2017 referandumuyla devreye giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi askeri yapıya ve sorumluluk mekanizmasına yapılan mevzuat değişiklikleriyle doğal bir etkileşim içine girmiş, bu değişiklikleri rotasından uzaklaştıran tesirlerde bulunmuştur. Sistemin kişiselleşme-keyfilik, güç yoğunlaşması, denetimsizlik ve  kurumsuzlaştırma (deinstutionalizasyon) gibi temel özellikleri, asker-sivil ilişkilerinde kendisini ilk andan itibaren göstermiştir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye’de asker-sivil ilişkileri bakımından nasıl bir anlam taşıyor?

 

Tarih, 15 Temmuz’u asker-sivil ilişkileri bağlamında nasıl yazacaktır bilinmez, ancak bu soru ve işaret ettiği bağlam, şu ana kadar, bu kalkışmayla ilgili en az sorulan soru, üzerinde en az durulan konu oldu. Bunun temel nedeni, şüphe yok ki, 15 Temmuz darbe girişiminin biri Gülencilere diğeri orduya ilişkin iki boyutundan birincisinin açık ara baskın olmasıdır. Diğer, ikincil bir neden ise, güncel-sıcak siyasi algıların etkisiyle ilgilidir. Darbe girişiminin arkasında yatan çatışma, getirdiği siyasallaşma, partizan ve kestirme hükümlerden ciddi araştırma ve tartışmaların imkansızlığına değin bir dizi faktör üreterek yukarıdaki soru bakımından yönlendirici ve indirgemeci bir rol oynamıştır.

 

Önce taşları yerli yerine oturtmakta fayda var.

 

I. Bir Kalkışma Olarak 15 Temmuz

 

1. Kendisine Haslık

 

Her darbe ya da darbe girişimi gibi 15 Temmuz’un da kendisine has özellikleri bulunuyor. 15 Temmuz’un niteliği, etkileri, ordu-siyaset ilişkilerine dair algılar bakımından dört kendine has özelliği öne çıkarılabilir.

 

1. 15 Temmuz kalkışması, ordunun (bütün ya da parçalı ancak kurumsal bir iddiayla) “askeri ideoloji”ye endeksli vesayetçi müdahale geleneğinin önemli ölçüde dışında yer almıştır. Darbe girişimi, asker-sivil veya “eski ve yeni siyasi elitler” ayrışmasının bir sonucu olmaktan çok, iki “sivil”-siyasi grup arasında, 2011’den o yana yaşanan büyük bir iktidar kavgasının son aşaması olarak ortaya çıkmıştır. Gülenciler mensupları vasıtasıyla orduyu sahaya sürmüş, bu durum soruların ve sorun tanımının rotasını doğal olarak darbeye değil, darbecilere çevirmiştir.

 

2. Askeri kalkışmanın yarattığı en önemli şok, Opus Dei tarzı bir örgütün kamu kurumlarını, özellikle silahlı kuvvetleri ele geçirme derinliği olmuştur. Güven ve güvenlik mekanizmasının dağılmasına, devlet aygıtının görülmemiş bir krizine yol açarken bu durum, kalkışmanın darbe-asker ilişkisi boyutunu rafa kaldırmıştır.

 

3. 15 Temmuz, ülkede bir siyasi algı sarsıntısına yol açarak, siyasi dengeler ve pozisyonları altüst etmiştir. Gülencilerin devlet içinde edindikleri güçle 2010’dan itibaren izledikleri emniyet ve yargı stratejisinin önündeki perde kademeli olarak kalkmış ve bu, kimi istisnalar dışında, tüm kesimler için geriye dönük bir okuma, düzeltme, açıklama, kurgu mekanizmasını tetiklemiştir. Zamanla 2010-2015 arası siyasi gelişmelerdeki, kumpas ve yönlendirilme boyutu ülkenin üzerine tüm ağırlığıyla çökmüş, bu çerçevede bir süre önce çatışan aktörler arasında yeni siyasi yakınlaşmalar ve ittifaklar doğmuştur.

 

4. Hem fiili düzeyde hem algı düzeyinde girişimin en önemli sonuçlarından birisi, diğer askeri darbeler ve hamlelerden farklı olarak, ordu-güç bağını değil, ordu-acz ilişkisini gündeme getirmesidir. Bu hal, asker-siyaset ilişkileri bakımından bu kuruma sızma, kullanma, zafiyeti meselesini öne çıkarmıştır.

 

Özetle 15 Temmuz’un tetiklediği kriz, devletten siyasete, toplumdan dini alana değin çok katmanlı olmuş,  bu genel kriz tablosunda “asker meselesi” bağımlı bir değişken olmanın ötesine geçmemiştir. 

 

Bu durum darbe sonrası gerek önlem siyasetinde gerek algı-siyaset ilişkisi bakımından daha belirgin hale gelecektir.

 

15 Temmuz sonrası alınan tedbirler esas olarak  (1) olağanüstü hal kararnamelerine dayanan kanuni yeni bir alt yapıyla kurumlarda tasfiye-temizlik, (2) devleti yeniden kurma, kitlesel personel alımları devletin memur yapısını yenileme olarak iki istikamette gelişti.

 

Orduya yönelik düzenlemeler, ikinci husus çerçevesinde, devletin yeniden yapılanma politikasının bir parçası olarak, 15 Temmuz tipi kullanımları engelleme mantığıyla, bu tür, en fazla askeri işlevin etkinliği  gibi tartışmalar etrafında hayata geçti.

 

Diğer taraftan, ordudaki Fethullahçı derinlik, yapılan düzenlemelerin ordu-siyaset ilişkileri bakımından “sivilleşmiş bir doku”yu ve “ideal yapı”yı hedeflediği kanısını, (kimi asker grupları dışında) gerek kamuoyu, gerek siyasi partiler, gerek basın nezdinde genel bir kabule dönüştürdü. Ordudaki çöküntü görüntüsü de buna eklenince, “darbe  girişimi ve girişim sonrası önlemler ordu-siyaset ilişkilerinin ‘sıfırlandığı’ anı, bir miladı oluşturmaktadır” fikri hızla yayıldı. Bu iklimde zaman geçtikçe, ordu-siyaset ilişkileri kritik bir tema olmaktan iyice çıktı.

 

Sonuç olarak, (muhalifi dahil olmak üzere) basın, üniversiteler, sivil örgütler darbe girişiminin asker boyutuyla, alınan yeni düzenlemelerin niteliğiyle, yeni alımların orduyu nasıl yapılandığı konusuyla ilgilenmedi.

 

2. Süreklilik

 

Bunlara rağmen darbe girişiminin ordu boyutu özellikle kimi açılardan hafifsenemez.

 

Fiili açıdan ele alındığında, 15 Temmuz ülkedeki darbeler ve darbe girişimleri zincirinin bir halkasıdır. Türkiye, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bir askeri darbe girişimi daha yaşamış, parlamentosu bombalanmış, istihbarat örgütü kuşatılmış, özel hareket merkezi vurulmuş, televizyonları basılmış, Genelkurmay Başkanı esir alınmış, 248 kişi hayatını kaybetmiş, darbe kalkışması başarının, Türkiye de felaketin eşiğinden dönmüştür.

 

Girişim, şekli olarak, ister emir-komuta mekanizması içinde yapılsın, ister bir grup subayın işi olsun, ister ordunun Kemalist müdahale geleneğine otursun, ister ideolojik bir görüş ya da örgütün orduyu araç haline getirmesini ifade etsin, ordu-siyaset, özellikle silah-siyaset ilişkileri bakımından aynı oranda önemlidir. Bu ilişkiler silahlı gücün siyaset üzerindeki etkisi ve tehdidi üzerine oturur. Bu çerçevede orduda yerleşik bir tutuma, gruplaşma risklerine, bunun fiili ve zihni imkanlarına işaret eder. 

 

15 Temmuz askeri darbe girişimi özellikle bu bakımdan diğer darbelerden ve girişimlerinden ayrılmaz. 15 Temmuz öncesi 360 olan general ve amirlerden yüzde 40’ının darbeci olmak, darbeye yakın durmak gibi gerekçelerle ordudan atıldığını dikkate alınacak olursa, korgeneral, tümamirallerin sadece bir FETÖ üyesi değil, uzun yıllar sadakat ilişkileri içinde rütbe almış bir ordu mensubu olduğu düşünülecek olursa, bu tablo daha net hale gelir. Kaldı ki, 15 Temmuz başarılı olsaydı, ülkede bir askeri idarenin nasıl kurulacağı, örneğin FETÖ ile başka gruplar arasında koalisyonun oluşup oluşmayacağı konusunda bir tahmin yürütmek mümkün değildir. Dahası o gece ordu içindeki kimi ilişkiler ve gidiş-gelişler hakkında da henüz tam bir açıklık bulunmuyor.

 

Darbenin askeri boyutuna gönderme yapan diğer açılar, sırasıyla, 15 Temmuz müdahale tarzının ordudaki iç siyasallaşma belleğine katkısı ve asker-sivil ilişkilerinin yeniden yapılanmasıyla ve bunun yeni siyasi rejimin girdileri etrafında uygulama safhasıyla ilgilidir. Bunları aşağıda, 15 Temmuz’un asker-sivil ilişkilerine etkisi başlığı altında ele alacağız.

 

 II. 15 Temmuz’un Asker-Sivil İlişkilerine Etkisi

 

Belirttiğimiz üzere bu başlık altında üç ayrı husus öne çıkmaktadır. (1) Darbe tarzında geri dönüş ve muhtemel etkileri, (2) 15 Temmuz sonrası ordunun kurumsal yapılanması ve asker sivil ilişkilerine dair yeni düzenlemeler, (3) Ordu bünyesinin yenilenmesi ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin çerçevesinde yeni sivil-asker ilişkileri düzenin pratik sonuçları ve son görünümü.

 

1. Ordu İçi Siyaset Belleği

 

Ordunun kullanılması ve orduya sızılması bir darbe girişimi olma bakımından, 15 Temmuz’un, Türkiye’deki vesayetçi müdahale geleneğine, hem yeni bir unsur eklediği hem de bir geri dönüşü ifade ettiği söylenebilir. Yeni unsur, ordunun kendi dışından bir örgüt tarafından bir araç olarak kullanılmasıdır.

 

Geri dönüş ise darbeye kalkışma tarzının işaret ettiği daha ciddi bir durumdur. 1960 askeri müdahalesi sonrası ordunun siyasete dair tutumu ve yapılanması iki istikamette gelişmişti. İlk istikamet, askeri alanın sivil-siyasi alan karşısında  mevzuat vesilesiyle sistematik genişlemesiydi. İkinci istikamet ise ordunun bütünlüğü korumak ve siyasi etkinliği arttırmak gerekçesiyle siyasi işlevin kurumsal kuşatıcılığı ve niteliğinin geliştirilmesiydi. Askerin her düzeyde siyasi müdahalesi vesayet mekanizmasına, dolayısıyla emir-komuta zincirine bağlanması hedeflenmişti. Bu hassasiyet ordu bakımından en kritik hususlardan birisi kabul edilmiş ve inşası ve yerleşmesi zaman almıştı. Bu mekanizma alt kademelerden komuta kademesine yönelen beklentiyle, vesayet dozunu da artırmıştı. Kimi asker grupları tarafından başlatılan 27 Mayıs 1960, 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1962, 9 Mart 1971 girişimleri defteri bu çerçevede 12 Mart 1971 muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesiyle kapanmıştı.

 

15 Temmuz eski parçalı müdahale tarzına, iç siyasallaşmaya ve ayrışma-çatışmalara geri dönüşü ifade eder. Bu özelliğiyle Fethullahçı parantezinde ele alınıp geçiştirilmesi doğru değildir. Kaldı ki bu parantez dahilinde bile mevcudun üçte birini oluşturan cemaat mensubu generaller dikkate alındığı zaman, asker rolü-kimliği ile örgüt mensubu rolünün yan yana ve iç içe yaşadığını göz ardı etmemek gerekir. Bu durum, kendi başına ve ileriye yönelik olarak kritik önemdedir. Ordu içi gruplaşma ve siyasallaşmanın zeminini, imkanlarını, 15 Temmuz yapılanmasının ordu üzerindeki etkilerini, koşullar oluşup, kimi bilgilere ulaşıldığında özellikle ve dikkatle incelemek gerekir.

 

2. Kurumsal Boyut: Demokratikleşme

 

Türkiye’nin uzun yıllar, kuruluş döneminde her askeri müdahaleyle pekişen askeri bir vesayet düzenine sahip olduğu malum. Bu düzen, ordunun mali, idari (siyasi), yargısal ve askeri bakımlardan bağımsız ve denetime kapalı, buna karşın formel (mevzuat) ve enformel (çıkış ve müdahaleler) imkanlarla denetleyici olduğu, siyasi yetkilerine rağmen siyasi sorumluluktan muaf bulunduğu bir ilişki düzeni olarak tanımlanabilir.  

 

Buna karşın ülke silahlı kuvvetlerinin demokratik denetimi, demokrasinin önkoşullardan birisi olarak (NATO ve AB genel ilkeleri) kabul edilmekte, Türkiye’nin yakınından bile geçmediği şu üç esas üzerine oturmaktaydı:

 

1. Siyasi otoriteye tam bağımlılık ve bu çerçevede demokratik denetim;

 

2. Ordu içinde aşırı merkezileşme ve güç birikimi oluşmasını engelleyen bir teşkilat yapılanmasıyla, askeri faaliyet ve kararların, sivil makamların aktif katılımı üzerinden düzenli denetimi;

 

3. Askeri harcamalar, mallar, alımlar üzerinde parlamentonun da devrede olduğu etkin siyasi ve sivil denetim.

 

Türkiye’de askeri vesayet yapısına dair ilk kırılma, demokratik denetime doğru ilk adım 2003’te atılmış, bunlar 2013 yılına kadar çeşitli vesilelerle sürmüştü. Bu çerçevede, MGK yasasının ve yapısının değiştirilmesi, MGK Gizli yönetmeliğinin kaldırılması (2003) ve EMASYA Protokolünün ilgasıyla (2010) askeri otoritenin hükümet üstü kimi icraî yetkileri kaldırıldı. Sayıştay Kanunu’nda yapılan değişikliklerle (2003 ve 2011) askeri harcamalar ve mallar üzerinde sınırlı da olsa denetim yolu açıldı. Bu istikamette denetim harici kalan ordunun yoğun olarak kullandığı bütçe dışı fonlar kaldırıldı. Ordunun kuvvetli bir özerklik kaynağı olan Yüksek Askeri Şûra kararları yargı denetimine açıldı (2010). İç Hizmet Kanunu’ndaki askerlik tanımı değişti ve ordunun göreviyle ilgili Cumhuriyeti koruma ve kollama ibaresi kaldırıldı (2013).

 

Bu adımlar atıldıkları dönemde birer küçük devrim niteliği taşımakla birlikte, yukarıda belirtilen evrensel stardartlara göre oldukça geride olup Türkiye’deki askeri vesayet düzenini kırmak yetersizdi. Nitekim sürdürülmediler ve parçalı oldular. Genelkurmay Başkanını sorumluluk mekanizması, ordu içi merkezileşme, idari denetimi yokluğu, Yüksek Askeri İrade Mahkemesi’nin varlığı gibi vesayet düzeninin diğer kurucu ayakları oldukları yerde kaldı.

 

15 Temmuz darbe girişimi sonrası, ordu teşkilatı ve yetki-sorumluluk mekanizmalarında yapılan düzenlemeler, önemli bir yönüyle, AK Parti’nin 2003-2013 arası “sivilleşme” istikametinde attığı, ancak kısa ve eksik kalmış adımları tamamlayıcısı ve devamı olarak yorumlanabilir.

 

Bu adımlar, aşırı merkezi askeri kurumu ve gücü, işleyiş, sorumluluk ve denetim açısından parçalara ayırmış, diğer ifadeyle askeri gücü tek elde toplayan modeli yürürlükten kaldırmış, sivil otoritenin kararlara etkin katılımı ön görmüş, mali, idari, askeri denetim mekanizmalarını demokratik ilke ayakları üzerine oturmuştur.

 

Bu çerçevede, siyasi bağımlılık, gücün bölünmesi, karar mercilerinin sivilleştirilmesi, işleyişin denetimi bakımından atılan adımlar şunlar oldu: Siyasi iktidarın Genelkurmay Başkanı seçimindeki tercihlerini sınırlayan kurallar kaldırıldı. Genelkurmay Başkanı ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları Milli Savunma Bakanına ayrı ayrı bağlı ve sorumlu kılındı. Genelkurmay Başkanlığı ile Kuvvet Komutanlıklarının teşkilatı Milli Savunma Bakanlığına bağlandı. Kuvvet komutanlarını belirleme, subay sınıflarını tanımlama, general-amiral kadrolarının miktarına karar verme, üyeleri itibariyle sivil ağırlık getirilen Yüksek Askerî Şûra’nın yeri, zamanı ve gündemini önerme, rütbe terfilerine onay verme konularında karar merci Milli Savunma Bakanı oldu. Subay ve astsubay atamalarının Kuvvet Komutanlıklarının teklifi üzerine Milli Savunma Bakanı’nın onayı ile yapılması usulü getirildi. Kurmay subay yetiştiren harp akademileri ve askeri liseler kapatıldı. Harp okulları sivil bir üniversite bünyesinde toplandı. Askeri okullara giriş tüm liselere açıldı.

 

Bunun yanında, şu adımlarla da askeri alan ve sivil hukuki denetime açıldı doğal sınırlarına çekildi: Jandarma Genel Komutanlığı ordu bünyesinden, komutanı MGK’dan çıkarıldı. Milli Savunma Bakanlığı karargahı kaldırıldı ve sivilleştirildi. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve Askeri Yargıtay uygulamasına son verildi. TSK bünyesindeki askeri sağlık kurumları Sağlık Bakanlığı’na, askeri tersane ve fabrikalar Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı. Büyük şehirlerin içerisinde konuşlu kışlalar şehir dışına çıkartıldı.

 

Yerleşik ordu yapılanması ve ideolojisinin kurucu öğelerini bir anda darmadağın eden bu hamleler, 15 Temmuz askeri darbe girişimine verilen siyasi tepkiyi ifade ettikleri kadar, muhtemel yeni darbelere yönelik önlem arayışı olarak da tanımlandılar.

 

3.Demokratikleşmenin Sınırları: Yeni Girdiler ve Uygulama

 

Kağıt üzerinde ve ilkesel olarak şeffaflık taleplerine ve demokratik şablona uygun bu düzenlemeler, “uygulamada nasıl bir yön ve biçim almıştır” sorusu, asker-sivil ilişkilerinin istikameti bakımından, en az o düzenlemeler kadar önemlidir.

 

Bu bakımdan elimizde iki önemli girdi bulunuyor: İlk girdi, askeri personele yönelik yoğun tasfiyeler, yeni alımlar ve buna ilişkin buna ilişkin stratejiler etrafında ordu efektifinin yapılanmasıyla ilgilidir. İkinci girdi ise yeni asker-sivil düzeninin 2017 Ocak sonu itibariyle devreye giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile ne tür etkileşim içine girdiği ve uygulamada ne tür bir istikamet kazandığıyla ilişkindir.

 

3/A. Ordunun Yenilenen Bünyesi: Tasfiyeler ve Yeni Alımlar

 

Darbe girişimi sonrası yapılan tasfiyeler, onu takip eden yeni personel alımları, alım yöntemleri de dahil olmak üzere nasıl bir ordu bünyesi yarattı? Siyasallaşmanın gölgesindeki bir ordu için bu, şüphesiz önemli bir sorudur ve asker-sivil ilişkilerinin kritik bir boyutuna işaret eder.

 

Buna dair elimizde ne tür veriler var?

 

15 Temmuz sonrası asker-sivil ilişkilerinin demokratikleşmesinde ilk sınır burada karşımıza çıkıyor. Ordu effektifi, subay niteliği, tasfiye edilen ve alınan personel sayısıyla ilgili bakanlık, genelkurmay ve kuvvet komuntalığı sitelerinde, yayınlarında kamuoyuna yönelik hiç bir bilgi bulunmuyor. Yılda bir kaç kez, biri bütçe görüşmelerinde olmak üzere Savunma Bakanı ve (Jandarmayla ilgili) İçişleri Bakanının (özellikle tasfiyeler konusunda) sözlü olarak yaptığı açıklamalarla yetiniliyor. Bu bakımdan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, ordu mevcudunun düzenli olarak açıklandığı 15 Temmuz öncesi döneme göre daha kapalı evrede olduğu söylenebilir.

 

2020 Haziran’ında Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar (jandarma hariç) ordudan ihraç rakamını 19 bin 583 olarak veriyordu. Buna, 4 bin 156 personel hakkındaki soruşturmanın sürdüğü bilgisini de ekliyordu.

 

Bu açık nasıl kapatıldı?

 

Ordu  bünyesi bakımdan sorulması gereken ilk soru, kuruma kaç yeni personel alındığıdır. Milli Savunma Bakanı Akar’ın bütçe konuşmasında verdiği bilgilere göre 2019 başında bu rakam 51.144’dir. Tasfiye edilen asker sayısının iki katını ifade eden bu rakam, ordu mevcudu bakımından önemli bir miktardır.  

 

O zaman şu ikinci soru daha da önem kazanır: 50.000’i aşkın (profesyonel) asker nereden temin edilmiştir?

 

2019 başını esas alan verilerle[1] yanıtlayalım. Eski Savunma Bakanı Canikli’nin verdiği bilgilere göre (2017 ve 2018 yıllarında) 14.816 subay-astsubay dış kaynaktan karşılandı. Bunlara (2018’de) yeni açılan Milli Savunma Üniversitesi’den mezun 5.333 subay-astsubay eklenirse, alınan toplam subay-astsubay rakamı 20.000 civarındadır. Diğer 30.000 kişi ise ezici çoğunlukla, uzman ve sözleşmeli personel olarak alınan gönüllülerdir.

 

Peki, bu yeni personel kimdir, nasıl, hangi çerçevede alınmıştır?

 

Bakan açıklamalarına göre dış kaynaktan karşılanan, herhangi bir üniversite mezunu subay ve astsubaylar sınav, güvenlik soruşturması (ideolojik aşama), mülakat (sadakat aşaması) sonrası, sadece 6 aylık kursla nasb edilmişler ve göreve başlamışlardır. Milli Savunma Üniversitesi’nden mezun olanlar da sadece 2 yıllık hızlandırılmış eğitimle mezun olmuşlardır. Gönüllüler de benzer bir süreçle orduya katılmışlardır.

 

Bu verilerden hareketle orduya katılan asker dokusuyla ilgili şu sonuçlara varmak mümkündür.

 

1) Yeni personel herhangi bir askeri kurum kültürünü yeteri kadar almamıştır.

 

2)  Subay kalitesinde eğitim süresine dayalı bir kalite düşüklüğü önemli bir varsayımdır.

 

3) Hızlı devşirme yöntemlerinin ürettiği kalitede ve kurumsal kültürde düşüş ile farklı eğilimlerden siyasallaşma/gruplaşma riskinde artış arasında doğru orantı varsayımı diğer önemli bir konudur.

 

4) Bu rakamlara göre 2016 öncesine oranla ordudaki subay-astsubay oranı sözleşmeliler ve uzmanlar karşısında yüzde 60’tan yüzde 40’a düşmüştür. Bu yapısal değişiklik, profesyonelleşme iddiası yanında ortalama asker profilini değiştirmiştir. Bu, orduda muhtemel siyasallaşma halinde yeni siyasi kanallar üretebilecek bir durumdur.

 

Siyaset-ordu ilişkileri bakımından, bir diğer sorun, kitlesel tasfiyeler sonrası teğmen olarak göreve başlayan büyük bir kitle dikkate alınırsa, ileride alt rütbelerde şişme olmaması için Milli Savunma Bakanına, rütbe bekleme süresini dikkate almadan terfi yetkisi verilmesi olmuştur. Bu yetki, terfilerde siyaset kriterini bu kez siyasi iktidar merkezli devreye sokma riski taşımaktadır.

 

Özetlersek, 15 Temmuz sonrası oluşan askeri dokudaki subay kalitesi ve kurumsal kültür eksiklikleri gerek ordu içindeki muhtemel siyasi eğilimler, bakanda toplanan, dağıtılmamış yetki tablosu, ordunun siyasi işlevi ya da siyasi kullanımı açısından endişeler yaratabilecek yönler içermektedir.

 

Ordu bünyesinde yaşanan bu değişim asker profili ve zihniyeti üzerideki etkileriyle 15 Temmuz’un önemli sonuçlarından birisidir ve asker-sivil ilişkisi değerlendirmelerinde (mevzuat yanında) dikkate alınması önemli ve fiili bir öğedir.

 

3/B. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Asker Meselesi

 

2017 referandumuyla devreye giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin asker-sivil ilişkileri üzerine demokratik ilkeler bakımından olumsuz etkileri olmuştur. Bu sistem askeri yapıya ve sorumluluk mekanizmasına yapılan mevzuat değişiklikleriyle doğal bir etkileşim içine girmiş, bu değişiklikleri rotasından uzaklaştıran tesirlerde bulunmuştur.  Somut bir ifadeyle, Cumhurbaşkalığı Hükümet Sisteminin kişişelleşme-keyfilik, güç yoğunlaşması, denetimsizlik ve  kurumsuzlaştırma (deinstutionalizasyon) gibi temel özellikleri, asker-sivil ilişkilerinde kendisini ilk andan itibaren göstermiştir.

