. Rusya-NATO, Rusya-Batı, Rusya-Amerika gibi. Bunun nereye evrilmesini öngörüyorsunuz? Müzakerelerle çözüm bulunur mu?

 

Biz artık yeni bir evreye girdik, Rusya Ukrayna’da askeri olarak başarılı olur, olmaz; siyaseten çözüm bulunur ya da bulunmaz, ne olursa olsun dünya ve Avrupa jeopolitiği yeni bir evreye girdi. Nasıl bir evre? Rusya’nın yeniden Avrupa’nın geri kalanı için bir tehlike oluşturduğu ve biraz Soğuk Savaş benzeri bir Rusya-Batı ihtilafının kalıcı zemine oturduğu bir dönem olarak görmek gerekecek bunu. Dolayısıyla netice ne olursa olsun, bunun dünya jeopolitiğine ve özellikle Avrupa güvenliğine kalıcı etkileri olacak.

 

Bunların bazılarını şimdiden görmeye başladık. Bir kere Rusya’nın 2008 Gürcistan, 2014 Kırım’a saldırı ve ilhakından çok farklı olarak, Batılı ülkeler bu sefer çok kayda değer bir yaptırım rejimiyle Rusya’nın karşısına çıktılar. Yaptırım rejimi, bir ‘game changer’, yani oyun değiştirici bir unsurdur. Bundan sonra Rusya-Batı ilişkilerinde bu yaptırım rejiminin geleceği, yani ne kadar yürürlükte kalacağı, ağırlaşıp ağırlaşmayacağı en temel dinamiklerden biri olacak. Bu aslında bizler bakımından da yenilik. Soğuk Savaş sonrasında yaptırım rejiminin iki güç odağı arasındaki uluslararası ilişkilerin ön plandaki en etkin dinamiklerinden biri olduğunu biz açıkçası görmedik. İran örneği verilebilir ama İran’ın uluslararası sistem içerisindeki ağırlığı tabiatı ile Rusya gibi değil.

 

Yeni dönemin ikinci işareti olarak, Avrupa kanadında bir savunma ve güvenlik paradigması yeniden Soğuk Savaş dönemine benzer şekilde oluşmaya başladı. Tarihsel nedenlerden dolayı savunma bütçesine ek para ayırmak istemeyen Alman toplumu ve siyasetinin çok kısa sürede farklı bir noktaya geldiğini, Almanya’nın NATO kriteri olan savunma harcamalarını milli gelirin yüzde ikisi seviyesine çıkarmaya karar verdiğini gördük. Berlin bu yıl için ayrıca 100 milyar Euro özel fon ayırdı. Avrupa Birliği (AB) de Macron’un da siyasi vizyonuna uyum sağlayacak şekilde savunma ve güvenlik alanında nasıl daha etkin rol oynayabilirim sorusunu daha ciddi olarak sormaya başladı. Geriye dönüp baktığımızda dünya ve Avrupa tarihinin sert dönüm noktaları vardır: Arşidük Ferdinand’ın vurulması, Nazi Almanya’sının Çekoslavakya’yı işgali, Berlin duvarının kurulması ve yıkılması gibi. Rusya’nın Ukrayna saldırısını da böyle bir dönüm noktası olarak görüyorum.

 

Avrupa’da yeni güvenlik mimarisinin şekillenmekte olduğundan bahsettiniz. Bu mimari ne kadar NATO ile entegre olur, neye benzer ileride? Avrupa Birliği’nin savunma örgütü olmasını hep konuştuk, Türkiye burada nereye oturur? NATO son tahlilde Türkiye’yi bir yere oturtuyordu. Şimdi Türkiye dışı şekillenen bir yapı mı var?

 

Tarihsel olarak Türkiye, Avrupa güvenlik ve savunma mimarisine biraz mütereddit yaklaştı. Türkiye her zaman için asıl savunma mimarisinin NATO olmasını tercih etti haklı nedenlerle. Öte yandan Türkiye’nin, Avrupa’nın kendisine özgü bir savunma kimliği yaratmasını da engelleme kabiliyeti yok. Bu gerçekten hareketle Türkiye, NATO’yu ön plana koymakla beraber, Avrupa Güvelik ve Savunma Politikası’na (AGSP) da bir şekilde entegre olmaya, bir şekilde onun içinde bulunmaya, irtibatlı olmaya çabaladı geçmişte. Bu çabalarının karşılığını da pek aldığı söylenemez. AB orada üyelik konusunu çok ön planda tutarak üye olmayan ülkelere açıkçası çok kayda değer açılımda bulunmadı. Bu da zaten Türkiye-AGSP ilişkisini baltalayan temel unsur oldu.

 

AGSP’nin gelişiminin önündeki temel engel ise Avrupa ülkelerinin savunma alanına pek de bütçe ayırmak istememeleriydi. Ayrılan bütçe zaten NATO için kurgulanan düzene de gittiği için NATO’dan bağımsız ayrı bir güç unsuru olarak AB’nin bu alanda öngörülen projesine çok da fazla destek yoktu. Şimdi tabii durum biraz değişti. İki nedenden dolayı. Birincisi, Trump. Hatırlayacak olursanız Trump döneminde Amerikan Başkanı’nın Amerika’nın NATO’ya olan taahhüdünü sorgulaması Avrupa içerisinde bu savunma konularında “acaba Amerika’ya bundan sonra ne kadar güvenebiliriz” sorusunu da beraberinde getirdi. Evet bugün Trump gitti ama bu soru masada duruyor. Çünkü Biden’dan sonra Trump’ın veya Trump benzeri bir Amerikan liderinin gelmeyeceğinin bir garantisi yok.

 

İkincisi Amerika’nın müesses nizamının, Ukrayna krizine kadarki stratejik bakış açısına baktığımızda, Avrupa Birliği’nin Avrupa coğrafyasındaki güvenlik ve savunma meselelerinde daha ön plana çıkması ve daha fazla sorumluluk üstlenmesi beklentisi içinde olduğunu görüyoruz. Amerika da uzun dönemli stratejik rekabette asıl rakip olarak gördüğü Çin’e ve Doğu Asya’ya odaklanacaktı. Obama döneminde başlayan bu süreç, “Pivot to Asia- Asya’ya dönüş” olarak adlandırmıştı. Trump döneminde sakar yöntemlerle devam etti. Biden döneminde de açıkçası çok daha net olarak bu ortaya çıkıyor. Amerika’nın Biden döneminde yayınladığı ulusal güvenlik doktrinine, Milli Güvenlik Danışmanı Sullivan’ın açıklamalarına baktığımız zaman bunu çok net görüyordunuz. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması birdenbire bu parametreyi de değiştirdi. Amerika’nın dikkatini yeniden Avrupa coğrafyasına yöneltti. Ama gene de daha önce bahsettiğim bu iki dinamik, yani Amerika’ya güvenmeme ve Amerika’nın nispeten Avrupa’dan uzaklaşma eğilimi, Avrupa içerisinde bu damarı güçlendiriyor.

 

Macron’un yeni bir dinamizm kazandırdığı Avrupa’nın bir savunma ve güvenlik kimliği olması ve bunu derinleştirmesi yönündeki siyasi proje yürüyor. Avrupa Birliği devlet başkanları bu konuda önemli bir kararın da eşiğindeler. Çok muhtemelen iklim değişikliği ile mücadele ve yeşil dönüşüme ayırdıkları büyük fonlar gibi, şimdi Avrupa’nın bir yandan savunma ve güvenlik alanında ilave yetenek kazanması bir yandan da Rusya’dan enerji alanında bağımsızlığını kazanmasına yönelik çok ciddi fonlar ayrılacak. Hatta bunun devletlerin mevcut bütçesinden değil, Almanya’nın bugüne kadar çok net karşı durduğu ortak borçlanma yöntemiyle yani Avrupa kurumlarının uluslararası piyasalardan borçlanması suretiyle yeni bir finansman imkânı üzerinden yaratılması söz konusu.  Bu da AGSP konusunda Avrupa’nın belki de geri dönülemez bir kulvara girdiğini gösteriyor.

 

TÜRKİYE, İNGİLTERE İLE BİRLİKTE AVRUPA’YI ZORLAYABİLİR

 

Türkiye açısından çıkarılması gereken sonuca gelince; Türkiye, başta da ifade ettiğim gibi hep AB’nin savunma politikası içinde de olmaya gayret etti ama AB, Türkiye’nin bu talebini karşılamadı. Fakat aradan geçen zamanda Brexit ile beraber jeopolitik konjonktür de değişti. İngiltere gibi Avrupa’da askeri kudreti olan bir ülkenin AB dışına çıkması, İngiltere’yi Türkiye’nin statüsü ile eşitledi. Yani Birleşik Krallık da NATO üyesi olup AB üyesi olmayan bir ülke oldu. Şimdi dolayısıyla eskiden Türkiye’yi prensip bazında daha rahat dışlayan, yani “AB üyesi değilsin, AGSP’ye ancak sınırlı ölçüde katılırsın” diyen bir AB’nin aynı prensip temelinde hem İngiltere’yi hem Türkiye’yi dışlaması daha zor. Türkiye’nin İngiltere ile birlikte hareket ederek, yeni oluşan Avrupa savunma mimarisi içerisinde kendisine daha iyi bir konum elde etmek için Avrupa’yı zorlaması daha mümkün hale geldi. Bunu da bir fırsat olarak değerlendirmek lazım.

 

TÜRKİYE DENGE POLİTİKASINI KALİBRE ETMEK ZORUNDA

 

Brexit vurgusu çok önemli. İngiltere ne kadar aktif olabildiğini, “Avrupa’nın hâlâ dişleri yok, İngiltere’nin var” gibi söylemlerle gösterdi. Soğuk Savaş’tan sonra AB tereddüdü ile birlikte sistemsizliğin, odaksızlığın, kutupsuzluğun getirdiği süreçte Obama’nın çekilmesi, Trump’ın öncelikli görmemesiyle Türkiye’nin güvenlik beklentilerinin karşılanmaması gibi sebepler, üstüne Erdoğan’ın kişisel öncelikleri ve kişisel yakınlıkları Türkiye’yi farklı bir rotaya oturtmuştu. Bu bahsettiğiniz süreçte AB Türkiye’ye nasıl bakar? Türkiye bu dönemde hazır ortada daha belirli bir jeopolitik varken, daha sağlıklı işbirliğini mi tercih eder? Ya da Rusya’ya daha yakın durduğu mevcut süreci devam ettirebilir mi ya da imkânlar, sistem buna ne kadar müsaade eder? Türkiye bundan bir sene önce Rusya’ya daha yakın durabiliyordu, aynı çizgiyi sürdürebilir mi? “Ya bizdensin ya oradansın” gibi bir yere evriliyor durum. Türkiye’nin Batı ile ilgili haklı endişeleri de vardı ama bunu ne kadar sürdürebilir?

 

Bu tabii Türkiye’nin aslında karşılaşmak istemediği bir zorluğa işaret ediyor. Çünkü Türkiye’nin Rusya ile iyi ilişkiler içerisinde olması Türkiye’nin avantajına. Kaldı ki ortada Rusya’ya enerjide ve turizmde bir bağımlılık da var. Diyeceksiniz ki; birçok Avrupa ülkesinin de bağımlılığı var özellikle enerji kanadında. Fakat Türkiye’nin diğer NATO ülkelerinde olmayan ilave bir bağımlılığı söz konusu ki o da Suriye. Türkiye, Rusya ile Suriye’de ortak hareket etmek mecburiyetinde kaldı 2015’ten bu yana. Hatta bir ölçüde İran ile bile de. İdlib’te arzu etmediğimiz nitelikte senaryonun ortaya çıkmasını önlemek adına da Rusya ile yürütülen diplomatik ilişki önemliydi. Bütün bunları bir araya getirdiğinizde, bir de bunun üstüne Türkiye ekonomisinin bugün içinde bulunduğu durumu eklediğinizde, Türkiye’nin Rusya’ya yönelik sert bir yaptırım rejimine taraftar ve taraf olması mümkün değil. Ancak Türkiye ister istemez, geçmişte yürüttüğü denge politikasını kalibre etmek durumunda, aynı denge politikasını yürütmesi mümkün değil. Ortada çok ağır bir vaka var. Rusya’nın BM şartını ihlal ederek komşusu bir ülkeye saldırması, toprak bütünlüğünü ihlal etmesi söz konusu. Türkiye de buna tepkisiz kalamaz. O nedenle kalibre edilmiş bir denge politikasına yönelmek zorunda Türkiye ve kanaatimce bunu yaptı. Bazı yerlerde daha iyi bazı yerlerde daha az yaptı.

 

Buradan temel sorun; eğer ki Ukrayna meselesinde yakın dönemde bir çözüm olmayacaksa ve Rusya-Batı ilişkisi ihtilaflı biçimde ve hatta artan gerilim üzerinden devam edecekse, Türkiye’nin denge politikası da zorlanmaya başlayacaktır. O zamanı Türkiye ne kadar ertelerse kendi açısından o kadar iyi ama burada Türkiye’nin tercihte bulunması baskısı önümüzdeki vadede gelebilir, şu ana kadar gelmedi. Türkiye şu ana kadar içinde bulunduğu durumu diplomatik muhataplarına, Amerika ve Avrupa’ya anlatmaya muvaffak oldu kanaatimce ve bu bağlamda Türkiye’nin yaptırım rejimine taraf olmayacağını, hava koridorunu açık tutacağını iletti. Şu ana kadar görebildiğim kadarıyla bu konuda Türkiye’ye yönelik tepki de oluşmadı. Ama bunu, bugün itibarıyla söyleyebiliyoruz. Bu jeopolitik konjonktür içinde Rusya-Batı ilişkisi daha da ihtilaflı hale gelecek olursa, o zaman Türkiye dahi bu kalibre edilmiş denge politikasını devam ettirmekte zorlanabilir ki bu da kötü haber tabii Türkiye için.

 

AVRUPA’NIN GÖBEĞİNDEKİ AFGANİSTAN

 

Ukrayna Avrupa’nın Suriye’si haline gelebilir mi? Savaş belki de uzun yıllar boyu var olacak bir mülteci krizine neden olacak. Suriye’de bunun etkilerini gördük. Bir açmaza doğru gider mi? Maliyetli bir çözüm olur mu Avrupa için?

 

Maalesef, hâkim senaryo bu. Rusya-Ukrayna savaşının ne şekilde sonuçlanabileceğine dair bir iki senaryo üzerinden bunu analiz etmek lazım. Olumsuz senaryodan başlayalım. Askeri olarak baktığımızda iki ülke arasındaki güç asimetrisi o kadar net ki, Ukrayna’nın gösterdiği direniş çok takdire şayan olmakla beraber, en nihayetinde Rusya’nın askeri hedeflerine ulaşması yönünde çok büyük bir engel olduğunu düşünmüyorum. Bu durumu değiştirebilecek temel faktör Batı’nın Ukrayna’nın yanında askeri olarak yer alması olurdu. Ancak Batılı ülkeler en baştan bu opsiyonu dışladılar. Ukrayna uğruna nükleer bir güç olan Rusya ile çatışmayı göze almadılar. Öyle olunca da her ne kadar silah yardımı yapılsa da bunun genel dengeyi değiştirecek bir yardım olduğunu düşünmüyorum. O yüzden Rusya’nın eninde sonunda, gecikme de olsa daha büyük kayıplar da verse askeri hedeflerine ulaşacağını düşünüyorum.

 

Öte yandan her askeri operasyonun bir de siyasi hedefi vardır. Buradaki siyasi hedef ne? Gördüğüm kadarıyla Rusya Kiev’de Zelenski yerine kendisine yakın bir rejimi iktidara getirmek ve hatta o rejimle bir barış anlaşması yapıp uluslararası kamuoyuna ilan etmek isteyecektir. Bir başka deyişle Rusya, Ukrayna’ya bir kukla hükümet modeli empoze etmeye çalışacaktır. Bunun karşılığında ne olacak? Zelenski, umarım siyasi kulvarda devam edebilir. Devam edebilirse böyle bir girişim sonrasında çok muhtemelen karşımıza bir sürgünde hükümet modeli çıkar Ukrayna için. Yani bir yanda bir kukla hükümet, diğer yanda da sürgünde bir hükümet. Ukrayna gibi büyük bir coğrafyaya sahip, 42 milyonluk nüfuslu, yüzde 70’i Batı ile ülkesinin entegre olmasını isteyen bir ülkede kukla hükümet modelinin istikrar getirmesi kanaatimce mümkün değil. O zaman ne olacak? Ona karşı mukavemet başlayacak. Gerilla savaşı mı silahlı direniş mi, ne denirse artık. Kaldı ki Ukrayna’nın coğrafyası da bu direnişin dışarıdan destek alması için çok daha avantajlı. Ukrayna bir Afganistan değil. Buradaki iç mukavemete destek daha rahat olacaktır Avrupa içerisinden, Polonya’da Romanya’dan. O nedenle maalesef Avrupa’nın göbeğinde Irak hatta bir Afganistan gibi yabancı savaşçı boyutunun olacağı bir istikrasızlık odağı olacak bu coğrafya. Uzun yıllar boyunca böyle devam edeceğini düşünüyorum. Rusya oradan çekilmediği sürece tabii. O kukla hükümetin meşruiyet sağlaması mümkün değil. Burada şunu hatırlatmak lazım, Afganistan’da bile bu model tutmadı. SSCB  79’da girdi 88’de çıktı aynen bu nedenle. Ukrayna’da da benzer bir senaryo olması çok ihtimal dahilinde.

 

Olumlu senaryo ne? Seçilmiş Zelenski hükümetinin Rusya ile barış anlaşması yapması, önce ateşkes ardından Barış anlaşması yapması. Ama bu da kolay değil. Nitekim bu hafta Antalya’da iki ülke Dışişleri Bakanları arasında yapılan görüşmede pek bir yakınlaşma olmadığını görüyoruz. Benim kanaatim Zelenski’nin Ukrayna’nın “Sevr anlaşmasına” imza atmayacağı. O da meşruiyetini korumak için sürgünde hükümet modelini tercih edecektir diye düşünüyorum. Dolayısıyla Ukrayna-Rusya savaşının uzun yıllara yayılacak bir istikrarsızlık alanı yaratacağını ve bunun üzerinden de Avrupa’daki güvenlik dengelerini kökünden değiştireceğini düşünüyorum.

 

DEMOKRASİ, TEMEL HAKLAR VE EKONOMİ

 

Ateşkes anlaşması süreçlerine hakimsiniz. O noktaya gelinemiyor olmasının sebebi masada olmamak değil henüz sahada tarafların kendi güçlerini test etmemiş olmasından kaynaklanıyor. Arazide, masaya en güçlü oturacak kadar kazanımı maksimize etmeden yapılacak bir arabuluculuk ateşkesi de sağlamayacaktır. İç politika parantezi açmak istiyorum kutuplaşma bağlamında… Son durum, ülkemizde Rus yanlısı, Avrasyacı diye tabir edeceğimiz bir kitlenin ne kadar etkin olduğu, olayları kendi prizmasından gördüğünü gösterdi gibi geliyor. Türkiye’deki Rus etkisini, bu yaklaşımın etkisini nasıl görüyorsunuz? Bu olay iç siyasette bir denge getirir mi?

 

Ümit ediyorum ki getirir. Dünya gerçeklerinin ne olduğunu umarım bugüne kadar bu konuda taraf tutan bu bahsettiğimiz kesimler daha net görmeye başlarlar. Ben işin dış dünya vizyonu kadar aslında Türkiye’nin toplumsal ve siyasal geleceğine dair tasavvurun da etkili olduğunu düşünüyorum. Bugün ABD ve Batı’nın dünyada yaptığı birçok hata var. ABD’nin Irak’a müdahalesi, PKK/YPG’yi silahlandırması gibi uluslararası hukuk zemininden ayrıldığı birçok uygulaması var. Ve bütün bunlar da haklı olarak eleştirilerimizin odağında olmalı. Ancak bu eleştiriler başka bir gerçeği ortadan kaldırmıyor. Hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları, çok seslilik, kadın hakları vs. alanlarda en iyi devlet ve toplumsal sistemi yaratmış olanlar da bu Batılı ülkeler.

 

Türkiye’de Avrasya-Rusya-Çin kanadını destekleyenlerin, maalesef bu desteklerin arkasında biraz da Türkiye’ye yönelik gelecek vizyonlarına dair işaretler alıyorum. Nedir bunlar? Türkiye’nin geleceği bu Avrasya tarzı yönetim anlayışı doğrultusunda şekillensin. Temel özgürlüklerin daha kısıtlı olduğu, daha bize özgü bir demokrasi anlayışı hâkim olsun. Oysa ki Türkiye, Batı’ya yaklaşırsa, Batı ile bu ilişkiler zenginleşirse demokratikleşme yönünde baskılar da ister istemez artacaktır.

 

Bugün değişen konjonktür Türkiye’ye Batılı ülkeler ile sorunlarını daha yapıcı bir zemin üzerinde ilerletme fırsatının kapısını aralıyor. Ama Türkiye bu ilişkiyi yalnızca jeopolitik düzlemde devam ettiremez. Bu ilişkiler manzumesinin güçlenmesi, içeride atacağı adımlara da bağlı. Bu ikisini birlikte yürütemeyen Türkiye’nin alacağı mesafe daha sınırlı olacaktır. Üstelik bu saptama yalnızca demokratik hak ve özgürlüklerle de ilgili değil. Ekonomik refahımız ile de ilgili. Türkiye’nin ekonomisine baktığımız zaman ihracatımızın yüzde 50’si Avrupa’ya, gelen yabancı sermayenin yüzde 70’i Avrupa’dan, yüzde 10’u ABD’den. Teknoloji deseniz keza öyle. Sonuçta Türkiye Batı ekonomisi ile entegre. Refahını da bu yapı üzerinden üretiyor. Bu yakınlaşmanın daha ilerlemesi, Türkiye’nin hem demokrasi anlamında daha iyi normlara sahip olması hem de ekonomi anlamında daha güzel bir gelecek için şart.