 

Bu açıdan şu üç gelişmenin altını çizmek gerekir.

 

1. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin devreye girmesiyle birlikte, Başkan-bakan ilişkisinden hareketle Milli Savunma Bakanlığı’dan çok Milli Savunma Bakanı’nın şahsını öne çıkaran bir uygulama modeli gelişmiştir. Diğer bir deyişle, sivil-asker ilişkileri kurumsal olmaktan uzaklaşmış Cumhurbaşkanı-bakan arasında kişiye endeksli bir bağımlılık ve sadakat ilişkisi görüntüsü almıştır.

 

2. Kağıt üzerinde asker-sivil ilişkileri demokratik denetim ve yapılanma kurallarına uygun görünmekle birlikte, yeni siyasal düzenin sivilleşmeyi yetki mekanizmasına dokunmadan, sıradan bir yetki devri görüntüsüne soktuğu söylenebilir. Mevzuat değişikliklerinin öngördüğü yetki dağıtımı mekanizması hayata geçmemiş, yetkiler bakanlık düzeyinde kişiye bağlı olarak merkezileştirilmiştir. Yetki toplulaşması bakan nezdinde devam etmiştir.

 

3. Bakanlık ve komutanlık fiilen aynı kişi uhdesinde birleştirilerek, bakanlık bakan üzerinden ordunun parçası kılınarak, sivil denetim ve idare adı altında yeni tip bir “merkezileşme” görüntüsü ortaya çıkmıştır. Zaman zaman “ordu mu bakanlığın parçası, bakanlık mı ordunun” sorusunu akla getirecek bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bakan sadakat bağını kurarak, sivil otorite kadar, belki ondan daha çok, eski Genelkurmay Başkanı vasfıyla, orduyu temsil etmekte, hem icra hem denetim makamı olarak dolaylı bir sorumsuz konuma işaret etmektedir. Nitekim Akar, denetleyici ve düzenleyici bir bakanlık işlevi görmekten çok bir ordunun komutanı gibi davranmakta, dış operasyonlar dahil olmak üzere askeri icrayı mikro bir işletmecilikle yönetmektedir.

 

Bu durumun, Kurtuluş Savaşı sırasındaki ve Cumhuriyetin II. Dünya savaşına kadar olan dönemde benimsediği asker-sivil ilişkisi modellerini akla getirdiği söylenebilir. 1920-1924 arası dönemde, olağanüstü koşullar gerekçesiyle, Genelkurmay Başkanı asker üniforması ve statüsüyle bakanlar kurulunun üyesiydi. 1924-1944 arasında ise Genelkurmay Başkanı (Fevzi Çakmak) kabine dışında kalacak, ancak 1924 yasasıyla gerekli gördüğü her konuda bakanlıklara müdahale etme yetkisiyle bakanlıklar üstü bir konumda (fiili bakan üstü bakan-resmen Genelkurmay Başkanı) bulunacaktı.  Yasa başkanlığı değil başkanı, kurumu değil kişiyi öne çıkarırdı. İlişkisi doğrudan (o dönem sorumsuz) Cumhurbaşkanıyla ve sadakat ilkesine göre olurdu.

 

Bu tablo, kişiler arası bağlar üzerinden yürütülen siyasayı ciddi olarak düşündürmekte, bu oranda yarına yönelik olarak ordunun demokratik denetimi ve hukuk devleti ilkeleri etrafından kurumlaşması sorularını ortaya koymaktadır.

 

Sonuç olarak; 15 Temmuz asker-sivil ilişkileri yansımasının serancamı ana hatlarıyla ve bugün itibariyle böyledir. Düne oranla ileri ve geri adım ve durumları aynı anda içermekte, yapılan yasal değişikliklere ve formel demokratik bir görüntüye rağmen ordunun siyasetten uzaklaştığına dair açık veriler sunmamaktadır. Mevcut konjontürde, yeni iktidar bloğu olarak tanımlanan “AK Parti-MHP-devlet (asker)” üçlüsü, ordunun ve bakanın konumu bu zeminde düşünmeyi de gerektirmektedir.

 

__

[1] Bu bilgiler, 15 Temmuz 2016 öncesine mevcut tabloları, Devlet Personel Başkanlığı’nın kısmi verileri, bakanların bütçe görüşmeleri sırasında sunduğu rakamlardan oluşan, yürütmüş olduğum bir çalışmaya dayanmaktadır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Türkiye’nin dış politikası, statükocu ve hiçbir şeye karışmama üzerine kurulu korumacı politikadan her şeye iktidarın kişisel önceliklerine göre ani müdahaleye savrulan güvenlikçi bir yaklaşıma esir oldu. Bunun gerçekleşmesinde de 15 Temmuz, gerek geleneksel ittifak ülkelerinin seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı dolayısıyla Türkiye’yi yalnız bırakması nedeniyle, gerek sonrasında Erdoğan’ın kişisel bekası için güç temerküzüne zemin hazırlaması ile gerekse de içerde oluşan ittifakları ve kurumsuzlaşma süreçlerini tetiklemesi ile büyük rol oynadı.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’de hayatın her alanını derinden sarstı. Kısa ve orta dönemli etkilediği alanların başında ise hiç şüphesiz Türkiye’nin dış politika öncelikleri, tehdit algısı, ittifak haritaları ve jeopolitik konumlanması geldi.

 

Darbe girişimi sonrası dış politikanın nasıl şekillendiğini anlamak için 15 Temmuz gecesi yaşananları ve diğer ülkelerin tavırlarını, darbenin arkasındaki güç(ler) hakkındaki genel kanaati, Erdoğan’ın artık ülkenin geleceğinden ayrı görmediği kendi bekasına ilişkin endişelerini, 15 Temmuz sonrası iktidar yani Erdoğan çevresinde gerçekleşen güç temerküzünün dış politika yapım sürecine etkilerini ve buna bağlı olarak gerçekleşen kurumsal hafızanın ve kapasitenin zayıflamasının yansımalarını ele almak gerekiyor.

 

Darbe Gecesi Sessiz Bekleyenler

 

15 Temmuz gecesi üzerinde Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçakları başkent Ankara ve İstanbul üzerinde alçak uçuş yapmaya başladığında bırakın yurtdışındaki aktörleri konunun birinci muhatapları bile tam olarak ne olduğunu fark etmekte zorlandılar. Haliyle yabancı ülkeler için de ilk anda tepki göstermek kolay olmadı. Ama dış politika ile ilgilenen, yolu kazara hariciye koridorlarından geçen herkes diplomasinin 7/24 işleyen bir mekanizma olduğunu bilir. Bazı olayları, konuları algılamak kimi zaman vakit alır ama Türkiye gibi bir ülkede yaşanan böylesi olağanüstü bir konu üçüncü taraflara çok da fazla bahane alanı bırakmıyordu.

 

Ankara kendi derdine düşmüş ve sabaha kimin sağ çıkacağı, mührün kimin elinde olacağı hala belirsizken aslında merakla beklenen ABD’nin ne diyeceği idi. Yaşananların açık bir askeri darbe girişimi olduğu netleştiğinde ABD, tam da gün ortasında herkesin ayakta olduğu bir saatte tepki göstermek ve karar almak için en uygun zaman dilimindeydi. ABD, Türkiye’deki darbeler tarihini bilenlerin ‘acaba bu sefer farklı olur mu?’ beklentilerini boşa çıkardı. Türkiye’nin Amerikan yönetiminden açıkça destek açıklaması istemesine rağmen ilk konuşan Dışişleri Bakanı John Kerry “Türkiye’de istikrar ve devamlılık umuyorum.” demenin ötesine geçmek için fotoğrafın netleşmesini bekledi. Obama’nın açıkça destek vermesi için ise neredeyse 24 saat geçmesi gerekti.

 

Cumhuriyet dönemindeki bütün darbelerin arkasında duran, kimi zaman darbe sonrası ordunun maddi sorunlarını çözen, kimi zaman ‘bizim çocuklar başardı’ diyerek doğrudan sahiplenen ve darbeler üzerinden Türkiye’nin uluslararası sistem içindeki konumunu belirleyen ABD’nin darbenin arkasındaki isme ev sahipliği yapması, darbenin uygulayıcılarının 15 Temmuz’dan hemen önce dikkat çekici bir şekilde ABD’ye seri ziyaretler gerçekleştirmesi istihbari notlara gerek bırakmayacak kadar hem devlet kademelerinde hem de Türk insanının zihninde Amerika’yı konumlandırmaya yetti.

 

ABD’nin bu açık tavrı ya da demokrasi yanında tavır almaması, Erdoğan ve çevresinin zihninde de ayakta kalmak için nasıl bir ittifak haritası kurgulaması gerektiğini netleştirdi. Zaten kendi içinde kırılgan olan ve yönsüzlüğü nedeniyle hiçbir üyesini motive etmeyen Atlantik İttifakı, Ankara için daha da sorgulanır olmaya başladı.

 

Washington’ın bu tutumuna karşı Putin’in Erdoğan lehine kesin tavrı ileriye dönük tutum belirlemeye çalışan Ankara’ya takip edilecek yolu da gösterdi. Putin ile Erdoğan arasındaki ilişki en önemli meyvesini belki de 15 Temmuz gecesi verdi. Elbette Rusya Devlet Başkanı Putin’in 15 Temmuz sonrası Erdoğan’ı arayan ilk dünya liderlerinden olmasının ardında kişisel hukuku aşan bir ilişkiye ve çıkarlara sahip çıkma önceliği vardı. Rusya’nın o geceki tutumu Batı’nın ahlaki ve stratejik körlüğünün karşısında geleceğe dönük önemli bir stratejik hamleyi temsil ediyordu. Zaten Moskova bu stratejik hamlenin meyvelerini de çok geçmeden toplamaya başladı.

 

Post-Darbeyi Hazırlayan Darbe Gecesi

 

15 Temmuz gecesi yaşananlar çok da bilinmeyen gelişmeler değil. Ancak bu kadar uzun değerlendirme ihtiyacının sebebi o gecenin psikolojisinin icra ettiği kurucu fonksiyon. 15 Temmuz gecesi yaşananlar Türkiye’nin dış politika yönelimi üzerinde en önemli etkiyi yapan dönüm noktalarında birini temsil ediyor. Darbe girişimi Erdoğan’a iktidarını sağlamlaştırmak için kime, kimlere güvenebileceği konusunda net bir mesaj verdi. Türkiye ile Batı arasında siyasal başlıklar üzerinden açılan makasa psikolojik bir bariyer de eşlik etmeye başladı.

 

Türkiye’nin darbe sonrası tercihlerindeki evirilme için takvime bakmak da yeterli ipucu veriyor. Her ne kadar Türkiye’nin hava savunma sistemi görüşmeleri uzun zamandır devam ediyorsa da S-400’lerin alımına ilişkin görüşmelerin başlama tarihi Kasım 2016, yani darbe girişiminden sadece 4 ay sonra idi.

 

Suriye’de ABD’nin Türkiye’nin güvenlik endişelerine gözünü kapatmasının ve IŞİD dışında Suriye ile ilgilenmeme tavrının tetiklediği Rusya yakınlaşmasının mihenk taşı Astana sürecinin temeli de 2017 başında atıldı. Kaldı ki Türkiye’nin Rusya’nın onayı ile Suriye’deki ilk geniş kapsamlı sınır ötesi operasyonu olan Fırat Kalkanı da darbe girişiminden neredeyse bir ay sonra gerçekleşti. 15 Temmuz’u takip eden 3 yıl içinde ise Erdoğan ve Putin 24 kez yüz yüze 45 defa telefonla olmak üzere 69 kez görüştüler. Elbette bunlar resmi kayda giren temaslar olup dolaylı mesaj trafiklerini içermiyor.

 

Erdoğan’ın içerde kendine seçtiği yeni koalisyon ortaklarının da Rusya ve Çin eksenli olmasında bu jeopolitik eksen tercihinin etkisi yadsınamaz. Aslında hangisinin diğerini öncelediği de ayrı bir tartışma konusu.

 

İçerde Güç Temerküzü ve Tehdit Algısının Dış Politikayı Esir Alması

 

Dış politika tercihlerini yapısal olarak etkileyen ikinci dinamik ise Türkiye’nin içinden geçtiği süreçte Erdoğan çevresinde gücün toplanması ve Cumhurbaşkanının içerde kurduğu ittifaklar oldu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin parti-içi muhalefetin güçlenmesi karşısında kendi partisini ve konumunu korumak için yapabileceği en akıllı hareket Erdoğan ile bir ittifaka girmekti. 17-25 Aralık sürecinde olduğu gibi dönemsel Erdoğan düşmanlığı üzerinden yolları kesişse de FETÖ ile yıldızının temelde barışmamış olması Erdoğan ile ittifakını kolaylaştırdı.

 

15 Temmuz kendisinden önceki tüm tavırların resetlenebileceği bir zemin inşa etti. AK Parti-MHP ittifakına seçimlerde aldığı oy ile hiç uyumlu olmayan bir etki gücüne sahip ya da en azından bu algıyı başarıyla kuran Doğu Perinçek’in katılması Ankara’nın bundan sonraki dış politika yöneliminin de ipuçlarını veriyordu. Her iki partinin de korumacı, içe kapanma yanlısı, Batı ve özellikle Amerika karşıtı, özellikle Perinçek’in Rusya ve Çin eksenli Avrasya algısı Erdoğan’ın kendi iktidarı için öngördüğü konjonktürel beka öncelikleri ile üst üste çakışıyordu. Dolayısıyla 15 Temmuz gecesinin yarattığı siyasal psikolojiye ideolojik ve siyasal bir elbisenin geçirilmesi çok zaman almadı. Bu siyasal-ideolojik konumlanmanın merkezinde milliyetçi-ulusalcılık var oldu. Bunun dış politikada yansıması Batı karşıtlığı ile Rusya ve Çin’e yakınlaşma şeklinde tezahür etti. Tabii ki bütün bunlarla paralel ilerleyen iktidarın şahsileşmesi süreci son derece hızlandı.

 

Dış politika karar alma süreçlerinin tümüyle Cumhurbaşkanlığı’na endekslenmesi hem tepkiselliği artırdı hem de dış politikanın ihtiyacı olan çok boyutlu bakış açısını sınırlandırdı. Artık tüm ülkelerle ilişkiler Erdoğan iktidarının kalıcılığına getireceği fayda/zarar prizmasından algılanmaya başlandı. 16 Nisan 2017 referandumundan önce Hollanda’da yaklaşan seçimler nedeniyle Türkiye’nin kampanya programını bir hafta ertelemesi talebinin reddedilmesinin tek nedeni bu ülke ile yaşanacak gerilimin referandum sonuçlarına muhtemel olumlu katkısı idi. Bu amaçla Türkiye’nin bir bakanının korumalarının hakarete varan bir tavırla derdest edilmeleri, araçlarının çekicilere yüklenmesi sadece içeriye muhtemel yansımaları açısından anlamlıydı.

 

Nitekim 16 Nisan referandumunda son 15 gün içerisinde özellikle Avrupa ülkeleri ile yaşanan diplomatik gerilim sonuç üzerinde belirleyici bir etkide bulundu. Yurtdışındaki oy kullanma sürecinde hem katılımın artması hem de evet oylarının yurtiçi oyların çok üzerinde olmasında bu diplomatik gerilim stratejisi rol oynadı. Son tahlilde Hollanda ile ilişkiler de bir süre sonra düzeldi ve büyükelçiliğe  15 Temmuz darbesinin kilit isimlerinden Mehmet Dişli’nin kardeşi Şaban Dişli atandı. Uzun vadede yaşananların Türkiye’nin algısına etkisi ve süreç içerisindeki ekonomik kayıp ise Erdoğan açısından ihmal edilebilir bir unsur olarak görüldü. 

 

15 Temmuz sonrası siyasi ittifak haritasının Türkiye’nin dış politika ittifaklarına yansımasının en belirgin başlıklarından biri ise Kürt meselesinde yaşandı. ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından gerilimli başlayan Erbil ilişkileri bir süre sonra Ankara için en vazgeçilmez unsurlardan biri haline gelmişti. Aynı anda hem Washington hem Bağdat’ı by-pass eden bir enerji anlaşmasına kadar uzanan ilişkiler darbe girişimi sonrası güvenlik önceliklerinin ve MHP ile ittifakın kurbanı oldu.

 

Bir dönemin önemli ortaklarından Neçirvan Barzani uzun süre Ankara’ya ayak basamadı. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bayrağına dair MHP kadrolarındaki fobi Celal Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanı olarak Ankara’da ağırlanması ile aşılan korkulara Türkiye’yi geri götürdü.

 

Darbe sonrası psikolojinin Avrupa ile ilişkilere de maliyeti oldu. Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığında son noktasına kadar getirilen vizesiz Avrupa hayali; Avrupa’nın darbe girişimine karşı sessizliği, FETÖ mensuplarının Avrupa’da güvence bulması ve milliyetçi-ulusalcı ittifak dinamiklerine takıldı. Türkiye hem mülteci anlaşması ile üstüne düşenleri yapmış hem de karşılığında alması gereken en önemli karşılığı alamamış oldu. Kaldı ki içerde konsolidasyon ve güvenlik sağlamanın yolu Avrupa’ya isteyenin vizesiz gidebilmesinden değil bilakis içerde kalmasından geçiyordu. Seyahat, ifade, örgütlenme özgürlükleri de darbe sonrası iktidarını güvence altına almak zorunda olan ve tam da bu özgürlükleri kendine paravan yaparak birçok alana sızmayı başarmış bir örgütle mücadelede etmesi gereken yönetim için ayak bağından başka bir şey değildi.

 

Sanki dış politikada bir el sürekli olarak CTRL-Z tuşuna basıp birçok adımı geri alıyordu.

 

Libya politikası bu güç temerküzünün ve hızlı karar alma sürecinin istisnalarından olarak görülebilir. Tümüyle bambaşka bir süreç işlemiş olmasa da konu ile ilgili özellikle Dışişleri Bakanlığı’nın Ankara’nın tezlerini anlatırken ne kadar öne çıktığına, yayınlanan teknik haritalara, geliştirilen söylemlere bakıldığında Libya konusunda anlık ve kişisel kararlardan daha ziyade Türkiye’nin jeopolitik önceliklerinin rol oynadığı görülebilir. Bu da her ne kadar kutsallaştırılarak hatadan münezzeh ve la-yüs’el bir olgu haline getirilmek istense de devlet aklının, yani nihai karar verici siyasi iradenin önüne kurumsal mekanizmalar tarafından getirilen seçeneklerin iktidarı iradesi ve tercihi ile rasyonel bir çerçeve içerisinde uygulanmasının önemini gösteriyor.

 

Operasyonlarla Toparlanan Ordu, Orduya Endekslenen Diplomasi

 

Dış politikanın en önemli araçlarından olan Silahlı Kuvvetler 15 Temmuz darbe girişiminde iki açıdan büyük yara aldı. Darbe girişiminin başarısız olmasının da etkisi ile ordunun tartışılmaz ve herkesin güvendiği kurum olma ayrıcalığı zarar gördü. Daha önceki darbelerin başarılı olması ile hiçbir şey olmamış gibi süren ordunun vazgeçilemez bütünleştiriciliği tartışma konusu haline geldi. Genelkurmay Başkanı’nın darbede yer almadığının kanıtı olarak darbecilerle yaşadığı arbedede boğazında oluşan ip izlerine bakılır hale geldi. Sivil-asker ilişkilerinde ilk kez sivil otoritenin bu derece net galip gelmesi, biten kavgada ordunun imajını ciddi anlamda zedeledi. Darbeci askerleri hayatı pahasına engelleyen diğer askerlerin varlığı ve kahramanlıkları bu zararı dengelese de ordunun içinde bulunduğu durumdan çıkmasına yetmedi.

 

Ordunun diğer kaybı ise sayısal olarak büyük miktarlarda eğitimli personelin darbeye katılımı ve FETÖ bağlantısı nedeniyle bir anda tasfiye edilmesi ile yaşandı. Özellikle FETÖ ile mücadelenin olmazsa olmazı belinde silah olan mensuplarından kurtulmaktı. Bir ara F-16’ları uçuracak yeterli pilotun olmadığı bile tartışılır hale geldi, özel şirketlere geçen pilotlar geri çağrıldı. Ergenekon soruşturmaları ile bir tarafın bir ölçüde tasfiye ya da pasifize edildiği orduda diğer bir taraf da FETÖ üyeliği gerekçesi ile tasfiye edilince ortaya büyük bir yetişmiş personel açığı çıktı.

 

Tam bu sırada darbe girişiminden henüz bir ay geçmişken başlayan Fırat Kalkanı harekâtı ve arkasından gelen sınır dışı operasyonlar orduyu hem içerde toplum gözünde yeniden eski yerine oturttu hem de arazide sağlanan başarılar ile ordunun kendine güvenini yeniden kazanmasını sağladı. Sınır ötesi harekatlar dış politikada sağladığı avantajın ötesine geçerek ordunun iç kamuoyundaki meşruiyet restorasyonunda büyük rol oynadı.

 

Silahlı Kuvvetlerin kendi içinde toparlanmasını ve toplum nezdinde yeniden itibar kazanmasını sağlayan sınır dışı operasyon unsuru bir süre sonra içerde büyük bir tasfiye ve mücadele sürecindeki Erdoğan için de vaz geçilmez bir araca dönüştü. Kamuoyundaki muhalif sesleri susturamasa da duyulmasını engelleyen, muhalefetin alternatif siyaset üretme kapasitesini büyük oranda kısıtlayan sınır ötesi harekatların iç siyasetteki karşılığı günün sonunda diplomasideki yerinin önüne geçti.

 

Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye’nin sınır ötesi operasyon kapasitesinin mevcut ittifak denklemi içinde sınırlarını gösteren ilk işaret olsa da içerde 31 Mart yerel seçim mağlubiyetinin yaralarının sarılmasını sağladı. En son İdlib’de Türk askerlerinin Rusya tarafından şehit edilmesi ise ilerde geri çekilip değerlendirildiğinde Rusya ile yakınlaşmanın ve bölgede sert güç kullanmanın maliyetleri konusunda kritik bir eşik olacak. 

 

Sonuç

 

Dış politika oluşumu ve yürütülmesi açısından son on yıllarda yaşanan hızlı diplomatik süreçlere ve gelişen iletişim imkanlarına rağmen zamana ihtiyaç duyan bir alan. Nasıl ki Akdeniz’deki egemenlik alanları, Kıbrıs dosyası, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü, çevre ülkelerdeki müzahir toplulukların çıkarları gibi konular anlık gelişmelerden çok geçmişi en az on yıllara dayanan dinamiklere bağlı ise bu konulardaki kazanım ve kayıplar da anlık kriz yönetimi kadar istikrarlı ve tutarlı uzun dönemli politikalar ve vizyoner bir bakış gerektiriyor.

 

AK Parti özellikle iktidarının ilk döneminde Türkiye’nin geçmiş birikimini ve önceliklerini devlet bürokrasisinin hantal bakış açısından kurtararak ama oradaki bilgi ve tecrübe birikimini de ihmal etmeden harekete geçirebilmişti. Gelinen noktada ise statükocu ve hiçbir şeye karışmama üzerine kurulu korumacı politikadan her şeye iktidarın kişisel önceliklerine göre ani müdahaleye savrulan güvenlikçi bir yaklaşıma esir oldu. Bunun gerçekleşmesinde de 15 Temmuz, gerek geleneksel ittifak ülkelerinin seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı dolayısıyla Türkiye’yi yalnız bırakması nedeniyle, gerek sonrasında Erdoğan’ın kişisel bekası için güç temerküzüne zemin hazırlaması ile gerekse de içerde oluşan ittifakları ve kurumsuzlaşma süreçlerini tetiklemesi ile büyük rol oynadı.

 

ABD 15 Temmuz gecesi bekle-gör politikası ile Türkiye ile ilişkilerine yapısal olarak zarar verdi. Rusya her türlü işbirliğini gerçekleştirebildiği bir aktöre sahip çıkarak, asırlardır jeopolitiğin ve tarihsel dinamiklerin izin vermediği bir işbirliği seviyesi yakaladı.

 

15 Temmuz darbe girişimi iktidarı bir yanda elde ettiği büyük kredi ve zafer ile güçlendirirken diğer yanda görünür hale getirdiği kırılganlık ve dış müdahaleye açıklık ile çok daha riskli bir döneme de kapı açtı. 15 Temmuz’un üzerinden 4 yıl geçmişken özellikle iç siyasette demokratik yollarla yaşanabilecek bir değişim birçok sorunun çözümünü ve restorasyonunu göreceli olarak kısa vadede mümkün kılabilir. Ancak dış politikada diğer aktörlerin tavırları, o zamana kadar kaybedilen mevzilerin tekrar kazanılmasının gerektirdiği zaman ve içerde sular durulmadan dış politikada adım atmanın vakit alacağı gerekçeleri ile aynı süreç daha fazla vakit ve çaba isteyecektir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

FETÖ’nün içinde yetiştiği bataklık; gücü din ile eşitleyen, dinin gücüne değil, gücün dinine teslim olan bu anlayıştır. Bu güç tapkınlığı FETÖ’de zirveye varmıştır. Fakat aynı tapkınlık diğer dini veya seküler ideolojilerde, sosyal cemaatlerde ve partilerde de farklı derecelerde kendini gösterir. Destek almak için bir gün Kemalist bir gün dindar görünenler, “din” deyip “kin” güdenler, çıkar elde etmek için Kemalist veya dinci pozlara bürünenler, şahsi çıkarı için kamu malını yağmalayanlar toplumumuzda sadece FETÖ’cüler değildir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünün ardından ulusal ve uluslararası boyutlarda aldatma ve ihanet örnekleri ortaya saçıldı. Fakat o günden bu yana yaygın ve dağınık mâlumat akışı ve siyasi sloganlar içinde olayların özünü kavramak gittikçe zorlaşıyor. Oysa düşünenlere lâzım olan eskilerin ifadesiyle “zübde-i vekâyiât”dir. Hâdiselerin özüdür, anlamıdır. Ama bu yönden bakan pek yok. Birçok kişi televizyonlarda, gazetelerde aynı şeyleri söyleyip duruyorlar.

 

FETÖ’nün lider figürünün özelliklerini, bu toplumda nasıl köklenebildiğini, hangi âmillerin bu örgütü doğurduğunu, bu örgüte mensup insan tipini araştırmadan, konuşulan ve yazılan şeyler havada kalır.

 

Biz bu yazıda bu hususları genel anlamda ele almaya çalışacağız.

 

1. Gülen Figürü

 

Gülen’in ağına düşenler; onun şovuna, görünüşüne, süslü cümlelerine bakıp, onun yönüne, yoluna, itikadına, ahlâkına bakmayanlardır. Bunu sadece FETÖ için değil, toplumumuzdaki herkes için söyleyebiliriz. Kişiliğe değil güce, eyleme değil söyleme, öze değil söze bakmak yaygın bir hastalığımızdır.

 

Gülen içinde yaşadığımız ahlâk açığının bir ürünüdür. Toplumda neyin para ettiğini iyi bilir: Tevâzu, mağdurluk, mazlumluk ve mahrumluk… O yüzden sık sık kendini aşağılar. “Şu mücrim kardeşiniz” der. “Bir zeytin dalım yok” der, “bir dikili taşım yok der.” Bu fakirlik edebiyatına muhafazakâr ve Batıcı grupların liderlerinde de rastlıyoruz. Gülen’in  kendini toplum için zevklerden mahrum kılmış birisi olması, mensuplarının yüce görmelerini sağlar. Mahrumiyeti en iyi mahrumlar anlar. Bu tür ifadelerin genellikle taşralı fakir tabakadan gelen insanları etkilediği ortadadır.

 

Gülen vaaz ederken ağlar. Bu da insanları etkiler. Çünkü ancak “mübarek” bir insan kendini bu kadar aşağı görebilir ve ağlayabilir. FETÖ mensuplarının temel bir özelliğini de burada yakalıyoruz. Bu kişiler dini olgunluğu bu gibi gösterişteki, zahirdeki etkileyici unsurlar ile ölçer. Kur’ân ve sünnete uygun yaşama ilkesi onlar için geride kalır. Gülen; televizyondaki programında neden bu kadar ağladığını soran gazeteci Mehmet Ali Birand’a, önce gözyaşının “fizyolojik” faydalarına dair bilimsel makaleler okuduğunu, ağlamanın insanın içindeki “anguas”ı (Fransızca “angoisse”, yani “endişe” kelimesini telaffuz ediyor) boşaltmaya yaradığını söyler. Ancak bundan sonra kendisinin bu yararlar için değil, çok hassas olduğu için ağladığını ekler.

 

Buradan da sadece Gülen’in değil, muhafazakârların genelinin bir kompleksini yakalıyoruz: Dini modern bilime, rasyonalizme, Batı’ya tasdik ettirme kompleksi… Bu kompleks ilahiyatçılığın, birçok dini söylemli grubun ve partinin paylaştığı bir zaaftır. Muhafazakârlara göre Müslümanların Batı’dan aşağı kalır tarafı yoktur. Onların akıl ve bilimle elde ettiği herşey İslâm’da zaten vardır. Bu, Genç Osmanlılar’dan beri seslendirilen bir iddiadır. Günümüze dek Batı’daki parlamentoyu İslâm’daki şûra ile, anayasayı Kur’ân ile eşitlemeye çalışanlar hep oldu. Cumhuriyet dönemindeki pek çok İslâmî grup ve harekette de bu muadiliyet kompleksi görülür. Özellikle Risâle-i Nur gruplarında hâkim olan “modern bilimin İslâm ile telfîki” meselesi Gülen’de daha belirgindir. Cemaatin kurumlarına Samanyolu, Feza, Ufuk, Dünya, vb. isimlerin verilmesi, modern bilimsel açıklamaları âyetler ile açıklama gayreti bu komplekse dayanır. Bu söylem ile toplumda yaygın olan aşağılık kompleksi istismar edilir.

 

Gülen’in diğer Nûr talebelerinden sadece eylemsel değil söylemsel bir farkı vardır. Gülen, tasavvufi terimleri ve nazariyatı da alabildiğine kullanır. Meselâ Bediüzzamân’a “hazret-i pir”, “hazret-i pir-i mugam”, “hazret-i Sâhipkıran” der. Bunlar tasavvuf büyükleri için kullanılan övgü sıfatlarıdır. Böylece kendisini Bediüzzamân’ın manevî halifesi saymış olur.

 

Gülen’in konuşmaları ayrı bir analiz konusudur. Kısaca söylemek gerekirse taşralı, özgüvensiz, şehre okumaya gelmiş kitlelerin yaygın zaaflarını hedef aldığı bârizdir. Kullandığı edebi dilde Necip Fazıl ve Bediüzzaman’ın etkileri açıktır. “Bir ızdırapla o kapının kilidini zorluyorsun” gibi cümlelerde Necip Fazıl etkisi vardır. Konuşma stratejisinin insanlarımızın din ve güç kompleksini hedef alarak şekillendiği bellidir.

 

Gülen, kendisinin sıradan bir vaiz olmadığını göstermek için Batılı kavram ve isimleri sık sık kullanır. Bir hadisi anlatırken birden Schopenhauer’den bahseder. Kant der, Marks der, kaos teorisi der Konuşmalarının ve yazılarının arasına bir Fransızca, bir Arapça kökenli tabirleri şaşırtıcı bir şekilde dizer. Böylece hem klasik bir âlim, hem de modern felsefe ve bilime hâkim bir insan olduğu zannını uyandırır. Bazı kitap isimlerinde de bunu görüyoruz:  “Yaşatma İdeali”, “Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader”, “Buhranlar Anaforunda İnsan”, “Yitirilmiş Cennete Doğru” (herhalde Milton’un “Paradise Lost”undan mülhemdir), “Ölçü veya Yoldaki Işıklar” (bu da herhalde Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşâreler”inden mülhemdir), “Ruhumuzun Heykelini Dikerken…” Kendini çağdaş gösterme gayretini başka din söylemli parti, grup, cemaat ve şahsiyetlerde de gözlemliyoruz.

 

Gülen’de bilgili olduğu kadar duygulu bir insan olduğu görüntüsünü de vermeye dikkat eder. Şiirler yazar, “müteşâir”dir. “Müteşâir” diye gerçek şair olmayıp, şair geçinen kişiye denir. Gülen’in şiirleri başka şairlerden intihallerle doludur. Meselâ “Kırık Mızrap” adlı şiir kitabı. Kitabın adı bile Tevfik Fikret’in meşhur şiir kitabı “Rübâb-ı Şikeste”yi, yani “Kırık Saz”ı çağrıştırmaktadır.  Bu kitap ilk çıktığında inceledim, intihallerle dolu olduğunu gördüm. En çok Yahya Kemal, Yunus Emre, Necip Fâzıl ve Ahmed Hâşim’den aşırmalar vardır. Burada Gülen’in pek çok aşırmalarından sadece “Şevk Ufku” başlıklı şiirini örnek verelim:

 

Zevk, şevk, neş’e dünyamızda her şey gülkırmızı

Öyle mestleriz ki, bilmeyiz baharı, yazı…

İnancın sihirli şarkısı dillerimizde;

Mecnûnunkine denk aşk var gönüllerimizde.

 

Bu şiir Yahya Kemal’in “Endülüs’te Raks” şiirini çok andırmaktadır:

 

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı…

Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı…

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.

İspanya neş’esiyle bu akşam bu zildedir.

 

Kendine güç verecek her alana, her kuruma, her kisveye bürünen birisinin kelimeleri suistimal etmesinden daha tabii bir şey var mı? Günlük hayatta esnafından siyasetçisine, sanatçısından akademisyenine ikircikliği, ikiyüzlülüğü, yalanı, çalmayı olağan gören bir toplumda böyle birisi yadırganır mı?

 

2. Gücü Ele Geçirme Stratejisi

 

FETÖ stratejisi; 1970’lerin başından itibaren ABD’nin uzantısı olan ülkemizdeki derin devlet tarafından, 1980’lerin sonundan itibaren ise doğrudan Batılı derin devletlerce doğrudan belirlenmiş ve desteklenmiştir. Bu stratejinin ana ekseni sadece devleti değil toplumu da ele geçirmektir. Fakat söylemsel kılıf, Cemaat içinde “İslâm’ı tekrar dünyada hâkim kılmak,” Cemaat dışında ise “insanlığa demokratik ve barışçıl bir İslâm hediye etmek” olarak sunulmuştur. Kullanılan bu ikircikli söylem FETÖ’nün ürettiği insan tipi, hareket tarzı ve örgütlenme modelinin de esasıdır. Şimdi bu stratejinin ana unsurlarına kısaca bakalım…

 

a) Toplumu Tahakküm

 

Aslında her toplumun nirengi noktaları eğitim, bürokrasi, medya ve finanstır. Ben buna “toplumun güç karesi” diyorum. Devletlerin her bir aileyi, evi, sokağı kontrol etmesi gerekmez. Bu alanlara hâkim olan o topluma da hâkim olmuş demektir. Bugün ABD’de de, Kazakistan’da da aynı şey sözkonusudur.

 

FETÖ’nün en önemli ve en önde gördüğü alan eğitim olmuştur. Çünkü eğitim hem kendi örgütüne adam yetiştirmek, hem adam devşirmek, hem toplumun ve devletin kritik kurumlarında kadrolaşmak, hem de okulların yurtiçi ve dışındaki başarılarını göstererek devlet ve toplum nezdinde destek sağlamak için çok önemli bir alandır. 1990’ların ortasından itibaren FETÖ eğitim alanında hem sayısal, hem de niteliksel olarak hâkim konumdaydı. Devletin dökülen okulları karşısında hemen hemen tüm okul ve dersane sistemini kontrol ediyorlardı.

 

Toplumsal güç odaklarından bir diğeri medya ve iletişimdir. FETÖ en baştan beri medya ve yayıncılık alanına büyük önem verdi. Hem cemaati aynı çizgide tutmak ve sevketmek, hem de entelektüel kesimleri angaje etmek için dergiler, gazeteler, televizyon kanalları kurdu. Ayrıca çok sayıda adamlarını da diğer medya kuruluşlarına solcu, sağcı, dinci kisvelerle yerleştirdiler.

 

FETÖ; diyalog, tolerans, fikri çeşitlilik yaftaları altında Maocu’dan ülkücüye, liberalden ilâhiyatçılara kadar herkese kapılarını açtı. Abant Toplantıları bunun bir başka yansımasıydı. Böylece FETÖ dar bir çevre imajını yıkıp, topluma kendini bir demokrasi platformu gibi sunabildi.

 

FETÖ’yü diğer cemaatlerden en başından beri ayıran en önemli özelliği teknolojiyi iyi kullanmasıdır. Gülen’in vaaz kasetleri, videoları, CD’leri, televizyon ve internetten yayıldı. Cemaatin iletişim alanına odaklanmasının kritik sonucu elektronik casuslukta kazandığı uzmanlıktır. Bunu toplumu ve devleti kontrol hedefine doğru nasıl kullandığını her aşamada gördük.

 

Toplumsal güç odaklarından bir diğeri de finanstır. Burada Cemaat temelde “himmet” kavramına yaslanır. Önce kendi mensuplarından mütevazı miktarlarda başlayan himmetler, devletin güç karesi ele geçirilmeye başklandıkça devasa miktarlara ulaştı. Bankalar kuruldu. Devlete yerleştirilen her memur, okullarda vazife yapan her öğretmen, iş dünyasında çalışan herkes zaten maaşlarının belirli bir kısmını “himmet” olarak cemaate aktarıyordu. Mensuplar devlet kurumlarında kadrolaştıkça bu kez kamu kurumlarının mali kaynaklarını kendi yandaşlarına peşkeş çekmeye başladılar.

 

Himmet toplamada gerekçe “hayırlı hizmetler”in finansmanı idi. Bunun için de insanları ikna edecek parlak örneklere ihtiyaç vardı. Bunun için yurtiçi ve yurtdışındaki Cemaat okulları, Türkçe olimpiyatları örnek gösterildi.

 

FETÖ giderek himmeti “haraç” haline getirdi. Polise, yargıya ve istihbarata olan hâkimiyetini kullanarak istediği kişilere açık şantajlar yapmaya, arazi, para, makam, siyasi destek gibi her türlü gücü devşirmeye başladı. Himmet vermeyenlerin başı FETÖ’nün genelde egemen olduğu maliye, adliye ya da emniyet ile belâya giriyordu. Bu şekilde şantaj yapıp hapse atılan pek çok kişi oldu. Haberimiz olmayan daha nice şantaj kurbanları olduğunu tahmin edebiliriz.

 

b) Devleti Tahakküm

 

Hangi ülkede olursa olsun, ismi ne olursa olsun, devlet denilen yapı yüzlerce kurumu, yüzbinlerce memuru olmasına rağmen aslında dört temel kurumdan oluşur: istihbarat, polis, yargı ve ordu… Ben buna “devletin güç karesi” diyorum. Bu kareyi kontrol eden o devleti de kontrol eder. Bu karenin içine düşen birisi ihyâ da edilebilir, imhâ da edilebilir.

 

FETÖ, stratejik atılıma geçtiği 1980’lerden itibaren planlı bir şekilde önce orduyu ve polisi, sonra istihbaratı ve yargıyı ele geçirmeye çalıştı. Bu teşebbüsündeki başarısını özellikle ABD destekli Ergenekon tasfiyesine borçludur. Çünkü bu operasyon marifetiyle devletteki kritik kurumlarda ve kritik pozisyonlarda öne geçti ve toplumu kontrol eden dört alandaki egemenliğini pekiştirdi.

 

FETÖ, siyasi güce ulaşırken devletin güç karesindeki her bir aktörü teker teker ele geçirdi. Bunu söylerken her kurumu toptan işgal etti diyemeyiz. Ama pek çok stratejik kurumun yönetimini ve yönünü tayin edecek düzeye ulaştı. Bunlar sadece müsteşar, genel müdür gibi yüksek makamlar değildi. FETÖ aynı zamanda cumhurbaşkanının, başbakanın, bakanların, müsteşarların, kritik makamdakilerin yaverlerini, koruma polislerini, şoförlerini, hizmetlilerini belirledi. Böylece dev bir istihbarat ağı kurdu. Bu ağdan elde edilen verilerin sadece FETÖ tarafından değil, yabancı devletler tarafından da kullanıldığı kesindir. Bunu yurtdışına kaçan FETÖ’cülerin sığındıkları devletlere sağladıkları bilgilerden biliyoruz.

 

FETÖ, ordudan TRT’ye kadar kamu kurumlarında özellikle üç kritik birime kendi adamlarını yerleştirdi: Bilgi işlem, personel, mali işler… Bu üç birimin önemi şudur: Bilgi işlem bölümü bütün kurumun verilerine erişimi sağlar. Personel bölümü FETÖ’cüleri kuruma yerleştirmeye ve rakiplerini disiplin soruşturmaları ile bertaraf etmeye imkânı verir. Mali işler bölümü ise devletin kaynaklarını ihaleler yoluyla FETÖ’cü veya FETÖ ile iş tutan şahıs ve şirketlere peşkeş çekmeye yarar.

 

40 senedir işleyen bu yapının esas kritik güce erişmesi 2010 sonrasında oldu. Bunda o döneme kadar ve ondan sonra gelen bütün iktidarların sorumluluk payı vardır. Bu yapının geniş ve derin yapılanmasını bilmelerine, gücünü ne kadar hızlı yaydığına vâkıf olmalarına rağmen örgütü tasfiye etmek bir yana, ona güç kazandıracak makam ve kurumları onlara açtılar. Karşılığında onun istihbarat, yargı ve bürokrasideki yaygın kaynaklarını kullandılar.

 

FETÖ’cülerin sivil bürokrasiyi kitlesel biçimde işgali, özellikle 2010’dan sonra sınavla memur alan kurumlara hâkim olmalarıyla gerçekleşti. Sınav sorularının çalınması bu açıdan çok önemlidir. Fakat bir de sınavsız, yani “istisnai kadro” dediğimiz şekilde dışarıdan herhangi birisini alıp memur yapan kurumlar var. FETÖ, 2010’dan sonra bu kapıların bir kısmından kamuya yoğun şekilde adam soktu.

 

3. FETÖ’nün İçinden Çıktığı Ortam

 

FETÖ gibi ikircikliğe ve ikiyüzlülüğe dayanan, stratejik ve güçlü bir örgütü ortaya çıkaran ve büyüten ortam nedir? FETÖ bu toplumdaki hangi zaafları suistimal ederek toplumu ve devleti tahakküm edebilecek ve nihayetinde darbe yapabilecek güce ulaştı?

 

Bu sorunun cevabını vermek için toplumumuzun travmatik bir toplum olduğunu bilmek gerekir. Bunun temel sebebi Osmanlı’nın son iki asrından itibaren yaşadığımız kimlik bunalımıdır. Bunun bir sonucu olarak bugün “biz” dediğimiz öznenin içindeki Müslim-gayrimüslim, etnik, mahalli, her türlü çeşitlilik yok edilmiştir. Ülkemizde “biz” kavramının müşterek bir tarifine ne Anayasa’da, ne de başka bir mutabakat metninde rastlayamazsınız.

 

Siyasetçilerin durmadan tekrarladığı birlik ve beraberlik söyleminin esas sebebi de budur. Toplumdaki birlik ve bütünlük henüz başarılmış değildir zira toplumumuz yarılmış bir toplumdur. İnsanlar birbirlerinin kıyafetine, kullandığı kelimelere, dinlediği müziğe, oturduğu semte bakarak bile ayrışabilir. Bu kimlik bunalımının ve toplumsal yarılmanın sebebi muhafazakârlığın iddia ettiği gibi “gücü” kaybettiğimiz için değil, “kendimizi” kaybettiğimiz içindir. Siyasette, düşüncede, sanatta, toplum hayatında…

 

Tanzimat’tan bu yana dillere pelesenk edilen “gücü kaybettiğimiz için zayıf düştük” şeklindeki yanlış teşhis, dindarların önemli bir kesiminin güce, iktidara, siyasete, siyasi parti ve liderlere, makamlara, servete, şöhrete abartılı bir önem vermesini doğurmuştur. Güç kutsallaştırıldıkça din de araçsallaştırılmıştır. Dinden uzak duran Kemalist, sol ve Batıcı hareketler de bundan beri değildir. Onlar da kendi liderlerini ve ideolojileri dinleştirir. Bu durum sadece ükemize de has değildir. İslâm dünyasındaki durum da buna benzer. Güç açığı teziyle başlayan bu kişilik yamulması önce ahlâk, sonra da itikat yamulmasına yol açmıştır.

 

Güce yapılan bu aşırı vurgu her türlü kanunsuzluğu, hukuksuzluğu, ceberrutluğu, adaletsizliği meşrulaştırmaktadır. Bu ahlâksızlığın dilimize yansımış hâli “köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin” lâfıdır. FETÖ’nün kendini mensuplarına karşı meşrulaştırmasında da bu anlayış esastır. Bu anlayışa göre Gülen sadece Türkiye’yi değil bütün İslâm âlemini içine düştüğü edilgenlikten, güçsüzlükten ve zilletten kurtaracaktır. Bir güç odağı olarak görülen hilâfeti diriltecektir. Fakat bütün bunları Batılılar’ın kurduğu bu dünya düzeninde açıktan yapmak tehlikelidir. O yüzden “köprüyü geçene kadar ayıya dayı” denecektir. Buna onlar “tedbir” derler.

 

Düşmanı içeriden fethetmek, onların söylemleri ve araçlarıyla onları yenmek gerekir. O yüzden gerektiğinde demokrat, liberal hatta sosyal demokrat görünülebilir. Batıcı ve Kemalist pozuna girilebilir. Başörtüsü açılabilir, bıyık kesilebilir, keçi sakalı bırakılabilir. İçki içilip zina edilebilir. Hırsızlık ve casusluk da bu yolda mubahtır. Sonuçta bütün bunlar köprüyü geçmek için yapılan işlerdir.

 

FETÖ mensubu toplum içinde de olsa sanki etrafında görünmez bir bariyer ile davranır. Woody Allen’ın “Zelig” adlı hiciv filminde olduğu ortamda hâkim olan her şeye ve renge hemen bürünür. İkiyüzlülük onun için artık bir taktik değil, bir kişilik özelliği hâline gelir.

 

FETÖ’nün içinde yetiştiği bataklık; gücü din ile eşitleyen, dinin gücüne değil, gücün dinine teslim olan bu anlayıştır. Bu güç tapkınlığı FETÖ’de zirveye varmıştır. Fakat aynı tapkınlık diğer dini veya seküler ideolojilerde, sosyal cemaatlerde ve partilerde de farklı derecelerde kendini gösterir. Destek almak için bir gün Kemalist bir gün dindar görünenler, “din” deyip “kin” güdenler, çıkar elde etmek için Kemalist veya dinci pozlara bürünenler, şahsi çıkarı için kamu malını yağmalayanlar toplumumuzda sadece FETÖ’cüler değildir.

 

FETÖ’nün içinden çıktığı aynı ahlâksızlık bataklığıdır. Bugün toplumumuzda herhangi bir mobilyacıya veya oto tamircisine bile bir referans olmadan gitmiyoruz. Çünkü aldatılmayacağımızdan emin değiliz. Bu güvensizlik sebebiyle günlük hayatımızda yalan söylemek ve aldatmak genel anlamda sağcı-solcu-dinci pek çok kimsenin refleksidir. FETÖ bu ahlâksızlık batağından çıkan ne ilk, ne de son oluşumdur. Bunu istismar eden tek dinî, siyasi, ideolojik, ekonomik, sosyal grup da değildir.

 

Bu bataklığın ürettiği kişiliklerin parçalanması kaçınılmazdır. FETÖ dev bir ikiyüzlülük fabrikasıdır. Elbette her insanın ikili bir hayatı vardır. Kimse evde veya tek başına davrandığı gibi sokakta, işyerinde, kamusal alanda davranmaz. FETÖ ise bu doğal ikiliği ikirciklik ve ikiyüzlülüğe tebdil eder. Mensuplarına bu ikiyüzlülüğü “tedbir” olarak benimsetir, böylece mensuplarının kendilerini “özel görevli insan” hissetmesini de temin eder. Bu ikiyüzlülük o dereceye varmıştır ki evinde gece kalkıp teheccüd kılan bir FETÖ’cü sabah işe gidince birisinin mahrem hayatına tecavüz edebilir. İşyerindeki ihaleyi kendi yandaş şirketlerine vermekte, gazetedeki yazıda birilerine iftira atmakta, personel sınavında hak edeni değil, kendi cemaatinin adamını kazandırmakta, bilgileri çalıp cemaat abilerine vermekte en ufak bir beis görmez.

 

FETÖ dev bir makinedir ve onu oluşturan yüzbinlerce küçük çark vardır. Mensupların sadece akılları değil, kişilikleri de devreden çıkarılmıştır. Bunu yapabilmek için insanın şekillenme yaşları olan 12-15 yaş arasındaki çocukları devşirirler. Tepe kademe, yabancı istihbarat örgütlerince kuşatılmış, belirlenmiş, sevkedilmektedir. Geriye kalan imamlar ve şakirtler silsilesi giderek azalan oranda akıl gerektiren işler yaparlar. Tahkik, tenkid yoktur. Verilen görevlerdeki beceriksizlikler, darbe gecesinde gördüğümüz gibi toplumla karşılaşıldığında sergilenen irrasyonel davranışlar, komut almadan inisiyatif alamama, üst-ast ilişkisi bozulduğunda dağılma hep bu gerçeğin yansımalarıdır.

 

4. Sonuç: FETÖ’nün Gösterdiği

 

İslâm dünyasının belirli derecelerle, hemen her devirde ve her yerde gözlemlenebilen temel zaafları şunlardır:

 

  • Ahlâksızlık
  • Aşağılık kompleksi
  • Ölçüsüzlük
  • İlkesizlik
  • Köksüzlük
  • Yönsüzlük
  • Akılsızlık
  • Düşüncesizlik
  • Özgüvensizlik

Osmanlı’nın yıkılması bu zaafların giderek bütün toplumu pençesine almasıyla oldu. Osmanlı’nın girdiği kriz İslâm dünyasına da yansıdı. Bu yıkım sürecinde ve sonrasında ortaya çıkan birçok İslâmî hareket bu sorunlara çâreler teklif etti. Bir kısmı modernist, bir kısmı selefî, bir kısmı da gelenekçi çözümlerdi. Fakat hangi ekol olursa olsun insan, toplum, düzen ve güç algıları ve teklifleri birbirine çok benzer. Çünkü hepsi aslında iki açık ve açlığa dayanır: Din açığı/açlığı ve güç açığı/açlığı. Bu birbirini besleyen iki açık/açlık, iki asırdır bir kısır döngüye yol açtı. Bu kısır döngü şudur: Müslümanlar yeterince dindar olamıyorlardı çünkü ülkeleri, şehirleri, devletleri, eğitim sistemleri, piyasaları, kültürleri Batılılar tarafından işgal edilmişti. Bu işgalden kurtulmak için Batı’ya karşı büyük bir maddi gücün tekrar elde edilmesi dini bir vecibeydi ve ne şekilde olursa olsun yerine getirilmeliydi. Böylece güç odağı bizatihi din odağı hâline geldi. Gücü elde etmedeki meşruiyet doğrudan dini bir meşruiyet sayıldı. Bu döngü, FETÖ kadar dini söylemli pek çok parti, grup, cemaat, halka, şahsiyet için geçerlidir.