 

JEO-STRATEJİK KART TÜRKİYE’YE YETMEYECEK, DEMOKRASİ KARTI DA LAZIM

 

Erdoğan-Biden ile görüşmesi gerçekleşti, Lavrov ve Kubela Antalya’da, Alman Başbakan Scholz geliyor, NATO Genel Sekreteri de Türkiye’de. Türkiye, Soğuk Savaş’ta insan hakları ihlallerine rağmen güvenlik anlamında ifade ettikleri sebebiyle masada kendine yer buluyordu ve insan hakları problemleri göz ardı ediliyordu. Türkiye ile ilişkilere mesafe koymak, Türkiye’ye tepki göstermek konusunda biraz daha mütereddit olabilir mi Avrupa? Üç ay öncesine kadar olmayan manevra alanı açar mı?

 

İki saptama yapmak lazım. Birincisi, bu yeni bir dönem ve bu yeni dönem içerisinde gerçekten de Soğuk Savaş’a benzer bir konumlanma olacak. Nasıl Soğuk Savaş’ta coğrafi konumu Türkiye’nin avantajıydı, bu stratejik rekabet içerisinde jeo-stratejik önemi ön plana çıkıyordu, şimdi benzer bir durum da önümüzdeki vadede ortaya çıkacak. Ama burada şöyle bir ihtirazı kayıt da yapmak lazım. Tek başına yeniden konumlanma Soğuk Savaş dönemindeki gibi olmayacak. Neden? Bir kere dünya değişti. Aynı şartlar aynı etkiyi yaratmayacak.

 

Soğuk Savaş’taki kutuplaşma ideolojik kutuplaşma idi. Komünizme karşı kapitalizm diyelim. Şimdiki kutuplaşma otoriter sistemlere karşı demokrasi kültürüne sahip ülkelerin kutuplaşması. Doğrudur-yanlıştır yorumunu yapmıyorum ama yapılan tespitler ve izlenen politika dünyanın, en azından ABD yönetiminin buna yönelik bakış açısına sahip olduğunu gösteriyor. O nedenle sadece jeo-stratejik kart ile Türkiye’nin bu yeni dünya düzeni içerisinde arzuladığı yeri sağlama alması bence mümkün olmayacak. Bir fırsat var muhakkak ama bu fırsatı gerçek anlamda sahaya geçirebilmek ve bu potansiyeli realize edebilmek için Türkiye’nin jeo-stratejik kartın ötesinde demokrasi kartını da kullanması lazım. Şu an gündeme getirilen Türkiye’nin hangi kutba ait olduğuna dair soruların sorulamıyor olması lazım. Yani Türkiye otoriter sistemlere mi yakın duracak kendi iç düzeni itibarıyla, özgürlükçü ülkelere mi yakın duracak? Bu sorunun artık Türkiye’ye sorulmuyor olması lazım. Bu da bazı tercihleri beraberinde getiriyor.

 

Mevcut iktidar bu tercihleri yapabilir mi yoksa dışarısı da 2023’ü bekler mi karar için?

 

Rusya-Ukrayna ihtilafından bağımsız olarak gerçekten de 2023 seçimlerinin yurt dışının Türkiye’ye bakışında önemli bir etken haline geldiğini görüyoruz. Zaten seçim tarihinin nispeten yaklaşmasının getirdiği bir durum var. İkincisi, 2002’den bu yana Türkiye’de bir siyasal değişimin olabilme ihtimalinin yükselmiş olması da var. Olur ya da olmaz ayrı konu. Anketlere bakınca siyasal değişim ihtimalini görüyorsunuz, bunu yurt dışı muhataplarımız da görüyor. O nedenle birçok açıdan hem Amerika hem Avrupa aslında artık Türkiye’ye yönelik bekle gör politikasına girdi. Bunun izdüşümü ne oluyor? Şu oluyor; Türkiye’ye yönelik tasarruflarda ne çok olumlu ne de çok olumsuz işler yapılıyor artık ve 2023’e kadar biraz durumu idare edelim havası hâkim. Ukrayna meselesi bile bunu şu ana kadar değiştirmiş değil.

 

2023’e kadar konjonktürün çok değişeceğini düşünmüyorum ama tabii ki Türkiye bunu fırsata dönüştürmek isterse, bunu sadece değişen jeopolitik üzerinden değil içeride atacağı adımlar üzerinden yapması gerekecek. Seçime kadar yapılır mı? Açıkçası şu ana kadar o konuda çok heyecanlı bir sinyal almış değiliz.

 

RUSYA BATI’YA ALTERNATİF OLAMAZ

 

Türkiye sorunlu olduğu ülkelerle normalleşme süreci yaşıyor. Rusya-Ukrayna Savaşı, işgal de buna ayrı çerçeve sundu. İsrail Cumhurbaşkanı Türkiye’deydi. Daha öncesinde Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) üst düzey ziyaretler oldu. Bu normalleşme sürecini nasıl yorumluyorsunuz? Rasyonel akıl mı bunun arkasında? Yoksa içerideki sıkışmışlığın dayattığı mecburiyet mi?

 

Türkiye olması gerekeni yapıyor. Biraz da gecikmeyle yapıyor. En nihayetinde bu normalleşme sürecinin başlangıcı olarak 2021 yılını göreceksek ondan önceki yıllarda yürütülen dış politikanın aslında Türkiye’nin istediği hedeflere ulaşmasına pek de yardımcı olmadığı, tam tersine hem bölgede yalnızlığa ittiği hem de geleneksel siyasi güvenlik ve ekonomik ortakları ile ilişkilerini zora soktuğuna dair bir muhasebe yapıldığını düşünüyorum ben Ankara’da. Ondan sonra dış politikadaki dönüşümü görmeye başladık. Bu dış politikadaki dönüşüm, mesela BAE ile ilişkiler bakımından sonuç getirdi. Umarım İsrail ile ilişkiler de benzer şekilde bir ivmeye kavuşur.  Herzog’un yanılmıyorsam 18 yıl sonra Türkiye’yi ziyaret eden ilk devlet başkanı olması önemli gelişme. İki ülke bunun üzerinden, iki tarafın da ulusal menfaatine hizmet edecek yeni bir dayanışma işbirliği çerçevesi üretebilirler. Öte yandan Mısır ve Suudi Arabistan ile yakınlaşmanın daha zor olacağı görülüyor.

 

NORMALLEŞME POLİTİKASINDA ISRARCI OLUNMALI

 

Sonuçlara bakarsak, özellikle bu normalleşme sürecinde ülkelerin jeopolitik çıkarlarında bir yakınsama olmadan daha çok Ankara temelli bir normalleşme çabası ne kadar kalıcı sonuç üretebilir? Sonradan dönüşmüş olsa da, AK Parti iktidarının başında uygulanan ‘komşularla sıfır sorun’ politikası, aslında komşularıyla Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarının örtüştüğü bir dönemde gerçekleşti. Ekonomik katkısı da vardı, bölgesel entegrasyona gitme ihtimali olan bir süreç yaşandı. Şu anda jeopolitik çıkar örtüşmesi süreci var mı? Eğer yoksa, normalleşme doğru politika olsa bile ne kadar kalıcı sonuç üretebilir?

 

Var mı ortak çıkar? Kısmen var, kısmen yok.  BAE örneğinden yola çıkalım. BAE ile Türkiye ilişkisi özellikle darbe girişimi sonrası bunalımlı bir dönemden geçti. Birkaç hafta içerisinde ani bir dönüşümle büyük bir dostluk sergilenmeye başlandı. Burada Türkiye’nin açılımın yanı sıra BAE’nin de değişen uluslararası konjonktürden kaynaklanan bir arayışının olduğunu ifade etmek lazım. Dolayısıyla burada gerçekten bir çıkar örtüşmesi var. Nedir bu arayışın temelindeki temel husus? İki tane. Birincisi, İran. BAE, İran ile yürütülen nükleer müzakerelerin bir şekilde başarısızlığa uğraması senaryosunda İran’ın gittikçe artan, istikrarsızlık yaratan aktör olması senaryosuna karşı Türkiye ile ilişkilerini düzeltme yoluna gitti.

 

İkincisi; Amerika, yani Trump döneminde Amerika’nın bu ülkelere sağlamış olduğu siyasi ve güvenlik şemsiyesinin Biden döneminde kalmadığı gerçeğinin farkına varmaları. Bu da BAE gibi bir ülkeyi Türkiye ile yakınlaşmaya iten dinamik oldu. Bir de tabii Körfez İşbirliği Konseyi içerisinde, onların Suudiler ile artan ihtilaflı ilişkileri. Şimdi BAE ile bu var, Mısır ile henüz bunu göremiyoruz. Onun için bir genelleme yapmaktansa bazı ülkeler bazında ortak çıkarlar var, bazı ülkeler için ise bunu bu şekilde telaffuz etmek daha zor. Türkiye’nin yaklaşımının doğru olduğunu düşünüyorum. Ortak çıkarların daha net görüldüğü yerler ile hareketlenme daha hızlı oluyor, diğerleri ile biraz daha zorlu oluyor.  Ama sebat etmek lazım, bunun çözümü de bu politikadan dönmek değil ısrarcı olmak lazım kanaatimce.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Bir Dönemin Sonu: Batı ile İşbirliği Sayfası ‘Çevriliyor’

Rusya liderliği son derece sert adımlar atmaya karar verdi. Bunu da olasılıkla bu eyleminin sonuçlarının farkında olarak, hatta bilinçli bir şekilde yaptı. Batı’yla işbirliği sayfası çevrildi. Bu, yalnızlık politikasının norm olacağı anlamına gelmiyor ancak siyasi ilişkilerde önemli bir tarihsel dönemin sonuna işaret ediyor. Yeni Soğuk Savaş öyle çabuk sonlanmayacak.

Bir Dönemin Sonu: Batı ile İşbirliği Sayfası ‘Çevriliyor’

Devlet Başkanı Putin’in başlattığı Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesi küresel ilişkiler bakımından  bir dönemin bittiği anlamına geliyor. Moskova kendini “tüm dünyada önemli bir değişiminin aktörü” olarak konumlandırdı. Bunun etkileriyse önümüzdeki yıllarda hissedilecek.

 

Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin Ukrayna’daki operasyonu bir dönemin sonlandığına işaret ediyor. Nihayetinde ‘Liberal Dünya Düzeni’ olarak bilinen yapının oldukça istikrarlı iki kutuplu düzeni hükümsüz kıldığı bu dönem, Sovyetler Birliği’nin düşüşü ve 1991’de dağılmasıyla başlamıştı. Liberal düzen, ABD ve müttefiklerinin, evrenselcilik ideolojisini merkez alan uluslararası siyasette oyun kurucu olmalarına zemin hazırladı.

 

Bu yeni oyundaki konumundan memnun olmayan bazı önemli güçlerin anlamlı bir karşı duruş sergilediğinden bahsetmek mümkün olmasa da, hâlihazırdaki kriz, uzun zaman önce kendini açıkça belli etmişti. Aslında oldukça uzun bir zamandır (en az 15 yıl kadar) pratikte bu düzene herhangi bir karşı çıkış da söz konusu değildi. Batılı olmayan ülkeler, yani Çin ve Rusya mevcut hiyerarşiye dahil olmaya da çalıştılar. Pekin bu hiyerarşiye dahil olmakla kalmayıp, oyun kuruculardan olmak için de elinden geleni yaptı. Moskova içinse bu süreç Pekin için olduğundan daha zordu. Moskova’nın yeni dünya düzenine uyum sağlaması ve söz konusu saflarda saygın bir yer edinerek yerini sağlamlaştırması daha uzun sürdü.

 

Söz konusu sistem, kararlı ama aynı zamanda herhangi bir güç dengesini kavramsal olarak dışarıda bıraktığı için sallantıda bir sistem olup çıktı. Daha da önemlisi, dünyanın sürdürülebilir bir biçimde işlemesi için, özü itibarıyla elzem olan uygun kültürel ve siyasal çeşitlilik seviyesine erişilmesine müsaade etmiyordu. Askeri faaliyetlere yönelik tavırlar da dâhil olmak üzere çeşitli yollarla tüm diğer dünya görüşlerini ekarte eden tek tip bir dünya görüşü dayatıldı.

 

Bir efsaneye göre, Büyük Petro, 1709’da Poltava Savaşı’ndan sonra kadehini “İsveçli öğretmenleri”nin şerefine kaldırır. Bugün de Rusya liderliğinin Batı’dan çok şey öğrendiği söylenebilir. Rusya’nın Ukrayna’daki faaliyetlerinde, Amerika ve NATO’nun Yugoslavya, Irak ve Libya’ya yönelik (askeri amaçlarla olanlardan tutun da bilgilendirmeye yönelik olanlara kadar) tüm kampanyalarında görülen unsurları saptamak kolay.

 

Gerginlikler uzun süredir taşma noktasına gelmişti ve artık Ukrayna nihai cephe hattı haline geldi. Hâlihazırdaki gerginlik, 20’nci yüzyılın ikinci yarısında tanık olunan ideolojik savaş gibi değil. Şu aralar çok daha dağınık bir model adına dünya hegemonyasına meydan okunuyor. Dünya artık daha şeffaf ve birbirine bağlı, bu da tecridi sadece sınırlı ölçüde mümkün kılıyor. Dolayısıyla Soğuk Savaş’ın ‘etki alanları’ kavramı artık uygulanabilir değil. Yani en azından şu ana kadar böyle düşündük.

 

Hâlihazırdaki çatışma, geçmişte de sıkça olduğu gibi, stratejik olarak önemli bir bölge için yürütülüyor. Eski bir deyiş olan “tarih tekerrürden ibarettir”in şu anki koşullarda geçerli olduğu, medyada kanallar arasında gezerken açıkça farkediliyor. İki farklı yaklaşımın çarpıştığını görüyoruz. Bir tarafta kan ve toprak gibi, basit, kaba fakat ayan beyan anlaşılabilir ilkelerin yönlendirdiği klasik sert gücün tatbiki söz konusu. Diğer tarafta ise genel olarak değerler olarak anılan, etkili ve bir o kadar kolay işlenebilir bir ideoloji, iletişim ve ekonomi araçları serisiyle başvurulan çağdaş bir çıkar ve etki propagandası yöntemi var.

 

Soğuk Savaş’tan bu yana, neredeyse her zaman, en amaca yönelik yöntem bu yaklaşımlardan en çağdaşı oldu. Hadi moda olan, ama pek de doğru olmayan adıyla söyleyelim: ‘Hibrid savaş’ yöntemi. Bu yöntem, doğrudan silahlı çatışma bir yana, çoğunlukla ciddi bir direnişle de karşılanmadı.

 

Rusya liderliği bu anlamda son derece sert adımlar atmaya karar verdi. Bunu da olasılıkla bu eyleminin sonuçlarının farkında olarak, hatta bilinçli bir şekilde yaptı. Batı’yla işbirliği sayfası çevrildi. Bu, yalnızlık politikasının norm olacağı anlamına gelmiyor ancak siyasi ilişkilerde önemli bir tarihsel dönemin sonuna işaret ediyor. Yeni Soğuk Savaş öyle çabuk sonlanmayacak.

 

Sürdürülen askeri operasyonun etkileri, bir müddet sonra, büyük ihtimalle azalmaya başlayacak ve o zaman da kimi etkileşimler kaldığı yerden sürdürülecek. Yine de bir sınır çekildi, bu kaçınılmazdı. Olumlu bir senaryoda bile, yaptırımların kaldırılması ve ilişkilerin kademeli ve seçici bir şekilde yeniden kurulması yıllar alacak. Ekonomik önceliklerin yeniden yapılandırılması, kimi yönlerden kalkınmayı teşvik edecek kimi yönlerden de yavaşlatacak farklı bir yaklaşım gerektirecek. Rus toplumunun en aktif kesimi, eski yaşam tarzlarının geçmişte kaldığının farkına varmak durumunda kalacak.

 

‘Rusya Kalesi’ gücünü test etmeye karar verdi ve tüm dünya için önemli bir değişimin temsilcisi haline geldi.

 

Bu yazı Russia in Global Affairs sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

İLGİLİ YAZILAR

‘Homo Sovyetikus’ ve Rusya Sorunu

Ukrayna işgali, farklı jeopolitik dinamikler rol oynasa da asıl olarak Putin’in yıllardır ilmek ilmek dokuduğu Ruskiy Mir (Rus Dünyası) ütopyasının kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıktı. Zira Putin, Rusya’nın geleceğinden çok geçmişiyle meşgul. 1990’lar sonrası tarihin dönüşü ve birçok yerde zuhur eden milliyetçi dalganın ürettiği ‘retropya’, zihin kodlarını şekillendirmiş durumda. Kendisine, retropyasına ve büyüklüğüne âşık Putin, 20 yıldır dinmez bir tarihsel eşzamanlama krizi içerisinde kıvranıp duruyor. Şimdi krizden çıkması için ‘nasıl kaybedeceğinden’ başka senaryosu kalmamış bir halde…

‘Homo Sovyetikus’ ve Rusya Sorunu

[Çar Nikolay] Kendi kendine ‘Ya ben olmasaydım Rusya’nın hali nice olurdu!’ dedi. ‘Hem yalnız Rusya değil, bütün Avrupa ne yapardı bensiz!’…Strateji yeteneklerine yönelik bu övgü Nikolay’ın çok hoşuna gitmişti, çünkü ne kadar stratejik yetenekleriyle gurur duysa da ruhunun derinliklerinde böyle bir yeteneğinin olmadığını bilirdi. Şimdi de uzun uzun övülmek istiyordu…Çevresindekilerin gerçeğe aykırı dalkavuklukları çarı öyle bir hale getirmişti ki, sözlerindeki, hareketlerindeki çelişkilerin farkına varmıyor, mantığa, hatta doğrudan doğruya sağduyuya aykırı davrandığını anlamıyordu. Tam tersine, buyrukları ne kadar saçma, haksız, birbirine zıt olsa da ağzından çıktı mı onun gözünde anlam, doğruluk, uygunluk kazanıyordu.

Hacı Murat, Tolstoy, 1896

 

Aylardır, hatta yıllardır, Rusya’nın attığı adımları jeopolitik araçlarla açıklamak ve gelecek projeksiyonları yapmak için yüzbinlerce sayfa yazıldı, yazılıyor. Devasa bir literatür oluşmuş durumda. Ancak bütün bu değerli emeğe rağmen Moskova’nın jeopolitik projeksiyonunu yapmak zannedildiği kadar kolay değil. Zira ne realist büyük güçler okumasının ne de politik-psikoloji değerlendirmelerinin, histeri düzeyinde bir tarihsel revizyonizmin inşa ettiği dünyaya dair sıhhatli tahminlerde bulunması mümkün oluyor. Bu, emeği verenlerin yetenekleriyle ilgili bir mesele değil. Farklı yönleri ve dinamikleriyle Rusya’yı, Avrasya siyasetini ve ekonomisini, küresel jeopolitiği ve güvenlik başlığını özenle takip etmek; şanlı günlerine geri dönme özlemini toplumsal bir hınca dönüştürmüş, siyasal tahkimatını yapmış Moskova’ya dair etraflı ve tutarlı tespitlere imkân sağlıyor. Ancak Kremlin’in işgallerine yönelik tutarlı ve rasyonel tahminler için yeterli olmuyor. En azından 2014 Kırım ilhakına kadar durum kabaca böyleydi. Hatta denilebilir ki bu senenin başına kadar bile, Kırım tecrübesine rağmen, Kremlin’in yeni bir işgale hem de Ukrayna gibi kendisinden sonra Avrupa’nın ikinci büyük devletine yönelik 18’inci yüzyıl tarzı bir kolonyal işgal girişimi ilk senaryo olarak görülmüyordu.

 

Gerçekleşmesine en az ihtimal verilen senaryo birkaç gün içerisinde hayata geçti. Daha doğrusu Putin’in, 2007’den itibaren başı sonu belli bir şekilde dillendirdiği, üzerine tarihsel revizyonizmini işlediği makaleler yazdığı, konuşmalarında sık sık vurgu yaptığı hafıza kavgalarından süzülerek gerçekleştirdiği 40 dakikalık konuşmayla Ukrayna’yı işgal kararını bütün dünya duymuş oldu. 40 dakika içerisinde, Rusya’nın geçen yüzyıl boyunca on yıllar süren gelişmelerin ardından yaşadığı kırılmalarını bu yüzyılda da yaşamasını güçlü bir ihtimale dönüştürdü. Putin, 20’nci yüzyılda iki kez kalbi durup geri dönen ‘imparatorluğunu’, nereye ve hangi tarihe döndürmek istiyordu bilemiyoruz ama 21’inci yüzyılda tarihsel bir jetlag krizine soktuğuna şüphe yok.

 

Bu durum bir yönüyle kaçınılmaz bir sondu. Zira son 20 yıl boyunca Putin merkezli inşa edilen Kremlin iktidarı açısından Rusya’nın geleceğinden ziyade geçmişi her zaman daha hayati önemi haizdi. Milliyetçi ütopyalar öncelikle liderlik düzeyinde nostalji epidemisine yol açarlar. Eğer nispeten işlevsel bir demokrasi ve kozmopolit bir bilinç de yoksa bu epidemi toplumu da hızla içine alır. Geleceğin ağır yükü ile uğraşmaktansa geçmişe iltica edilir. Çünkü geçmişi yeniden farklı bir kalıba sokmak, ciddi demokrasi açığı veren ama tahkim olmuş bir devlet için oldukça konforlu bir tercihtir. Bu yolda geçmişte yaşanmış tecrübeler, hele Rusya örneğindeki gibi dünyanın en ağır felaketleri ve yıkımları da dersler çıkarmaya yeterli olmaz. Bu noktada devreye seçici amnezya girer ve kadim şanlı tarihin hafızasının tezkiyesi sağlanır. Aynı anda hafızadan seçilmiş travmalar da özenle tarihsel arkeoloji marifetiyle ortaya çıkarılır.