 

Din açığı/açlığı, din anlayışındaki sorunun hem bir sebebi, hem bir sonucudur. Bir sebebidir, zira Batılılaşma’nın yeni yetişen ve eğitimli kitlelerde oluşturduğu itikatsızlık, şüphe hatta küfür, maneviyat açığını tecdid, yenilenme, yeniden yorumlama gayretlerini çoğalttı. Fakat Batıcılık’a karşı verilen birinci tepki aslında İslâm’ın Batı düşüncesi, aklı, sistemi ve bilimine ne kadar uygun düştüğünü ispata yöneldi. Bu “özürcü” yaklaşım FETÖ’cülerde de vardır. Fakat bu yaklaşım sadece FETÖ ile sınırlı değildir. İslâmcılar da Batılılaşma paradigmasını kullandıkları kavramlar, modeller ve yaklaşımlar ile güçlendirmişlerdir. Çünkü Batı düşüncesi ve paradigmasını eksen alıp, kendi düşünce ve usullerine daha az önem vermeye başlamışlardır.

 

Din açığı/açlığı, din anlayışındaki sorunun aynı zamanda bir sonucudur. Çünkü dinin fiilen yasaklanması, toplumdaki dini hayatın iki odağı olan dergâh ve medresenin kapatılması halkın maneviyat ihtiyacını daha da büyüttü. Bunun yanı sıra daha büyük bir facia meydana geldi. “Din adına” konuşması gereken ulemâ ve urefâ devreden çıkarılıp, baskıyla, sürgünle, hapis ve idamla teker teker yok edilince ortalık bilinçsiz okumuşlara ve kanaat önderlerine kaldı.

 

Din anlayışında müslümanlar bir ifrat ve tefrit arasında gidip geliyorlar. Kimi âdetçilik ifratına, kimi de modernizm tefritine… Kimi Osmanlı’dan bu yana gelen her şeyi “aslî” ve “sorunsuz” kabul ederken, hatta kardeş katli gibi yanlışları bile yüceltirken, kimi bütün geleneği toptan bâtıl ilan ediyor. Batılı kavramları kullanarak dinini anlamaya ve anlatmaya çalışıyor.

 

Din anlayışındaki sorun; dine Batılı akılla bakmak, yöntemlerde Batı’yı esas almak, dindarlığı muhafazakârlık ile karıştırmak, dindarlığı sadece soyut bir inanç saymak, dindarlığı sadece ibadete sıkıştırmak, hayatı “dinî olan” ve “dinî olmayan” diye bölmek gibi sonuçlara yol açtı. Açıktır ki bu iki aşırı uç da sorunun çözümüne değil, aksine daha çetrefilli hale gelmesine yol açtı.

 

İslâm dünyasındaki ikinci sorun, din sorunu ile irtibatlı olan güç anlayışındadır. Bu hususta İslâmi partiler, gruplar ve cemaatler Batılı güçlere teslimiyet ile Makyavelizm arasında gidip geliyorlar. Bir tarafta Batı’nın gücüne sorgulamadan teslim olanlar ve onu felsefede, bilimde, siyasette, sanayide olduğundan fazla güçlü gösterenler var. Bunlara göre yapılacak bir şey yoktur, Batı kazanmıştır, hep kazanacaktır. FETÖ gibi onun yanında yer almak gerekir. Öte tarafta ise güç kazanmak için her şeyi mubah görenler var. Bugün sadece bizde değil İslâm âleminde de güç denince sadece maddî güç anlaşılıyor, her şey ve başarı maddî güce bağlanıyor. Ölçüsüz güç anlayışı dini yozlaştırıyor, kişiliği, liyakati, adaleti ve her alandaki niteliği mahvediyor.

 

FETÖ’yü besleyen şey, bu iki açık ve açlığın istismarıdır. “Bir güç olarak din” yerine “bir din olarak güç” anlayışını hayata geçirmiştir. Bunun sonucu olarak dine aykırı ne kadar ikiyüzlülük, yasak ve haram varsa yapmayı caiz görmüştür. Fakat bu hususta FETÖ yalnız değildir.

 

FETÖ’nün yaptığı şer işlerden oluşan bir çeklist yaptığımızı farzedelim. Bu listede FETÖ isminin yerine herhangi bir sağcı-solcu veya dinci partiyi, sosyal grubu, cemaati, hemşeri veya etnik köken ağını, illegal yapılanmayı, yolsuzluk üzerine kurulu menfaat ortaklığını koyarsak bir kısmının bu çeklistin şu veya bu kısmına uyduğunu görürüz. Demek ki sorun FETÖ’den daha köklü, daha büyük ve daha kapsamlıdır. “Dindar dediğin güçlü olur” mantığıyla başlayan süreç bizi bu ahlâksızlık bataklığına sokmuştur.

 

Bu analizimiz, bazı çevrelerin yaptığı gibi dinin ve dindarların bastırılması ve “devletleştirilmesi” gerektiği, dini grupların özünde kötü olduğu, dini gruba bağlı olanların kamu görevine sokulmaması gerektiği şeklinde anlaşılamaz. Bunlar eski tahakküm günlerini özleyen Kemalist kliklerin söylemleridir. Herkes meşru bir sosyal, ideolojik, kültürel veya dini bir gruba mensup olabilir, zaten çoğunlukla da öyledir. Bu mensubiyet suç değildir. Asıl suç olan, mensubiyeti görevin önüne ve üstüne çıkarmaktır. Yoksa bugün birçok dini grubun etkisinden daha fazla olan hemşehriliğin, etnik kökendaşlığın, menfaat gruplarının bu tür dini gruplardan bir farkı kalmaz. Burada belirtilmesi gereken şey, FETÖ’nün bir cemaatten çok bir örgüt olmasıdır. Hedefi, yöntemi, ilişki ve eylem tarzı örgüt şeklindedir.

 

Ülkemizde hâlâ müstakim, ilkeli, tutarlı, kişilikli hizmet yürüten dini gruplar elbette mevcuttur. Yine de iki asırlık bu bataklığın paçasını kirletmediği bir grup veya şahsiyet bulmak kolay değildir. Ama bataklığa paçası bulaşmış olmak ile bataklıktan beslenmek elbette apayrı şeylerdir. FETÖ gibi bu bataklığı beslenme ve hayat imkânı olarak gören sağ, sol ve dini söylemli grup sayısı maalesef daha çoktur.

 

Bu iki açık ve açlığı özgün, açık ve ahlâkî bir tavır ile gidermeye çalışmak gerekir. Bu sadece akademik veya kurumsal bir çaba ile olmaz. İnsanların vasfını yükseltmeden, toplumsal yarılmanın temeli olan siyasi, sosyal ve dini travmalar ile yüzleşmeden, toplumu yönetmeyi bir “devlet” yani imtiyaz olmaktan çıkarıp bir sorumluluk olarak tanımlamadan bu bataklık kurumaz.

 

“Biz”i faylar değil müşterekler üzerinden inşa etmeden olmaz. Bütün bu çabalarda esas olan samimiyet, şeffaflık ve temelde ahlâktır. Mesaj verenin ahlâkı, mesajdan daha önemlidir. Bunun için asıl çare “gücün ahlâkı”na değil “ahlâkın gücü”ne talip olmaktır. Beklenen adalet, hukuk ve refah düzeni ancak böyle bir anlayıştan doğabilir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

15 Temmuz şerrinden bir hâyır çıkarmak, Türkiye demokrasisinin üzerine oturacağı zemini güçlendirmek mümkündü. Lakin iktidar, muhalefeti bastırarak ve “istediği kararları veren tek kişilik bir hükümet” modeli kurarak, bu çok kıymetli tarihi fırsatı heba etti. Yazık oldu!

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye siyasi tarihinde ordunun sivil ve meşru yönetime müdahale etmesi, maalesef, nadir görülen bir vaka değildir. Cumhuriyet döneminde, 1960’dan beri neredeyse her on yılda bir askerler, vazife başındaki hükümetleri alaşağı etmek için harekete geçtiler. 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta ve 27 Nisan’da bazen emir komuta zinciri içinde bazen de cunta halinde, bazen geleneksel bazen post-modern (!) yöntemlerle, bazen açıktan namlunun ucunu göstererek bazen de internet üzerinden halk iradesini gasp etmeye yöneldiler.

 

Bütün bu darbelerin en menfi yönü, toplumda bir yarılmaya neden olmasıydı. Zira her darbede ana hatlarıyla iki taraf oluştu: Bir tarafta, darbeyi savunanlar, darbenin yapılmasından hoşnut olanlar vardı. Onlar darbecilerin demokrasiyi kurtardıklarını, irticaya geçit vermediklerini, kardeş kavgasını sonlandırdıklarını, ilerici olduklarını, memleketi uçurumun kıyısından çekip aldıklarını, vb. düşünceleri dile getiriyorlardı. Darbecilerin yanında saf tutmalarını böyle gerekçelendiriyorlardı.

 

Diğer tarafta ise, darbeye maruz kalanlar, darbenin kendilerine karşı yapıldığını düşünenler bulunuyordu. İradeleri fesada uğratılanlar, tercihleri boşa çıkarılanlar ve türlü kötü muamelelere maruz bırakılanlardı bunlar. Her darbe çok büyük siyasi, hukuki ve iktisadi yıkımları beraberinde getirdi, geniş ve yaygın bir mağduriyet ağı yarattı. Dolayısıyla darbeleri meşrulaştıranlar ile darbelerden mağdur olanlar arasında, her bir darbede daha da derinlere işleyen, bir fay hattı meydana geldi.

 

Kırılma Noktası

 

15 Temmuz, bu darbe geleneğinde bir kırılma noktasıydı. Zira kendisini diğerlerinden ayırt eden iki mühim hususiyeti ihtiva ediyordu: Biri, halkın ilk defa darbeye karşı direnmesiydi. Hesaplaşmanın sonraya –sandığa- bırakıldığı eski darbelerden farklı olarak 15 Temmuz’da halk bu kez sıcağı sıcağına tepki verdi, darbecilere karşı sokağa indi ve bedeli ağır olsa da iradesine el konmasına rızasının olmadığını fiili olarak gösterdi.

 

Diğeri ise, TBMM’nin darbe girişimi karşısında yekvücut olmasıydı. Devlet içine çöreklenmiş ve kilit noktaları kontrol altına almış karanlık bir terör yapılanmasının meşru hükümeti devirmeye kalkıştığının haberi duyulduğu anda, farklı partilere mensup vekiller Meclis’te toplandılar. Meclis’in üzerine bombalar yağdırılırken darbeyi lanetlediler ve halkın verdiği emaneti koruma kararlılıklarını ilan ettiler.

 

Gerek halkın ve gerek meşru siyasi aktörlerin darbe karşıtı duruşları, demokratik siyasetin muhafazası ve tahkimi adına çok değerliydi. Nitekim darbe teşebbüsünün akabinde “Yenikapı Ruhu” diye tesmiye edilen ve demokrasi ortak paydasında bir araya gelmeyi ifade eden olumlu bir ortam doğmuştu. (Gerçi orada da HDP dışarıda bırakılarak bu uzlaşmanın herkesi kapsamadığı gösterilmişti.) İktidar bundan istifade ederek, bütün partilerin katılımıyla demokratik ve hukuki değerleri kuşanan bir sistem kurma yoluna gidebilirdi. Ancak iktidar, uzun vadede ülkeye nefes aldıracak böyle uzlaşma siyasetinden çok kısa sürede çark etti ve kısa vadeli menfaatler uğruna dümeni sert bir çatışma siyasetine çevirdi. 

 

Muhalefeti Topyekûn Susturmak

 

İktidar, bunu iki şekilde yaptı: İlk olarak, darbe ile mücadele için kendisine verilen anayasal ve yasal imkânları amaç dışı kullandı. Şöyle ki, 15 Temmuz’dan sonra OHAL ilan edildi. Anayasa, OHAL’de yürütmeye verilen yetkilerin, ancak OHAL’in ilan sebebiyle ilgili olarak kullanılabileceğini belirtir. 15 Temmuz’un akabinde OHAL’e geçilmesinin nedeni, darbe girişimi ile mücadele etmek; bu bağlamda demokrasiyi, hukuk devletini, vatandaşların hak ve hürriyetlerinin korunmasına yönelik tedbirleri almaktı.

 

Ancak öyle olmadı. İktidar, Anayasanın amir hükmünü devre dışı bırakarak, OHAL’i olması gerektiği gibi sadece 15 Temmuz darbecilerine karşı değil, bütün bir muhalefete karşı kullandı. KHK’larla bir yandan, darbe ile uzaktan yakından herhangi bir irtibatı olmamasına rağmen fikirleriyle iktidarı rahatsız eden ve potansiyel bir muhalefet odağına dönüşmesi muhtemel kişiler ve kurumlar tasfiye edildi. Diğer yandan da, KHK’lar eliyle yaratılan aşırı istikrarsız ve güvensiz ortam, devlet sansürünün yanında, yoğun bir oto-sansürü de beraberinde getirdi. Ekmeğini, işini ve özgürlüğünü kaybedebileceği endişesi, insanları kaçınılmaz olarak daha sessiz olmaya mecbur bıraktı. Hülasa OHAL, darbecileri açığa çıkarmaktan ve cezalandırmaktan öte, muhaliflerin susturulması ve bir korku imparatorluğunun inşası için harç olarak kullanıldı.

 

Otoriter Tercih

 

İkinci olarak halkın, parlamentonun ve darbe karşıtı güvenlik güçlerinin direnmesiyle darbe püskürtüldüğünde hükümet sisteminin değişebileceği bir vasat ortaya çıktı. Öteden beri Erdoğan’ın gönlünde yatan aslanın başkanlık sistemi olduğu biliniyordu ama tek başına onun ve partisinin gücü buna yetmiyordu. İşte tam o esnada ne olduysa oldu, o güne kadar başkanlık sistemini mutlak bir şekilde reddetmiş olan Bahçeli birden başkanlık sistemi muhibbi kesildi. Böylece parlamentarizmden başkanlığa geçiş gerçekleştirilebilir bir hedefe dönüştü.

 

Bu dönüşüm sürecinde AK Parti ve MHP’nin tercihi, demokratik ve özgürlükçü bir sistemden değil, aksine yönetimde kişiselliği yücelten otoriter bir sistemden yana oldu. Sistemin müellifleri, başkanlığı her derdin devası olarak sunuyorlardı. Onlara göre, başkanlığı kabul etmesi halinde Türkiye ayağına bağlanan prangaları koparıp atacak, hapsedildiği sınırların dışına taşacak ve her alanda muazzam bir ilerleme kaydedecekti.

 

Ne var ki, iki yıllık süre zarfında, Türkiye tipi başkanlığın serencamı sahiplerinin iddialarının aksi bir istikamette seyretti. Ekonomi krize girdi, her kalemde eskisine kıyaslandığında daha kötü bir tablo oluştu. Hukuk, çöktü. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde ifadesini bulan temel hak ve hürriyetler her geçen gün daha fazla ihlal edildi. İşkence gibi tarihte kaldığı düşünülen birçok sorun yeniden nüksetti. Yargıya güven yerlere düştü. Hukuk güvenliğinin esamisi okunmaz oldu. Siyasette ise parlamento etkisini ve işlevini kaybetti. Siyasi atmosfer hamasetle yüklendi. Kutuplaşma, arttı. İktidarın tasvip etmediği “milli irade” kayyımlar marifetiyle gasp edildi.

 

“Tek Kişilik Hükümet”

 

Yani nevi şahsına münhasır cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, tatbik edilmeye başladığı günden itibaren vadettiğinin tam tersi bir manzara ortaya çıkardı. Uluslararası kurumların araştırmalarında da Türkiye’nin hemen her alanda geriye gittiğini görmek mümkün. Mesela, World Economic Forum’un “Rekabet” raporuna göre Türkiye, 2014’te 64. sırada iken, 2019’da 71. Sıraya geriledi.

 

Dünya Adalet Projesi’nin hükümet gücünün sınırlanması, yolsuzlukla mücadele, şeffaflık, temel haklar, idari yaptırımlar, adil hukuk ve cezai adalet gibi ölçütlere dayanarak hazırladığı “Hukuk Üstünlüğü Endeksi”nde de Türkiye’nin hali iç açıcı değil. 2018’de 113 ülke arasında 101. sırada, 2019’da 126 ülke arasında 109. sırada yer alan Türkiye, 2020’de ise 128 ülke arasında 107. sırada yer aldı.

 

Bir ülkedeki arızaların tamamının hükümet sistemine bağlanamayacağına şüphe yok. İşlerin yolunda gitmesinde seçim sisteminden parti kültürüne, kurumsal altyapıdan sosyolojik özelliklere kadar birçok faktörün etkili olduğu tartışılmaz. Bununla birlikte ülkede son iki yılda yaşanan sorunların büyük bir kısmının,  Erdoğan’ın şahsına ve mevcut siyasi güç dağılımına dayanılarak kurgulanan hükümet sistemiyle direkt bağlantılı olduğunu belirtmek gerekir.

 

Dünya Adalet Projesi’nin verileri de bunu teyit eder nitelikte. Zira rapora göre, Türkiye’nin en kötü olduğu iki başlık, 128 ülke arasında 124. sırada geldiği “hükümet yetkilerinin kısıtlanması”  ile 123. sırada durduğu “temel haklar” başlıkları oldu. Bağımsız denetim ve yargı sürecine saygı da, Türkiye’nin en düşük puanı aldığı alt başlıklar olarak belirdi.

 

Velhasıl, 15 Temmuz şerrinden bir hâyır çıkarmak, Türkiye demokrasisinin üzerine oturacağı zemini güçlendirmek mümkündü. Lakin iktidar, muhalefeti bastırarak ve “istediği kararları veren tek kişilik bir hükümet” modeli kurarak, bu çok kıymetli tarihi fırsatı heba etti. Yazık oldu!

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

15 Temmuzun ayırt edici vasfı sadece, Türkiye toplumunun ilk kez (Kemalist Modernleşmenin kanlı alâmet-i fârikası olan) bir darbeyi püskürtmüş olması değil, ilaveten, bunu kendi Kaderine yazılmış kelimelerle, kendi hakikati içinden, Kendisi Olarak, Bismillah çekerek, abdest alarak, ezanlar, salâlar, tekbirler eşliğinde yapmış olmasıdır!

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Soğuk Savaşın galibi söylem düzeyinde de Batı blokuydu. Batı bir melekti, Doğu ise şeytan. Batı liberal, demokrat, hür idi; Doğu tam aksi özelliklerde karanlık, despotik, baskıcı bir öteki. Daha da önemlisi, bu söylemde Doğu Bloku rejimleri, Modernliğin dışında ve ondan ayrık olarak resmedilmişti. O yüzden bu “şeytan, nerden çıktığı belirsiz, karanlık ve ayrık” rejimler Berlin Duvarının yıkılışıyla (1989) birlikte ardında kanlı hikayeler bırakarak dağıldığında, biz tek başına, o melek Modern dünya ile baş başa kalmıştık.

 

Fakat “tarihin sonu” duygusuyla geçen kısa bir süre sonra anlaşıldı ki dağılan sadece Sosyalist rejimler değildi, aynı zamanda bizzat Modernliğin uzunca bir süredir sosyalizm bayrağı altında yürüttüğü kendi sınırlarını keşif, iç-eleştiri, deneme ve arayışıydı da! Çünkü coğrafi Batı’nın içinde veya dışında Özgürlük, Eşitlik ve Dayanışma gibi talepler etrafında gelişen Sosyalist hareketler Modernliğin ötekisi değil, kendisiydi, öz çocuğuydu, dışında değil içindeydi. O açıdan da Sosyalist Modernlik veya Modernleşme denemesi olarak anılmayı fazlasıyla hak ediyordu. Eğer 1789 Fransız Devrimini simgesel olarak Modern toplumun yıldızlarının, ‘büyük umutlar’ının parladığı an gibi düşünürsek, bundan 200 sene sonra 1989’da bu yıldızların sönmeye, ‘büyük umutlar’ın kırılmaya başladığı söylenmeliydi.

 

Aynı tarihlerde genel olarak dine ve dini hareketlere ilginin yükselişinde Modernliğin bu devasa keşif, arayış ve eleştiri çabasının hüsranla sonuçlanmasının belirleyici bir etkisi vardır. Modernliği kökten sorguya çeken 68 dalgası (sol) Türkiye’ye biraz geç ulaşmıştı, 89 dalgası (dindar) gecikmedi, hatta daha da erken geldi. Çünkü, 1980’li yıllara gelindiğinde, bir tarafta, teknik hasılası ne olursa olsun, Türkiye toprağındaki bütün kimlikleri (Kemalist kimliğin kendisi dahil) tarumar etmeyi başarmış Kemalist Modernleşmenin bu topluma artık kan ve şiddetten başka bir şey veremeyeceği bir kez daha belli olmuştu (1980 darbesi), bir. Diğer tarafta, 1960 darbesini takip eden yıllarda, bu darbenin iklimlendirdiği bir vasatta boy atan Sosyalist Modernleşme denemesi de, uyandırdığı Özgürlük Dalgasını taşıyamamış ve daha darbe gelmeden bir şiddet sarmalında kaybolmuştu, iki. O yüzden Türkiye’de dine/İslam’a yöneliş daha erken başlamıştı.[1]

 

Bu, dahası, uzun süredir Batı Modernliği karşısında (ve de Sosyalist Modernleşmeciler karşısında) sinmiş, ezik, bir tür suçluluk duygusunu üzerinden atamayan, defansif Müslüman çevrelerin başlarını doğrulttukları, suçluluk duygusundan çıkarak Batı karşısında eşitlik arayışına girdikleri ve hatta ekstra bir özgüven kazandıkları, dinler arasında özel olarak İslam’a takılmaya çalışılan “gerici, yobaz, şiddet-sever” boyunduruğunu gevşettikleri, kısaca Batı’dan çok daha bereketli ruhsal, kültürel ve siyasal bir hareketlenmeye yol açmıştı.

 

2000’lere gelindiğinde Türkiye toplumu 40 yıldır devam eden aşırı müdahaleler nedeniyle aşırı ısınmış, yorulmuş bir toplumdu. Her seferinde memleketi dağılmış pazar yerlerine çeviren sayısız darbenin ve adı konmamış bir iç savaşın yaralarını sarmaya ve arada bir nefes almaya çalışıyordu. Çok geçmedi. 12 Eylül darbesinin Diyarbakır Zindanlarında kendi suretinden yarattığı PKK’nın Pol Pot rejiminden, yani yeni bir Sosyalist Modernleşme girişiminden sadır olan, bu kez etnik kimliklerin kışkırtıldığı yine adı konmamış bir başka iç savaş çaldı kapısını. Cinayetler, suikastlar, katliamlar… Şehitler, şehitler, şehitler… Kan gövdeyi götürüyordu ve hiçbir siyasi veya entelektüel, hiçbir grup, hareket veya parti doğru dürüst bir yön tayini yapamıyor, sonunda büyük bir çaresizlik içinde Kemalist Modernleşmenin imal ettiği ezberlere, başına nöbetçi diktiği istikametlere teslim oluyordu.

 

İşte Türkiye toplumu, Kemalist Modernliğin çemberinden geçmiş, Sosyalist Modernliği içinden, heyecanla bizzat kat etmiş bir toplum, belki de bu aşırı hararet ve yorgunluğun etkisiyle Kendine dönmeyi akletti. Ve siyaset katında bu Kendiliği temsil ettiğini düşündüğü Erdoğan ve AK Parti etrafında kümelendi.

 

Yalnız bu arada Türkiye Ana, derinindeki büyük kudretle, aşağı yukarı bütün kimlikleri (Kemalist kimlik dahil) Kemalist Modernleşmenin cenderesinden, Kemalist Vesayetin sultasından kurtarmayı, varlığa taşımayı, kendi referans, değer, heves ve talepleriyle, yani oldukları gibi, vekâletnamesiz, bir dolayımda kırılmadan söz, siyaset ve kamu alanına çıkarmayı başarmıştı. Kimlikler artık kıyı bucak saklanmıyordu, kendi halince birer Faildi. Bu hal üzre, son olarak dindar Müslüman kimliğin de avdetiyle Türkiye’deki ana kimlikler tablosu büyük ölçüde tamamlanmıştı. Yani Cumhuriyet tarihinde ilk kez, makul, olması gerektiği gibi, fıtratına uygun bir Toplum olma, hakikatli bir Biz olma ihtimalinin temel formel şartı ikmal edilmişti (2002).