 

Bu durum sadece Rusya’ya özgü de değildir. 1990’larda bir taraftan Batı’da tarihin sonu ilan edilirken dünyanın birçok yerinde tarih yeniden başlıyordu. Sırplar Lazar’ın tabutunu 600 yıl sonra kilise kilise dolaştırıp küllerinden diriltiyor, İslamcılık asrı saadeti(ni) arıyor, milliyetçilikler kendilerini fark ediyor, medeniyetler yeniden keşfediliyordu. Hatta daha üç yıl önce, yani Lazar’ın cenaze törenlerinden 30 yıl sonra, 2019’da Franco’nun İspanya’da tekrar cenaze defni bile yapıldı. Türkiye’nin de son yıllarda tarihin içerisinde kaybolmuş siyasal kodları, tozlu sayfalardan zaferlerin keşfi, tarihsel şahsiyetlerin bugünün siyasal tüketimine uygun bir şekilde canlandırılması, Kemalizm’in hayata dönüşü, tarihi dizilerden sunulan jeopolitik ve her yönüyle nostaljiye ram olmuş kamu teminatlı tarihi referanslarla kendisini ifade eden toplumsal ruh halini gözlerimizin önüne getirmek, hafızanın mühimmata dönüşmesinin ve siyasallaşmasının sonuçlarına dair bir fikir verebilir.

 

Rusya post-Sovyet döneminde, Putin’in iktidara gelmesiyle benzer bir süreci en dramatik şekilde yaşayan ülkelerden biri oldu. Cüssesinin büyüklüğü, askeri gücünün azameti, ekonomik kaynaklarının bolluğu ve küresel düzeyde hegemon gücün 11 Eylül sonrası yaşadığı jeopolitik bunalım; Moskova’nın tarihinin ve hafızasının dehlizlerinde sorunsuz bir şekilde yol almasına imkân verdi. Putin’in yapması gereken tek şey, zuhur eden bu hafızayı kudretli devlet (velikaya dırjava) hedefine yöneltmekti. Altın Orda Hanlığı sonrası kurulan Moskova Knezliği’nden beri kesintisiz altı asırlık otoriterlik geleneğine sahip bir ülke için bu hedef oldukça gerçekçi ve zamanın ruhuna uygundu.

 

‘Ruskiy Mir’ Ütopyası

 

Alexander Solzhenitsyn’in 90’larda yazdığı Rus Sorunu kitabında “Rusya’nın, Stalin ve Kuruşçev’nin harap ettiği Sovyet öncesi dönemin ruhani küllerinden bir tenasüh ile diriltilmesi fikri” ilerleyen yıllarda retropolitik okumanın aracına dönüşecek Rus Dünyası fikrinin tohumlarını atmıştı. O dönemde Rusya’nın, Sovyet ideolojisinden de kolonize ettiği Güney Kafkasya ve Orta Asya’dan da arınması gerektiği seslendirilip, Doğu Slavlarını tek bir devlet çatısı altına alacak şekilde Belarus, Ukrayna ve Kuzey Kazakistan’a odaklanılması tartışılıyordu. Daha sonra kamu diplomasisi fikri olarak ortaya çıkan ama Putin’in ilk kez 2001’de telaffuz etmesiyle önce retropolitik okumanın daha sonra ise yeni Rus jeopolitik zihnin oluşmasına katkı veren Ruskiy Mir (Rus Dünyası) yaklaşımı, Kremlin’in adımlarında meşrulaştırıcı bir kavrama dönüşecekti. Putin, 2014’te Kırım’ın ilhakı sonrasında “Rus Dünyası iştiyakını Rus tarihinden ve birliği tekrar tesis etme hedefinden almaktadır” diyecekti.

 

Ukrayna işgali, farklı jeopolitik dinamikler rol oynasa da asıl olarak Putin’in yıllardır ilmek ilmek dokuduğu Ruskiy Mir ütopyasının kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıktı. Bu, bir yönüyle Rusya için tam anlamıyla deja vu haline de denk geliyor. Zira Rusya, ulus devlete dönüşemeyen bir imparatorluk olarak, yüzyıllardır ‘kendi dünyasını’ tekraren kolonize etmekle meşgul bir ülke. Ruskiy Mir, benzer milliyetçi ütopyalar gibi çoğunlukla öteki olarak kodladığı aktörlerden çok daha fazla kendisine ait ve mülkü(nde) gördüğü yerler ve unsurlarla kavga halindedir. Bunu yaparken bütün Rus halkını ve kaynaklarını jeopolitik hedefleri için rehin alırken kendisi de tarihsel revizyonizminin kurbanı olmaktan kurtulamıyor. Putin de oldukça rasyonel, soğukkanlı, mutasavver ve hesabını iyi yapan bir isim olarak nam yapıp en temel küresel jeopolitiğin ümmisi konumuna düşüyor. Bu durum kısaca, Putin ve Rusya açısından hem son 20 yılın hem de son 20 günün özetinden ibarettir.

 

Topraklarında 11 zaman dilimi bulunan, 16’ncı yüzyıldan beri dünyanın en büyük ülkesi olan, Japonya’dan Amerika’ya, Çin’den Polonya’ya 18 kara ve deniz komşusuna sahip, Asya kıtasındaki parçası Asya’nın, Avrupa kıtasındaki parçası Avrupa’nın en büyük devleti olan 17 milyon km karelik Rusya’nın 18’inci yüzyıl tarzı işgal ve ilhaklar içerisine girmesini salt teritoryal arzularla veya güvenlik endişeleriyle açıklamak pek ikna edici durmuyor. Zaten Putin de öyle yapmadı. Kullanışlı tarih metodolojisiyle, Sovyetler sonrası yaşanan yenilgi duygusunu tamir etmek üzere icat edilmiş toplumsal hafızayı sınırları zorlayarak istismar etti. Bush’un Afganistan ve Irak işgalleri öncesi yaptığı, her yönüyle absürt ve ucuz ‘bizle misiniz terörle mi’ konuşmasını aşmayı başaran Putin; yaşananın işgal değil ittihat, uluslararası temel hukukun ihlali değil Soğuk Savaş’ın Rusya’dan gasp ettiği mülkünün hukuki iadesi olduğunu söyledi. Zaten Putin, kadim Rus coğrafya ve halk tahayyülünde müstakil bir Ukrayna, Ukraynalılar ya da Malorusyalıların bulunduğunu kabul etmiyor. Hatta tartışmayı Ukrayna’nın Ortodoks kilisesinin otosefal statü kazanmasına kadar götürüyor.

 

Dresden’de sıradan bir KGB elemanıyken Sovyetlerin ölümünü iliklerine kadar yaşayan Putin, 30 yıldır bu ceset üzerinde yaptığı otopsi sonuçlarından jeopolitik sonuçlar çıkarmakla meşgul. Zira 2007 Münih Güvenlik Konferansı’ndan bu yana, aralıklarla yaptığı konuşmalar ve ilginç bir tarz olarak yayınladığı makalelerden; Putin’in Dresden’de ofisi basılmadan önce etrafta ne varsa yakmaya çabalarken Moskova’ya ulaşamamasının açık bir travmaya dönüştüğü görülüyor. 2000 yılında çıkan kitabı Birinci Adam’a aldığı bir röportajında bu durum için ‘gücün felç olması’ diyor ve müsebbibinin ideoloji, idare veya ekonomi olmadığını, asıl sebebin irade yoksunluğu olduğunu düşünüyor: “Kendimize güveni sadece bir an kaybettik ve bu, dünyada güç dengesinin bozulması için yeterliydi”.

 

 

Putin’in ‘o ana’ dair takıntılı bir tavır geliştirdiği bir sır değil. Geçen sene yayınladığı tarihsel revizyonizm ve abartılı sembolizm referanslarının bolca kullanıldığı makalesinde ‘tek ve bütün’ teziyle Rusya ile Ukrayna’yı birleştiren Putin, savaşı ilan ettiği konuşmasında ise “müstesnalığa, yanılmazlığa ve her şey için kendilerinden izin alınan makam olma üstünlüğüne yaslanan küstah konuşma hakkını nereden alıyorlar?” diye sorarken Amerikan istisnacılığının karşısına Rus müstesnacılığını koyuyordu. Bu dikotomi, Putin ve Rus aklı açısından birçok sorunu (hatta bütün sorunları) çözen ve meşrulaştıran bir gerekçe sunmaktadır. Ukrayna işgali, bu yönüyle, Rus aklında bir yandan tarihsel parçaların birleştirilmesi diğer yandan uluslararası düzenin Sovyetlerin Sovyetler olduğu zamanlardaki gibi yerli yerine oturtulması işlevi görmektedir. 2008’den bu yana Rus müstesnacılığının sorunsuz bir şekilde işlediğine ikna olan Putin, asıl kızıl elması Ukrayna’yı da bu sürece dahil etme fikrini yıllardır olgunlaştırıyordu. Bu zihinsel kodlar içerisinde, kendisine fazlaca odaklanan Moskova, 2001-2020 döneminde Batı’da yaşanan siyasal, toplumsal ve jeopolitik hali bir statüko olarak okumuşa benziyor. Duran, çöken, çözülen, iktidarsız, lidersiz, cesaretsiz ve demokrasiyle hadım edilmiş Batı okuması, son 20 yılda oluşan Rus aklını fazlasıyla ikna etti. Bu kendi kehanetiyle fazlasıyla mutmain halden de işgal çıktı.

 

Putin’in Retropyası

 

Rus tankları Ukrayna sınırını geçtiği anda Ukrayna tartışması bir Rusya krizine dönüştü. Yıllardır gerek Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan devletler gerekse de Batı ile kurduğu ilişkilerde tartışma ve gerilim eksenini NATO genişlemesi üzerine kuran Moskova, bir anda bambaşka bir tartışma düzlemini kendi eliyle inşa etti. NATO genişlemesi konusunda kısmen haklı sayılabilecek bazı argümanları da bu yeni zeminde erimek zorunda kaldı. Putin, Ukrayna sorununu revizyonist bir tarih okumasıyla milliyetçi ütopya içerisine sokarak jeopolitik, güvenlik ve dış politika rasyonelliğinden de uzaklaşmış oldu.

 

Bu durumun ilk çıktısı Moskova’nın Ukrayna sorunu olarak ele aldığı tartışmanın dünya tarafından ‘Rusya Krizi’ olarak tanımlanmasına yol açtı. Putin’in konuşmasından sonra Ukrayna’dan çok daha fazla Putin’in eski Sovyet cumhuriyetlerinde atabileceği muhtemel adımlar, Avrupa’da girişeceği işgaller, nükleer tehdit, Soğuk Savaş dönemine ait başlıklar, Çarlık Rusya’sının politikaları ve Rus yayılmacılığına dair tartışmalar gündemi işgal etti. Adeta bir gün içerisinde küresel jeopolitik gündem 18’inci yüzyılla 20’nci yüzyıl arasında salınıp durdu. Gelinen noktada Putin kendisini sadece yaşanan ve yaşanacak olacak jeopolitik gerçeklikle değil, dillendirdiği alternatif tarih okuması ve milliyetçi ütopya ile de bağlamış oldu. Bu durumun yaşanmakta olan krizde Moskova’nın izleyeceği yol haritasını esir alacağını öngörebiliriz. Artık Putin ve Rus devlet mekanizmasının rasyonel işlemesine dair hiç kimsenin asgari beklenti içerisinde olmayacağı söylenebilir.

 

Ulusal güvenlik ekibiyle yaptığı toplantıda kameralar önünde istihbarat başkanıyla yaşadığı tartışma, yapılan sunumlar, toplantının şekilsel sunumu, kullanılan dil ve içerik Rusya’ya dair jeopolitik tedirginlikleri artırmanın yanında Moskova’nın ‘küresel ve bölgesel bir tehdit’ olduğu algısını da yerleştirdi. Putin merkezli ortaya çıkan fotoğraf her ne kadar kararlı bir lider görüntüsü vermeyi amaçlasa da Rusya’nın başı sonu belli bir stratejisinin olmadığını da göstermektedir. Bu durum, Ukrayna için Rus matruşkasını hazırlayanların da altlardaki kuklalarda neler olduğuna dair fazlaca bir fikirleri olmadığına, Kremlin’in yüksek hamasetine ve kararlı görüntüsüne rağmen jeopolitik yönsüzlüğüne işaret etmektedir. Dolayısıyla ‘Putin, Ukrayna’yı işgal ederek ne yapacak?’ sorusu çoğu kez cevapsız kalıyor. Bu durum biraz Rusların hava sahası ihlallerine benziyor. İnternet üzerinde basit bir arama yaptığınızda karşınıza Japonya’dan Norveç’e Rus ihlallerinin haritaları çıkar. Bu haritalara bakan bir güvenlik veya dış politika uzmanı büyük ölçüde çaresiz kalır. Zira ihlaller size başı sonu belli bir siyasal, jeopolitik veya askeri analiz imkânı vermez. Sonuçta ‘ihlal edebildiği için ihlal ediyor’ cevabına mahkûm olursunuz. Aynı cevap Rusya’nın jeopolitik analizlerini yaparken de çoğu kez geçerlidir.

 

 

Rusya açısından, fiilen tarihten kriz çıkaran yaklaşımları, arzu ettiği şekilde Ukrayna’nın tam anlamıyla Rus etkisi altına girmesi hatta ilhak edilmesi sorunlarını çözmemekte, aksine artırmaktadır. Küresel jeopolitik gerilimin G-2 dünyasına doğru gittiği bir dönemde, ABD ve Avrupa ile iş birliği açık bir şekilde çıkarına iken, Çin-ABD rekabetinde zorunlu olarak Çin’le Putin’in ifadesiyle ‘sınırsız stratejik ortaklık’, Moskova’nın tahayyül ettiği emperyal rollerinden fiilen vazgeçmesi anlamına gelecektir. Çin’le araçsal ve ikincil bir ortaklık yerine Batı ile işlevsel ortaklık ve kazandıran ilişkileri tercih etmemenin maliyeti oldukça büyük olacaktır. Hem tarihsel ve ekonomik hem de jeopolitik gündemi Avrupa’da, Kafkasya’da ve Karadeniz’de oluşan Moskova’nın, bu jeopolitik fırsatı uzunca bir süreliğine elinden kaçırdığını söyleyebiliriz. Daha kötüsü, yükselen milliyetçi ütopyanın rasyonel jeopolitik tercihleri büyük ölçüde hırpaladığı bizzat Putin’in alternatif tarih okumasında, verdiği tarihsel hafıza ve muhayyile savaşında görülmektedir. Dolayısıyla Putin’in istese de rasyonaliteye dönüşünün önündeki en büyük engel kendi inşa ettiği Rus Dünyası’dır.

 

ABD ve AB’nin Rusya Krizi

 

Ukrayna geriliminin Rus krizine dönüşmesi, ABD ve AB açısından sorunu yönetmekteki riskleri artırsa da fikir birliğinin ve reaksiyonlarda senkronizasyonun oluşmasına yardımcı olmaktadır. 2008 Gürcistan savaşında, 2013 Ukrayna ve sonrasında Kırım ilhakında, Suriye savaşında ortaya çıkmayan dayanışma Putin’in işgal kararı öncesinde bile hissedildi. Almanya’nın, Baltık Denizi’nde inşa edilen doğal gaz boru hattı projesini ivedi bir şekilde durdurması, İngiltere’nin ve AB’nin ambargo kararlarını ardı ardına açıklaması, ABD’nin yaptırımlarını sertleştirmesi geçmişten farklı bir insicamın olduğunu göstermektedir. İşgal başladıktan sonra ise Batı’nın tam teşekküllü bir şekilde Rusya ile ‘savaş kararı’ aldığı görüldü. Tarihte görülmemiş bir hızda, daha önce uygulanmamış bir ölçekte ve geçmişte telaffuz edilmemiş başlıklarda jeoekonomik savaş başlatıldı. Zira ortaya çıkan tablo bir yaptırım rejiminin ve sınırlı bir cezalandırmanın çok ötesine geçmiş durumda.

 

ABD başkanı Biden iktidara fetret dönemi olarak görülen Trump sonrası iddialı bir dış politika söylemiyle geldi. ‘Amerika geri döndü’ mottosu çerçevesinde dış politika, jeopolitik ve güvenlik yaklaşımını iki ayak üzerine kurdu: Çin’in püskürtülmesi ve Rusya’nın sınırlanması. Dolayısıyla Biden açısından Rusya ile yaşadığı gerilim, Moskova’nın attığı adımlardan bağımsız olarak ilan edilmiş bir politikaya denk gelmektedir. Bu durum Washington üzerinde halihazırda Rusya konusunda birikmiş olan baskıyı ve beklentiyi de artırmaktadır. Zira 2008’den beri Rusya’nın adımlarına oldukça cılız jeopolitik cevaplar veren Amerikan yönetimi, Bush yıllarında Moskova’yla ‘terörle savaş’ politikası üzerinden kanlı bir uyum sergilerken, özellikle Obama-Biden dönemindeki sekiz yıl boyunca Rusya’nın işgallerini izlemekle kalmadı aynı zamanda Suriye’de fiilen jeopolitik alan da açtı. Bu dönemde Rusya’ya karşı salt ekonomik yaptırımlar, güvenlik iş birliklerinin (NATO iletişimi, sivil nükleer iş birliği, AB Ortalık ve İş birliği Anlaşmasının sonlandırılması, DTÖ üyeliğinin gözden geçirilmesi gibi) sonlandırılması gibi cılız adımlar ne Moskova’nın politikalarını değiştirdi ne de ABD ve AB’nin arzuladığı sonuçların ortaya çıkmasını sağladı. Hatta Kırım’ın ilhakı ile Suriye’de ABD’nin Rusya’ya jeopolitik alan açması aynı dönemde yaşandı. Bu durum son iki üç yılda Libya’daki karşı pozisyonların oluştuğu döneme kadar devam etti.

 

Moskova’nın geri adım atmasıyla sonuçlanan Libya’daki karşı karşıya geliş ise fazla sayıda aktörün müdahil olduğu ve küresel jeopolitik gündemi etkilemeyen yapısıyla bir politika üretecek cinsten değildi. Sonuçta Rusya, jeopolitik ve askeri olarak önü açılarak, son 14 yıl boyunca ciddi anlamda alan kazandı. Güney Osetya-Abhazya’dan Suriye’ye, Libya’dan Kırım’a varıncaya kadar karşısına ne bölgesel ne de küresel bir devlet gücü çıktı. Bu durum, mercek altına alındığında son yıllardaki Rus hareketliliğinin büyük bir askeri ve jeopolitik başarıdan ziyade milenyum sonrası oluşan boşluğun Moskova tarafından iyi değerlendirilmesi olarak da okunabileceğini ortaya koyuyor.

 

Ukrayna’nın işgaliyle II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez bütün Avrupa, Kafkasya, Balkanlar ve Karadeniz jeopolitiği ciddi bir kırılma yaşıyor. Obama-Biden döneminde, özünde açık bir siyasetsizlik olan, ‘stratejik sabır’ olarak kodlanan jeopolitik yaklaşıma ‘stratejik gerilim’ politikasıyla cevap veren Putin, bugüne kadar kazanan tarafı temsil etmekteydi. Daha da önemlisi gerilim çıkararak mesafe almanın kendisi bizatihi kazandıran bir strateji olarak Rus milliyetçi jeopolitik dünyasına yerleşmiş durumdadır. Putin’in kat ettiği mesafeyi gören birçok aktör de belli ölçüde Rusya’nın bu taktiğini taklit bile ettiler. Washington’ın işgale verdiği tepki, Biden’ın ‘Rusya’yı sınırlama’ iddiasının arkasında durduğunu gösterdi. Zira yaşanan krizdeki ABD tutumu ve adımları, Avrupa ile jeopolitik eksenin geleceğini belirleyeceği gibi daha büyük sorunları olan ‘Çin’i püskürtme’ stratejisinin kaderini de doğrudan tayin edecektir. Hatta gelinen noktada ABD’nin bir Çin stratejisinin olup olmayacağı bile Ukrayna işgali karşısında Rusya krizini nasıl yöneteceğine bağlıydı. Avrupa’nın sınırları etrafında netice alamayan Washington’ın AB’yi Çin stratejisinde aktif bir ortak olarak bulması kolay olmayacaktı. Krizin ilk ayında Washington’ın bu başlıklarda ciddi mesafe kazandığı söylenebilir.

 

Krizin ilk safhasında ABD’nin uzun bir aradan sonra Avrupa’dan aradığı desteği ve uyumu bulduğu görülüyor. Jeopolitik Avrupa’nın nihayet zuhur etmesi, askeri harcamalar meselesinin ciddiyete binmesiyle, 2008’den beri somut bir şekilde ortaya çıkmış, Suriye’den Libya’ya, Gürcistan’dan farklı Afrika ülkelerine ordusu veya misyoner güçleriyle yüzbinlerce insanı katletmiş olan Rusya tehdidi nihayet anlaşılmışa benziyor. 20 yıl önce Bush yönetiminin terörle savaş saplantısıyla gerçekleştirdiği kanlı işgaller ve asgari uluslararası hukuki altyapının yok edilmesi, 2013-14’te Suriye’de Obama yönetiminin felaket jeopolitik tercihleriyle alan açtığı Rusya’nın; sadece sınırlanması değil, bu haliyle tehditlerinin de ortadan kaldırılması hem ABD hem de bölgedeki ülkeler için öncelikli soruna dönmüş durumda. ABD bunu yaparken, Moskova ile mukayese edilmeyecek kadar rasyonel bir aktör görüntüsü veren Çin’i küresel gündeme pozitif katkı veren bir zemine belli tavizler vererek davet etmek zorunda kalabilir. Böylesi bir gelişme ise her anlamda küresel risklerin azaltılmasına katkı verir.