 

Fakat menfi ve müspet çeşitli yönleriyle mevcut kimlikler, aralarındaki alışveriş ağı ve iktidar ilişkileri, Kemalist Modernleşmenin çekiç Darbeleriyle şekillenmişti. Ve Kemalist merkez, Modernliğinin tabiatı icabı kendisinden başkaya varlık hakkı tanımasa da, gönlü onun gibi daha çok Batı’nın temsil ettiği “modernlik, laiklik, çağdaş uygarlık” gibi değerlere akan, yani Kendisinden daha çok Başkası (Avrupalı) olma istidadı gösteren kimlikler için mümbit bir toplumsal vasat oluşturmuştu. Mesela Türk/Kürt Sosyalist/Solu bu vasatta boy atmıştı. Şimdi, dindar Müslümanların iktidarı “ele geçirdiği” ve ciddi bir Kendilik talebini siyasetin merkezine taşıdığı bu momentte, civardaki tüm Modern/Batılı kimlik varyantlarının yeni bir muhasebeye zorlandığı ve saflarını sıklaştırdığı bir sürece girildi.

 

Cumhuriyetin Modern Şimdi’sinde iktidar, kontrol sistemi ve kurumları ve hatta tüm toplumsal faaliyet alanları, başımızı kaldırdığımız her yerde karşımıza çıkan bir Geçmiş ve Geleneğin gayri-modern kabul edilerek yok sayılması üzerine kurulmuştu. Her ahval ve şeraitte bir şekilde Gelenek, Tarih ve İslam’ı referans alarak yaşamaya çalışan nüfus kesimlerinin (toplumun ana çatısının kıyısında, kıstırılmış bir alanda) itaati, sabrı ve sessizliği üzerine. Şimdi işte o yok sayılan Geçmiş/Gelenek, göçünü toplamış kalabalıklar halinde, “göbeğini kaşıyarak” toplumun kıyısından merkezine, itaatten itaatsizliğe, ataletten Failiyete taşınıyordu. Bu, yerleşik Modern sınıf ve zümrelerin yerlerini iyice daraltmış, toplumsal hararet yeniden yükselmişti.

 

O yüzden ülke, kısa sürede, ilki Kemalist ve Sosyalist Modernleşme sürecinden mülhem, daha çok Modern, Batılı olmak isteyen, diğeri bu Modernleşme süreçlerine olduğu kadar genel olarak Modernliğe de mesafeli, eksiği gediğiyle Kendi Geçmiş ve Geleneğine değer veren, Buralı ve Kendisi olmak isteyen iki Türkiye halinde kutuplaştı. Kemalizm can çekişirken bile tehlikeli olduğunu göstermiş, iki Türkiye’den birini kendi çevresinde “mevzilendirmeyi” başarmıştı! Artık yükselen toplumsal hararet bu yeni fay/çatışma hattı üzerinde birikecekti.

 

15 Temmuz işte bu hat üzerinde 10-15 yıldır biriken (toplumsal harareti soğutmasa da) çatışma enerjisini boşalttı ve bir karara bağladı, Türkiye toplumunun Kendilik adındaki bence en ağır taşını, Keder Taşını dibe oturttu; onun mevcut bütün kimlikleriyle ayakları üzerinde durma olanağını, varlık dengesini kararlı hale getirdi. Yüzyılı aşkın bir süredir şekillendirilmeye, içine Modernlik üflenmeye çalışılan, Kendinden bir Başkası olmaya zorlanan bir toplumsallık, Dindar/Gelenekçi/Buralı Türkiye yara bere içinde kendini dosta düşmana kabul ettirdi.

 

Böylece İmparatorluğun dağılmaya doğru gittiği çalkantılı bir tarihte can havliyle başlamış, Modernlikle/Batıyla ilişki, Batılı olma, Kendisi kalarak Modern olma, Batının demokrasisini alma, tekniğini alarak kültürünü almama, vb., gibi sayısız varyantları olan ve esas olarak siyaset ve entelektüeller katında yürütülen uzun bir tartışmaya da nokta koymuştu.

 

O yüzden 15 Temmuzun ayırt edici vasfı sadece, Türkiye toplumunun ilk kez (Kemalist Modernleşmenin kanlı alâmet-i fârikası olan) bir darbeyi püskürtmüş olması değil, ilaveten, bunu kendi Kaderine yazılmış kelimelerle, kendi hakikati içinden, Kendisi Olarak, Bismillah çekerek, abdest alarak, ezanlar, salâlar, tekbirler eşliğinde yapmış olmasıdır!

 

Bu, Kemalist/Sosyalist Modernliğin Öncesiz Şimdi’sinin tarihe karışması demekti. Bu, Toplumun içinden geldiği Geçmişin ve Kaderin kendisine yüklediği, ama uzun yıllar mahrum bırakıldığı derin dönüştürücü, yaratıcı bir kudreti/potansiyeli fiiliyata çıkarması demekti. Şimdi hakikatli bir Biz olma ihtimalinin sadece temel formel şartı değil, o formun içini dolduran bir Kendilik de, yani esasa ilişkin şartı da mevcuttu artık. Ne üzerinde bir toplum olacağız sorusuna her türlü cevabın ilk cümlesi… her türlü özgürlük/adalet talebinin olduğu kadar her türlü farklı kimlik ve hayat taleplerinin de asli zemini: Kendilik hakkı, Kendi olma, Kendinden başka bir şey olmaya zorlanmama hakkı ve özgürlüğü.

 

O nedenle 4 yılın ardından 15 Temmuzun muhasebesini yapmak, akıbetini izlemek aslında, biri Modern/Batılı diğeri Dindar/Buralı 2 Türkiye (2 büyük kimlik bloğu) etrafında Biz ihtimalinin ne kadar imkan dahiline girdiğini izlemek demektir, bir. Söz konusu 2 kimliğin, özellikle de yeni bir Kendilik arayışı olarak zuhur eden, o yüzden ilkine göre daha “meçhul” Dindar/Buralı kimliğin potansiyellerini deşmeye, anlamaya çalışmak demektir, iki.

 

Ben bunu, becerebildiğim ölçüde, 3 cari güzergâh boyunca kısaca değerlendirmeye çalışacağım: Hak teslimi; Suriyeli mülteciler ve Şiddet/PKK şiddeti. Son 2 başlığın, bu toprağın baz, Kader Kimliği sıfatıyla mevcut tüm kimliklere Analık etmiş, bu minvalde macerası, başarısı veya başarısızlığı şu veya bu ölçüde bütün kimlikleri etkilemiş ve etkileyecek olan Dindar/Gelenekçi/Buralı kimliğin potansiyellerini göstermesi bakımından çok daha kapsamlı incelenmesi gerektiğini özellikle hatırlatmak isterim.

 

Hak Teslimi

 

Ferdin ve Toplumun esası aynıdır. Nasıl üzerimizde duran, teslim etmediğimiz bir hak, bir kıymık gibi sürekli ruhumuza batarsa, o hak teslimini yapmadan içimiz rahatlamaz, dışımız yola koyulamazsa, gruplar, zümreler ve genel olarak Toplum için de böyledir. Ve hak teslimatı kolay bir iş değildir, helalleşme her şeyden önce gönül ister, emek ister, uzun sürer. Yeni bir Biz inşasını ihtiyaç haline getiren bu tür büyük toplumsal kaymalarda, dönüşüm anlarında, zihniyet yırtılmalarında, farklı kimliklere, cemaatlere, katmanlara düşen, ilk adımı atıp diğerinin, Kardeşin hakkını teslim etmektir. İyi bir başlangıç için bundan daha şifalı bir şey yoktur. 

 

Modern/Batılı Türkiye’nin üstünde tarihsel bir vebal vardı zaten. Kendi iç/zihniyet kilitleri yüzünden kapsamlı, yaygın, eşik-aşıcı bir Kemalist Modernleşme eleştirisi yapamadığı gibi geliştirilen bütün eleştirileri de kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak görmüş, her seferinde bir adım geri çekilmişti. Şimdi üzerine iki hak daha geçmiş oluyordu: 15 Temmuzu yapan Dindar/Buralı Kimliğin hakkı ve bizzat 15 Temmuzun hakkı. Bu, Kemalist Modernleşme sürecinin o meşum simgesi olan Darbe ve Darbe Mekaniğini parçalayarak Türkiye toprağındaki bütün kimliklere (Kemalist Kimlik dahil, çünkü Kemalist Modernleşme Kemalist olmayı dahi şarta bağlıyor, kalıba vuruyordu) yer açan, önlerindeki son bariyerleri de temizleyen bir tarihsel olayın ve Failin hakkıydı. Detaya girmiyorum bu hak, halen yine bir vebal olarak Modern/Batılı Türkiye’nin üzerinde duruyor, inatla, istikrarlı bir şekilde 15 Temmuzun kendisini bile görmek istemeyen yazarları, sanatçıları, entelektüelleri, niyet okuyucuları, siyasetçileri, amirleri memurlarıyla birlikte…

 

Suriyeliler Meselesi

 

93 Harbi (1878) ve Balkan Savaşından (1911) beri, Müslüman/Türk toplulukların bulundukları coğrafyalardan dalgalar halinde Anadolu (Nuh’un) Gemisine doğru hareketi, hicreti hiç kesilmedi. Son dalga, 2010-11’den itibaren Suriye’deki iç savaş nedeniyle Türkiye’ye sığınan 3,5-4 milyonluk (5-6 milyona çıkma ihtimali bulunan) Suriyeli mülteciler oldu. Büyük bir dalgaydı bu. Modern dünyayı olduğu kadar Türkiye’yi de ağır ve tarihi imtihanla karşı karşıya bıraktı. Büyük ölçüde kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan oluşuyordu. Zaman geçtikçe toplumun çeşitli katlarında çeşitli biçimlerde ırkçı tepkiler belirmeye başladı. Sosyal medya başta olmak üzere çeşitli mecralarda ellerinde benzin bidonuyla dolaşan, bu tepkileri bir toplum yangınına dönüştürmeye “gönüllü” ırkçı “şefler” ortaya çıktı. Araştırmalar, bu konuda maalesef sağcının solcudan solcunun sağcıdan AK Parti tabanının CHP tabanından HDP tabanının CHP tabanından fazla bir farkı olmadığını gösteriyordu. Kısa bir süre sonra aklı başında herkes dehşet içinde, bir bütün olarak Türkiye’yi ruhen ve fiilen silindir gibi ezip geçebilecek devasa bir meseleyle karşı karşıya oluğumuzu fark etti. Ve bu tehdit, bu ihtimal halen var!

 

Gördüğümüz, görmediğimiz, görmek istemediğimiz patlamalarla gündelik hayatın içinde canlılığını koruyan bu ırkçı dalga tehdidine karşı halihazırda 2 barajımız olduğu anlaşılıyor: (1) Toplumun (aşk olsun!) henüz tam açılımını bilmediğimiz iç mukavemeti ve (2) Eksiğiyle fazlasıyla, günahıyla sevabıyla, sürprizleri ve potansiyelleriyle Dindar/Buralı Türkiye’yi en iyi temsil ettiğini düşündüğüm Erdoğan’ın (devlet, siyaset ve de toplum katının en önünde) net tutumu: “Biz ensârız onlar muhacir”, “Ben siyasetten, siyaset benden kopsa bile ben ensar, muhacir hakkından kopmayacağım…”.  Şimdi genel olarak Toplumun ve Dindar/Buralı Türkiye’nin bu tutumu Modern/Batılı Türkiye için, Biz için, muazzam bir fırsat sunuyordu. Olağanüstü bir hal olağanüstü bir imkan doğurmuştu, İki Türkiye’nin Bir Türkiye gibi davranabilme ve olabilme imkanı. Halen bu imkan da baki!

 

Faşist Modernlik denemelerinin kasvetli hatırası altında, Modern/Batılı Türkiye içinde “anti-faşist”, “anti-ırkçı” bir tutum/istidat hep var olageldi. Fakat bu istidat, mevcut tabloda münferit gayretler, öbekler, adalar halinde kendini gösterse de, bu kez İslam’la ilgili iç/zihniyet kilitleri nedeniyle ırkçı dalgaya karşı ortak bir tutum geliştirme yoluna girmedi. Daha doğrusu Dindar/Buralı Türkiye ile yan yana bir şey yapabileceğini aklından bile geçirmedi.

 

Şiddet/PKK Şiddeti

 

Biz inşasında daha asli, daha acil bir yer tutan bir mesele bu. Keyfe keder bir tercihten, olsa da olur olmasa da bir halden değil, olmazsa olmaz, varoluşsal bir şeyden söz ediyoruz. Bütün kutuplaşmaların, yarılmaların, bütün hataların, öfkeyle kalkıp zararla oturmaların tahribatını azaltan, telafisini, geri çekilmeyi, yeniden denemeyi mümkün kılan, hatalardan öğrenme yollarını, müzakere kanallarını açık tutan “ontolojik” bir şeyden söz ediyoruz: Şiddete taşmamak. Yakın Türkiye tarihinden, bir Darbe Mekaniğinin iştahla sürdüğü Şiddet tarlalarından, korkunç bedeller ödediğimiz İç Savaşlardan öğrendiğimiz, öğrenmiş olmamız gereken bir büyük derstir bu: Şiddete taşmamak, Şiddet ihtimali kanallarını tıkamak, cari bir Şiddet söz konusu ise, yangın bacayı sarmadan her türlü işi gücü bırakıp öncelikle onun önünü almaya girişmek! Derdimiz belli: Siyasal-toplumsal alanı Şiddet ve Şiddet Potansiyelinden arındırmak, Şiddete taşmayan demokratik bir siyaset formunu tüm kimliklerin ortak paydası haline getirmek. Şiddete karşı ilkesel bir tavır, bir mutabakat.

 

Dindar/Buralı Türkiye genel olarak Kürt Sorununun çözümü, özel olarak PKK’nın silah bırakması konusunda müthiş bir inisiyatif aldı. Modern/Batılı Türkiye’nin biti kadar sevmediği Erdoğan kellesini koltuğuna alarak önce kendi kimlik bloğunu, sonra AK Partiyi, Devleti ve Toplumu ikna etti. 2009’dan itibaren (aracısız PKK ile görüşmek dahil, ellerinde on binlerce şehidimizin kanı bulunan Abdullah Öcalan ve Kandil arasında mektup teatisi dahil her türlü imkânın denendiği) Oslo görüşmeleri, Kürt açılımı, Habur girişleri, Milli birlik/kardeşlik, Akil adamlar, Çözüm süreci, vb., gibi isimler altında Kürt Sorununu bir yola koymayı, ülkeyi Şiddetten arındırmayı denedi.

 

Çözüm Sürecinin (2009-2015) en kritik elemanı, HDP’ye oy veren, onu Türkiye ölçeğinde yeni bir Sol/Devrimci siyasetin imkânı olarak gören Türk Solunun, olağan siyasete yakın duran Sol/Sosyalist aydın, yazar, sanatçı, kanaat önderi ve STK’larının tutumuydu. PKK/Kürt Solu da bu kişi ve çevrelerin kendi hinterlandından ayrılmaması için özel bir ihtimam gösteriyordu, yani sözleri etkiliydi.

 

Detaya girmiyorum, bu konuda Modern/Batılı Türkiye’nin uç beyliğini yapan bu (cırmı küçük ama etkili) Sol/Sosyalist kesim ve onların etki alanındaki STK’lar, omuz vermeleri halinde PKK’nın silah bırakabileceği bir eşikte o omzu esirgedi. Ağzından “Barış!” talepleri, elinden “Savaşa Hayır!” bildirileri hiç düşmeyen bu Sosyalist/Soldan “Evet, PKK silah bırakmalıdır!”, “Türkiye toprağı artık şiddetten arınmalıdır”, diyen tek bir Allah’ın kulu bile çıkmadı. Akıllarına bile gelmedi! Belli ki o kritik dönemeçte Hasan Cemal dağlara düşüp, yolunu kestiği PKK’lılara “Ne karşılığında silah bırakıyorsunuz, Batı’daki demokrasi mücadelesini satıyor musunuz” diye çıkıştığında, meğer Sosyalist/Solun bir tür bilinçaltını temsil ediyormuş. Belli ki PKK ve Şiddeti tek yumurta ikizleriymiş, devrim düşlerini uyanık tutuyormuş…[2]

 

Bu heba edilmiş fırsattan sonra, Suruç katliamı ile başlayan, PKK’nın Ceylanpınar’da 24-25 yaşlarındaki 2 polisi uykularında susturuculu silahla enselerinden vurarak şehit etmesiyle (Temmuz 2015) devam eden ve 2016 Temmuzundan itibaren daha da hızlanan yeni bir şiddet fırtınası içine girdi Türkiye.

 

Ülkenin doğusunda PKK açıkça “devrimci halk savaşı” ilan eder ve yürütürken, batısında itibarlı ağır abilerin, koca koca entelektüellerin yazıp çizdiği mecralarda 2 Türkiye halini tersinmez bir veri kabul eden bir yaklaşımla, Kemalist çekirdek etrafında katılaşmış Modern/Batılı kimlik kutsanıyor, açık açık bu iki kimlik bloğunu ayıran hat üzerinde (sanki böyle gerçek bir hat varmış gibi!) “mukadder” bir hesaplaşmaya, iç savaşa hazırlık uyarıları yapılıyordu.



Böylece ancak bu iki kimlik bloğunun birlikte yürümesi halinde sahiden yeni bir Biz’e, Bir’like varabileceğimiz bir yol daha atıl hale gelmiş, heba edilmişti. Bugün bu tabloda Türkiye bir bütün olarak Şiddete savrulmuyorsa, burada aslan payı (1) Toplumun tüm bir Cumhuriyet tarihi boyunca Zora/Şiddete karşı kanla gözyaşıyla edindiği iç mukavemet ile (2) Dindar/Buralı Kimliğin derin yapılarına ait görünüyor. Öte yanda, Kemalist ve Sosyalist Modernleşme denemelerinde kurucu bir unsur olarak Modern/Batılı Kimliğin belli bir kesimine yerleşmiş bulunan “devrimci zor/şiddet” aşkı, 1980 öncesine göre zayıflamış olsa da, bugün korkarım, kentli orta sınıflar üzerinden bir bütün olarak bu Modern/Batılı kimliğe yayılma eğiliminde…

 

Sonuç Niyetine

 

Türkiye vakasını anlama yolunda geliştirdiğimiz, bir açıklama modeli olarak şu veya bu oranda kabul görmüş (İlerici-Gerici gibi ilkellikleri bir yana bırakırsak) Doğu-Batı, Modern-Muhafazakar, Modernlik-Modernleşme, Laik-Dindar gibi terimlerle kurduğumuz modeller her zaman bir şeyi örter: Hepsinin altında yatan Kendisi Olmak (Türk, Kürt, Müslüman, vb) ile Başkası Olmak (Batı, Modern, Sovyetler, Çin, Arnavutluk, vb) arasındaki derin çatışmayı. Bu çatışma, bu sarkaç klasik, faşist veya sosyalist türleriyle Batı Modernliğinin uzun sömürgecilik tarihiyle, kanla, silahla, tahakküm arzusu ve hüküm gücüyle dünyamıza ilave ettiği, Batı-dışı toplumları yarıp geçen bir sarkaçtır. Kaynaklarını, malını, canını, çocuklarını Batı’nın tasallutundan kurtarmaya çalışan ama Modernlikle de gözleri kamaşmış, ruhu ve fikri karışmış toplumları dipteki Kendisi Olmak ile gözdeki Başkası Olmak arasında ikiye bölen bir sarkaç.

 

Bizdeki halihazır karşılığı (şimdilik daha iyisini bulamadığım terimlerle) Modern/Batılı Türkiye ile Dindar/Gelenekçi/Buralı Türkiye. Bölünmenin sınırlarının terimler arasındaki gibi hiç de net olmadığını belirtmeye gerek yok. Bu temelde teşekkül etmiş görece katı-gruplaşmalar yok değil ama istisna. Kural olan aynı grubun, aynı insanın içinde 2 Türkiye. Kendisi Olma iştahı, arzusu ve fikri ile Başkası Olma iştahı, arzusu ve fikrinin böldüğü insan tekleri. Her birimiz oranları değişik, gerilimli veya barışık, biraz Batılı biraz Buralıyız, biraz Modern biraz Gelenekçiyiz hem Batı hem Doğuyuz ne Batı ne Doğuyuz.

 

15 Temmuz, bu açıdan, uzun Cumhuriyet tarihi boyunca Kendisi Olmayı prensip olarak reddetmiş, hep Batı olmaya gayret etmiş, o yüzden kroki halde yaşamaya çalışan bir toplumun uzun bir süreden sonra ayıkması, kendine gelmesiydi. Çok da beklenen bir şey değildi bu, hatta mucizevi bir yan taşıyordu. Bunda Modern/kapitalist statükonun tıkandığının ve ona sosyalist itirazın da bir yere çıkmayacağının anlaşılmasıyla dünya ölçeğinde ortaya çıkan daha geleneksel, daha klasik, kadim cevaplara/usullere dönüş arzusunun etkisi vardı. Daha manevi, daha dipte yatan, daha toleranslı, daha zorlamasız, insanı olduğu haliyle buyur eden, daha şiddetten uzak, daha sabırlı, zamana dayanmış olana yöneliş. Türkiye Kimliğini kuran azı kök olarak İslam’a, bir tür aslına rücu ediş, kendi normaline, makulüne dönüş.

 

Kimi zaman aynı insanın içinde yüzen adalar halinde Aciliyet ile Sabır, Özgürlük ile Sorumluluk, Doğal Hak ile Kul Hakkı, Birey ile Kardeş, Öncesiz Şimdi ile Geçmişe Gömülü Şimdi, İhtiyaç Maddesi ile Nimet, Bilim ile Hikmet ve Şükür böyle yaygın ilk kez birbirini fark etti. Aralarında birbirini besleyecek damarlar olduğunu gördü.

 

Bu meyanda 15 Temmuzda Türkiye toplumuna “dışarıdan bilinç” verilmemiş, Toplum, kendi “İçeriden Bilinç”ini keşfetmiş, kendi Kader Kimlik’inin üzerini açmıştır. Lafı dolaştırmadan bu kimlik bir Dil (Türkçe), bir Din (İslam) ve bir Tarih üzre kurulmuş orijinal bir kimliktir, orijinal bir Hal, bir Dünyada Oluş Hali. Bu Halin eseri olan Türkiye/Anadolu Toplumunun orijinalitesi Kardeştir, orijinalitesi Birey olan Modern Topluma kıyasla. Kardeş, Bireyin zıddı değil reddi ve iptalidir. Diğer bir deyişle, Anadolu Toplumunun (ve Ferdinin) üzerine bina edildiği arke, ayak, manevi bütünlük Birey değil Kardeştir. Kardeş, Toplumun ve Ferdin ortak esasıdır. Yani kendi kimlik esasında Türkiye Toplumunu rapteden Özgürlük değil Sorumluluktur, Doğal Hak değil Kul Hakkıdır, Sabırdır, Hamttır, Şükürdür. O yüzden o gece bize bir Sorumluluk bıraktı, bir Kardeş hakkı… Sorumluluk: O hayat memat anında törensiz mübalağasız bütün bir Türkiye’nin yükünü sırtına vuran Ömer Halisdemir’dir; Kardeş: O hayat memat anında ilk “Ezanlar Susmasın” çağrısı.

 

Türkiye Toplumu 15 Temmuzda keşfettiği “İçeriden Bilinç”iyle, işte bu kimliğe sahip çıkarak, hem Devleti, siyaset katını, hem de aydın ve entelektüel katını kurtarmıştır. Belli ki bu yolda Devlet ve siyaset katından da aydınlar katından da daha kararlıdır. Devletin, elitlerin, aydınların fantezileri, tereddütleri olabilir, lakin bu saatten sonra Toplumun olmaz. Veya tersinden söyleyelim, Devlet de siyaset katı da aydınlar katı da tekleyebilir (üstüne üstlük bu katlarda FETÖ’nün tahribatı muazzam boyutlardadır) ama Toplumun bu lüksü yoktur.[3]

 

Türkiye Toplumunun yeni bir yola girdiği kesindir lakin, Toplumsalda bir zorunluluk olmadığı, tüm Failler için her türlü bahtın açık olduğu da o kadar kesindir. Eğer, bu kez Dindar bünyede ortaya çıkan FETÖ gibi özel, hormonlu bir aparatla doğrudan varlığına kast eden Modernlik olmasaydı, şu yeryüzünü kasıp kavuran, kadim yurtları yaşanmaz hale getiren, anaların, yârlerin öpmeye kıyamadığı kuzuları yollara düşürüp Akdeniz’de boğulmasını, çaresiz, sahipsiz, kimsesiz ‘toplu intihar’ çağrıları yapmasını, tavanlarda sallanmasını, fuhuş ve organ pazarlarında satılmasını seyreden Modernlik olmasaydı… Kemalist/Sosyalist Modernleşme tarihinin cenderesinden geçmeseydi… kendini bu kadar kuşatılmış, kıstırılmış hissetmeseydi… belki de aklına bile getirmeyeceği bir yola girmiştir Türkiye.

 

Bu yol Modernliğin filmlerdeki Manhattan görüntüleri gibi ezberlenmiş güzergahlarından farklı bir yoldur, bir Kendilik yoludur. Yol ıssız, yolcunun kasları zayıftır. Teorisi, uygulama şartnamesi, rehber kitapçığı yoktur. Ancak Bizim kendi deneyimimizle adım adım, yoklaya yoklaya, keşfederek ilerleyebileceğimiz ve ancak böyle ilerlersek geçebileceğimiz, temellük edebileceğimiz, Bize özgü ve tam bu yüzden de riskler, sürprizler ve muştularla dolu bir yoldur. Teklemek, düşmek kalkmak işin tabiatı icabıdır, yanlışları doğruya azık yapmadan yol da olmaz öğrenme de. Türkiye Toplumu bunu biz kalem erbabından daha iyi biliyor, o yüzden uzun vadede sabırla, aşkla Devleti de siyaset katını da aydınlar katını da yörüngeye oturtacaktır.