 

Çin’in Rusya’sı

 

Ukrayna, Çin’in ‘Kuşak ve Yol’ girişiminin Avrupa’ya açılan önemli bir kapısı konumundaydı. Putin bu kapıyı uzunca bir süreliğine Pekin’e kapatmış oldu. Pekin’in -kendisi hariç- başka ülkelerin tarihi iddialar eşliğinde toprak ilhaklarına karşı bir duruşu var. Kırım’ın Rusya tarafından ilhakını tanımayan Çin, Moskova ile ciddi bir ticaret hacmine sahip. 140 milyar dolara ulaşan ticaret hacimleri olan iki ülke, en son Kış Olimpiyatlarında Xi-Putin görüşmesinde ilişkilerini yeni bir safhaya taşıyacak bir söylemi dillendirdiler. İki lider ABD’nin (NATO’yu kastederek) Avrupa ve Asya-Pasifik’teki negatif etkilerini eleştirdiler ve ‘sınırsız stratejik ortaklıklarının’ altını çizdiler. Çin’in, yaşanan son krizle alakalı çok açık bir tavır takınmasa bile Washington’ın Çin’e odaklanmasının zorlaşacağını gördüğünden, ziyadesiyle yaşananlardan memnun olacağı öngörülüyordu. Ancak Washington’ın Batı ittifakını güçlü bir şekilde tahkim etmesi, Çin açısından umutları endişeye çevirmiş durumda.

 

 

Benzer şekilde gerilimin hızla bir Rusya tartışmasına dönmesi ve Soğuk Savaş sahnelerinin ortaya çıkmasıyla St. Petersburg’dan Şangay’a yeni bir ‘siyasal eksen’ görüntüsünde Pekin’in fırsat mı yoksa kriz mi gördüğü tartışmalıdır. Ayrıca 1945-49 iç savaşında kopan Tayvan’ın ana kıtaya tekrar dahil edilmesi için Pekin’in elinde en az Putin’in revizyonist tarihi delilleri kadar sebepleri bulunmaktadır. Rusya’ya açılan ekonomik savaş Pekin’in de Tayvan krizini gözden geçirmesine yol açtı. Çin açısından en önemli sonuç ise 2008, özellikle de 2014 ABD ve AB yaptırımları sonrasında Çin eksenine iyice yaklaşan Rusya’nın, yeni ambargo rejiminin şiddeti oranında Moskova’nın Çin’in teknolojisine, imalatına ve hepsinden önemlisi finansmanına bağlılığının artacak olmasıdır.

 

Pekin, Biden’ın seçilmesiyle birlikte, Moskova’nın Washington politikasını rasyonelleştirerek çıkarları konusunda Avrupa ile yeni bir sayfa açmasından çekiniyordu. Putin, olabilecek en irrasyonel tercihle, Pekin’in hayal bile edemeyeceği kadar zor bir pozisyona kendisini soktu. Bu haliyle Çin’in, Rusya’nın kendi kendisini içine soktuğu bu jeopolitik ve güvenlik çıkmazından azami ölçüde faydalanmaya çalışacağını öngörmek yanlış olmaz. Ancak diğer yandan, Batı’nın yekvücut verdiği refleksin Pekin’i birçok adımını gözden geçirmeye ittiği anlaşılıyor. Xi yönetimi, orta vadede, Rusya’nın bir imkân mı yoksa yük mü olduğu konusunu düşünmek zorunda.

 

Türkiye’nin Krizdeki Konumu

 

Son yıllarda küresel jeopolitik ve güvenliği doğrudan etkileyen kriz bölgelerinin büyük kısmının komşusu olan Türkiye, Ukrayna-Rusya geriliminde aynı anda hem jeopolitik avantajlara hem de risklere sahip konumda. Son 30 yıldır 3.000 km’lik kara sınırlarının 1900 kilometresinde ambargo altında bulunan ülkelerin komşusu olan Türkiye, yeni bir ambargo rejiminin oluşturduğu jeopolitiği yönetmek zorunda. Özellikle 2016 sonrası Rusya ilişkilerini Suriye makasında zor ve asimetrik bir eksende sürdürmek zorunda kalan Ankara, bu ilişkiden dolayı birçok maliyeti de göze aldı. NATO ve ABD ile gerilim çıkaran S-400 füze savunma sistemini satın alarak F-35 yeni nesil savaş uçaklarından mahrum kalan Ankara’nın, Moskova ile jeopolitik uyum içerisinde bulunduğu bir kriz başlığı bulunmuyor. Libya’dan Suriye’ye, Kırım’dan Doğu Akdeniz’e varıncaya kadar bütün başlıklarda karşıt jeopolitik pozisyonlarda konumlanmış olmasına rağmen, Moskova ile ilişkilerde Suriye başlığı bir araca dönüştürülerek derinleşme ve kırılgan işbirliği dönemi yaşandı. Buna mukabil NATO, ABD ve AB ile daralan ilişki zemini ekonomik ve jeopolitik maliyetler üretti. Türkiye, NATO sistemi içerisinde bulunmanın ve Moskova ile yakın ilişkilerini korumasının karşılığında Ukrayna krizinde çıkarlarını koruma konusunda avantajlara sahip. Ancak krizin konvansiyonel bir savaşa sürüklenmesinden sonra hem ekonomik hem de jeopolitik olarak risklerin ortaya çıkması kaçınılmaz.

 

Osmanlı da hesaba katıldığında, Türk tarihinde, Ruslarla uzun bir savaş geçmişi bulunuyor. Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana Ruslarla 13 kez savaş yaşandı. Rusların, tıpkı Putin’in revizyonist tarih atıflarıyla dolu konuşmasında da konu ettiği gibi, siyasal akıllarını oluşturan önemli bir düşmanlık ögesini Türkler oluşturuyor. Türkiye nüfusunun ciddi bir oranını Rus katliamlarından ve sürgünlerinden kaçarak ülkemize gelen vatandaşlar oluşturuyor. Türkiye’de 40 yıla yakın zamandır devam eden farklı kimlikli terör eylemlerinin Moskova kaynağı her zaman tartışma konusu oldu. 2015’te Rus uçağı düşürüldükten sonra sadece bir günlüğüne Rus medyasını ve resmi makamların açıklamalarını hatırlamak bile Moskova’nın Türkiye tahayyülüne dair fikir verebilir.

 

Bu maddi bilgileri hatırlatmamızın sebebi, son yıllarda Moskova üzerinden Türkiye ile yarı-resmi Avrasyacı jeopolitik diskurla konuşan temsilcilerin de son krizde kendilerine kolaylıkla alan bulmuş olmalarıdır. Türkiye’nin, hafızasını, jeopolitik çıkarlarını ve demokrasisini sıfırlaması karşılığında distribütör devlet ve ülke olmasını arzulayan bu yaklaşım, aslında milliyetçi popülizmin sonunda müstemleke bir ruh haline dönüşmekten kaçınamayacağına dair trajedinin tekrarından ibaret. Yaşanan krizde, Türkiye içerisinde bu dilin belli bir mesafe kaydettiği ve alan kazandığı görülse de Ankara bugüne kadar sorunun ciddiyetinin farkında olarak bu hevesli dilin tahrikine kapılmadan makul bir çizgi takip ediyor.

 

Son yıllarda, Ankara-Moskova ilişkileri oldukça yoğun bir şekilde gelişmiş durumda. Bu durumun Türkiye’nin uzun vadeli jeopolitik çıkarlarına ciddi bir katkı verdiğini söylemek zor. Ancak ekonomik ilişkiler karşılıklı olarak gelişiyor. Türkiye bugüne kadar Rusya kaynaklı krizleri yönetmekte ve çözmekte büyük bir sorun yaşamadı. Rus savaş uçağının düşürülmesi dahil; Ankara, Moskova ile ilişkilerini rasyonel bir zeminde tutmayı başardı. 2008’de Gürcistan savaşı sırasında Rusya’nın karşıtı bir pozisyonda olmasına rağmen Montrö Anlaşması çerçevesinde boğazlar rejimini kullanarak krizi yönetirken, Kırım’ın ilhakı sonrasında ortaya çıkan ambargo rejimini de yönetti.

 

Ancak yaşanmakta olan krize Türkiye-Rusya ve Türkiye-Batı ilişkileri farklı bir zeminde girmektedir. Ankara, bölgedeki önemli bir NATO üyesi olarak hem Ukrayna hem Rusya ile iyi ilişkileri varken Batı ile son beş yıldır ciddi sorunlar yaşadığı bir dönemde jeopolitik risklerle karşı karşıya kalacaktır. Küresel ve bölgesel statükonun korunduğu dönemlerde Ankara’nın jeopolitik opsiyonları ve manevra kabiliyeti daha fazla iken Moskova’nın statükoyu bozacak adımlarının ortaya çıkardığı düzlemde imkânlarının daralması kaçınılmaz olacaktır.

 

Bu oldukça karmaşık ilişkilere rağmen Ankara, Rusya ile iyi ilişkilerini korumayı sürdürürken bu krizde ABD ve AB ile ilişkilerini yeni bir safhaya taşıma imkânına da sahip olabilir. İlerleyen dönemde Washington’la ilişkilerini olumsuz etkileyen S-400 ve F-35 sorununun çözülmesi dahil birçok senaryo Ankara’nın önüne gelebilir. Türkiye’nin henüz bu konularda nasıl bir adım atacağı konusunda olgunlaşan bir siyaset veya jeopolitik yaklaşım görülmemektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘ne Ukrayna’dan ne de Rusya’dan vazgeçeriz’ yaklaşımı kısa vadede işlevsel olabilir. Ancak orta vadede ve belki de uzun vadede ‘Rusya işgaline karşı, Ukrayna’ya herkesten önce silah satmış ve askeri anlaşmalar yapmış, Batı’nın yaptırımlarına destek vermeyen, uluslararası kurumların ve NATO’nun pasifizminden şikâyetçi’ yaklaşımından insicamlı bir jeopolitik düzlemin ya da arzu edilen işlevsel denge siyasetinin çıkması mümkün görünmüyor.

 

Türkiye’nin kısa vadede bir denge jeopolitiği kurgulaması çıkarına olacaktır. Ancak denge siyaseti retorikle inşa edilemeyeceği gibi zannedildiğinin aksine taraf seçmek ve pozisyon almaktan da daha zorlu ve riskli bir yoldur. Dolayısıyla krizin ilerleyen safhalarında başta Suriye meselesi olmak üzere Ankara’nın politika setini güncellemesi kaçınılmaz olacaktır. Bu yönüyle, yaşanan kriz son yıllarda yaşanmakta olan jeopolitik yönsüzlükten çıkış için bir fırsat da sunabilir.

 

Ankara’nın bu fırsatı kullanması için öncelikle krizleri idare eden yaklaşımdan sıyrılıp uzun vadeli çıkarlarını azami seviyede gözeten bir jeopolitik rasyonelleşmeye yönelmesi gerekiyor. Bu anlamda son dönem kurucu bir politika seti olmasa da Türkiye’nin bölgemizdeki ilişkilerin geliştirilmesi ve normalleştirilmesi düzleminde attığı adımlar rasyonelleşmeye ve risklerin azaltılmasına katkı sağlayacaktır. Elbette, bir anda küresel bir boyut kazanan krizin baş sorumlusu Rusya’nın atacağı adımlar ve sürecin Moskova’yı götüreceği yer asıl belirleyici olacaktır. Türkiye tıpkı diğer ülkeler gibi Putin’in rasyonelliğinin ve Moskova’nın yıkıcılığının sınırları etrafında yaşanan krizi yönetmek zorundadır. Bu yönüyle Putin’in hazırladığı matruşkanın ne kadar makul olduğu şüphelidir.

 

Matruşka Nihilizmi

 

Sergei Medvedev, Rus Leviathan’ın Dönüşü’nde, Putin’in son 20 yılda, Breznev dönemini, Stalinizmi ve Korkunç İvan’ı bir potada eriterek inşa ettiği retropolitik ve sosyal muhayyileyi şöyle anlatıyor: “Putin yönetiminde, yirmi birinci yüzyılın ilk on yılı, devletin tüm eski ihtişamıyla geri döndüğü bir dönemdi: Seçimler bastırılırken seçkinler imtiyazlarına kavuştular, hukuk ve sıradan vatandaş hakir görüldü, emperyal bir miras için savaşın yanı sıra büyük bir devlet retoriği vardı. Kilit dönem, Vladimir Putin’in 2012’den 2018’e kadar olan üçüncü cumhurbaşkanlığı dönemiydi. Kısacası geçmişe açılan kapı aralandı, siyasi arena otokrasi ve emperyalizmin dinozorları tarafından ele geçirildi.”

 

Putin ‘geçmişin geleceği’ ne olacak sualine cevap ararken siyasi hayatının en vahim hatasını Ukrayna’yı işgal girişimiyle yaptı. Kendisine ve inşa ettiği toplumsal, ekonomi-politik ve askeri gerçekliğe o kadar kulak kabarttı ki en açık riskleri bile göremedi. Bu tespitler sadece Rusya dışından yapılan tespitler de değil. Halihazırda Kremlin’e ulaşma imkânı olan, hatta dış politika yapımına katkı veren entelektüel isimlerin de hissiyatını yansıtıyor. Andrey Kortunov, Fyodor Lukyanov gibi isimler bu süreçte yaptıkları açıklamalar ve yazdıkları yazılarda Putin’in kararı karşısında çaresizliklerini dile getiriyorlar. Rusya’ya açılan ekonomik savaş katman katman ülkeyi vurdukça bu çaresizliğin büyüyeceği sır değil.

 

Batı’nın, daha Rus tankları Kiev’e yaklaşmadan, 72 saatte, küresel finansal sistemden dünyanın 11’inci büyük ekonomisinin fişini çekmesinin oluşturduğu şok, Moskova’nın 1998 ekonomik çöküşünden daha büyük bir darbeye denk geliyor. Finansal sistemin altyapısına (takas bankaları, takas sistemleri, mesajlaşma protokolleri ve sınır ötesi akreditifler) dayanan bir dünyada, birkaç uyumlu hareket büyük bir ekonomiyi dağıtabilir. Ruble büyük bir değer kaybı yaşadı, sistemin temerrüde düşme riski hiç olmadığı kadar arttı. Rusya Kalesi şeklinde kavramsallaştırdıkları Rus ekonomisini koruma ve savunma stratejisinin işlevsiz olduğu ortaya çıktı. 1998 çöküşünün ardından Rus ekonomisinin 20 yılı aşkın zamandır finansal sistemde yer edinmek için verdiği emekler de bir anda yok oldu. Oligarklar üzerine kurulu kleptokrat rejim, yaptırımlarla sarsılmaya başladı.

 

Malum Rus kleptokrasisi iki fonksiyonla çalışıyor. Birincisi oligarklar besleniyor. İkinci fonksiyon ise oligarkların hedonist harcama düzeninin devamı. İki fonksiyon çalıştığında hem iktidar hem onlar kazanıyordu. Şimdi her ikisi birden daralmak zorunda, yetmiyormuş gibi ellerinde olanlara da şurada burada el konuluyor. Kaldı ki el konulmasa bile Rus oligarkların Rusya’da(n) kazandıklarını Batı’da harcamalarına izin verilmemesi, sistem için yeterince büyük sıkıntı olurdu. Dolayısıyla yaptırımlar sadece kurumsal sancıya yol açmayacak, Putin’in bizzat bildiği ve çalıştığı gerçek şahısları da vurarak Kremlin’in gündemini belirleyecektir.

 

Bütün bunlar işgal öncesinde konuşulsa da Moskova liderliğinin başka bir dünyada meseleyi ele aldığı anlaşılıyor. Putin’in Ukrayna’yı işgal karşısında 2014 Kırım ilhakındakine benzer, belki biraz daha fazla yaptırımla karşılaşmayı ve Batı’yla daha sert bir sürtüşme ile süreci hitama erdirmeyi düşündüğü anlaşılıyor. Ukrayna ciddi bir askerî harekâta ihtiyaç kalmadan teslim olacak, Kiev’deki iktidar düşecek ve tam anlamıyla Rus yanlısı bir yönetim oluşacaktı. Ukrayna, Kırım ve Belarus modeli karışımı bir şekilde Rus Dünyası içerisindeki yerini alacaktı. Bu beklenti dahil, Kremlin’in Ukrayna adımında arzu ettiği bütün sonuçların tersi vuku buldu.

 

İşgal istediği gibi gerçekleşmedi. Geçmişte Çeçenistan’ı ve Suriye’yi kana bulayan askeri yöntemlere başvurmadığı sürece kısa vadede teslim alacağı bir Ukrayna ufukta görünmüyor. İktidardan indirmek istediği Ukrayna lideri tahmin edemeyeceği bir liderlik tahkimatı yaptı. Hatta Putin’in sebep olduğu bu tahkimat Ukrayna sınırlarını hızla aşarak Avrupa’da birçok hükümeti de güçlendirdi. İngiltere’de skandalların arasında nefes almakta zorlanan Johnson rahata kavuştu, seçime iki ay kala Fransız lidere yeni bir dönem bile hediye etmiş olabilir. İş onayı düşen 80 yaşındaki ABD başkanına başkan olma imkânının yanında küresel liderlik yapma fırsatı sundu; Almanya’ya ordu, Avrupa’ya jeopolitik kimlik, beyin ölümü tartışılan NATO’ya ise can verdi. Aynı anda bu kadar dinamiği harekete geçirmek gerçekten tarihi bir dönemin yaşandığı anlamına geliyor. Rus matruşkasının anlamlı olabilmesi, içindeki kuklaların belli bir sayıda durmasına bağlıdır. Bu rasyonel sayıya, kendi ütopyasının peşine düşüp riayet etmediğinde, matruşka nihilizmi zuhur eder. Bu ise bizatihi matruşkanın kendisini anlamsız ve sevimsiz kılar. Sonuçta, kendi ülkemizdeki tecrübeyle de sabit olduğu üzere her milliyetçi ütopyanın veya siyasi programın en iyi senaryosu başladığı yere dönmektir.

 

 

Putin, önce teorik çerçevesini makalelerde yayınlayıp ardından da kendi faraziyesinin peşinden işgale kalkan müstesna bir lider olarak tarihe geçti. Jeopolitik, askeri ve tarihsel değerlendirmeler yapan binlerce makale, analiz ve haber yukarıda ortaya çıkan sonuçları gayet sarih bir dille aylardır yazıyor. Ancak hiçbirisi Putin’in inşa ettiği milliyetçi ütopya zırhını delemedi. Tarih tekerrür etti. Büyük fikirlerin kitleleri ve liderliği harekete geçirdiği gibi ihanet etmesine bir kez daha şahitlik ettik. Bu muhtemelen, Putin’in dünyasında büyük bir soruna tekabül etmiyordur. Zira Putin, Rusya’nın geleceğinden çok geçmişiyle meşgul. Bauman’dan ödünç alırsak, 1990’lar sonrası tarihin dönüşü ve birçok yerde zuhur eden milliyetçi dalganın ürettiği ‘retropya’, zihin kodlarını şekillendirmiş durumda. Kendisiyle birlikte geniş Rus kesimleri ve tahkimatını sağladığı Rus devleti de aynı retropyanın içerisinden krizleriyle yüzleşmek zorundalar. Putin’e yıllardır kerameti kendinden menkul bir satranç ustası muamelesi yapanlar da niçin poker oynadığını anlamaya çalışıyorlar. Malum satranç tam enformasyon, poker ise eksik enformasyon ortamında rakiplerinin farklı senaryolarda atacakları adımlara dair çok güçlü kanaatlere sahip olmaya çalışılarak oynanır.

 

Bugünlerde yaşananları en indirgemeci şekilde açıkladığını düşünen realist okulun isimleri, Putin’in poker felaketinin sorumlusu olarak masadaki diğer oyuncuların ellerini gösterseler de Rusya önümüzdeki on yılları şekillendirecek yıkıcı bir adım atmış oldu. Putin, Sovyetler sonrası Rusya’nın ne olmak istediğine cevap veremedikçe geçmişin hesaplarını kapama kolaycılığına kapıldı. Son yıllarda, özellikle Suriye’de yüzbinlerce masum insanın kanına başta ABD olmak üzere Batı’nın açtığı imkân sayesinde girdi. Putin’i, bir taraftan Rus tarihi içerisinde kaybolmuş zihni diğer taraftan Batı’nın 11 Eylül sonrası izlediği politikalar vücuda getirdi.

 

Ortaya çıkan figür sadece jeopolitik okuma yapamayan bir lider değil, aynı zamanda Rus İmparatorluğu’nu ayağa düşürdüğüne inandığı Marxist-Leninist sistemin ürettiği bir insan tipi olan homo sovyetikus’u aşmak bir yana bizatihi bu karakterle gücünü tahkim eden bir lider. Homo sovyetikus ikili dili, travmaları ve hafızasıyla geleceğe bakamamanın, değişimi kaldıramamanın ve nostaljinin insanıydı. İktidarı boyunca Kendisine, retropyasına ve büyüklüğüne âşık bu karakter, 20 yıldır dinmez bir tarihsel eşzamanlama krizi içerisinde kıvranıp duruyor. Şimdi krizden çıkması için ‘nasıl kaybedeceğinden’ başka senaryosu kalmamış bir halde: İşgalden hemen vazgeçip aşağılanarak ya da 1979 Afganistan veya 1956 Macaristan ihtimalini yaşayarak. Putin’in kaybedip Rusya’nın kazanması içinse ‘Yeni Rusya’ya ihtiyaç var. Yeni Rusya için de değişime. Svetlana Aleksiyeviç’in İkinci El Zaman’daki tespiti ise bu ihtimalin meşkuk olduğunu ortaya koyuyor: “Yeni Rusya istiyorduk…Yirmi yıl geçti o zamandan beri: Nereden çıkıp gelecekti ki bu Rusya? Hiç var olmadı ve olmayacak. Birisi çok doğru söylemişti: Beş yıl içinde her şey değişebilir Rusya’da, ama iki yüzyıl içinde hiçbir şey değişmez”.

 

Beş yılda neler değişebilir bilmemiz mümkün değil. Ama iki haftada baş döndüren bir dönüşüm olduğu muhakkak. Bir ay önce siyasal, ekonomik ve toplumsal tahkimatını yapmış, ömür boyu başkanlığa yelken açmış Putin’den; iktidarını kaybeder mi, Rus tarihinde iktidar değiştiren sokak gösterileri tekrar eder mi, oligarklar isyan bayrağını çekerler mi, Ukrayna işgali geçmişte Moskova’da defalarca iktidarı indiren bir savaş olur mu, yaptırımlar kleptokrasinin nefesini tüketir mi, hatta daha ileri gidilerek Beriya’nın kaderi tartışmalarına gelinmedi mi?

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Rusya-Ukrayna Savaşı: Öngörüler ve Beklentiler

Ukrayna’yı kontrol etmek için gözünü iyice kararttığı anlaşılan Putin yönetiminin müzakere masasına oturmaktansa krizi tırmandırarak sonuç almaya odaklanması pek şaşırtıcı olmayacaktır. Bu sürecin nasıl sonuçlanacağı ise sadece Ukrayna’nın geleceğini değil, uluslararası sistemdeki dengeleri de yakından ilgilendirmektedir.

Rusya-Ukrayna Savaşı: Öngörüler ve Beklentiler

Nisan 2021’de Rusya’nın Ukrayna sınırına asker yığmaya başlamasıyla eski Sovyet coğrafyasında yeniden tırmanışa geçen kriz durumu, Putin yönetiminin Ukrayna’yı işgal kararı almasıyla birlikte gerek Rus dış politikasının geleceği gerekse de küresel ve bölgesel jeopolitik dengelerin şekillenmesi bakımından uluslararası ilişkiler açısından yepyeni bir dönüm noktasına işaret ediyor.

 

Batı’da pek çok uzman 2014’te Ukrayna’da Euromaidan gösterileri sonrasında yaşanan süreçte Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Moskova yanlısı ayrılıkçı grupların Donetsk ve Luhansk bölgelerinde kontrolü ele geçirmeleri oldukça hızlı gerçekleştiği için olası bir savaş durumunda Rus güçlerinin Kiev’deki Zelenski hükümetini kısa süre içinde devireceğini ve Ukrayna’nın pek fazla direnme şansı olmayacağını düşünüyordu. Rusya’nın 2008’de Gürcistan’a ve 2015’te Suriye’ye yaptığı askeri müdahalelerdeki başarısı da bu görüşü destekliyordu. Öte yandan kendisinden pek hazzetmeyen kesimlerde dahi Putin bir “strateji dehası” olarak adlandırılıyor ve Rusya liderinin dış politika hamleleri korkuyla karışık bir hayranlıkla takip ediliyordu.

 

Bu öngörüler aynı zamanda Batı’nın Rusya’ya karşı ekonomik yaptırımlar dışında pek fazla enstrümana sahip olmadığı ve bu yaptırımların da Moskova üzerindeki etkisinin sınırlı kalacağı ön kabulüne dayanıyordu. Gerçekten de 2014 sonrasında ABD ve AB arasında Rusya konusunda zaman zaman oldukça belirginlik kazanan fikir ayrılıkları dikkat çekiyordu. Örneğin Biden döneminde Washington ve Moskova arasındaki ilişkiler sürekli gergin seyrederken Almanya’nın Kuzey Akım II doğalgaz boru hattından vazgeçmeye yanaşmaması veya Fransa’da Macron yönetiminin NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini iddia ederek Rusya’yla özel bir ilişki kurmaya çalışması gibi gelişmeler, olası bir kriz durumunda Batı’nın Rusya’ya karşı tek bir vücut olarak hareket etmesinin ne ölçüde mümkün olabileceğinin sorgulanmasına neden oluyordu.

 

Savaşla Değişen Dengeler

 

24 Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgale başlamasından sonra yaşanan gelişmelerin bu açıdan oldukça şaşırtıcı olduğu iddia edilebilir. Zira Belarus’ta Lukaşenko yönetiminin de desteğiyle üç koldan Ukrayna’ya giren Rus güçleri, açık askeri üstünlüklerine rağmen henüz herhangi bir büyük Ukrayna kentini kontrol altına alabilmiş değiller. 2008’de yaşanan Gürcistan örneğinde savaşın sadece beş günde Rusya lehine sonuçlandığı hatırlanacak olursa bu durum Putin için ciddi bir başarısızlık olarak nitelendirilebilir. Öte yandan Putin’in en yakın çevresinde bile Ukrayna ile savaş kararının sorgulandığı ve Rus halkının da büyük oranda Kremlin’e bağlı olan medyanın tüm yönlendirme çabalarına rağmen bu işgale destek vermeye pek gönüllü olmadığı görülüyor.

 

Hiç şüphesiz Volodimir Zelenski’nin bu krizde kendisinden beklenmeyen bir liderlik performansı göstermesi savaşın seyrini etkileyen önemli bir faktör oldu. Komedyenlikten devlet başkanlığına uzanan sıra dışı kariyeri nedeniyle zaman zaman kimi çevreler tarafından küçümsenen Zelenski, ilginç biçimde stresten kravatını kemiren Gürcistan lideri Saakaşvili veya canını ancak Rusya’ya kaçarak kurtarabilen dönemin Ukrayna Devlet Başkanı Yanukoviç’e göre çok daha kararlı bir lider portresi çiziyor. Hatta Zelenski’nin Kiev’de bizzat Rus güçlerine karşı direnişi örgütlerken çekilen fotoğrafları ve videoları sosyal medyada milyonlarca kişi tarafından paylaşılırken, bugüne kadar sert adam imajıyla tanınan Putin’in COVID-19 riski nedeniyle kendi bakanlarıyla bile oldukça uzun bir masanın ucunda oturarak konuşmaya çalışması dikkat çekiyor.

 

Bazı yorumcular Putin’in 2020’nin başından beri devam eden pandemi boyunca giderek daha izole bir hayat sürmesinin Rusya liderinin rasyonel kararlar almasını engelleyen bir unsura dönüştüğünü iddia ediyorlar. Nitekim pek çok dış politika uzmanının 100 binden fazla Rus askeri Ukrayna sınırına yığılmışken dahi Rusya’nın harekâtının sadece Donbas bölgesiyle sınırlı kalacağını öngörmelerinin bir nedeni de Putin’in tüm sert söylemlerine rağmen böyle hayati bir konuda realist davranmaya devam edeceğini tahmin etmeleriydi.

 

Ancak Temmuz 2021’de yayınladığı makalede ve Donetsk ve Luhansk bölgelerinin bağımsızlığını tanımadan hemen önce yaptığı konuşmada da görüldüğü gibi Ukrayna meselesi Putin için adeta bir takıntı haline gelmiş durumda ve siyasi olarak elinde bulundurduğu geniş yetkiler de bu konuda istediği gibi hareket etmesine olanak tanıyor. Bu nedenle bundan sonraki süreçte Putin’in Ukrayna konusunda geri adım atmasını beklemek pek gerçekçi görünmüyor.

 

Batı’dan Yeni Yaptırımlar

 

Öte yandan Putin’in karşısında bu kez geçmişteki örneklere göre çok daha hızlı ve kararlı hareket eden bir Batı dünyası olduğunu da vurgulamak gerekiyor. 2014’ten sonra kapsamı genişletilerek uygulanan yaptırımlara rağmen Rus ekonomisi için hayati önem taşıyan konularda çekimser davranan ABD ve AB için Moskova’nın bu son hamlesinin adeta yeni bir milat haline geldiği anlaşılıyor. Bu açıdan Almanya’nın nihayet Kuzey Akım II hattını askıya almaya karar vermesi veya belli Rus bankalarının SWIFT sisteminden çıkarılması gibi gelişmeler, esasen Rusya’nın canını yakacak olmakla beraber Batı’nın kendi ekonomik çıkarlarına da darbe vuracağı için gayet cesur yaptırımlar olarak değerlendirilebilir.

 

Batı dünyasının bir anda bu denli sert tepkiler vermeye başlaması, bu ülkelerin Rusya’nın sert gücünü pervasızca kullanmaya çalışmasından son derece tedirgin olduğunu da gösteriyor. İsveç ve Finlandiya gibi ülkelerin NATO üyeliği seçeneğini gündeme getirmeleri veya AB içinde Rusya’ya en çok sempati duyan hükümet olarak bilinen Macaristan’daki Orban yönetiminin yaptırımlara engel olmaya çalışmaması bu açıdan oldukça dikkat çekici. Aynı şekilde AB içinde Rusya ile en sıkı ekonomik bağlara sahip iki ülke olan Almanya ve İtalya için artık güvenlik endişelerinin ekonomik çıkarların önüne geçtiği anlaşılıyor. Nitekim Almanya’da Scholz hükümetinin mevcut savunma bütçesini iki misline çıkarma kararı alması da Avrupa’ya hâkim olan bu yeni tehdit algılamasının önemli bir işareti olarak okunabilir.

 

Ancak elbette savaşın ilk haftasını yeni tamamladığı ve askeri dengelerin hızla Rusya lehine değişme olasılığının bulunduğunu da göz ardı etmemek gerekiyor. Ukrayna güçleri her ne kadar işgale karşı koyma noktasında tahmin edilenden daha büyük bir başarı sergilemiş olsalar da nihayetinde Rusya ile Ukrayna arasındaki askeri güç kapasitesi arasında ciddi bir asimetri bulunuyor. Bu aşamada Rusya’nın henüz konvansiyonel gücünün sadece bir bölümünü kullandığını ve hedeflerine kısa sürede ulaşmak için Ukrayna üzerindeki askeri baskısını önümüzdeki günlerde çok daha artıracağını söylemek yanlış olmaz. Öte yandan Putin’in Rus nükleer güçlerini özel savaş görevi durumuna geçirdiğini açıklamasına rağmen savaşın konvansiyonel zeminde devam etmesinin çok daha olası olduğunu vurgulamakta fayda var.

 

Putin’in Kâr-Zarar Hesabı Tutacak mı?

 

Esas ilginç olan ise Putin’in bu işgalden elde etmeyi amaçladıklarının, karşımıza çıkan fiili durumun Rusya’ya dayattığı gerçeklikle pek de örtüşmüyor olması. Çok kutuplu bir dünya düzeninde Rusya’nın uluslararası camiada tartışmasız bir büyük güç olarak kabul edilmesi için yıllarını harcayan Putin’in aynı amaç uğruna bir an önce Ukrayna’yı kontrol altına almak istediği anlaşılıyor. Ancak Rusya tüm Ukrayna topraklarını işgal etmeyi veya bu ülkede kendisine yakın bir kukla hükümeti işbaşına getirmeyi başarsa dahi Putin’in bu riskli hamlesinin uzun vadede küresel ve bölgesel ölçekte Moskova’nın çıkarlarına büyük bir zarar vereceği görülüyor.

 

Öncelikle Putin’in Ukrayna’yı işgal kararı alarak NATO’nun Rusya sınırlarına doğru genişlemesine dur demeye çalışırken Batı ittifakını daha da güçlendirmeyi başardığı söylenebilir. NATO’nun ilk kez 40 bin askerden oluşan bir mukabele gücünü Rusya’ya karşı harekete geçirmesi, Balkanlarda Kosova’nın NATO üyesi olmak amacıyla ABD’ye askeri üs vermeyi teklif etmesi, tarafsızlığıyla dikkat çeken İsviçre’nin ilk kez AB yaptırımlarına destek vermesi ve hatta AB’nin sembolik olarak da olsa Ukrayna’nın üyelik sürecini başlatmaya çalışması gibi gelişmeler bu bakımdan oldukça dikkat çekici. Öte yandan Batı’nın Rusya’ya ekonomik olarak ciddi darbe vuracak yaptırımlar uygulamaya başlaması, 2021 yılı itibarıyla milli gelirine göre dünyanın 11’inci büyük ekonomisi olan Rusya’nın önümüzdeki yıllarda bu sıralamada daha da geriye düşmesinin kaçınılmaz olacağını gösteriyor.

 

Çin’le İşbirliği

 

Bu noktada Rusya için dış politikada Çin’le işbirliğinin öneminin giderek daha da hayati hale geldiği söylenebilir. Nitekim geçtiğimiz ay Putin’in Çinli mevkidaşı Şi Jinping ile beraber yayınladığı ortak bildiri de iki ülke arasındaki stratejik ilişkilerin ulaştığı noktayı göstermesi bakımından yepyeni bir dönemin başladığını simgeliyordu. Özellikle Batı’nın giderek sertleşen ekonomik yaptırımları karşısında Çin’in Rusya için adeta bir can simidi işlevi göreceği anlaşılıyor. Ancak bunun pek de eşit bir ilişki olmayacağını ve Batı tarafından izole edilmiş bir Rusya’nın ekonomik anlamda Çin’in sadece küçük ortağı olarak dünya siyasetinde kendisine yer bulabileceğini özellikle belirtmek gerekiyor. Bu durum Putin yönetiminin bir süredir dile getirdiği ve geniş Avrasya coğrafyasında Rusya-Çin hegemonyası fikrine dayanan “Büyük Avrasya Ortaklığı” iddiasının da altının boşalmasına yol açacakmış gibi görünüyor.

 

Sonuç olarak Ukrayna’yı işgal etme kararının 2000’den bu yana Rusya’yı yöneten Putin için kendi siyasi geleceği açısından önemli riskler içeren ciddi bir kumar olduğu söylenebilir. Yapısı itibarıyla risk almaktan kaçınmayan bir lider olmasına rağmen Putin’in bu son kararıyla Rusya’nın dünya siyasetindeki konumunun sorgulanmasına yol açacak bir sürecin fitilini ateşlemiş olma ihtimali oldukça yüksek. Buna rağmen Ukrayna’yı kontrol etmek için gözünü iyice kararttığı anlaşılan Putin yönetiminin müzakere masasına oturmaktansa krizi tırmandırarak sonuç almaya odaklanması pek şaşırtıcı olmayacaktır. Bu sürecin nasıl sonuçlanacağı ise sadece Ukrayna’nın geleceğini değil, uluslararası sistemdeki dengeleri de yakından ilgilendirmektedir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Rusya-Ukrayna: Quo Vadis?

Bir süre sonra krizin hâlihazırdaki akut aşamasına ilişkin duygular yatışacak ve görüşmeler kaçınılmaz olarak kaldığı yerden devam edecek. Ancak her hâlükârda bu başka bir dünyada olacak. Bu dünyada Rusya güvenlik hududunu sınırlarının uzağına, Batı’nın derinlerine doğru taşıyacak. Ukrayna’nın başında yeni bir hükümet olacak ve elbette silahtan arındırılacak.

Rusya-Ukrayna: Quo Vadis?

Rusya’nın Batı merkezli dünyada yer bulma arayışı 24 Şubat’ta son buldu. Rusya’nın konumlanmaya çalıştığı bu dünyada siyasi inisiyatiflerin tümü yalnızca Batı’dan geliyordu. Bu dünyanın temel kurallarını Batılı ülkeler belirliyor, diğer iştirakçilerin müesses nizamın nimetlerinden pay alması da Batılı ülkelerin izniyle mümkün oluyordu. Rusya 30 yılı aşkın bir süre bu dünyada, kendi çıkarlarına uygun düşecek bir yer bulmaya çalıştı. Başlarda ihtiyatlı, hatta çekimser, sonraları ise daha ısrarcı bir biçimde, çıkarlarının göz ardı edilmesinin dünya çapında bir krize yol açacağının işaretlerini verdi.

 

Buna karşılık olarak Batı, Rusya’yı Avrupa güvenliğinin karşı karşıya olduğu önemli bir sorun olarak görmeye başladı. Asıl mesele Doğu Avrupa’da (Moldova’da, Belarus’ta, Donbas ve Kırım’da) olan bitenlerde Rusya’nın kabahatinin büyüklüğüydü. 2020 yılı sonuna kadar Rusya sınırlarında askeri provakasyonlarda bulunma ve böylece neredeyse her gün Rus liderliğinin siyasi iradesini sınama olağan sayıldı. Askeri gemilerin tehlikeli bir biçimde yakınlaşması, askeri birliklerin Rusya sınırları yakınlarındaki tatbikatları, Donbas ve Kırım’daki provakasyonlar, aralıksız siyasi baskılar, yaptırımlar ve siber saldırıların yanında, çatışmanın tırmanacağı tehdidinin sürekliliği Rusya ile sözde siyasi “diyalog”un olmazsa olmazı oldu.

 

Rusya’nın savunma hattı onlarca yıldır diplomasiyi esas alıyordu. Rusya’nın yanıtı kompleks ve sistemliydi. Batı’daki belli başlı seçkinleri sağduyuya çağırıyordu. Rusya, önemli yabancı forumlarda kamuoyu önünde ve Avrupa’da, Avrupa Güvenlik Antlaşması gibi yeni bir güvenlik rejimi oluşturmaya yönelik birçok inisiyatif aracılığıyla, uzlaşma ve diplomasi yoluyla sağlam ve bölünmez bir Avrupa güvenlik mimarisinin inşa edilmesi çağrısında bulundu. Nihayetinde bu çabalarının başarısız olduğunun farkına vardığında da Avrupa güvenliğinin yalnızca bir sorunu olduğu fikriyle ilerleyen Batı’nın mantığını benimsedi. Rusya artık benzer biçimde düşünüyor: Avrupa güvenlik sisteminin temel sorunu ABD ve NATO’nun askeri müdahaleciliğinde.

 

Bir süre sonra krizin hâlihazırdaki akut aşamasına ilişkin duygular yatışacak ve görüşmeler kaçınılmaz olarak kaldığı yerden devam edecek. Ancak her hâlükârda bu başka bir dünyada olacak. Bu dünyada Rusya güvenlik hududunu sınırlarının uzağına, Batı’nın derinlerine doğru taşıyacak. Ukrayna’nın başında yeni bir hükümet olacak ve elbette silahtan arındırılacak. Ukrayna’nın Rusya ve Belarus arasındaki birliğin üçüncü üyesi olması muhtemel. Amerika’nın Doğu Avrupa devletleri toprağında karargâh konuşlandırarak Ukrayna’nın yeraltı örgütlerini destekleyecek bir sistem oluşturma tehdidinin hayata geçirilmesi halinde Rusya’nın aklında buna simetrik bir yanıt vermek olacak: Doğu Avrupa ülkelerine ağır baskı uygulamak.

 

Bu hibrit cepheleşme zamanla sona ermek zorunda, tıpkı daha önce birbirine karşı benzer baskı araçlarını kullanmış olan Rusya ve Türkiye arasındaki meydan okumanın son bulması gibi. Yeni dünyada Rusya, her nerede yaşıyor olursa olsun Rus kimliğine sahip insanların haklarının ihlal edilmesine göz yummayacak, Rusların haklarını sert bir biçimde ve bıkmadan usanmadan savunacaktır. Rusya ve Batı arasında doğrudan bir çatışmanın imkânsız olduğu bir dünyada karşılıklı siber saldırılar da sıradanlaşacaktır. Dünya, askeri planların ve potansiyelin nispeten rutin olarak sergilendiği bir yer haline gelecektir. NATO ülkelerinin Rusya sınırlarına, örneğin Baltık ülkelerine ya da Polonya’ya saldırı silahları konuşlandırması durumunda, Rusya Avrupa ve Batı Yarımküre’de hiç umulmadık yerlerde karşılık verme tehdidi oluşturacaktır.

 

Bu yeni dünyanın kilit süreci, Rusya ile Batı arasında savaşın kendiliğinden tırmanmasını önleyici, sözde yönetilen, karşılıklı meydan okuma olacaktır. Rusya’nın gayesi değişmedi: Avrupa’da Rusya’nın çıkarlarını da hesaba katacak daha makul bir güvenlik sistemi yaratmak. Bu yeni sistem sağduyu kurallarına ve karşılıklı askeri tehditlerin reddine dayandırılmalı. Rusya ve Batı ülkeleri arasındaki bağımlılık zayıflayacak ama tamamen kopmayacaktır. Rusya’nın enerji kaynaklarının Batı teknolojileri karşılığında takası istenecektir. Rusya’yı küresel finans sisteminin tümüyle dışında bırakmak da mümkün olmayacaktır. Ancak ABD ve AB yaptırımları, uluslararası bankalarda dolardan çekilmeyi hızlandıracaktır.

 

Dünya basınında hâlihazırdaki krizin tam olarak Batı’nın gözüyle algılandığını görüyor olsak da mevcut durumda önemli aktörler Doğu’nun devletleridir: Çin olan bitene karşı temkinli bir hatta durmayı seçti ve çok merkezli bir dünya düzeni yaratmakla ilgilenen taraflardan biri olduğunun sinyalini veriyor. Diğer nüfuzlu seçkin grupların konumu da, Batılı ülkelerle aralarında bir dayanışma olmadığını gösteriyor. İran, Azerbaycan, Türkiye, Brezilya ve Pakistan, milli menfaatlerinin Batı’nın Avrupa güvenliğine ilişkin menfaatlerinden farklı olduğunu gösteriyorlar.

 

NATO’nun Belgrad’a saldırısından bu yana Avrupa’da yaşanan en büyük askeri krizin sistematikliği ve rutinliği, uluslararası ilişkilerin tarihsel normlarına geri dönmekte olduğunu gösteriyor. Küresel etki için birbirleriyle rekabet eden birkaç inisiyatif odağı var. Bu dünyada daha fazla tehlike var, ama daha fazla tedbir de var.

 

Quo Vadis?, Türkçede “Nereye böyle?” “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen Latince bir ifade.