 

Bir büyük anakara, bir Boz Atlı Hızır, Modernliğin eleştirisine, uzun yola hüküm giymiştir.

 

___

[1] 1980’lerin ortalarında Sosyalist çevrelerde, bir otobüste kitap okuyanlar 1970’lerde solculardı şimdilerde ise İslamcılar, diye bir anekdot dolaşırdı.

 

[2] “PKK silah bırak” çağrısından tabii ki bir sonuç alınmayabilirdi, büyük ihtimalle de PKK bu çağrıyı yapanları sırtından silkeleyip atacak ve bildiği yolda devam edecekti. Lakin Modern/Batılı Türkiye’de böyle bir tutumun tartışılması, bir ihtimal olarak gündeme girmiş olması bile çok büyük önem taşıyordu. Sosyalist/Sol, tüm bunları, çözüm masasını PKK mı devirdi, Erdoğan mı tartışmalarına feda etti. Oysa (Kürt Solunun da abisi sıfatıyla) Modern/Batılı Kimliğin önünü açan ilkesel bir tutum alabilir, en azından PKK’nın Türkiye’de silah bırakmasını o kimliğin gündemine taşıyabilir, bu arada aynı tartışmaları yine de yapabilirdi.

 

[3] Burada Erdoğan’ın hakkını teslim etmek, onu doğrudan Toplum katında değerlendirmek gerekir. Yoksa ne 15 Temmuzu mümkün kılan sıklet merkezini, ne de Suriyeli mülteciler, Kürt meselesi ve PKK şiddetinin tasfiyesi konusunda alınan mesafeyi açıklayamayız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sağ, milliyetçi, muhafazakar partilere oy veren ortalama seçmen kadar, CHP seçmenlerinin de 15 Temmuz darbe girişimine karşı olduklarından, demokrasinin olmazsa olmazının sandık olduğunun bilincinde olduklarından şüphe etmemek gerekir. Sorun; özellikle iktidar elitlerinin popülist, pragmatik oy kaygılarıyla 15 Temmuz’a dair oluşmuş olan mutabakatı, mutabakat yitimine dönüştürme konusundaki kimi yaklaşımlarıdır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Yeni bir siyasi rejim ve ulus inşa edici aktör olarak CHP, Türkiye’de devlet-toplum, askeri otorite-sivil otorite ilişkileri, hatta darbeler sözkonusu olduğunda, ağırlıklı olarak Türkiye sağı tarafından günah keçisi ilan edilmiş bir politik-sosyolojik aygıt olarak dikkat çekmektedir. Bu kesime göre, 27 Mayıs’ta orduyu göreve çağıran, 12 Mart’ta demokrasiyi askıya aldırtan, 12 Eylül’de askeri kışlasından çıkartan, 28 Şubat’taki Post-modern darbe için çığırtkanlık yapan da CHP ve zihniyetidir. Buna bağlı olarak, CHP’nin iktidara ulaşma metodolojisinde sandıktan ziyade, anti-demokratik, vesayetçi kurumlarla işbirliği, sandıktan çıkan sonuca rıza gösterme yerine onlarla şartlar hazır olduğunda yan yana gelme tercihinin baskın olduğu yönünde algı oluşturulmaktadır.

 

Bu bakış açısı Türkiye’nin ortalama bir sağ partisinde en tepedeki liderinden, tabandaki sade seçmene kadar uzanan organizasyonel silsile içinde neredeyse kök salmış bir algıya dönüşmüş, partilerin seçmen, taraftarları için aynı algı politik sosyalizasyon süreçlerinde adeta muteber bir vesayetçilik öyküsü işlevi üstlenmiştir. Çok partili dönemde gerçekleşen çeşitli darbelere dair CHP’nin kendisini konumlandırma biçiminin tek tip olduğunu ifade etmek güç.

 

Darbe Dönemlerinde CHP’nin Yaklaşımı

 

Cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrasında, bu dönem modernleşme hareketlerinde siyasi elitleriyle birlikte öncü rol oynayan CHP’nin DP iktidarını deviren 27 Mayıs darbesine bakışıyla 12 Mart ve 12 Eylül’e yaklaşımı, 28 Şubat Post-modern darbesi ile 27 Nisan E-muhtırasını değerlendirmesinde konjonktüre ve koşullara bağlı olarak farklılıklar olduğu gibi, CHP’yi kurumsal kimliğiyle bu darbelerin hazırlayıcısı veya sorumlularından olduğunu iddia etmenin bilimsel bir gerçekliği yoktur.

 

Geleneğindeki “halka rağmen halk için” özdeyişiyle takdim edilen partinin modernleşme anlayışındaki kimi korumacı unsurlar 1960’lardan 2000’lere Cumhuriyet rejimini koruma refleksiyle CHP’nin kimi elitlerini zaman zaman anti-demokratik çözüm arayışında olanlarla yanyana, hatta içiçe geçirse de, bunu topyekün partiye maletmenin reel politikada karşılığı yoktur. 1960’larda 27 Mayıs darbesiyle arasına mesafe koyamayan CHP’nin 12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül darbesine yaklaşımı ise bir öncekinden farklı olarak özgürlükçü sol partilerin refleksleriyle örtüşmüştür. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine karşı ilkinde parti genel sekreteri, ikincisinde genel başkanı olan Bülent Ecevit’in verdiği mücadeleyi dikkate aldığımızda, bu durum daha iyi anlaşılacaktır.

 

Siyaset bilimi literatüründe askeri darbe, Anayasalar ile seçim yöntemi, koşulları, işbaşında kalma biçimleri belirlenmiş ve seçmenlerin tercihleri ile gerekli anayasal çoğunluğa ulaşarak demokratik usullerle işbaşına gelen siyasi iktidarların, Anayasa gereği emri altında olması gereken Silahlı Kuvvetler tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak güç, şiddet, silah, psikolojik baskı, telkin yoluyla iktidardan uzaklaştırılmasıdır. Türkiye siyasal hayatında çok partili hayatın başlangıcından günümüze, Silahlı Kuvvetlerin emir komuta hiyerarşisi içinde bu tarife uygun 3 doğrudan (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül), askeri ve sivil devlet erkanı marifetiyle biri dolaylı (28 Şubat), biri elektronik muhtıra şeklinde olan (27 Nisan E-muhtırası), bir de başarısız bir darbe girişimi (15 Temmuz) yaşanmıştır.

 

12 Eylül darbesinin ardından işleyen süreç, askeri rejimin siyasal sistem ve toplumsal yapı üzerinde kurduğu hegemonya, dönemin ekonomi politiği 1990’ların ikinci yarısında toplumsal değişimi hızlandırırken, bunun siyasal sisteme yansımasının en belirgin sonucu; Cumhuriyetin kurucu askeri ve sivil elitlerinin iktidar ortağı dahi görmek istemediği İslamcı sağın önce 94 yerel seçimlerinde Nur Vergin’in ifadesiyle büyük kentleri muhasara ederek belediyelerde iktidara gelmesi, ardından 95 genel seçimiyle iktidar ortağı olmasıdır.

 

Adil Düzen sloganıyla iktidara gelen Refah Partisi’nin yerel ve merkezi iktidardaki kimi uygulamalarının seküler askeri, sivil Cumhuriyet elitlerinde yarattığı kaygı 28 Şubat muhtırasıyla Refah-Yol Koalisyonunu sona erdirirken, aynı dönemde CHP yönetiminde yaşanan lider ve üst yönetim değişimi ile Baykal’lı CHP 28 Şubat’ta askeri vesayete karşı özgürlükçü sol partiden beklenen refleksi gösterememiştir. Bu dönemin kayıp yıllarının ardından merkez sağ ve merkez solun yaşadığı temsil ve meşruiyet krizleri 3 Kasım 2002 seçiminde AK Parti’yi iktidara taşırken, bu partinin ilk yıllarında askeri, sivil elit ve CHP ile arasında keskin bir ayrışma mevcuttu ki bunun şiddeti AK Parti’nin kapatılması davası, Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan E-Muhtırası sürecinde artmıştır.

 

Bir siyasi partinin kimliğine ilişkin değerlendirme yaparken, tüm yapısal unsurları veri alınır. İdeolojisinden parti yönetimine, politikalarına, teşkilat yapılarına, parti içi ilişkilere, elit, taraftar, seçmenlerin değerlerine eğilmeden, o partiye ilişkin sağlıklı bir değerlendirme yapmak güçtür. Bu anlamda CHP’nin 90’ların ikinci yarısından itibaren sandıktan çıkan iktidarlara karşı atanmış asker ve sivil bürokratik elitlerin otoriter/vesayetçi tavırlarına karşı sesini yükseltmemesi, demokrat pozisyon almaması, büyük ölçüde aynı dönemde CHP’nin yapısal özellikleri, parti üst yönetimi, elit ve taraftar/seçmen kitlesinin siyasal değer yönelimleriyle ilgilidir. Kurumsal olarak olmasa dahi, CHP ve CHP’lilerdeki Cumhuriyetin kazanımlarıyla meselesi olan önce Refah Partisi, ardından AK Parti algısı bu partilerin sistemde varolma mücadelelerinde CHP’nin çoğu zaman kayıtsız kalması gibi bir sonuç doğurmuştur.

 

Ne hazindir ki vesayet kurumlarıyla sivil-demokratik aygıtlar arasındaki mücadelede yönünü belirlemede zorlanan 90’ların ve 2000’lerin ilk yıllarındaki CHP’ye benzer biçimde AK Parti de 2010 sonrası benzer yola sapmıştır. Buna karşılık, CHP’de Baykal sonrası, Kılıçdaroğlu liderliğinde tepeden tabana partide demokratik değerleri benimseme, vesayet karşıtlığı anlamında bir zihinsel dönüşüm süreci işlemeye başlayacaktır. Bu dönüşüm toplumsal ve politik olanın neredeyse tümünde kendisini hissettirirken, konumuz bağlamında askeri-sivil vesayete, askeri darbelere bakış, 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi örneğinde belirginleşmektedir.

 

15 Temmuz ve Sonrasında CHP’nin Tavrı

 

15 Temmuz gecesi CHP Parlamenter elitinin diğer üyelerle birlikte TBMM’yi savunması, darbe girişiminin başarısız kalmasının ardından TBMM’de grubu bulunan dört partinin kabul ettiği ortak bildirideki “TBMM Kurtuluş Savaşı’nı yapan, demokratik parlamenter sistemi geliştirmiş, bir milleti yokluk ve yoksulluktan muasır medeniyet seviyesine çıkarmış bir meclistir. Meclisimiz tek yürek, tek vücut olarak darbeye karşı cevabı vermiştir” ifadesi, CHP’nin diğer partiler gibi 15 Temmuz darbe girişimine şiddetle karşı oluşunun yanında,  girişimin ardından iktidarla muhalefet arasında darbe karşıtlığı temelinde yakınlaşma doğmuştur.

 

Nitekim, “Siyasal kutuplaşma nedeniyle geçmişte doğrudan temasları kalmamış liderler bir araya geldi. Başbakan’ın muhalefet liderlerini düzenli bilgilendirdiği gazetelere yansıdı. Ayrıca politikacılarımız birbirlerine açtıkları davaları geri çektiler. 7 Ağustos’ta Yenikapı’da gerçekleştirilen mitinge ise Cumhurbaşkanı Erdoğan ve üç büyük partinin liderleri birlikte katıldı. Farklı mesajlar verseler de demokrasinin vazgeçilmezliğini ortak bir şekilde vurguladılar. Ayrıca tüm konuşmacılar yeni dönemde işbirliği ve diyaloğun derinleşmesi gereğini belirtti[1]. Bu yakınlaşma kısa bir süre sonra taraflar arasında darbe algısının keskin biçimde farklılaşmasıyla yerini yeniden gerginliğe, kutuplaşmaya bırakmıştır.

 

Darbe girişiminin dördüncü yılında CHP lideri Kılıçdaroğlu 15 Temmuz’u “İki ayrı 15 Temmuz var. Bir, Sarayın 15 Temmuz’u. İki, Halkın 15 Temmuz’u. Halkın 15 Temmuz’unda sokağa çıkan 100 binler var, bedel ödeyenler var. Demokrasi sevdalıları var[2] şeklinde tanımlarken, iktidar ortakları 15 Temmuz’un en büyük destekçisi olarak CHP’yi görmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre “15 Temmuz’un en büyük destekçisi CHP’dir. 15 Temmuz gecesine dair şüphe bulutlarını artık dağıtmalıdır. O gece kimlerle konuştuğunu, kimlerle hangi pazarlıkları  yaptığını öncelikle kendisinin anlatması gerekir[3].

 

Görüldüğü üzere, darbe girişiminin hemen ardından iktidarla muhalefet arasında oluşan mutabakatın nesnelerinden birine dönüşen 15 Temmuz, süreç içinde yerini adeta politik kutuplaşmanın temel nesnesine bırakmıştır. Sözkonusu kutuplaşmaya yol açan dinamiklerle nedenleri CHP’nin 15 Temmuz  (FETÖ/PDY) Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu raporuna yönelik muhalefet şerhinde tarif edilmektedir. Sözkonusu şerh CHP’nin 15 Temmuz’a bakışını tarihsel, kültürel, ekonomi- politik temelde ele alıyor[4]. 15 Temmuz’u “öngörülen, önlenmeyen ve sonuçları kullanılan konrollü darbe” olarak tanımlayan CHP, Türkiye’yi 15 Temmuz’a sürükleyen süreci ve darbe girişiminin ardından özellikle 20 Temmuz’dan itibaren işleyen OHAL sürecinin sonuçlarına atıfta bulunmaktadır.

 

15 Temmuz’a giden süreçte hukuk alanında yapılan düzenlemelerin payının altı çizilen şerhte, yargı eliyle gerçekleştirilen kumpaslardan, kamu bürokrasisinin siyasallaştırılmasından, kadrolaşmadan söz ederek, bunda AK Parti’nin sorumlu olduğu ifade edilirken, darbe girişimin bir anlamda göz göre geldiği, buna karşı gerekli adımların atılmadığı vurgulanmıştır. OHAL sürecindeki uygulamaların siyasi rejimin standartlarını değiştirmesi, hak ve özgürlükler alanının daraltılması ve bunun toplumda yol açtığı sonuçlar, Türkiye demokrasisine, siyasi rejimine olumsuz etkilerinden yola çıkılarak, 15 Temmuz’a ilişkin “öngörülen, önlenmeyen, sonuçları kullanılan, konrollü darbe” tanımlaması konusunda CHP içinde bir fikir birliği olduğundan sözetmek kolay değil.

 

Nitekim, Özgür Özel’e göre, bu darbe girişimi “önlenebilirdi, sonuçlarından yararlanıldı. Ama bu, darbeyi darbe olmaktan çıkarmaz. Bu kanlı bir darbeydi, bazı yerlerde, bazı sözler duyuyoruz, ‘tiyatroydu…, tiyatro miyatro değil bal gibi kanlı bir darbe girişimiydi, rejime, Meclise, ülkeyi yönetenlere, demokrasiye kast ediyordu ve bu ülkenin rejimini değiştirmeye çalışan bir darbe girişimiydi”[5].

 

CHP’de Kılıçdaroğlu ile birlikte başlayan demokratik dönüşüm ve yüzünü topluma, değerlerine dönme süreci partinin toplumsal tabanında demokrasiye dair, her türlü vesayete karşı hassasiyetlerin artmasına aracılık etmiştir. Bugün gelinen noktada parti tabanının AK Parti’ye ve seçilmiş elitlerine karşı oluşmuş belirgin siyasi kutup zıtlığına rağmen, belirtilen hassasiyetleri paylaşma, askeri vesayete karşı çıkma anlamında siyasi değer, tutumlar temelinde bir yakınlığın mevcut olduğunun altını çizmek gerekir. Bu anlamda sağ, milliyetçi, muhafazakar partilere oy veren ortalama seçmen kadar, CHP seçmenlerinin de 15 Temmuz darbe girişimine karşı olduklarından, demokrasinin olmazsa olmazının sandık olduğunun bilincinde olduklarından şüphe etmemek gerekir.

 

Sorun; özellikle iktidar elitlerinin popülist, pragmatik oy kaygılarıyla 15 Temmuz’a dair oluşmuş olan mutabakatı mutabakat yitimine dönüştürme konusundaki kimi yaklaşımlarıdır. Bu strateji sonuçta salt siyasal elitler arasında ayrışma, kutuplaşmaya değil, kitle nezdinde de katı ideolojik particilik nedeniyle kutuplaşmanın pekişmesine yol açmaktadır. Sözkonusu kutuplaşma partilerin kendi toplumsal tabanlarını konsolide eden araçlardan biri olarak işlev görebilir belki, fakat Türkiye demokrasisi açısından darbelere dair oluşacak her mutabakat yitimi, dar koridorda debelenen Türkiye demokrasisinin daha da daralmasına yol açmaktadır. 

 

İktidar elitlerine bu anlamda düşen görev; 15 Temmuz öncesi ve ardından yaptıkları hataları telafi edecek mesailere yönelmeleridir. Bunun da yolu, otoriter/popülist, dışlayıcı siyasal söylem ve uygulamalar yerine, dar koridordan çıkışa hizmet edecek demokratikleşme adımlarını atmaktır. Bu adım atılırken, muhalefet de mutabakatın yeniden tesis edilmesinde üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmelidir.

 

___

[1] Yunus Emre; “Artık Darbeler Başarısız Olmaya Mahkum”, http://www.aljazeera.com.tr/gorus/artik-darbeler-basarisiz-olmaya-mahkum

 

[2] sozcu.com.tr, 14 Temmuz 2020.

 

[3] Aktaran; cumhuriyet.com.tr, 12 Temmuz 2020.

 

[4] Muhalefet şerhi için bkz. https://serdargunes.files.wordpress.com/2017/06/chp_darbe_raporu_chp_2017.pdf

 

[5] internethaber.com, 12 Temmuz 2019.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

AK Parti 15 Temmuz ‘nimet’inden faydalanma sürecinde, etkisi on yıllarca sürecek çok büyük iki yanlış tercihte bulundu. Birincisi: 15 Temmuz’u sadece darbecilerle hesaplaşmak ve Cemaat kadrolarını devletten uzaklaştırmak için değil, bütün bir muhalefeti susturmanın bir imkânı olarak gördü ve görmeye devam ediyor. İkincisi: Gülencilerle mücadele, teşkilatı da sempatizanı da aynı çuvala dolduran bir yargı pratiğiyle sürdürüldü ve bu da telafisi çok güç büyük bir adaletsizlik doğurdu.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye gibi, “hükmetmeden yöneten” ordusunun sivil siyaset üzerinde bâriz bir vesayet odağı olarak şekillendiği bir ülkenin demokrasi yolunda ilerleyebilmesinin olmazsa olmaz koşulu nedir? Evrensel demokratik kabullerle konuşuyorsak, “bizim koşullarımıza uygun demokrasi” ve benzeri tuhaflıklara itibar etmeyeceksek bu sorunun cevabı bellidir: Askeri vesayeti lağvetmek.

 

Türkiye’nin vesayetli yıllarında, kendini ‘demokrat’ sayan biri olarak ben de böyle düşünenlerin arasında yer aldım, bu düşünceden hiç sapmadım.

 

Ne var ki peşpeşe gelen ‘başarılı’ darbelerin yarattığı vesayetin hiçbir zaman bitmeyeceği hissiyatı herkes gibi zaman zaman beni de etkiliyor, yoruyordu. Hele, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa komünizmlerinin çöktüğü, dolayısıyla Batı’nın komünizme karşı bir koçbaşı olarak kaldığı sürece Türkiye’deki rejimin niteliğini önemsemediği uzun on yılların sona erdiği koşullarda yeşeren ‘artık darbe olmaz, vesayet de sönümlenir gider’ iyimserliğini izale eden 2002-2007 arası Türkiye’sini yaşarken o yorgunluk yeniden çökmüştü üzerime.

 

Askeri Vesayetten Kurtulmak İçin Darbeden Çare Uman Çaresizlik

 

İşte o dönemde, öncekilerin tersine, girişilmiş fakat başarıya ulaşamayıp akim kalmış bir darbe ihtimali, çaresizlikten kaynaklanan bir çare olarak dönem dönem zihnimi yoklamaya başlamıştı. Böyle düşüne düşüne bunun gerçekten de bir “çözüm”, riskli fakat kesin bir çözüm olduğuna inanmaya başladım.

 

15 Temmuz 2016 darbe girişimini değerlendirdiğim ilk yazının “Belki de ‘akim kalmış bir darbe’den başka çare yoktu” başlığını taşımasının nedeni, işte bu kişisel fikrî tarihti.

 

Zikrettiğim yazıyı, “Bir daha ihtilal üretemeyecek bir ordu” (Başbakan Binali Yıldırım, NTV’ye özel söyleşi, 23 Temmuz 2016) hedefi doğrultusunda, iktidar partisi içinde ortaya çıkmaya başlayan ilk önerileri değerlendirmek üzere kaleme almıştım.

 

Yazının başlığındaki “akim kalmış bir darbe”nin belki de tek çare olarak gösterildiği şey, yukarıda da dediğim gibi, Türkiye’nin yarım asırdır içinde bulunduğu askeri vesayet rejimini bertaraf etme (ya da aynı manaya gelmek üzere “bir daha ihtilal üretemeyecek bir ordu” oluşturma) hedefiydi.

 

Önceki bütün darbeler başarıya ulaşmış, dolayısıyla sonrasında darbelerin hukuku işlemiş, ardından tedrici geri dönüşler yaşanmış, böylece bir sonraki darbenin yolları da en azından açık kalmıştı.

 

Oysa “iş üstünde” yakalanmış ve önlenmiş bir darbenin yaratacağı atmosfer bambaşka olurdu. Böyle bir atmosferde darbecilerin hiçbir prestiji kalmaz, darbeyi önleyen siyasi güçlerin eline de “darbeler Türkiyesi”nin kaderini değiştirecek büyük bir demokratik koz geçmiş olurdu.

 

“Akim kalmış bir darbe”den çare umulması ilk bakışta tuhaf gelebilir. Fakat “Türkiye’de bir daha darbe olmaz” düşüncesinin yerleşmeye başladığı 2000’lerin ilk yıllarında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) içinden yeniden duyulmaya başlayan darbe seslerinin yarattığı hayal kırıklığı, bu rüyaya inananları öyle büyük bir yeise sürüklemişti ki, o çaresizlik içinde “akim kalmış bir darbe” düşüncesi “çare” gibi görülmeye başlamıştı. Seçilmiş iktidara karşı girişilen gayri meşru atakları izledikçe içine girilen ve darbeden medet uman bir çaresizlik… Yıllar sonra, 15 Temmuz 2016’da fiilen başa gelecek olanı “çare” olarak insanın aklına getiren bir çaresizlik…

 

Şöyle yazmışım 25 Temmuz 2016 tarihli o yazıda: “Şimdi, akim kalmış bir darbenin yarattığı meşruiyet zeminine bakıyorum da, 12-13 yıl önce çaresizlikten akla gelen çarenin gerçekten de tek çare olabileceğine dair düşüncem daha da netleşiyor.”

 

Evet, yazıda dediğim gibi, çaresizliğin ürettiği bu “çare”den ben ilk olarak 2003-2007 arasındaki devirmeci hamleler bağlamında, 4 Kasım 2011’de kaleme aldığım, ulusalcı çevrelerin manipülatif sömürmelere doyamadığı bir yazıda söz etmiştim:

 

2004’ün bahar aylarıydı… Bir gün Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan aradılar. Vakıfta, 10-15 kişilik bir akademisyen-gazeteci grubu ile birlikte ‘askerî vesayet ve demokrasi’ konusunu tartışacaklarını söyleyip tartışmaya benim de katılmamı istediler… Olur dedim, günü geldiğinde gittim.

 

O dönemde memlekette acayip şeylerin döndüğünü yıllar sonra anlayabilecektik ama, bazı gazetecilerin yazmasalar da etraflarına anlattıklarından öğreniyorduk ki askerler ‘rahatsız’dı ve ‘eski Türkiye’ye ait bazı refleksler bu dönemde yeniden ortaya çıkabilirdi…

 

Yeni bir darbe ihtimali canımızı o kadar sıkmıştı, o kadar büyük bir çaresizlik duygusu içine girmiştik ki, aramızdan biri, belki de askerî vesayeti ortadan kaldırmanın yegâne yolunun, başarısız kalmış bir askerî darbe girişiminin ardından eski ve yeni darbecilerin derdest edilip yargılanmaları olduğunu savundu.

 

2011’de kalame aldığım o yazı çok istismar edildi. Gûya o toplantı, askerlere karşı kurulan ‘komplo’nun itirafıymış! Meğer o toplantıda Balyoz, Ergenekon davalarının provası şekillendirilmiş(miş)!

 

Sanki toplantıda “Türkiye’de askerî vesayeti kaldırmanın yegâne yolu olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı bir darbe komplosu kurmak gerekir” gibi bir fikir ortaya atılmış… Oysa toplantıda bir ‘komplo’dan değil, başarısız kalmış hakiki bir darbe girişiminden söz ediliyordu; tıpkı 15 Temmuz’da yaşadığımız gerçek bir darbe girişiminden…

 

Dolayısıyla önerinin sahibi, bırakın TSK’ya komplo kurma cesaretini, askerî vesayetin sona erebilmesi için hakiki bir darbe riskini dahi göze almış bir çaresizlik duygusunun içinden konuşuyordu.

 

Askerî vesayetin bertaraf edilebilmesine dair kişisel düşünce serencamımı böyle uzun uzun anlatmamın nedeni, 15 Temmuz gibi akim kalmış bir darbenin bende demokrasi adına ne kadar büyük bir beklenti yarattığını ifade edebilmek içindir… 15 Temmuz’un dördüncü yıldönümünde neden hiçbir coşku duymadığımı anlatabilmek içindir… Akim kalmış bir darbeden umduğumla bulduğumu kıyasladığımda uğradığım hayal kırıklığını ifade edebilmek içindir… Ve nihayet, 15 Temmuz’un dördüncü yıldönümünde, neden içimden bu hayal kırıklığını ifadeden başka hiçbir şey gelmediğini anlatabilmek içindir…

 

‘AK Parti-Cemaat İttifakı: Vur, Fakat Dinle’

 

Darbe girişiminin hemen ardından ilan edilen Olağanüstü Hal’le birlikte, iktidarın dümeni otoriterliğe doğru kıracağı anlaşılmaya başlamıştı. Fakat ne yazık ki muhalefetin dikkati buna değil, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) Gülencilerle kurduğu ittifaktan payına düşen günahlarına yönelmişti.

 

Yani bugünlerde de sık sık duyduğumuz soruda olduğu gibi: “AK Parti Gülen Cemaati’yle ittifak yapmasaydı Gülenciler 15 Temmuz’da darbe yapmaya girişecek gücü ve cesareti kendilerinde bulabilirler miydi?”

 

Ben, bütün hayal kırıklığıma rağmen, “ittifak” meselesinde bugün de, darbe girişiminin ardından, Ağustos 2016’da kaleme aldığım altı bölümlük yazıdaki gibi düşünüyorum:  “AK Parti-Cemaat ittifakı: Vur, fakat dinle…”

 

AK Parti iktidarının, akim kalmış bir darbeyi demokrasinin kökleşmesinin büyük bir imkânı olarak değerlendirmek yerine otoriterliğin mezesi yapmış olması, onun Gülen Cemaati’yle işbirliği yapmasında Türkiye’nin “zinde kuvvetleri”nin ve laik kesimlerin sorumluluğunu gözardı etmemiz sonucunu doğurmamalıdır.

 

O nedenle ben, AK Parti’nin 15 Temmuz’daki demokrasi imkânını nasıl murdar ettiğine geçmeden önce, iktidar hırsı bir darbeyi bile göze alacak kadar harlanmış bir cemaatin devlet içinde yaşayıp kökleşmesinin bütün sorumluluğunun neden AK Parti’ye yüklenemeyeceğine dair, “vur fakat dinle” yazılarında dile getirdiğim görüşleri burada bir kez daha özetlemek istiyorum.

 

Bana o yazıları yazma ilhamını, Hidayet Şefkatli Tuksal’ın, darbenin üçüncü haftasında Serbestiyet’te (6 Ağustos 2016) kaleme aldığı bir yazı vermişti.

 

Gülen Cemaati kadrolarının devlet bürokrasisinde hızla yükselişlerine dair çok ilginç bir yazıydı bu. Tuksal, yazısında çok sorulan bir soru ile hiç sorulmayan bir soruyu birlikte mütalaa ediyordu:

 

“Gülen kadrolarına bürokraside büyük yer açan AK Parti’nin günahları yüzüne vurulurken, nedense pek kimse, asıl büyük günah sahiplerine dönüp bir şey söylemiyor. Onların da şöyle bir özeleştiri vermeleri gerekmez mi? (…) ‘Bir yandan bu milletin dinî inançlarını, örfünü, âdetlerini, alışkanlıklarını, gündelik yaşam pratiklerini aşağıladık; bir yandan da bütün kapıları tutup, onları küçük, verimsiz, elverişsiz dış alanlara hapsetmeye çalıştık. Onların kendileri olma haklarını engelledik, çünkü onları o halleriyle sevmiyor, hattâ nefret ediyorduk. Bunu da pek gizleme gereği duymadık.”

 

Tuksal, Türkiye’nin seküler-modern sosyolojisinin bu kibirli ve dışlayıcı tutumunun, Cemaat kadrolarının devlet içindeki örgütlenmelerinde nasıl elverişli bir zemin yarattığını da, büyük bir içtenlikle şöyle anlatıyordu:

 

“(…) Polise ve askere sızmalar olduğunu da bir şekilde duyuyor, öğreniyorduk, ancak kimse bunu yadırgamıyordu. Hattâ gerekli, iyi bir şey diye düşünülüyordu. Çünkü Türkiye’nin Jakoben – batıcı – laik elitleri, aslında küçük bir azınlık olmalarına rağmen, silâhlı kuvvetleri de arkalarına alarak, bu ülkenin ‘ilerici/batıcı’ şablonuna uymayan köylü, kasabalı, muhafazakâr, dindar insanlarına sistem içinde yer açmıyor, engelliyor, sistem dışına itiyorlardı. Bu yüzden dinî gruplar, bir yandan çok basit bir şekilde evlerden, yurtlardan başlayarak zaman içinde çok çeşitli unsurların dahil olduğu alternatif bir kamu yaratırken, bir yandan da normal yollarla dahil olamadıkları sisteme ‘sızarak’ dahil olmaya çalışıyorlardı. Ve üstüne basarak söyleyeyim, bu sızma o şartlarda herkes tarafından -gasp edilen hakları elde etmek adına- meşru bir yöntem olarak görülüyordu. Gülen cemaatinin geniş halk kesimlerince takdir edilmesinde, hizmet adı verdikleri işlevler kadar, bu kapalı kapılara nüfuz etme başarısı da rol oynuyordu.”

 

Madalyonunun Öbür Yüzü: Siyasi Sıkışmışlık ve Çaresizlik

 

Tuksal’ın yazısının asıl önemi, okuyanın zihninde şu soruyu uyandırmasındaydı: Ülkenin dindar kesimlerini, normal koşullarda ahlakî açıdan mahkûm edecekleri bir fiil (‘sızma’) karşısında ‘takdir’ hissiyle dolduran toplumsal-siyasi atmosferin müsebbiplerinin rolünü hesaba katmadan, bu noktaya nasıl geldiğimizin mufassal ve hakkaniyetli bir dökümü yapılabilir mi?

 

Ben bu soruya, hiç de hayalci olmayan bir hayali murdar etmesinden ötürü iktidara beslediğim büyük öfkeye rağmen bugün dahi “hayır, yapılamaz” cevabı veriyorum.

 

Nedenlerini “Vur fakat dinle” yazılarının birinci bölümünde şöyle izah etmiştim:

 

“Devletin kapılarının, onun sahibi olduğunu öne sürenler tarafından tutulması muhafazakâr kesimlerde ‘Helal olsun şu Cemaat’e, nasıl da ustalıkla sızıyor devlete’ ruh haline yol açarken, somut iktidar kademelerinde de derin bir çaresizlik duygusu hüküm sürüyordu. Çünkü AK Parti, 2002’de iktidarı almadan önce Millî Görüş geleneğinden gelen bir hareket olarak, Cemaat’in tersine açık ve şeffaf bir siyaset izlemiş, devlete sızma ve orada gizlenme gibi bir stratejiden uzak durmuştu. İktidara geldikten sonra, kendi anlayışına yakın kadrolarla çalışabilmeyi ummuştu. Ne var ki mevcut bürokrasiyi değiştirmek bir yana, o bürokrasi silahlı ve silahsız kanatlarıyla daha ilk günden AK Parti’yi geldiği gibi gönderme hedefine kilitlenmişti. “‘Yüzde 34 ile geldiler, Parlamento’nun üçte ikisini kontrol ediyorlar’ eleştirileri, kısa bir süre sonra ‘yüzde 99 da alsalar ülkeyi yönetemezler’ noktasına varacaktı.

 

“Seküler-modern ‘sivil’ toplum da bürokrasiyle aynı çizgide hizalanmıştı ve oradan gelen ‘elini taşın altına koyma’ çağrılarına hiç sektirmeden icabet etmekle meşguldü.

 

“AK Parti’nin 2002’de içine düştüğü deniz, işte böyle bir denizdi. O denizde olup bitenleri şimdi hatırlamanın sayısız faydası var… Böyle bir hafıza tazelemesi her şeyden önce, yaşadığımız melanetin panzehirini, darbe yapmanın imkânsız olduğu bir Türkiye’de değil, darbe yapma hakkının sadece Kemalist askerlerin uhdesinde bulunduğu ‘eski’ Türkiye’de görenlerin yakın geçmişlerini ortaya serecek. Onları yakın geçmişleriyle birlikte mütalaa etmek, bize, şimdiki ‘demokrat’ pozisyonları hakkında daha gerçekçi bir değerlendirme yapma imkânı verecek.”

 

Sonrası Çok Fena Geldi

 

Sonrası çok fena geldi ama… Ben bu hak teslimi yazılarını yazarken, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ekibi “Allah’ın nimeti” diye adlandırdıkları akim kalmış darbeden herkesin sustuğu, susturulduğu bir yeni rejimi kurmada nasıl faydalanılacağı üzerine kafa yormaya başlamışlardı bile.

 

Doğrusu, bu olayın ‘nimet’ bilinmesi başlangıçta sadece 15 Temmuz’un darbecilerden hesap sorulması ve Gülencilerin devletten temizlenmesi için bir fırsat sayıldığı biçiminde yorumlandı. Fakat sonraki gelişmeler bunun ne kadar naif bir bakış açısını yansıttığını çıkardı ortaya. Meğer nimet, akim kalmış bir darbenin sessiz, muhalefetsiz bir ülke yaratılmasında sunduğu imkânlarla ilgili bir şeymiş.

 

AK Parti 15 Temmuz ‘nimet’inden faydalanma sürecinde, etkisi on yıllarca sürecek çok büyük iki yanlış tercihte bulundu.

 

Birincisi: 15 Temmuz’u sadece darbecilerle hesaplaşmak ve Cemaat kadrolarını devletten uzaklaştırmak için değil, bütün bir muhalefeti susturmanın bir imkânı olarak gördü ve görmeye devam ediyor.

 

İkincisi: Gülencilerle mücadele, teşkilatı da sempatizanı da aynı çuvala dolduran bir yargı pratiğiyle sürdürüldü ve bu da telafisi çok güç büyük bir adaletsizlik doğurdu. “Bitişik olan, temasta olan” anlamına gelen “iltisaklı” kelimesi, 15 Temmuz’dan sonra hayatımıza girmiş bir kelime: Gülen örgütünün yalnız “kriminal merkez”ini değil, etrafındaki geniş sempatizan ağını da cezalandırma niyetini ve arzusunu ifade ediyor.

 

Ortaya çıkan adaletsizlik, hepimizin bildiği nedenlerle halının altına süpürülüyor ama bunlar bir gün anlatılmaya başlayacak ve o zaman herkes çok şaşıracak.

 

Yargı sürecinde o kadar büyük yanlışlıklar yaşandı ki, başlangıçta iktidara yakın kalemler, bunların iktidarın kendi ayağına kurşun sıkması anlamına geldiğini, dolayısıyla da “hâlâ içeride kalmış kripto FETÖ’cüler”in marifeti olduğunu öne süren yazılar yazdılar.

 

Ne var ki iktidar bunların hepsine sahip çıkınca onlar da geri adım attılar. Bu tez çöktükten sonra bir dönem de, “iktidarın ayağına kurşun” mahiyetindeki yargı adaletsizliklerinin “yargıdaki Kemalistlerin işi” olduğu öne sürüldü. Tabii o da sürdürülemedi, çünkü iktidarın tepesinden sadece “bütün davaların doğru, bütün cezaların yerinde” olduğuna dair sesler geliyordu.

 

İktidar, 15 Temmuz’dan sonra içine girdiği iki büyük yanlış hatta ilerlemeye bugün de devam ediyor. Bakalım bu yolun sonunda nereye varacak?

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Darbelerin başarısızlığı için orduda ayrışma yaşanmasının önemini ne kadar vurgulasak azdır. 15 Temmuz’da ordu bölünmeseydi, sivil direnişin ve polis mukavemetinin ordunun ateş gücüne karşılık vermesine imkân yoktu.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

15 Temmuz 2016 başarısız darbe teşebbüsü Cumhuriyet’in kurulmasından bu yana meydana gelen darbe girişimleri içerisinde en kanlısı oldu. 15 Temmuz darbelerin başarısı/başarısızlığında haberleşme araçlarının önemini, günümüzde medya kanallarının çeşitliliğinin ve çoğulcu olmasının darbeleri bastırmada önemini ortaya koydu.

 

Talat Aydemir anılarında 1962 ve 1963 darbe girişimlerinde başarısız olmasını radyoyu ele geçirmekte başarısız olmalarına bağlar: “Tek radyonun bu kadar tesirli silah olduğunu o zaman anladım. Mağlubiyetimizin tek sebebi radyodur.” Radyoyu ele geçirmenin büyük oranda akıbetini belirlediği 1960, 1962 ve 1963 darbe girişimleri ve silahlı kuvvetlerin 1990’ların çoğul ama hâkî medyasını kullanarak farkla tarzda gerçekleştirdiği 28 Şubat’tan sonra, 15 Temmuz çoğulcu ve sivil medyanın önemini gösterdi.

 

Hava kuvvetleri yine Talat Aydemir’in darbe girişimlerinde oynadığı rolden bu yana ilk defa 15 Temmuz darbe girişiminde kullanıldı. 15 Temmuz dünya genelindeki darbe girişimlerinin çoğunda olduğu gibi başkent başta olmak üzere büyük şehirlerde başladı ve yine bu şehirlerde yenildi. Bu, örneğin, merhum Adnan Menderes’in elinde olmayan bir imkandı; başkent ve büyük şehirlerde insanları mobilize etme kapasitesi yoktu.

 

15 Temmuz darbe girişimi, plan ifşa olduğundan korkularak erkene alındı, bu nedenle ilk defa ve alışıldık olunmadığı üzere akşam saatlerinde başladı. Darbeler merkezlerinde askerlerin olduğu eylemler olsa da, başta siyasetçiler olmak üzere sivil aktörlerin de siyasi ikballeri için darbelere destek verdiklerini, darbeyi çağırdıklarını sıklıkla görürüz. Ancak 15 Temmuz’da siyasi partilerin darbeye karşı tavır aldıklarını gördük.

 

Bölgesel Bağlamı

 

Subaylar (bazen polisler, emekli askerler de) nadiren ucuz macera tutkusuyla darbelere kalkışırlar.  Darbeciler, darbe ister emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleşsin ister hiyerarşi dışı yapılsın, iç şartların ‘olgunlaşmasını’ bekledikleri/sağladıkları gibi dış ortamı da izlerler. Darbe sadece siyasi iktidarı devirmekten ibaret değildir. Darbeciler darbeden bir gün sonrasını da hesaba katmak durumundadırlar.

 

Darbeciler aynı dönemde başka bir ülkede meydana gelen darbeye verilen/verilmeyen bölgesel ve uluslararası dış desteği (ekonomik, siyasi, askeri), not ederler, böylece etraflarındaki darbelerden ilham alabilir veya aldıkları derslere göre kendi planlarını erteleyebilirler.

 

Örneğin Mısır’da 1952 yılında meydana gelen ‘Hür Subaylar’ darbesi 1958’de, Ürdün’de 1957’de, Sudan’da 1958’de ve Lübnan’da 1961’de darbe teşebbüslerine ilham kaynağı olmuştu. Yunanistan’da 1967 darbesine karşı Kral’ın kontrolünde bir karşı-darbe planlandığında, Kral’ın kafasında ‘Türkiye modeli’ vardı. Ordu yönetimi ele geçirecek, durumu istikrara kavuşturacak, sonra sivillere devredip siyası muhafız olarak sistemdeki rolünü devam ettirecekti.

 

Türkiye’de darbeciler 1971 askeri müdahalesinden önce 1969’da Pakistan’da General/Devlet Başkanı Eyüp Han’a karşı Genelkurmay Başkanı Yahya Han’ın halk gösterileri sonucu meşruiyeti tükendiği için istifa etmesi yönünde ültimatom vererek gerçekleştirdiği ‘Yahya Han modelini’ değerlendirdiler. Yani  müdahale dışarıdan bakıldığında darbe olarak gözükmeyecek bir tarzda komuta kademesi hükümete muhtıra verecek ve iktidarı devretmesini sağlayacaktı.

 

İspanya’da ise Kral’ın karşı çıkması sonucunda başarısızlıkla sonuçlanan 1981 darbe girişimine kalkışanların aklında 12 Eylül modeli vardı. Kısacası, darbeler yalnızca iç faktörler nedeniyle ve iç koşullar sayesinde meydana gelmezler. Bazen bir bölgedeki bir başarılı darbe girişimi sunduğu ‘modelle’ ve ‘başarısı’yla bölgenin geri kalanına ‘bulaşır’.

 

Geçmiş darbe girişimleriyle karşılaştırdığımızda, dış aktörler bakımından bölgesel aktörlerin doğrudan aktör olarak ön plana çıktığı ilk darbe girişimi 15 Temmuz gibi gözüküyor 27 Mayıs darbe girişimi nihayetinde Batı eksenli dış politika izleyen, Ortadoğu’da bölgesel politikaya Batı’nın güdümünde dahil olmaya çalışan bir hükümete karşı yapıldı. Bölgede Mısır gibi Demokrat Parti’nin darbeyle devrilmesine üzülmemiş ülkeler varsa da bunların darbede doğrudan siyasi, diplomatik ve ekonomik etkileri yoktu. 27 Mayıs bu bakımdan bölgesel resme doğrudan oturmuyordu.

 

Bölgesel gelişmeler, 12 Eylül için uygun fırsat yaratmıştı. İran’da meydana gelen devrim ve bölgesel dengelerin alt üst olması, Afganistan’ın Sovyetlerce işgali, bu iki olay nedeniyle Körfez’in ve petrol akışının İran ve Sovyetler tehlikesi altında girdiği düşüncesi 12 Eylül’ü bölgesel planda kabul edilebilir kıldı.

 

Askeri hükümetin 1983’e kadar, seçilmiş hükümetin de bu tarih sonrasında takip ettiği Türkiye’nin Körfez güvenliği için rol edinme isteği, Afganistan’da mücahitlere verilen (kısıtlı da olsa) destek ve Körfez ile daha yakın ilişkiler kurulması gibi politikalar, darbenin bölgesel resme oturduğunu gösterir. Yine de bölge ülkelerinin aşağıda 15 Temmuz için iddia edeceğimiz gibi bir aktif desteğinin olduğunu söylemek zor.

 

28 Şubat için de bölgesel şartların müsait olduğu söylenebilir. Hem (Fransa ve ABD gibi) Batılı ülkeler hem de Körfez (Suudi Arabistan) ve Kuzey Afrika (başta Mısır, Tunus ve Fas olmak üzere) ülkeleri, Sudan’da 1989 darbesiyle başlayan ve 1991’de Cezayir’de İslami Kurtuluş Cephesi’nin 1991 seçim zaferiyle hız kazanan İslami siyasi hareketliliği iktidar yürüyüşü olarak tehdit olarak algılamışlardı.

 

Cezayir’de İslami harekete karşı yapılan 1991 darbesiyle karşı adımı atılan bu süreçte, 28 Şubat darbe girişimi İran ve Suriye’ye karşı İsrail-Türkiye-Ürdün yakınlaşması gibi bölgesel gelişmelere de paralel seyretti. Bu bölgesel resimde Refah-Yol hükümetine karşı yapılan darbe bölgede İsrail tarafından hararetle desteklendi ama aynı şeyi diğer bölge ülkeleri için söylemek nispeten zor. Nihayetinde, o dönem Türkiye’yi Suriye ve İran gibi ülkelere karşı konumlandıran, İsrail ve ABD donanmlarıyla ‘Güvenilir Denizkızı’ tatbikatına Türkiye’yi sokan askeri-diplomatik kanattı.

 

15 Temmuz ise bu kez Arap İsyanları sürecinde bölgede Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve 2013 darbesinden sonra Mısır üstlenilen bölgesel karşı-devrim hareketi bağlamında değerlendirilmeli. 15 Temmuz’un önceki darbelerden belki de en önemli farkı darbenin uluslararası şartlardan ve aktörlerin müdahalesinden çok bölgesel bağlama daha doğrudan, daha net oturmasıydı. 3 Temmuz 2013 Mısır darbesinde olduğu gibi, 15 Temmuz rahatlıkla Körfez’deki anti-devrim ekseni tarafından finanse edilebilir, darbenin meşruiyeti için bu eksenin diplomatik desteğine yaslanılabilirdi. Zira darbe sonrası Türkiye Ortadoğu’da ‘tarafsız’ gözüküp karşı devrim saflarını güçlendirilerek, Arap Baharı süreci boğulabilirdi. 

 

Nasıl Başarısız Oldu?

 

Geçmiş darbe girişimlerinin aksine polisin ve istihbaratın darbeye karşı koymak için kullanılabilmesi ateş güçleri açısından değilse de darbe esnasında ‘stratejik bilgi oyununu’ oynamak, yani bilgi akışı tekelini darbecilere bırakmamak bakımından önemliydi.

 

27 Mayıs’ta polisin darbe girişimine koyma gücü zaten yoktu; istihbarata ise darbecilerden sızanlar olmuştu, darbe planlarından haberi olan Milli Emniyet yetkililerinin ise sessiz kalmayı tercih ettikleri söylenir.

 

Ne 12 Eylül’de ne de 28 Şubat darbe sürecinde polisin veya istihbaratın emir komuta zinciri içerisinde hareket eden orduya karşı koyma gücü yoktu. 28 Şubat sürecinde polisin darbe sürecinin karşısında olduğunu söylemek de zordur.

 

Darbelerde genel kural olarak, az sayıda darbecinin bile teşebbüslerinde başarıya ulaşmalarını sağlayan en temel şey ‘kontrolün ellerinde olduğu, direnmenin faydasız ve hatta riskli olacağı’ algısını yaymadaki hünerleridir. 15 Temmuz darbe girişiminde ise haber alma kanallarının çoklu ve açık olması, bunların özellikle istihbarat ve orduda direnişe geçenler tarafından akıllıca kullanılması darbecilere bu imkânı tanımadı. İstihbarat, darbe girişimi henüz sürerken gece yarısı darbenin başarısız olduğu algısını yayma mahareti gösterirken, ordu içerisinden direnen subaylar, direnişlerini, darbenin emir-komuta zinciri dışında icra edildiğini halka ve daha da önemlisi ordunun geri kalanına duyurabildiler ve kendi taraflarının o anki gücünü olduğundan fazla gösterebildiler.

 

Siyasetin darbe girişimine aktif direnebilmesi de farklı bir dönemde olduğumuzu ortaya koydu. Hükümetin 15 Temmuz’da gösterdiği tavrı geçmiş iktidarlar göstermemiş veya gösterememişti.

 

Gazeteci  Yavuz Donat, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonunun 28 Şubat Alt Komisyonuna 12 Eylül’de Süleyman Demirel’in darbe karşısındaki tavrını şöyle özetliyor: “Bir gün, ben Süleyman Bey’e sordum: “12 Eylül sabahı askerler sizi almaya geldiği zaman Hanımefendi size demiş ki ‘Süleyman Bey gitme, diren.” Bu doğru mu?” dedim. Bana “Doğru” ya da “Değil” demedi “Nasıl direnecektim?” dedi. “Benim kendime ait başka bir ordum mu vardı?” dedi. “Kime karşı direnecektim? Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı mı direnecektim?” 15 Temmuz’da hem hükümetin hem de muhalefetteki siyasetçilerin tavrı bu açıdan önemli fark yarattı.

 

15 Temmuz’da sıradan insanların direnişi ile birlikte ilk kez seçilmiş bir hükümet, darbe girişimi esnasında toplumun darbeye direnişine mazhar oldu. Yine de hala atlanan şu noktayı kalın harflerle vurgulamak gerek: Darbeye karşı sivil direniş, ordu içerisinde bölünme yaratması ve ordu içerisinden güçlü direniş ortaya çıkmasına vesile olması bakımından çok önemliydi. Yoksa, sivil direnişe ordu içerisinden direniş eşlik etmeseydi, bölgesel ve uluslararası şartlar, 3 Temmuz 2013 Mısır senaryosunun sivil direnişçilerin katliamı yönünden Türkiye’de tekrar edilmesine imkân tanımaktaydı.

 

Normalde darbe girişimleri kanlı olma olasılığı taşır; stratejik noktaların hızlı bir şekilde ele geçirilmesi ve darbenin oldu bittiye getirilmesi isteği darbenin mümkün olduğunca kansız gerçekleştirilmesi gibi düşüncelerin önüne geçer. Bu, darbecilerin kan akıtmaya hazır oldukları anlamına gelir ama kan akmaması darbe sonrası ulusal ve uluslararası ‘meşruiyetin’ sağlanması bakımından önemli görülür.

 

15 Temmuz darbe girişiminde böyle olmadı. Bunda darbecilerin kara birliklerinden yeterince destek sağlayamadıklarını görüp gerekli stratejik yerleri hızla ele geçirmekte başarısız olduklarını fark etmeleri ve bu nedenle şok ve dehşet yaratmak için hava kuvvetlerinin bombalamalarına muhtaç olmaları da rol oynadı. Ordu içerisinden direniş olmasaydı, darbeciler halk direnişini kırmak için Mısır’da olduğu gibi çok kanlı bir darbe yapmaya hazırlardı. Üstelik bölgesel ve uluslararası şartlar da Mısır’da olduğu gibi uygundu.