 

Bu yazı Valdai Club sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

İLGİLİ YAZILAR

galip dalay röportaj

Rusya’nın uluslararası sistem içinde paryaya dönüştüğü, ekonomik sistemin neredeyse dışına atıldığı bir dönemde “Rusya ile Batı’yı dengelerim siyaseti”nin kullanım değerinin limitlerine geldik. Bu yaklaşım hem dış hem iç politika da sonuçları olacak. Buna karşın, Batı’da yeni tarz bir medeniyetçi söylemle yeni model bir neo-conculuğun siyasette ve kamusal hayatta zemin kazanması da epey kuvvetli bir olasılık olarak karşımızda duruyor.

galip dalay röportaj
Fotoğraf: © David Ausserhofer/Robert Bosch Academy

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi iki ülke arası sınır ya da egemenlik gerilimini daha ilk gün aştı. Hatta kıta içi bir savaştan küresel sistem değişimine uzanan bir gerilim süreci yaşanıyor. Putin’in açtığı Pandora’nın kutusu nelere gebe şimdiden öngörmek zor. Ama kesin olan uluslararası sistemin 24 Şubat öncesine dönemeyeceği.

 

Rusya 2. Soğuk Savaşı mı başlattı yoksa hiç görmediğimiz yeni bir sistem mi kuruluyor? Geleneksel büyük güçler rekabeti olan biteni açıklamaya yeter mi yoksa rakip kampların aynı küresel havuza mahkumiyeti başka bir paradigma mı öneriyor? Batı’da yükselen Rus karşıtlığı yeni bir ırkçılığın mı işareti? Rusya’yla sert jeopolitik rekabet Batı’da hangi söylem ve siyasete zemin hazırlıyor?

 

Oxford Üniversitesi Tarih bölümünde doktora çalışmalarını yürüten Galip Dalay bir yanda da Chatham House ve SWP’de araştırmacı olarak çalışıyor. Uluslararası sistemde yaşanan dönüşümü yakından tahlil eden ve Perspektif’in düzenli yazarlarından olan Dalay ile Ukrayna üzerine günceli aşan bir ufuk turu yaptık.

 

Putin ilk defa bir ülkeyi işgal etmiyor. Putin ilk defa askeri güç kullanmıyor. İlk defa BM’nin “sınırların dokunulmazlığı” ilkesini de ihlal etmiyor. 2008’de de yaptı bunu. Gürcistan’a saldırdı, Kırım’ı ilhak etti. Suriye’yi neredeyse tümüyle kontrol ediyor. Belarus’ta olaylara müdahale etti. Bugüne kadar yaşanandan farklı olan ne şimdi? Putin’de mi bir farklılık var uluslararası aktörlerde mi? Cini şişeden ne çıkarttı?

 

Birincisi, Putin’in bugüne kadar müdahale ettiği coğrafyalar -Ortadoğu, Suriye, Libya, Afrika- hem Putin hem Batı için ikincil yerlerdi. Buralara Putin de Batı da bir güç projeksiyonu, nüfus projeksiyonu merceğinden bakıyor ama Ukrayna’ya Putin de böyle bakmıyor, Batı da böyle bakmıyor. Putin, Ukrayna’ya bir ulusal güvenlik perspektifi ile bakıyor. Tabii ulusal güvenlik söylemi Putin’in tahakküm siyasetini perdeleyen bir işlev görüyor. Birincisinden devşirdiği meşruiyet üzerinden ikincisini makul veya görünmez kılmaya çalışıyor. Buna karşın, Ukrayna, Avrupalılar için ise Avrupa güvenliği demek. Dolayısıyla burada bir lens farklılığı var. Suriye’ye jeopolitik bir güç projeksiyonu ile bakarken Ukrayna’ya ulusal güvenlik perspektifi ile bakıyor. Batı da Suriye’ye jeopolitik bir rekabet gözünden bakarken Ukrayna’ya Avrupa güvenliği çerçevesinden bakıyor. Lensteki farklılık, aktörlerin bu meseleye yaklaşımlarındaki esnekliklerini tayin ediyor. Burası her iki aktörün de fazla esnek olamadığı, çünkü hayati derecede önemli gördükleri bir başlık.

 

İkincisi, Putin neden bunu yapıyor? Şüphesiz kafasının içine giremeyiz ama özellikle Rus uzmanlarla konuşunca birkaç faktörün çok ön plana çıktığını görüyoruz. Birincisi zaten Putin’in hem konuşmasında hem yazdığı makalede ortaya koyduğu gibi onun için meselenin bir kimlik boyutu var. Ukrayna’yı tarihsel olarak Rusya’nın parçası olarak görüyor. Ukrayna denilen devleti tarihsel anomali olarak değerlendiriyor.  Lenin’in büyük hatası büyük günahı olarak görüyor.

 

Rusların dile getirdiği ve zaten kamusal olan diğer bir boyut ise; NATO’nun, Rusya’nın nüfuz alanı olarak gördüğü ‘post-Sovyet coğrafyasına genişletilmesi’ politikası. Bu biraz daha jeopolitik bir boyut. Üçüncüsü ise Rusyalı uzmanların dile getirdiği yaş faktörü. Vladimir Putin yaşlandıkça, aceleciliği artıyor. “Bu işi bir an evvel halletmeliyim. Ben halledemezsem daha sonrakiler bunu yapamaz duygusu” hâkim oluyor. Yaşlandıkça bu işi bitirmeye ve çözmeye yönelik zamanın daraldığına dair duygusu depreşiyor gibi gözüküyor. Uzun süre iktidarda kalanların, iktidarın her şeyine tahakküm eden liderlerin bir süre sonra bu ‘peygamber siyasetçi’ psikolojisine girdiklerini düşünüyorum. Bir misyon sahibi olduklarını ve bu misyonu da kendinden başka kimsenin gerçekleştiremeyeceğine dair inanç taşıyorlar. Bir nevi bir seçilmişlik hissiyatı. Mevcut durumu, bu üçünün kesişimi tetikledi.

 

Zamanlamaya dair spekülasyon yapacağız muhtemelen, birkaç faktörün önemli olduğunu düşünüyorum. Bir tanesi, Batı’nın uzun yıllardır sergilemiş olduğu iç bütünlüğünün bozulmuş olduğuna dair algı. Yani Batı, Batılı ülkeler veya aktörler aynı resimde buluşamıyorlar düşüncesi. İkincisi de Batı’nın jeopolitik kapışmalara girme konusundaki kararlılığının da eskisi kadar yerinde olmadığına dair inanç.

 

NÜFUZ DEĞİL TAHAKKÜM SİYASETİ

 

Batı’nın gösterdiği sert tepkiye bakınca Putin burada hesap hatası mı yaptı o zaman?

 

Öyle görünüyor… Amerika’nın Afganistan’dan çekilme tarzına baktı büyük ihtimalle. ABD’nin son derece prestij kaybederek çekilmesi, bu dağınıklığın bir göstergesi olarak okunmuş olabilir. Benzeri şekilde AUKUS anlaşması ile Fransa ile İngiltere ve ABD’nin bu ölçekte karşı karşıya gelmesini Batı içerisindeki rahatsızlığın ve fragmentasyonun yansıması olarak okumuş olabilir. Muhtemelen Brexit sonrasında Anglosakson dünya ile kıta Avrupası arasındaki makasın ciddi manada açıldığını düşündü. Kendisine sempatiyle bakan aşırı sağcı partilerin dirilikleriyle otoriter aktörlerin varlığından cesaret almış olabilir. Uluslararası sistem okumasının fazlasıyla askeri olması, diğer güç unsurlarına yeteri kadar değer vermemesi de onu hata yapmaya sevk etmiş olabilir. Nihayetinde Rusya büyük oranda bir askeri ve jeopolitik güç. Ekonomi veya teknoloji alanında çok önemli bir oyuncu değil.

 

Bütün bunlar buradaki hesap hatasını tetikledi gibi gözüküyor. Ama tekrar vurgulamakta fayda var. Elimizde Putin’in zihin haritası veya kafasının içini gösteren bir ayna olmadığı için ancak yorum yapabiliyoruz. Sizin sorduğunuz bu sorular muhtemelen gelecek tarihçilerini epey meşgul edecektir. Çünkü yaşanan ‘irrasyonalitenin senfonisi’ gibi duruyor.  Bu kararı var eden sürecin ne kadarı hırs, ne kadarı kimlik, ne kadarı jeopolitik, ne kadarı psikoloji, ne kadarı tarihsel miras bırakma arzusu veya ne kadarı çılgınlık ve illüzyon olduğunun cevaplarını ancak Putin kişisel hatıratını yazarsa öğrenebiliriz.

 

Şu soru da tabii ki çok önemli.  Bu karar nasıl bir resim ortaya çıkardı? Putin hangi motivasyon ile hareket ediyor?  Ukrayna’nın işgali Putin’in jeopolitik tahayyülü için bize ne diyor?

 

Birkaç nokta önemli. Bir tanesi, biz daha önce Rusya’nın post-Sovyet coğrafyasına dair bir nüfuz projeksiyonu yaptığını söylüyorduk, bence bunu revize etmemiz lazım. Yani orada Rusya’nın Ukrayna üzerinden göstermiş olduğu ve Putin’in post-Sovyet coğrafyasına dair kullandığı dil bunun nüfuz siyaseti olmayacağını gösterdi, burada tahakküm siyaseti var. Yani Putin tahakküm alanı, nüfuz alanı ve çıkar alanı diye üç alana ayırıyor dış politikadaki bölgeleri ya da coğrafyaları. Şu an için Ukrayna üzerinden gördüğümüz ve muhtemelen Putin’in post-Sovyet coğrafyasının geri kalan kısmında da yapmak istediği şey tahakküm siyaseti. Suriye ve Libya’da yaptığı bir nüfuz siyaseti ama Ukrayna’da bir ülkeyi silahsızlandırıp boyunduruk altına almak istiyor. Bu tahakküm siyasetidir.

 

İkincisi, Putin, Soğuk Savaş bittikten sonra ortaya çıkan post-Sovyet jeopolitiğini revize etmek istiyor. Daha doğrusu, Soğuk Savaş sonrası formuyla post-Sovyet jeopolitiğini bitirip ona yeni bir anlam ve kimlik vermek istiyor. Sovyetler yıkıldıktan sonra ortaya birçok yeni devlet çıktı. Putin’in konuşmasından anladığımız Putin bu ülkelerin bağımsız olmasını da anomali olarak görüyor. Bir Rus uzman diyor ki; “Bağımsızlık için bu ülkeler hiçbir şey yapmadılar. Bu ülkeler Sovyetler yıkılınca bir anda bağımsız oldular.  Bunların birçoğu bağımsızlığı henüz hak etmiyorlardı, çünkü devleti yönetecek kapasiteleri dahi yoktu.” Peki bu değerlendirmeden ne anlamalıyız? Post-modern bir mandacılık siyasetinin deklarasyonu olarak mı okumalıyız?

 

RUSYA HEM REVİZYONİST HEM DE STATÜKOCUYDU

 

Post-Sovyet jeopolitiğine dair ciddi bir revizyonizm görüyoruz. Zaten Putin’in krizi tam da burada başlıyor. Rusya jeopolitik açıdan revizyonist, sistemik olarak da statükocu bir aktör. Rusya kendi mücavir coğrafyasında revizyonist bir güç. Orta Asya’da, Karadeniz’de veya Güney Kafkasya’da böyle hareket ediyor. Fakat mesele uluslararası sistemin reformuna gelince, orada revizyonist bir Rusya değil statükocu bir Rusya görüyoruz.

 

Neden? Çünkü bugün dünyaya hâkim olan sistem hala büyük oranda 1945 sonrasının sistemi.  Soğuk Savaş’ın bitişi yeni bir düzen doğurmadı. Bu dönem iki kutuplu dünyanın kazanan tarafının modelini küreselleşirdi. Yani Amerikan tarafının, kapitalist tarafın kazanmasının bir sonucu olarak o kapitalist modernitenin ve sistemin globalleşmesini deneyimledik. Fakat küresel ölçekte yeni bir sistem doğmadı. Hasılı bugün içinde yaşadığımız düzenin ana çerçevesi 1945 sonrasında çatıldı. Rusya da İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden olduğundan, ortaya çıkan düzen onun çıkar ve arzularını dikkate alarak kurgulandı. Bunun en somut örneğini BM’nin dizaynı ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyinin veto hakkına sahip daimî üye olmasından görüyoruz. Mesela Rusya herhangi bir BM reformuyla bu imtiyazını kaybetmeyi hiç istemez. Orada statükoyu korumakta kararlı, her ne kadar o statüko artık dünyanın gerçeklerinden kopuk bir hal almış olsa da.

 

Buna karşın, Soğuk Savaş sonrası dönemin ortaya çıkardığı post-Sovyet jeopolitiği hususunda ise revizyonist bir Rusya görüyoruz. Rusya’nın bu jeopolitik iştahı onu sistemik olarak kaybetmeye mahkûm edecek gibi gözüküyor. Hem ekmeğim tam hem karnım tok olmuyor. Daha farklı ifade edecek olursam, bu jeopolitik revizyonizmin kaçınılmaz olarak sistemik bir revizyona da yol açacağı kanaatindeyim. Özellikle de bu kriz daha da derinleşip uzun erimli bir boyut kazanacak olursa eğer. Ortaya çıkan resim öyle olacağını gösteriyor.  Bu denklemde ortaya çıkacak yeni sistemde Rusya’nın daha önceki kadar kârlı çıkmasını olası görmüyorum. Çünkü, bugünkü koşullar İkinci Dünya Savaşı sonrasının koşullarından çok farklı.  Bugün Hindistan BMGK’da yok. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en önemli konsensüslerinden biri Almanya ve Japonya’nın silahsızlandırılması idi. Bugün ikisi de silahlanacakları bir döneme girdi. Hindistan, daha ciddi bir aktör olarak bugün sistemde var. Bölgesel aktörler uluslararası sistemde daha fazla pay talep ediyorlar. Hasılı dünya artık beş jandarmayla kontrol edilebilir bir dünya olmaktan çıkıyor. Uluslararası sistemin de kendisini bu yeni gerçekliğe uyarlaması gerekiyor.

 

OTOKRASİ VE DEMOKRASİ JEOPOLİTİZE OLUYOR

 

Bu sürecin tetiklediği uluslararası sistemdeki değişim ve dönüşüm nasıl olacak? Bazı okumalar İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya’nın silahlanmasını bu sürecin getirdiği sistemik bir değişiklik olarak açıklıyor. Herkesin Rusya karşısında toplanmasıyla SSCB zamanındaki Soğuk Savaş’a mı dönüyor muyuz gibi algı var. Bu eski Soğuk Savaş değil, başka bir şey. Her şeyden önce Soğuk Savaş’ta komünist bir blok vardı, arkasında ideolojik bir dünya tasavvuru vardı. Şu anda bu yok. Tümüyle güç parametreleri üzerinden kutuplaşmalar var. Rusya, Soğuk Savaş’taki gibi karşıt kutbu oluşturacak güce sahip değil. Yeni oluşacak olan sistem böyle giderse neye benzeyecek?

 

Doğru bir soru, Rusya’yı tanımlarken şunu her daim aklımızda tutmamız lazım. Rusya, ABD’den daha fazla nükleer başlığa sahip olan ama İspanya kadar ekonomisi olan bir ülke. Daha farklı ifade edersek, ekonomisi Batı ekonomisinin yüzde 4’üne tekabül ediyor. Batı derken ABD, İngiltere ve AB’nin toplamını kast ediyorum. Rusya jeopolitik bir aktör; geniş bir orduya, silah sanayisine, enerji yataklarına ve nükleer teknolojiye sahip bir ülke. Ama diğer alanlarda kayda değer bir başarısı yok. Yüksek teknolojili bir aktör değil, eğitimde bir aktör değil. Uluslararası finansta değil. Gelişmiş ve çeşitlendirilmiş bir ekonomiye sahip değil.

 

Bu nedenle Rusya bugün Batı için jeopolitik bir tehdidi temsil ediyor. Çin ise sistemik bir tehdit.

 

Çin ile Batı arasındaki gerilim alanları daha da artacak önümüzdeki dönemlerde. Bu gerilimlerin içeriği ise daha da derinleşecek. Neden? Rusya’da olduğu gibi Çin ile Batı arasında da ciddi jeopolitik başlıklar var. Güney Çin Denizi o başlıklardan biri. Tayvan onlardan biri. Ama Rusya bağlamında tartışmadığımız diğer alanlar da var. Çin konusunda 5G’yi tartışıyoruz. Yüksek teknoloji, stratejik yatırımları konuşuyoruz. Ekonomi ve ekonomik düzenin geleceğini daha çok konuşuyoruz. Yeni model kapitalizmi… Çin sistemik bir tehdit. Rusya ise jeopolitik bir tehdit. Önümüzdeki dönemde Batı ile 2 ülke arasındaki rekabette de Batı muhtemelen ikili bir tehdit algısı ile hareket edecek. Bu zaten aynı zamanda Batı’nın yeni jeopolitik kimliğinin “ortak ötekisi”ni de temsil ediyor.

 

Soğuk Savaş’ın ortak ötekisi neydi? SSCB ve komünizm. Soğuk Savaş bitince devlet dışı aktörlere kaydı. Özellikle de radikal gruplar ve İslami gruplar bu tahayyülde ciddi manada bir yere sahip oldu. 11 Eylül zaten bu devlet dışı radikal örgütler, terör örgütleriyle İslam kimliğini, Batılı jeopolitik kimliğinin çok daha güçlü bir ortak ötekisine dönüştürdü. Bu sadece Batı’nın jeopolitik kimliğinin ortak ötekisi değildi, aynı zamanda birçok Batı ülkesindeki kimlikçi partilerin de ötekisine dönüştü. Özellikle Avrupa’daki aşırı sağcı partilerin ötekisini de Müslüman kimliği oluşturmaya başladı.

 

YENİ BİR MEDENİYETÇİ SÖYLEM DOĞUYOR

 

Yeni dönemde Batı’nın jeopolitik kimliğinin ortak ötekisi Rusya ve Çin olacak. Yani tekrardan devlet merkezli bir ortak ötekiden bahsediyor olacağız. Hem global siyasete bakın hem de Batı’nın iç siyasetine bakın. Rusya ve Çin’in ortak öteki olmasının bir yönü şu olacak; Batı, buna karşı nasıl bir söylem kullanacak? Soğuk Savaş sonrası Batı, medeniyetçi bir söylem kullandı.  Huntington’lar buna örnek. Medeniyetleri donuk tanımlayan ve aralarındaki çatışmayı da kaçınılmaz gören bir anlayış hâkim oldu. Böylesi bir söylem yaygınlaştırıldı. Bu muhayyel medeniyet kategorilerinin iç çelişki ve gerilimlerinden ziyade farklı medeniyetler arası rekabete yoğunlaşıldı. Hasılı medeniyet kavramı jeopolitize edildi ve bir kavga alanı olarak kurgulandı. Yeni dönemde de benzeri bir deneyimi yaşayabiliriz. Rusya ve Çin şu an için her ne kadar daha çok jeopolitik ve sistemik bir lügatla tartışılsa da çok geçmeden bu tartışmanın zemini değişecek gibi görünüyor. Bu tartışma tekrardan değersel ve medeniyetçi bir söylemin içerisine oturtulacak gibi duruyor.

 

Daha farklı ifade edecek olursam, Batı’nın Rusya ve Çin ile rekabeti bir süre sonra sistemik ve jeopolitik söylem setinin dışına çıkmaya namzet gözüküyor. Kısa vadede bu rekabet otokrasi-demokrasi rekabeti olarak lanse ediliyor ve daha da fazla edilecek. Bu şekliyle de otokrasinin de demokrasinin de jeopolitize edildiği bir dönemden geçiyoruz, her iki kavram da jeopolitikleşiyor. Buradan da sadece otokrasi-demokrasi rekabeti söyleminin yeterli görülmeyeceği, bunun yerine medeniyet kavramı ve kategorilerinin etrafına örülmüş siyasal, söylemsel ve değersel bir tartışma ekosisteminin içinde kendimizi bulabiliriz. Yani bu sert rekabet ve kapışma kamusal yansımasını medeniyet söyleminde bulabilir. Ruslara karşı kullanılan ırkçı, tahkir edici nefret söyleminin ötesinde, yeni bir medeniyetçi söylemin inşasına dair emareler ortaya çıkıyor.

 

Daha önce kutuplaşmayı mümkün, sürdürülebilir kılan bir şey vardı. Bu blokların kendi dünyalarında yaşamasından kaynaklanan bir sürdürülebilirliği bulunuyordu. Doğu Bloku kendi içinde üretip kendi içinde tüketiyordu. SSCB ile ticarette belli sınırlamalar vardı ama enerjiyi, birçok teknolojiyi kendi içinde üretip tüketiyordu. Batı da bağımsız şekilde üretip tüketiyordu. Otoriterleşmenin ve demokrasinin iki kutup halinde nüfuz ettiği durumda böyle bir şey yok. Bunu kullanabiliyor bugün Batı, Rusya’ya karşı. Bunlar nasıl kutuplaşacaklar, son tahlilde aynı havuzun içindeler. Ne kadar mümkün olacak, nasıl sınırlar çizilecek? Rusya’nın fişini çekiyor Batı ama Çin’in fişini nasıl çekecek? Bu, kendi fişini de çekmek anlamına gelecek aynı zamanda…

 

Yeni dönemin güçlüklerinden bir tanesi bu. Biraz önce de belirttiğim üzere, Soğuk Savaş bittikten sonra bir tarafın sistemi globalleşti. Çin bugün Batı’ya alternatif sistem önererek yükselmiyor. Batı’nın sistemini en az Batılılar kadar iyi kullanarak yükseliyor. En az Batılılar kadar kapitalist. Buna karşın, Çin’in siyasal sistemi ise arkaik. Bir taraftan hâlâ tek parti, komünist yönetim ile yönetilen bir ülke, diğer yanda en az ABD kadar da kapitalist.

 

Sovyetler bir model öneriyordu, Çin bir model önermiyor. Bir model ihracına girmiyor ama Çin’in kendisi bir model. Sovyetler ne yaptı? Komünizmi, sosyalizmi ihraç etmeye çalıştı. Çerçevesi tanımlanmış bir modeldi. Çin bunu yapmıyor. Çin’in başardığı şeyin kendisi bir modele dönüşüp birçok otoriter rejime ilham oluyor. Çin arkaik bir siyasal model ile, arkaik otoriter bir tek parti yönetimiyle güçlü bir ekonomik kalkınma sağladı.  “Siyasal rejimlerin meşruiyet krizi nasıl çözülür” sorusuna birçoğumuz “siyasetin kapılarını açarak, reform yaparak, demokratikleşerek, siyasal nefes alma borularını açarak” cevabını veriyorduk.

 

Çin farklı bir cevap verdi. Ekonomik kalkınmayla bu meşruiyet krizini en azından şu anlık çözebildiğini gösterdi. Bu, aslında birçok otoriter rejimin hayalini kurup da başaramadığı bir şey. Muhammed Bin Selman’ı düşünün. Siz Arap Baharı’ndan korkuyorsunuz ama aynı zamanda meşruiyet krizinizi de biliyorsunuz, çözmek istiyorsunuz. Birçok insan ne diyordu bu Arap diktatörlerine; reform yapın siyasal kanalları açın, siyasal nefes alma borularını açın… Hepimiz bu diktatörlerin hoşuna gitmeyen öneriler yapıyorduk.  Çin ise bunları yapmaya gerek yok diyor. “Eğer ekonomik kalkınmayı yeteri kadar sağlarsanız, arkaik yapılarınız toplumda kabul edilebilir” diyor. Bu açıdan Çin’in varlığı başlı başına bir model, zaten kendisi model olduğu için demokrasi-otokrasi hattı, ideolojik fay hattına dönüşebiliyor.

 

AVRUPA’NIN BOL AKTÖRLÜ YENİ GÜVENLİK MİMARİSİ

 

Küreselleşmenin içinde iç içe daha küresel ve daha az küresel halkalar oluşabilir mi?

 

Aynen öyle, küreselleşme içindeki farklı halkaların farklı ölçekte küreselleşme süreçlerine dahil olduklarını ve onun nimetlerinden faydalandıklarını görüyoruz. Bu hep böyleydi zaten. Daha da hız kazanacak. Peki Çin gerçekten sistemik ölçekte Batı’ya meydan okumak istiyor mu? Çin, Batı’nın mevcut düzeninin kazananı konumunda. Rusya’nın kaybetme hadisesi biraz da buradan kaynaklanıyor. Rusya “Eğer Çin, Batı’ya alternatif uluslararası bir ekonomi düzeni kursaydı, Rusya buna entegre olur” derdi. Ancak Çin mevcut uluslararası ekonomik sistemin tamamıyla parçası. Bu nedenle de Batı ile bu ölçekte sert kapışmaya giren, bu ölçekte oradan kopan bir Rusya’nın Çin’in küçük ortağı olmaktan başka şansı yok.

 

Çin, Rusya’ya eşit ortak muamelesi yapmaz. En nihayetinde bu iki ülkenin siyasal psikolojileri farklı. Çin yükselişte olan bir gücün siyasal psikolojisine sahip. Rusya ne kadar jeopolitik meydan okuma naraları atarsa atsın, düşüşte olan bir ülkeyi temsil ediyor.  Ve düşüşte olan bir ülkenin siyasal psikolojisine sahip. Bu nedenle buradan alternatif bir sistem çıkacağını düşünmüyorum. Çin’i uluslararası iktisadi düzenin dışına atarsanız alternatif bir düzen inşa edebilir, o kapasitesi var. Rusya jeopolitik bir aktör. Rusya, alternatif bir uluslararası ekonomik düzeni inşa edebilecek kapasiteye sahip değil ve Çin de Rusya için böyle bir işe girmez. Ruslar, Çinlilerin küçük ortaklarına nasıl davrandıklarını görmek istiyorlarsa Çinlilerin İranlılara nasıl davrandıklarına baksınlar. Çinliler İranlıların uluslararası yaptırımların altında olmalarını sonuna kadar kullanıyorlar.

 

İkinci parçalanma, Avrupa güvenliğinde ortaya çıkıyor. Uzun süre Avrupa güvenliği başlığında liderlerin dile getirdiği şu yaklaşım vardı: ‘Soğuk Savaş bitti, biz Rusya’ya daha önce düşman gözü ile baktık. Tehdit olarak gördük. Ama Soğuk Savaş bitti, yeni dünyadayız. Bu yeni dünyada Rusya’ya, bir düşman gözüyle değil Avrupa güvenliğinin partneri gözü ile bakmalıyız” tarzı söylemler Avrupa’da yaygınlık kazanmaya başlamıştı.  Macron da bunu dile getirdi. Rusya’ya artık tehdit değil, partner gözü ile bakmalıyız dedi. Almanya da benzer şekilde ifade etti. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 almasının stratejik anlamı ne ise, Almanya’nın Rusya ile yaptığı Kuzey Akım-2 projesinin stratejik anlamı da odur. Aslında uzun süredir Avrupa güvenliği daha bütünlük içinde bir çerçevede sağlanabilir mi tartışması yürütülüyordu. Şimdi Avrupa güvenliği tartışmasının bütün ekosistemi değişti. Neyi kastediyorum? Artık şu net, Avrupa’nın bütün kıtayı içerecek bir güvenlik mimarisi ortaya çıkmayacak. Avrupa’nın Batı, AB, NATO, Avrupa’yı kapsayan bir güvenlik mimarisi olacak.

 

Güvenlik mimarisi parçalı değil miydi zaten? Monolotik, yekpare bir Avrupa güvenliği zaten yoktu…

 

Yoktu ama Rusya burada nasıl yer almalı diye tartışmalar vardı.

 

Gerçekçi miydi? Eğer NATO daha önce genişlemiş olsaydı, Ukrayna’yı alsaydı, bugün Rusya bunu yapamazdı yorumları da var. Rusya’nın Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olduğunun düşünülmesi ne kadar gerçekçiydi? Bugün yaşananda bu bakış açısı ne kadar sorumlu?

 

Şüphesiz meşru bir soru, bugünkü kadar düşman gözüyle tanımlanmayabilirdi. Avrupa güvenliğinde Rusya’nın konumuna dair tartışmalar sona erdi. Burada gri kalan kalmadı. Rusya Avrupa Güvenlik mimarisinin net düşmanı, tehdit edeni konumuna geldi. İkincisi, daha önce Avrupa güvenliği tartışmalarını tetikleyen hususlardan biri de ABD’nin Asya-Pasifik’e daha fazla yoğunlaşacağı, asıl rekabet ve kapışmanın Çin ile olacağı ve bu nedenle Avrupa’daki yükümlülüklerini azaltacağına dair öngörü idi. Şimdi bu da kısmen revize edilecek. ABD artık iki tehditli bir stratejiye yönelecek gibi. Dolayısıyla Amerika’nın Asya-Pasifik’teki rekabet nedeniyle Avrupa’ya sırtını dönebileceğine dair analizlerin şu an için doğru olmadığı ortaya çıktı. Üçüncüsü Brexit’ten sonra İngiltere ile Avrupa arasında hoşnutsuzluklar, Avrupa güvenlik mimarisinde İngiltere’nin pozisyonunun nasıl bir mahiyette olacağına dair kafalarda soru işaretlerinin doğmasına yol açmıştı.  Son yaşananlar, Ukrayna’da İngiltere’nin Batı’nın en aktif bir-iki ülkesinden biri olmasının da hasebiyle, şöyle bir resim ortaya çıkardı. Brexit’e rağmen İngiltere, Avrupa güvenlik mimarisinde çok önemli bir rol oynayacak. Burada asıl mesele Türkiye’nin konumunun tanımlanması ile alakalı. Avrupa güvenlik mimarisinde Türkiye’nin konumu henüz tanımlanmış değil.

 

SERT JEOPOLİTİK MÜCADELE, DEĞER SÖYLEMİ VE YENİ MUHAFAZAKÂRLIK

 

Türkiye’ye geçmeden önce, bugüne kadar uluslararası jeopolitik dengeler, sistemik değişiklikler iç siyasetleri de etkiledi. İkinci Dünya Savaşı bitiminde kurulan yeni sistem birçok ülkede komünist rejimleri, anti-kapitalist rejimleri doğurdu. Diğer yanda Türkiye, Rusya korkusu ile küçük Amerika olmaya çalıştı. İç yapısında demokrasiye, çok partili yapıya Rusya korkusu yüzünden geçti. Demokrasiler-otokrasiler arasındaki kamplaşma süreci iç siyasetleri nasıl etkiler?  Ülkeler içinde Rusya’ya yakın unsurlar tasfiye mi olacak? Basın özgürlüğü olabilir, teşebbüs hürriyeti olabilir, nasıl bir iç siyasal bir dinamik bekliyor küresel olarak birçok ülkeyi?

 

Buna benzer süreçler, ülkelerin jeopolitik kimliklerini veya global jeopolitiğin mahiyetini belirlemek ile kalmıyor. Ülkelerin iç siyasetine de boyasını çalan bir mahiyeti var. Bu yaşadığımızı 1945 sonrasında yaşananlarla 11 Eylül 2001 tarihinden sonra yaşananların karışımı bir şey olarak okuyorum. 45 sonrasında yeni bir sistem doğdu. 11 Eylül ise Batı’nın ortak ötekisini Müslümanların üzerinden inşa etti.  Yeni dönemde ise hem jeopolitik hem kimliksel tarafı güçlü olan bir sürece gidiyor gibiyiz. Dış politikada veya jeopolitik düzlemde girdiğimiz yeni süreçte Batı’nın ortak ötekisini Rusya ve Çin oluşturacak. Rusya ve Çin merkezli dil duyacağız. Bu dil, demokrasi-otokrasi merkezli gidecek. Bu dilin değersel ve medeniyetsel yansımaları, tonları, rengi olacak.

 

İç politikalarda bu sürecin yansımalarını göreceğiz. Son yıllarda Avrupa’da özellikle aşırı sağcı partilerin Putin imgesi ile özdeşleşmesinin bir sonucu olarak, aşırı sağ partilerin ciddi manada hem meşruiyet hem kimliksel kriz yaşayabilecekleri bir döneme giriyoruz. Batı ile Rusya arasındaki kapışma derinleşir ve uzun erimli bir döneme girerse, ki elimizdeki veriler, ilk işaretler bunu gösteriyor, bu, mevzubahis partilerin kimliksel krizlerini biraz daha da ön plana çıkaracak.

 

YENİ TARZ NEO-CON’LUĞUN DOĞUŞU

 

Daha önce Batı’nın jeopolitik ötekisi ile kimliksel ötekisi örtüştüğü için, 11 Eylül sonrasında bu partiler Batı’da ortaya çıkan toplumsal dalgalar üzerinde siyasal sörf yapabildiler. Çünkü Batı’nın jeopolitik ötekisi 11 Eylül’den sonra gittikçe devlet dışı aktörlere dönmüştü. Bu devlet dışı aktörler de büyük oranda radikal gruplar, aşırıcı grupları, teröristler, El-Kaide gibi unsurlardı. Bunların ortak özelliklerinden biri İslami tandanslı olmalarıydı.  Aşırı sağcı partilerin mülteci göçmen karşıtlığı da İslam karşıtlıklarının farklı şekildeki bir yansımasıydı. Orada o dönemdeki Batı’nın jeopolitik kimliği veya ötekisiyle bu aşırı sağcı partilerin içeride inşa ettiği kimliksel ötekinin örtüştüğünü görüyorduk. Şimdi ise içeride tanımladığı öteki ile jeopolitik öteki arasında fark oluşabilir. Aşırı sağın zemin kaybetmesi, ortaya pozitif bir resmin çıkacağı manasına gelmiyor. Burada iki olasılık görüyoruz. Birincisi, tekrar sert jeopolitik mücadele dili, savaşı da içerecek şekilde, yaygınlık kazanması. İkincisi ise değer söylemi; demokrasi ve otokrasi söylemi. Bu söylemin tekrardan yükselişe geçmesi. 11 Eylül sonrası yeni muhafazakârların (neo-conların) en büyük projelerinden biri de rejim değişimi ile demokrasi ihracı idi. Ortadoğu’da bunun sonuçlarını, trajedilerini, Irak işgalinde yapılanları gördük. Yeni dönemde yeni tür bir muhafazakârlık dalgası buradan doğabilir. Jeopolitik mücadele vurgusu, değersel söylemle medeniyetçilik anlatısı yeni tarz bir neo-con’luğa elverişli zemin sunabilir. 

 

İŞGAL İLE IRKÇILIK BİRBİRİNDEN AYRIŞTIRILMALI

 

Yeni tür bir McCarthy mantığı mı bu?

 

McCarthy’den daha çok yeni tarz muhafazakârlık da diyebiliriz. 11 Eylül döneminde, Soğuk Savaş’tan sonra daha fazla duyduğumuz neo-con tarzında değer dili ile jeopolitik dilin örtüşmesi, sentezlenmesi vardı. Yukarıda da belirttiğim üzere, burada değer, medeniyet ve jeopolitik dillerin sentezlenmesi ve bunun bir mücadele paketi içine konulması söz konusu. Bunun, Batı’da yeni tarz bir neo-con’luğa yol açabileceği kanaatindeyim. Bunun açıkçası epey negatif etkileri olacaktır. Dünya tekrardan sert jeopolitik mücadele ile değersel söylem sentezine ihtiyaç duymuyor, bunun maliyetini uzun süredir ödüyoruz. Bunu farklı bağlamda ödemeye de gerek yok. Rusya işgaline karşı çıkmak başkadır, Ruslara karşı her türlü ırkçılığın adeta normalmiş gibi ana akımda bu şekilde yer bulması başka bir şeydir. 11 Eylül’den sonra Müslümanlara karşı işlenen nefret suçlarının benzerlerinin şu an Ruslara karşı da işlenmeye başlandığını görüyoruz. İşgal ile ırkçılığın, kimliksel nefretin birbirinden ayrıştırılması gerekir. Neo-con dalgası kimliksel nefrete meşruiyet sağlayabilir. Bu da büyük bir sorun alanı ve meydan okumayla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

 

Şunu da unutmayalım, uzun bir süredir rejim değişimi siyasetini ABD merkezli konuşuyorduk. Ukrayna’da yaşananlar unutulan bir hafızayı tekrardan diriltti.  Sovyetler Birliği’nin daha önceki rejim değiştirme siyasetini hatırlattı. Bu rejim değişimini sadece ABD’liler yapmadı, Sovyetler de yapıyordu. Ama Rusya, Soğuk Savaş’ta güç kaybetmesinin sonucu olarak rejim değişimi siyasetini etkin bir şekilde uygulayamıyordu. Ukrayna’ya kukla rejim koyma arzusuyla ortaya koyduğu gibi Rusya da rejim değişimi siyasetine dönmüş durumda. Bunu neo-con söylemi takip edecektir, çünkü tekrardan hangi ülke rejimi dost, hangi ülke düşman, devrilmesi gerekiyor, hangi ülkenin rejimi tutulmalı kategorilerine geri dönüyoruz.

 

GÜÇLÜ TEK ADAM REJİMLERİNİN SONU MU?

 

Türkiye’de de neo-con meselesini tartışmamız gerekecek. Rusya’ya gösterilen tepki, jeopolitik meydan okumaya karşı jeopolitik karşı duruşun ötesine geçti. Çok toptan, çok holistik bir tepki var. İnsanın aklına gelmeyecek bir tepki süreci yaşanıyor. Güvenlik dengelemesi değil, bile isteye bir kutup oluşturma, daha ciddi bir öteki yaratmaya dair. Türkiye’de ise iki başlığı ele almak lazım. Birincisi, sistemik yeniden kurulma konusunda İnönü’nün meşhur “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye orada yerini alır” sözü. Fakat burada problemler var. Türkiye’yi yeni kurulan düzende kim nerede görmek istiyor, bu önemli. Türkiye’nin şu ana kadar getirdiği jeopolitik bagajları var. Geçmişi, ait olduğu eski kamp, alışkanlıkları, değerler silsilesi var. Ancak, siyasal ve jeopolitik geçmişin örtüşmediği Rusya ile daha önce olmadığı kadar angaje olan bir cari durum söz konusu. Dünyanın Türkiye’ye bakışından hareket edersek Türkiye nasıl konumlanacak?

 

Önce iç siyasal trend ile alakalı bir şey ekleyeyim, oradan Türkiye’ye geçeyim. Uzun süredir global siyasette güçlü tek adam rejimleri revaçtaydı, bu güçlü tek adam rejimlerinin nirvana’sını, en sembol ismini Putin temsil ediyordu. Putin bir dönem güçlü tek adam rejimlerinin en güçlü argümanıydı: “Soğuk Savaş’tan sonra küçümsenmiş, dağılmış bir Rusya’yı tekrardan canlandırdı ve küresel çapta güçlü bir devlet olarak tarih sahnesine döndürdü, itibar kazandırdı” deniyordu.  Orbán’dan Modi’ye giden resimde asıl referans Putin’e yapılıyordu. Bugün Putin yaptığı ile güçlü tek adam rejimlerinin aleyhine en büyük örneği de temsil etmeye başladı. Putin’in yaptıkları, tek bir adama bu kadar yetki vermenin ne kadar tehlikeli olduğunu gösterdi. Ülkesini global siyasette kısa sürede paryaya dönüştürmeyi başardı… İnsanlar canlı yayında her gün, bir adam yüzünden bir ülkenin ne kadar geri gidebileceğini, nasıl paryaya dönüşebileceğini, ne büyük bir hata yapabileceğini ve bunun sonucu olarak da ne ölçekte maliyet ödeyebileceğini görmeye başladılar. Bir ülkenin uluslararası ekonominin dışına atılabileceğini görmeye başladılar.

 

Belirsiz dönemler otoriteye duyulan ihtiyacı da artırabilir, insanların korktukça otoriteye daha fazla ihtiyaç duyacaklarını da dikkate almamız lazım. Bence Putin örneği sistemden ziyade tek adam rejimlerine yapılan yatırımların ne kadar yanlış olabileceğini herkese gösterdi. Yatırımlar sisteme mi yapılmalı, aktöre mi yapılmalı, tartışması vardı. Bunu kısmen 2017’de biz de yaptık Türkiye ölçeğinde. Sisteme değil aktöre yatırım yaptık, yani siyasal sistem değiştirdik ama siyasal sistem aktöre göre dizayn ettik… Bu mantığın yanlışlığını görüyoruz. Önümüzdeki dönemde güçlü tek adam rejimlerinin ciddi manada imaj kaybedeceği döneme giriyoruz gibi.

 

JEOPOLİTİK KIRILGANLIK, ANTİ-RUSYA DOZAJINI BELİRLİYOR

 

Türkiye’nin sistemdeki yerine dönecek olursak…

 

Mevcut Ukrayna krizinde Türkiye için birçok meydan okuma var. Her şeyden önce Ukrayna’nın kendisi Türkiye’nin önemli ticaret partneri, kuzey komşusu, güvenlik alanında önemli iş birlikleri yapılan bir ülke. Hem onun güvenliği hem de Karadeniz’in güvenliğinden dolayı önemli. Eğer Rusya, Ukrayna’yı kukla rejimle yönetecekse, Karadeniz’i büyük oranda Rus gölüne dönüştürmüş olacak demektir.  Yarın bir gün Karadeniz’de başka bir ülkeye Rusya’nın benzeri bir hamlede bulunmayacağını kim ileri sürebilir? Bu tartışma ayrıca Rusların Avrupa güvenliği ile alakalı Amerikalılarla pazarlığını da temsil ediyor. Bir de bütün bunların sonucu uluslararası düzene bakan tarafı vardı.

 

Türkiye bugüne kadar şöyle bir siyaset izledi; çok sert bir şekilde anti-Rusya olmadan Ukrayna tarafında durmaya çalıştı. Yani anti-Rusya olmadan pro-Ukrayna olmaya çalıştı. Rusya’ya karşı birçok konuda kırılganlıkları var. Türkiye ile Batı’nın ortak zemini nedir? Türkiye birçok Batı ülkesinden de önce Ukrayna’ya askeri mühimmat, drone verdi. Ukrayna’nın askeri kapasitesini tahkim eden bir rol ifa etti. İkincisi, Ankara’nın söylem dozajını arttırdığını görüyoruz. İşgal ve savaş kavramının daha bolca kullanıldığı bir noktaya geldik. Üçüncüsü boğazlar kapatıldı. Yapılış tarzı da önemliydi. Bir yönüyle Montrö’yü uyguladı diğer yönüyle de yapılış tarzına kendi yorum ve tarzını kattı. Hukukçuların da ifade ettiği gibi Türkiye, Montrö’yü sadece uygulayan ülke değil aynı zamanda onu yorumlama hürriyetine de sahip.

 

Peki Türkiye Batı’dan hangi alanlarda ayrışıyor? Birincisi, ekonomik yaptırımlara henüz katılmadı; ikincisi, hava sahasını kapatmadı. Ekonomik yaptırımlara katılmama sebebi, Türkiye’nin diğer Batı ülkelerinden daha fazla Rusya’ya karşı kırılganlıkları var. Rusya, Türkiye’ye en fazla turist gönderen ülke, ikinci en fazla enerji sağlayan ülke konumunda. Yaklaşık 34 milyar dolarlık ticaret hacmi var iki ülke arasında. Mersin’de nükleer reaktör yapıyor. Liste uzayabilir… Dolayısıyla Rusya’ya karşı ekonomik kırılganlık var. Ve ekonomik krizden geçtiğimiz süreçte bu hadise gerçekleşiyor. Son olarak da Türkiye’nin bir yaptırımlar hafızası da var. Hem Körfez Savaşı sonrası Irak hem de İran yaptırımlara maruz kaldığında Ankara da maliyet ödedi. Bunlardan Türkiye de ciddi manada etkilendi. Diğer Batı ülkelerinden farkı, Türkiye’nin ciddi anlamda jeopolitik kırılganlıkları var. Kriz, çatışma alanlarında siz Rusya ile birebir hem çalışıyor hem çatışıyorsunuz. Rusya İdlib üzerinden yüz binlerce mülteci gönderebilir. Jeopolitik kırılganlık, Türkiye’yi anti-Rusya dozajını ayarlamak zorunda bırakıyor.

 

Türkiye Rusya-Ukrayna arasında klasik bir dengeleme siyaseti izlemiyor, yani net şekilde Ukrayna tarafında. Fakat asıl meselesi Rusya karşıtlığının boyutunu ve dozajını ayarlama. Türkiye siyasetinin parametrelerini ne belirler? Birinci nokta, bu krizin ne kadar derinleşeceği. Bu Rusya için uzun erimli bir batağa mı dönüşecek yoksa belli bir süre sonra Rusya kukla bir rejim inşa etmeyi başaracak mı, yoksa Batı Rusya ile jeopolitik kapışmasını daha üst zemine mi taşıyacak? Ayrıca Türkiye ile Batı arasında son dönemlerde gerçekleşen pozisyonel yakınlaşma aktif iş birliğine dönüşecek mi? Bu noktada Amerikalıların Türkiye’nin F-16 talebini karşılayıp karşılamaması bize bir şey söyleyecek. Bu alanlar, Türkiye’nin Rusya karşıtı dozajını belirlemede ciddi etkiye sahip olacak. Yaptırımlara aktif katılmayacak ama bu yaptırımların sistemik özelliği olması sebebiyle pasif katılmak zorunda kalabilir, en azından bir kısmına.

 

Türkiye’nin uluslararası konumuna gelecek olursak, durum şu son yıllarda Türkiye dış politikasının en moda tabiriyle “stratejik dengeleme, jeopolitik dengeleme” idi. Türkiye; Batı, Rusya, Çin arasında dengeleme siyasetini gözettiğini söylüyordu. Bu kavram Batı ile Rusya arasındaki ilişkilerin savaş değil rekabet kavramı ile değerlendirildiği bir dönem için geçerliydi. Eğer konuştuğumuz şey rekabet ise gri alanda kalabiliyorsunuz, dengeleme yapabiliyorsunuz ama eğer hadise savaşa dönüşmüş ise ve siz de kurumsal olarak NATO’nun parçası iseniz, orada stratejik dengeleme siyasetinin de limitlerine geliyorsunuz. Bu siyaseti kenara bırakmak zorunda değilsiniz ama bu siyasetin kullanım değerinin, süresinin epey limitlerine geldiğini göreceksiniz. Türkiye dış politikasının bu üst çatısını oluşturan çerçeve şu anda krize girdi. Yeni dönemin, Türkiye’nin NATO kimliğini daha fazla vurguladığı, daha fazla ön plana çıkardığı bir dönem olacağı kanaatindeyim. Ama Batı ile bu yakınlaşma iş birliğine dönüşecek mi, Batılılar aktif olarak karşılıklı kanalları açacak mı; bunun da önemli olacağı kanaatindeyim. Her hâlükârda Rusya’nın uluslararası sistem içinde paryaya dönüştüğü, dışarı atıldığı bir dönemde “Rusya ile Batı’yı dengelerim siyaseti”nin kullanım değerinin limitlerine geldik. Bunun hem dış hem iç politikada sorun olacağı kanaatindeyim.

 

Son yıllarda Türkiye’de bir Avrasyacı tahayyül revaçtaydı. Kanaatimce, bu Avrasyacı tahayyülün sonuna geldik. Avrasyacı tahayyülün Türkiye’nin iç ve dış politikası için bir gelecek oryantasyonu olmayacağı üç aşağı beş yukarı bu süreçte ortaya çıktı. Bundan sonra muhtemelen Kanal İstanbul hadisesi başka çerçevede tartışılacaktır. Toplumun Kanal İstanbul hassasiyetleri, soru işaretleri artacaktır.

 

Sistemik bir meseleden bahsediyoruz. Türkiye, Batı ile ilişkilerini büyük oranda sistemik, jeopolitik başlıklar belirledi.  Biz 1856’da Paris Anlaşması’na Kırım Savaşı sonrası dahil olduk. NATO’ya Soğuk Savaş ve Sovyet tehdidinin sonucunda dahil olduk. Bugün de Türkiye-Batı ilişkilerinin geleceği Brüksel’deki bürokratlarca değil global süreçlerin bizi götürdüğü global süreçler, büyük güçler rekabeti tarafından belirlenecek.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

özgür ünlühisarcıklıoğlu

Putin ABD ve Avrupa’nın birlikte hareket edemeyeceğini, enerjide Rusya’ya bağımlı olan AB Üyeleri’nin esaslı bir karşılık veremeyeceğini, Ukrayna ordusunun Zelenski’ye karşı darbe yapacağını, Ukrayna halkının direnemeyeceğini varsaydı ve fena halde yanıldı. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı bir kilometre taşı. Soğuk Savaş sonrası dönemin sona erdiğini ve henüz tanımlayamayacağımız yeni bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz.

Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı Soğuk Savaş sonrası dönemi sona erdirirken Avrupa’yı uzun süredir içinde bulunduğu rehavetten uyandırdı. Rusya’nın harekâtı; planlama, komuta-kontrol ve ikmal alanlarında çeşitli zafiyetlerle başlarken Ukrayna hiç kimsenin beklemediği etkinlikte bir direnç sergiledi. Rusya şu ana kadar kaydadeğer bir başarı elde edemediyse de, bu durum yanıltıcı olabilir. Ortaya çıkacak siyasi ve ekonomik faturayı ödemeye hazır olduğu sürece, daha önce Grozni’de ve Halep’te örnekleri görüldüğü üzere, olağanüstü sivil kayıplara ve yıkıma yol açmak pahasına da olsa Rusya, Kiev dahil Ukrayna’nın doğusunu ve hatta gerekli görmesi durumunda Ukrayna’nın tamamını ele geçirebilir.

 

Öte yandan Rusya bu savaşı çoktan kaybetti. 2 Mart Salı günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını kınayan yasa tasarısı Türkiye dahil 141 üye devletin oyu ile kabul edilirken 35 üye devlet çekimser kaldı. Tasarıya karşı sadece Rusya’nın kendisi, Kuzey Kore, Beyaz Rusya, Suriye ve Eritre ret oyu kullandı. ABD ve AB başta olmak üzere bir çok ülke veya ülke grubu, Rusya’ya yönelik ağır yaptırımları devreye soktu. İsviçre bile dış politikasının temel direği olan tarafsızlığı bir tarafa bırakarak bu yaptırımlara katıldı. Birçok Avrupa ülkesi Ukrayna’ya yönelik askeri yardıma başladı. Kendi tarihi nedeniyle ordusunun gücünü kasıtlı olarak sınırlı tutan Almanya, savunma harcamalarını NATO’nun kabul ettiği hedefler doğrultusunda milli gelirinin %2’sinin üzerine çıkararak Avrupa’nın jeopolitik haritasına geri döndü.

 

Ukrayna’nın Milli Uyanışı

 

Hepsinden daha önemlisi Ukrayna’da bir milli uyanış yaşandı. Putin’in Ukrayna diye bir millet olmadığı, Ukrayna devletinin ise Lenin ve Stalin tarafından yaratıldığı iddiası hakaret amaçlı olsa da yakın zamana kadar Rus ve Ukrayna toplumları birbirine gerçekten çok yakındı. Ukrayna’da, özellikle Kırım ve Donbas’ta Rusça konuşan ciddi bir nüfus olmasının yanı sıra Ukraynaca konuşanların bir bölümü de Rusya’ya daha fazla sempati besliyordu. Bir anlamda bir millet-iki devlet durumu vardı. Ancak Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı bu durumu da değiştirdi ve Ukrayna kimliğini güçlendirdi.

 

Birlemiş Milletler’deki oylamanın da gösterdiği gibi Rusya, Ukrayna’ya saldırması konusunda pek kimseyi ikna edemedi, zira hiç bir geçerli gerekçesi yok. Putin’in gerekçelerinden en önemlisi Ukrayna’nın NATO üyeliğine başvurmuş olması, zaten 2008’de Gürcistan’a da aynı gerekçe ile saldırmıştı. 1991’den sonraki NATO genişlemesinin ne kadar doğru bir politika olduğu Amerika ve Avrupa’da da bir tartışma konusu ve bu tartışmanın ana hatlarına 5 Şubat 2022 tarihinde Perspektif’te yayımlanan “Batı-Rusya Gerilimi: Tarih Tekerrür mü Ediyor?” başlıklı yazımda yer vermiştim. Ancak bağımsız ve egemen birer devlet olan Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğine başvurma hakkı ve NATO Konseyi’nin de uygun görmesi durumunda onları üyeliğe kabul etme hakkının tartışılacak bir yanı yok. Nitekim Rusya’nın bağımsız ve egemen devletlerin kararları üzerinde bir veto hakkı da yok.

 

Putin’in Çekoslovakyalılaştırma Arzusu

 

Ancak belli ki Putin böyle olsun istiyor. Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nazi işgalinden “kurtardığı” ülkeler üzerinde kurduğu nüfuz alanını kendi çevresindeki ülkeler üzerinde yeniden tesis etmek istiyor. Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanından ne anladığına dair iyi bir örnek 1968 yılındaki Prag Baharı’dır. 1968 yılında Alexander Dubcek liderliğindeki Çekoslovakya Hükümeti bir dizi ekonomik ve demokratik reforma imza attı. Sovyetler Birliği bu reformlar karşılığında ağır silahlarla donatılmış 500 bin kişilik bir ordu ile Çekoslovakya’yı işgal etti ve reformlardan önceki düzeni zorla yeniden tesis etti. İşte Putin, Ukrayna’yı ve çevresindeki diğer eski Sovyet Cumhuriyetlerini Çekoslovakyalılaştırmak istiyor.

 

Putin’in bir iddiası ise Ukrayna hükümetinin Donbas bölgesinde anadili Rusça olan Ukrayna vatandaşlarına yönelik ayrımcılık yaptığı. Oysa 2014’ten beri Donbas, Rusya yanlısı ayrılıkçıların kontrolünde. Ukrayna’nın oradaki Rusça konuşan azınlığa ayrımcılık yapması şöyle dursun bir yaptırım gücü bile yok. Kaldı ki bu söylem dünyadaki barış ve istikrar adına başlı başına bir tehlike. Bu söylemi gerçek kabul edecek olsak, gücü yeten her ülke soydaşlarına sahip çıkmak iddiası ile başka bir ülkeyi işgal edebilir.

 

Putin’in bir iddiası da Ukrayna hükümetinde neo-Nazi eğilimlerinin olduğu. Her ülkede olduğu gibi Ukrayna’da da ırkçılar ve diğer marjinal gruplar var. Öte yandan Putin’in neo-Nazi eğilimleri taşıyor dediği Ukrayna hükümetinin başındaki Volodomir Zelenski, dedeleri Nazilere karşı savaşmış bir Yahudi.

 

Öte yandan kırk dereden su taşıyıp Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasını meşrulaştırmaya çalışanlar bizim ülkemizde de mevcut. Bunların bir bölümü Putin’in kleptokratik Rusya’sını Komünist Rusya’nın devamı varsayan ideolojik yaklaşımlar ve yine Soğuk Savaş dönemine dayanan ideolojik NATO karşıtlığı. Ancak bir de bunu aşan bir ABD karşıtlığı var ki bu çok daha yaygın ve derin. Kökleri de Soğuk Savaş dönemine değil, Soğuk Savaş sonrası ve özellikle 11 Eylül sonrası Amerikan dış politikasına dayanıyor. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra dünyadaki tek süper güç olarak kalan ABD kimi zaman terörle mücadele etmek, kimi zaman da demokrasi götürmek gerekçesiyle bir dizi askeri müdahalede bulundu. Bir bölümü uluslararası hukuku da göz ardı ederek yapılan bu müdahaleler büyük insan kaybına, istikrarsızlığa ve Türkiye de dahil bazı ülkeler için yeni güvenlik tehditlerine yol açtı. Bu müdahaleler ABD’ye milyarlarca dolara mal oldu, binlerce Amerikan askeri hayatını kaybetti ve ABD kalıcı bir sonuç elde edemedi. Amerika’nın askeri müdahale politikası sadece Avrupa’da değil, Amerika’da da yoğun olarak eleştirildi. ABD Başkanı Biden geçtiğimiz Ağustos’ta Afganistan’dan çekilme kararını açıklarken “Bu karar sadece Afganistan’la ilgili değildir. Başka ülkeleri yeniden şekillendirmek için gerçekleştirilen büyük askeri harekatlar döneminin sona ermesi ile ilgilidir” sözleriyle bu dönemin kapandığını ilan etti. Biden’ın sözleri ile “Başka ülkeleri yeniden şekillendirmek için gerçekleştirilen büyük askeri harekâtlar dönemi” yanlıştı ancak bu yanlış Putin’in Rusya’sının saldırganlığını meşru kılmaz.

 

Savaşlar genellikle taraflardan birisinin hesap hatası ile çıkar. Rusya, Ukrayna sınırlarına büyük bir askeri yığınak yaparken birçok kişi Ukrayna’nın hesap hatası yaptığını öne sürdü. “Komedyen” Zelenski Putin’in taleplerini göz ardı ederek halkını felakete sürüklemişti ve halkı da zaten böyle bir komedyeni seçerek başına gelecekleri hak etmişti. Ancak gelinen noktada hesap hatasını Putin’in yaptığı anlaşılıyor. Putin Afganistan’dan çekilerek “zaaf sergilemiş” Biden’ın güçlü bir liderlik sergileyemeyeceğini, birbirine karşı güvensizliği gittikçe artan ABD ve Avrupa’nın birlikte hareket edemeyeceğini, enerjide Rusya’ya bağımlı olan AB Üyeleri’nin Rusya’ya esaslı bir karşılık veremeyeceğini, Ukrayna ordusunun savaşmak yerine Zelenski’ye karşı darbe yapacağını, Ukrayna halkının da direnecek gücü kendinde bulamayacağını varsaydı ve fena halde yanıldı.

 

Ekonomik Yıpratma Savaşı

 

Bir diktatör olan Putin zayıflık gösteremez, aksi takdirde koltuğu tehlikeye girer. Dolayısıyla maliyeti ne olursa Ukrayna’ya istilasını zaferle sonuçlandırmak zorunda ve kısa vadede bunu sağlayacak askeri gücü bulunuyor. Çeçenistan Savaşı ve Suriye’deki operasyonları, hedefe ulaşmak için şehirleri ortadan kaldırmaktan ve büyük sivil kayıplara yol açmaktan çekinmeyeceğini de gösteriyor. Dolayısıyla şu andaki manzara ne olursa olsun Rusya  önümüzdeki haftalarda Kiev dahil Ukrayna’nın doğusunu ve gerekli görürse ülkenin tamamını istila ederek gücünü gösterebilir. Ancak böylece savaşın ikinci bölümü başlamış olur: Ukrayna’yı destekleyen ülkelerle Rusya arasında geçecek olan ekonomik yıpratma savaşı.

 

Rusya askeri bir dev olabilir ancak ekonomik olarak ortalama bir ülke. Geliri büyük ölçüde doğal kaynaklara dayalı Rusya’nın nüfusunun büyüklüğüne rağmen toplam milli geliri İtalya’dan düşük. ABD’nin, AB’nin ve diğer gelişmiş ülkelerin devreye soktukları yaptırımları kararlılıkla sürdürmeleri durumunda Rusya’nın ekonomisinin daha da zayıflayacağı aşikâr. Rus halkı tarihsel hafızalarının bir sonucu olarak güvenlikleri karşılığında özgürlüklerinden ve refahlarından çok ciddi taviz verebiliyorlar. Ancak kimsenin güvenliklerini tehdit etmediği de ortada. Böyle bir yıpratma savaşı Putin rejimi için hiç beklemediği büyük bir sorun haline gelebilir. Putin yönetimi bu durumun farkında olduğu için nükleer savaştan ve Üçüncü Dünya Savaşı’ndan söz ederek caydırıcılık oluşturmaya çalışıyor.

 

Denge Politikası: Nereye Kadar?

 

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması karşısında en çok gündem yaratan yaklaşımlardan birisini de Türkiye sergiledi. Soğuk Savaş sırasında bile sınırlı da olsa ekonomik işbirliğini sürdürebilen Türkiye ve Rusya, Soğuk Savaş sonrasında rekabetçi işbirliği olarak da anılan bir ilişki modeli geliştirdi. İki komşu ülke Suriye’de, Libya’da, Güney Kafkasya’da aktif çatışmaların zıt taraflarında yer aldı. 2015 yılında bir Rus keşif uçağının Türk hava sahasında düşürülmesi ve 2020 yılında Rus hava saldırısı sonucu 33 Türk askerinin şehit olması örneklerinde olduğu gibi hadiseler yaşansa da ekonomik alanda işbirliğini sürdürebildiler ve güvenlik konularında diyalog kanallarını açık tuttular. Üstüne üstlük Türkiye, müttefiklerinin kuvvetli itirazlarına rağmen yaptırımları da göze alarak Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri aldı. Türkiye’nin Rusya’ya enerji, tahıl ve turizm alanlarında değişen oranlarda bağımlılığı bulunuyor. Üstelik Türkiye’nin NATO müttefikleri ile ilişkileri problemli; ABD’nin açık, bazı Avrupa ülkelerinin örtülü yaptırımı altında bulunuyor. Böyle bir ortamda Türkiye’nin Rusya’nın karşısında pozisyon alması beklenmiyordu. Bunun içindir ki realite böyle olmasa da hâlâ Türkiye’nin Rusya ve Ukrayna arasındaki denge politikasından bahsediliyor.

 

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırıya başlamasının öncesinde Türkiye gerçekten de itidalli bir tutum sergiledi, her iki ülkeye de sağduyu çağrısı yaptı ve arabuluculuk önerdi. Öte yandan saldırı başladığı an, Cumhurbaşkanı dahil olmak üzere devlet ve hükümet yetkilileri ve Dış İşleri Bakanlığı bu durumu kabul edilemez bulduklarını açıkladılar. Ukrayna’nın başvurusu sonrasında Türkiye Montrö Sözleşmesi’nin verdiği yetki ile Boğazları savaş gemilerine kapattı. Ukrayna Türkiye’den daha önce teslim almış olduğu Bayraktar TB2 SİHA’ları (Silahlı İnsansız Hava Aracı) etkinlikle kullanıyor. Türkiye, çatışmalar devam ederken yeni SİHA teslimatı yaptı ve 2 Mart Salı günü BM’de yapılan oylamada Türkiye de Rusya’yı kınayan ülkeler arasında yer aldı. Bütün bunların yanı sıra Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş “Bizler kim tarafından yapılırsa yapılsın ve kime karşı işlenirse işlensin her türlü zulmün ve haksızlığın karşısındayız” sözleriyle Rusya’nın istilasını zulüm ve haksızlık olarak nitelemiş oldu ki şahsen bu demecin resmi politikadan bağımsız olabileceğini düşünmüyorum.

 

Öte yandan Türkiye’nin ABD ve AB’nin öncülük ettiği yaptırımlara katılmaması Batı’da eleştiri konusu oldu, olmaya da devam edecek. Türkiye’nin bu yaklaşımının dört sebebi var. Öncelikle genel olarak yaptırım politikasına sıcak bakmıyor, bu politikanın zararının yararından fazla olduğuna inanıyor. İkincisi, geçmişte Irak ve İran gibi ülkelere uygulanan yaptırımlardan büyük ekonomik zarar gördü, bunun tekrarlanmasını istemiyor. Üçüncüsü, ABD zaten tek taraflı bir kararla yaptırım uyguluyor, ancak AB de yaptırım paketini oluştururken Türkiye ile istişare etmedi, zira böyle bir mekanizma bulunmuyor. Ne kadar etkili oldu bilmem ama Türkiye’nin S-400 krizinin ve Doğu Akdeniz’deki gerilimlerin sonucu olarak ABD’nin doğrudan bazı Avrupa ülkelerinin örtülü yaptırımı altında olduğunu da unutmamak lazım.

 

Sonuç olarak Türkiye, Ukrayna ve Rusya arasında denge gözetmiyor, ancak Ukrayna’ya verdiği destek ve Rusya’ya gösterdiği tepkide kendi ulusal çıkarlarını göz ardı etmeyen dengeli ve ölçülü bir tutum takınıyor diyebiliriz ki olması gereken de bu.

 

Adı Konmamış Yeni Dönem

 

Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı öyle sıradan bir gelişme değil, bir kilometre taşı. Soğuk Savaş sonrası dönemin sona erdiğini ve henüz tanımlayamayacağımız yeni bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz. Bu yeni döneme girerken bütün ülkeler uluslararası sistemi ve bu sistem içinde kendi konumlarını yeniden gözden geçirecekler ve bu konuda Türkiye de bir istisna değil. Rusya’nın bölgede yarattığı gerilim bir yandan Türkiye’nin güvenlik kaygılarını artırırken öte yandan NATO içindeki konumunu da güçlendiriyor. Suriye ve Libya gibi geçmişte Türkiye ve diğer NATO müttefikleri arasında ihtilafa yol açan alanlarda işbirliği olanaklarını artırıyor.

 

Bu yazıyı kötümser bir ruh hali içinde yazdım ve Putin’in Rusya’sının Ukrayna’nın önemli bir bölümünü ele geçirmeden savaşı sona erdiremeyeceğini, bunun için de büyük bir yıkıma yol açacağını varsaydım ama böyle olmak zorunda değil. Umarım bu konuda da ben yanılıyorumdur ve bu savaş Ukrayna halkı ve çatışmaya katılmak zorunda olan Rus askerleri daha fazla acı çekmeden sona erer. Şartlar göz önünde bulundurulunca fazlasıyla klişe ve naifçe algılanabilir ama diplomatik çözüm için asla çok geç değildir.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.