 

Sonuç

 

Darbelerin başarısızlığı için orduda ayrışma yaşanmasının önemini ne kadar vurgulasak azdır. 15 Temmuz’da ordu bölünmeseydi, sivil direnişin ve polis mukavemetinin ordunun ateş gücüne karşılık vermesine imkân yoktu.

 

Ordunun ateş gücüne direnişin imkansızlığı Türkiye’ye has da olmazdı; sivil direnişin 1991 darbe teşebbüsünü durdurmakta çok önemli rol oynadığı Rusya’da da birçok yorumcu, ‘ordu bölünmeseydi direnişçileri kolaylıkla alt edebilirdi’ der.

 

1961’ Fransa’da Charles De Gaulle’ye karşı Cezayir’e bağımsızlığını ‘verme’ politikası nedeniyle girişilen darbe teşebbüsünü de başarısızlığa uğratan nihayetinde De Gaulle’nin çağrısı üzerine başlayan halkın direnişi değil, ordunun bölünmesiydi. Darbe teşebbüsü ertesinde darbeci generallerden Maurice Challe’nin daha önce NATO karargahlarında görev yapmış olması nedeniyle teşebbüsün arkasında NATO’nun olduğu dedikoduları yayılmıştı. Ancak darbeyi durduran De Gaulle’nin direniş çağrısını transistörlü radyolarından duyan askerlerle Fransız ordusunun geri kalan subaylarının girişime direnmeleriydi.

 

 TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonuna katılan TSK’ya mensup komutanlar da 15 Temmuz’a dair benzer yorumu yaptılar. Örneğin, Ankara Jandarma Bölge Eski Komutanı  İbrahim Aydın: “Çok net söylüyorum, bu evrakın [darbecilerin darbe gecesi gönderdiği emirler] altında Sayın Genelkurmay Başkanımızın imzası olsaydı bugün Türkiye başka bir konumdaydı, kıymetini bilmemiz gerekiyor.” Yine Ankara’da Hava Kuvvetleri Karargah Merkezini darbecilerinden kurtaran bir Tümgeneralin darbeyi ‘hukuksuz olduğu, yani Hava Kuvvetleri Komutanı’nın bilgisi dahilinde olmadığı için’  kabul etmediğini öğrendik.

 

TSK’da darbe teşebbüsüne direnen hatırı sayılır sayıda subay, teşebbüse ‘darbeler demokrasiye aykırı olduğu için değil’, darbe FETÖ’cüler tarafından yapıldığı ve emir komuta zincirine riayet edilmediği için direndi. 15 Temmuz darbe girişiminde ordunun tavrı bu yönüyle Weimar Almanyası’nda meydana gelen başarısız 1920 Kapp darbe girişimini ve İspanya’da meydana gelen başarısız 1981 darbe girişimini hatırlatır.

 

 Weimar Almanyasında darbe girişimine direnen işçiler demokrasiyi veya seçilmiş hükümeti korumak için değil, Almanya’da monarşinin yıkılmasını simgeleyen 9 Kasım 1918 devrimini korumak direnmişlerdi. İspanya’da ise ordu bu darbe girişimini Kral’ın emri üzerine, darbe girişimi demokrasiye aykırı olduğu için değil, Kral’a olan üst aidiyetlerinden ötürü bastırmıştı.

 

Bu son örnekler, darbelerin bizlerin, yani silahlı kuvvetler dışında kalan kişilerin anlamlandırmakta zorlanacağı bir ordu-içi dinamiği olduğunu gösterir. Aynı nedenledir ki, orduların bölündüğü darbe teşebbüsleri iki tarafın kanları son damlasına kadar savaşmalarıyla bitmez. Bir taraf, daha zayıf olduğunu, darbenin/direnişin başarılı olma ihtimalinin az olduğunu ve devam ederlerse iç savaşa gidilebileceğini de düşünerek teslim olur. Dikkat edilirse, 15 Temmuz’da da böyle oldu. Çoğu yerde darbeciler, savaşarak ölmek yerine teslim oldular.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Normal şartlarda devlet aklı, kriz dönemleri dahil sağduyusunu yitirerek hareket etmez, öfkeyle hareket etmez, her zaman makuliyetini korur ve bu makuliyet de ona her şey olup bittiğinde konjonktürel faturaları ödememenin yollarını açar. Günübirlik hareket eden devletler o an için ve kısa vadeli başarı kazanmış olsalar da orta vadede yaptıkları yanlışın bedelini güç kaybederek, uzun vadede ise kendilerini yeni krizlerin içinde bularak öderler.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İşgal içerdense kapıları sürgülemek facianın trajedisini artırmaktan başka bir işe yaramaz. İhanet ne kadar yakınsa görülmesi de o kadar zorlaşır. Virüs görülmediği için tehlikelidir ve ama sadece açık bulduğu kapıdan içeri girebilir. Kapılarını virüse kapatmış hangi bünye ondan şikayetçi olabilir ki?

 

Sezar’ın Brütüs’e bakışlarında iki ifade gizlidir: Ben nasıl oldu da onu bu kadar yaklaştırdım kendime? O nasıl oldu da bu kadar yakınken bile beni sırtımdan vurmayı aklından geçirdi? İstediği her şeyi verdiğim, bütün makamları önüne serdiğim halde hangi akıl ona bana ihanet etmesini söyleyebilir ki? Hangi vicdan, hangi onur? Evlatlık almadım mı seni Brütüs? Her sıkıştığında yardımına koşmadım mı? Seni konsül yapmadım mı Brütüs, defalarca hata yaptığın halde, hatalarına göz yummadım mı?

 

İhanetin yolunun vicdan ve onurla kesişmeyeceğini bilmemenin faturasını ödedi Sezar heyhat. Roma’nın merdivenlerinden aşağı sızan kanın içinde alyuvar ve akyuvar kadar “son pişmanlık” sıvısı da vardır ve ama Sezar’ı o merdivenlerden kaldırıp hayatına kaldığı yerden devam etmenin ilacına asla dönüşmeyecek bir sıvı…

 

 İhanete uğramışlık “ağrısı” işte bu yüzden öfkeyi çağırır. İhanete uğrayanlar içinde en sert tepkiyi en geç fark edenlerin vermesi de buradan kaynaklanır. O sertliğin yarısı aldatılmışlık duygusu ise diğer yarısı da bir türlü kabullenilemeyen uyuşukluk psikolojisidir. Öyle ya Brütüs için neler yapmadı ki Sezar? Yanına alıp Roma’nın en gösterişli toplantılarına katılmasına mı vesile olmadı? Sıradan biri olacakken makam katlarını asansörle çıkmasına mı yol açmadı? Bütün felaketlerde önüne kol kanat mı germedi? Bir ihanet başka türlü nasıl tarihe geçer, nasıl diğer bütün ihanetlerin sembolüne dönüşür ki bu kadar yakından gelmedikten sonra?

 

İçeriden veya dışarıdan gelsin hiçbir darbe meşru değildir. Darbe için şartları uygun olmuşluk söylemi olsa olsa kamufle edilmiş hayvani bir vesayete yakışır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir toplum, darbeye maruz kalmayı hak etmez; ne kadar kaosa duçar olursa olsun, ne menem bir krizle boğuşursa boğuşsun, nasıl bir girdaba yenilirse yenilsin; toplumlar için darbeler ne ilk ne son çaredir! Darbeler toplumların kanseridir ve hiçbir kanser hücresi bir vücudu olduğundan daha güçlü kılmak için dokulara yapışmaz.

 

Her darbe bir işgal girişimidir. Aklı işgal, sağduyuyu işgal, ahlakı işgal, etik ve estetiği işgal, insanı ve insanlığı işgal ve darbeler toplumsal kurguların karşı karşıya gelebileceği en kötü karşılaşmalardır. Beden için en kötü karşılaşma nasıl ölümse, ruh için en kötü karşılaşma nasıl hiçlikse, inanç için en büyük karşılaşma nasıl mutlak ümitsizlikse bir toplum için de en kötü karşılaşmadır darbe. Belki biraz da bu yüzden darbeler; her şey olup bittiğinde, savuşturulsa da başarıya ulaşsa da gerisinde hep hasar bırakır. Üstelik bu hasar sadece darbeyi yapanlarda değil, ihanete uğradığı için hatta biraz daha fazla darbeye maruz kalanlarda ortaya çıkar.

 

Artık bu vakitten sonra uzun süre öfkenin dili hakim olacaktır. Öfkenin dili, yani akıl tutulmasının… Seni öldürmeye gelenin sende dirilmesi ihtimali yoktur darbe süreçlerinde; göze göz, dişe dişin egemen olduğu çok daha kanırtıcı bir ilişki biçimi vardır. Üzerinden bu kadar sene geçtiği halde FETÖ işgal girişiminin hala vuzuha kavuşturulamamasının, at iziyle it izinin birbirine karışmaya devam edişinin, mücadelenin bir türlü adamakıllı gidemeyişinin ve rasyonel temellere oturtulamayışının asıl sebeplerini burada aramak gerekir…

 

Önceki darbelerden farklı olarak FETÖ bir iktidar değişimi talebiyle gelmedi; bir rejim değişikliği talebiyle de gelmedi hatta. Bir işgal girişi olarak tamamen yok etmek üzere geldi. Ona yönelik reaksiyonun öteki darbelere yönelik olanlardan farkını da burada aramak gerekir. Ona yönelik reaksiyonda bir türlü aksiyoner aklın devreye giremeyişin, her hareketin gerisinde re- önekinin varlığını da burada aramak gerekir.

 

Öfkenin bir türlü yatıştırılamama gerekçelerinden biri de budur kuşkusuz ama devletleri bireylerden ayıran bir taraf var: Bireyler varlıklarına yönelik tehditleri içgüdüleriyle, devletler devlet aklıyla bertaraf ederler. O yüzden devlet aklı, -ki Fransız İhtilali’nde de öyle olmuştur- kriz dönemlerinde toplumların yatışması amacıyla kendisine yönelen tehdidi, virüsü, her neyse tamamen boynunu kırmak amacıyla cerrahi operasyona tabi kılar. Hastasının kalan organlarını kanserden kurtarmak için kan ter içinde operasyon yapan bir tabip gibi neşterini kanserli dokuların üzerine aralıksız vurur, çok kan akar, çok zedelenme olur vücutta ve elbette, doğal olarak nekahet olduğundan çok daha uzun süreçlerine yayılır.

 

Türkiye’de de böyle olmuştur. Başlangıçta ülkesini kurtarmak amacıyla bu virüse, bu hastalığa, bu kanser hücrelerine yönelik amansız bir mücadele yürütmüştür. Kendisi de bitap düşmüş, yorulmuştur. Ama devlet bu, birey gibi hareket etmez ve sonra aklı başında bir doktor gibi fizyolojinin iyileşmesinin insanı kaldığı yerden hayata devam ettirmeyeceğini bilir. Onu yeniden hayata kazandırmanın başka yöntemler, cerrahi yöntemler dışındaki yöntemler de gerektirdiğini bilir.

 

Peki Türkiye’de böyle mi oldu? Cerrahi müdahaleden sonra “hastanın” iyileşmesi için makul başka yollar arandı mı? Yoksa devletin elindeki bıçak konumunda olan kolluk güçleri üzerinden mücadelenin bir adım ötesine, bir merhale üstüne çıkıldı mı? Belki de mücadelenin otopsisine ve teşrihine yönelik en aklıselim değerlendirme, hiç mücadele edilmediğini söylemenin mücadele edenlere, sonuna kadar ve olması gerektiği gibi mücadele edildiğini söylemenin de hakikate haksızlık olacağı yönündedir. Bir mücadele olduğu kesin ama aynı zamanda bu mücadelenin olması gerektiği biçimde yürütül(e)mediği de kesin.

 

 Normal şartlarda devlet aklı, kriz dönemleri dahil sağduyusunu yitirerek hareket etmez, öfkeyle hareket etmez, her zaman makuliyetini korur ve bu makuliyet de ona her şey olup bittiğinde konjonktürel faturaları ödememenin yollarını açar. Toplumsal hastalıkların semptomları daima yaşanma pratiğinden çok sonraları ortaya çıktığı için günübirlik hareket eden devletler o an için ve kısa vadeli başarı kazanmış olsalar da orta vadede yaptıkları yanlışın bedelini güç kaybederek, uzun vadede ise kendilerini yeni krizlerin içinde bularak öderler.

 

Darbenin savuşturulması ardından Türkiye’den beklenen de başlangıçtaki ilk birkaç ayın “heyecanı” atlatıldıktan sonra yeni FETÖ’lerin ortaya çıkmaması için bir strateji geliştirmesiydi. Meselenin kriminal boyutu yargı ve kolluk güçlerine havale edilmeli; sosyolojik, pedagojik,  psikolojik, siyasal, kültürel ve hatta ilahiyata özgü kısımlarıyla ilgili raporlar hazırlanmalı; üniversiteler ile diğer akademik çevreler ve bağımsız veya güdümlü araştırma enstitüleri maharetiyle meselenin teorik zemini oluşturulmalıydı.

 

Haddizatında FETÖ yapılanması tek boyutlu olmadığı ve yukarıda sıralanan neredeyse bütün disiplinlere dair bir nüfuz alanı yarattığı için çözümün de her bir alanın kendine özgü ontolojisi göz önünde bulundurularak geliştirilmiş yöntemler üzerinden tasarlanması gerekirdi.  Sonuçta FETÖ Türkiye’de gerçekleşmiş ilk darbe değildi ve son olacağına dair de elde hatırı sayılır kanıtlar yoktu. Üstelik Türkiye 1820’li yılların sonlarından başlayarak görünür veya dolaylı vesayetlerin ikliminde yaşamak zorunda kalmış, yerli veya yabancı uzantılı onlarca darbeyle yüz yüze gelmiş, tabiri caizse toprağından darbelerin fışkırdığı bir iklime sahipken…

 

 Vücut virüs üretmeye bu kadar yatkınken bütün dikkatini virüsü yok etmeye vermek elbette onu sağlıklı yapmaz; yapılması gereken virüs üreten mekanizmanın kendisini ıslah etmektir. Türkiye’de darbe iklimini yok etmedikçe darbelerin sonunun gelmeyeceğini, darbe iklimini yok etme yolunun ise darbe kapıya geldiğinde savuşturmak olmadığını anladığında başlayacaktır asıl mücadele.

 

Bütün bunlar ortadayken ve devlet, darbe girişimi sonrasında, elindeki verilerden sağlam teoriler üretip o teorilerin taksonomisini yaparak yoluna devam etmeliyken hal böyle olmadı. Kriminal boyut son derece inceltildi, parlatıldı; entelektüel ve sosyal boyut ise güdükleştirildi, büzüştürüldü, kriminal boyutun gölgesinde kaldı. Örneğin çoğu devlete doğrudan bağlı iki yüze yakın üniversite içinde bu meseleyi yüksek lisans, doktora veya post-doktora düzeyinde çalışıp karara bağlamış ve devlete çözüm üretmiş kaç çalışma vardır? Bu çalışmaların yapılmasına dair devletin ilgili kurumları hangi düzeyde ne kadar yönlendirme yapmıştır? FETÖ gökten zembille inmediğine, kurgusu ne kadar dışarıya bağlı olursa olsun malzemesi/ham maddesi Türkiye’den devşirildiğine göre birkaç günde buharlaşması da beklenemez. Bu durumda, eşyanın hakikatine aykırı olarak, örgütün tümden buharlaşmasını bekleyemeyeceğimize ve örgüt sadece kriminal boyutuyla var olmadığı için, bu boyut tamamen çökertildiğinde yok olmayacağına göre FETÖ’den geriye kalan ve hayatın her alanında “kendi içine çekilmiş”, ondan yüz çevirmiş veya kamufle olmuş, deri altında sürekli “kin biriktiren” kripto yapıların ıslahına, güç alanının daraltılmasına yönelik hangi bilimsel çalışmalar bulunmaktadır?

 

Malzeme ve hammadde yerli olduğuna göre bunların çocuklarına, yakın ve uzak akrabalarına dair ne gibi tedbirler düşünülmüş, kayıt altına alınmış ve uygulanmıştır?  17-25 Aralık sürecine kadar Ak Parti’nin, 1990’lı yıllar boyunca da ittifak iktidarlarının entelektüel, kültürel, teknik donanım bakımdan en çok yararlandığı, içli dışlı olduğu, (bunların dışında kalan sekter yapılar neredeyse hiçbir kuruma yaklaştırılmadığı için) dolayısıyla da devletin en mahrem taraflarına nüfuz etmelerine, en hafifiyle göz yumulduğu dikkate alınırsa onların bıraktığı boşluğun nasıl doldurulacağına dair bir fizibilite çalışması, yöntem ve yol haritası mevcut mudur?

 

O devasa boşluğu şu satırlar yazılırken bile doldurmaya çalışan benzeri yapılara yönelik “iç güvenlik” dışında her hangi bir profesyonel ve entelektüel taazzuv girişimi var mıdır? Sosyolojik boşluk doldurulmadan,  kurumsal sökükler dikilmeden, zihinsel yarıklar onarılmadan yola devam nasıl mümkün olabilir ki?

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Etiko-politik bir mucize olarak 15 Temmuz’a ihanet edilmesinin Türkiye’de çok ama gerçekten çok derin ve o kadar da ‘anlaşılır’ bir nedeni var: Halkın ortaklığını kabul etmek zorunda kalmak. Bu ülkede siyasal ve toplumsal rejim halkı ilgâ etmek üzere kurulmuş. İdeolojik pozisyonları nasıl ifade edilirse edilsin, muktedirler açısından, halkın ortaklığından, “ayakların baş olmasından” daha büyük bir felâket tahayyül edilemez*

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Bir soru cevaplanmamış olarak kaldı. Bazıları kazandıkları “başarının” sarhoşluğuyla sorunun geçersizleştiğine inandılar, bazıları bu soruya kabul edilebilir bir karşılık vermenin, bugün açısından tadsız imâları olacağını farkedip susmayı tercih etti. Soru şuydu: eğer 15 Temmuz’daki hayasız girişim Türk halkı tarafından engellenmeseydi, nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık? Bütün ayrıntıları kurgulamak mümkün olmasa bile, muhtemelen, devletin ve siyasal kurumların varlığı, toplumsal kurumların işlevselliği ve gündelik hayatın devamlılığının, giderek kendisi için bile katlanılamaz hâle gelecek melodramatik bir dinselliğin üzerini örttüğü baskıcı bir rejim tarafından güya “güvence” altına alındığı; görünenle amaçlanan arasındaki devasa yarılmanın meşrulaştırıldığı sinik politizasyon ve sosyalizasyon süreçlerinin “resmîlik” kazandığı; İran’ın daha yumuşak bir versiyonu sayılabilecek (açık ve örtük reliyarşik tahakkümün varlığı) ve kısmen Körfez ülkelerinin baskıyla ve parayla korkutulmuş kitlelelerin sevimsiz dinselliğiyle harmanlanarak, sonuçta, bir siyasal (dinsel) yorum ve tutumun diğer bütün yorumları ve tutumları bastırdığı bir Türkiye olacaktı. Yeni düzen muhtemelen en çok da AKP içinden gelen siyaset seçkinlerince her gün kutsanacak, liberal kibrin sahipleri, sırtlarını Cemaate[1] ve kaposuna dayayarak “biat kültürüne tâbi olanlara” küfretmeye devam edeceklerdi. Öteden beri “bunlar onlardan daha ılımlı” demeye hazır sol bir klik, bu düzenin meşrulaştırılması için majestelerinin muhalefeti olmanın verdiği gücü sakınmadan kullanacaktı. Ve evet maalesef, mutlaka Şehir Üniversitesi ve Bilim ve Sanat Vakfı gibi Cemaatin sızamadığı kurumların faaliyetlerine de son verilecekti. O ana kadar Cemaatin gücünden çekinerek konuşmamaya karar veren diğer dinsel gruplar ve topluluklar, bir daha asla konuşamayacakları bir sıfır noktasına itileceklerdi.

 

15 Temmuz’dan sonra yazılan ve söylenen tamamı kahramanlık edebiyatına bağlı ve önünde sonunda iktidar güzellemesine durmaya mahkum kalan bütün o literatürün ötesinde, belki de yazılabilecek en güzel yazıyı yazmış olan Ertuğrul Başer, Türkiye’de sosyalistlerin, en azından bir kısmının, neden bu darbe girişimine yüreklice hayır diyemediklerini açıklarken, şöyle bir yargıya varmıştı: “Bahsetmediler, yokmuş gibi davrandılar, çünkü onlar sosyalistti, demokrattı, ilericiydi, ileri görüşlüydü; çünkü darbenin püskürtülmesi en çok Erdoğan’a yarayacaktı; otokrasi hiper otokrasiye, faşizm hiper faşizme, şeriat hiper-şeriate dönüşecekti; çünkü Erdoğan başkan olmak için Kürtlere soykırım yapan, dikta heveslisi, bunun için her imkânı, her örgütü kullanmaktan çekinmeyen İslamcı bir faşistti.”[2] Solun Türkiye’deki söz dağarcığından sık sık kullanmakta tereddüt etmediği bu gürültülü sıfatları ve onlarda yatan mantığı bir kenara bırakalım ve fakat düşünmeye devam edip soralım. Eğer rejimin tabiatı mutlak anlamda bir tür otokrasiye dönüşmediyse bile, her türden otokratik pratiğe kapıyı aralayan bir dönüşüm yaşanmamakta mıdır? Ve bu dönüşümün yolları her gün herkesin gözü önünde, iktidar gücü ve yargıdan üniversiteye, kamu bankalarından, devasa güvenlik sistemine, rejimin kurumları tepe tepe kullanılarak, döşenmekte değil midir? Önümüzde duran şeyi adlandırmak için faşizm belki “yerinde ve yeterli” bir kavram olmayabilir ama mesela iktidarın kudretli dahiliye nâzırının devletle toplumu özdeş kılmak uğruna yaptıklarını, mesela kadın düşmanlığının tam içinden konuşma imkânı veren erken yaş evlilikleri ve taciz olaylarını önemsizleştirmek üzere sık sık söz alan ve bunlar dışında nedense hiçbir konuda konuşma gereği duymayan yerli ve millî bir köşe yazarı, ilahiyatçı ve akademik tayfanın, “kan ve toprak” kutsallığına sığınarak, biat etmeyen her insanı, yeterince alkışa durmamış her yurttaşı ve topluluğu milli birliğe, dâvâya ve hatta Ayasofya’ya çağırmasına ne buyuracağız? Kürd meselesinin “odadaki fili” görmeme inadıyla kavrulan bir zihniyet tarafından bitmiş sayılmasına söyleyecek lafımız kaldı mı?

 

Bugün tanık olduklarımız, 15 Temmuz’daki hayasız teşebbüsün yapabileceklerinden düzey olarak elbette farklı ancak mahiyet ve yönelim konusunda aynı kesinliğe sahip olduğumuzu söylemek kolay değil. 15 Temmuz’un ifade ettiği en önemli konu, yâni halkın darbeye direnerek kurduğu ortaklık ve bir “halk” olarak kendini özneleştirmesi, şimdi üzeri örtülecek bir ayıp, halk arka odaya sığıştırılan özürlü bir çocuk gibi zoraki evcilleştirilmiş. Neye “No Pasaran” denildiği önemli elbette; ama sonrasında, hatta hemen ertesi gün nelere “geçebilir” denildiği ve şimdiye kadar geçen klan ruhu ve nepotik iktisat sarmalı da bir o kadar önemli olmalı. Sonuçta, 15 Temmuz Erdoğan’a çok ama çok “yaradı”; istemediği kadar yaradı, AKP’yi kuran temel kaygıdan ve o kaygının ortaklarından bile uzaklaşmakta beis görmedi. O kadar yaradı ki, bugün yargı bağımsızlığı, insan hak ve özgürlükleri, depolitizasyon vs. bir sürü konuda, 90’lı yıllara dönülmüş olmasına aldırmıyor bile. Ve aldırmayan bir kitleyi de mobilize edebildi; neden aldırsın?

 

Türkiye toplumu, yeni yüzyılın başlarında kısa süreli bir düş gördü. Bütün eksiği gediyle toplumdaki tabuları kıran, yurttaşlara nefes aldıran, ekonomik istikrarı sağlayan bir dönem yaşadık.[3] Sonrasında, kendi siyasal atılımları ve cesaretiyle elde ettiği bütün siyasal kazanımların arkasında kalan, toplumu paçasından tutup ısrarla ve kararlılıkla düştüğü yere çeken bir gerilemeye tanık olduk. Kendisini ancak ve fakat bu bakımdan anlamlı, sayısal çokluğa bağlı bir siyasallıkla, diğer bütün yolları dışta bırakarak vareden bu regresyon, taçlandırdığı siyasal sistemin bütün siyasal katılma ve yapma süreçlerini ve kurumlarını ilgâ eden niteliği sebebiyle, ne bugün önümüzde duran meseleleri konuşma imkânımız kaldı ne de geleceğe dair ümidvâr bir öngörüde bulunma. AKP’nin taşıdığı sosyolojik dinamiğin, bundan sonra Türkiye’nin geleceğine dair sunacağı her proje kaçınılmaz olarak irili ufaklı bir yığın şüphe barındıracaktır. Bu şüphenin giderilmesi, atılacak bütün adamların hayatiyetinden daha önemli hâle gelecek en azından.

 

Burada altını çizmemiz gereken, bu kuşkuya rağmen, 15 Temmuz’daki direnişin, Türkiye’de özelde yurttaşlık kültürüne, genelde de toplumsal açıklığa yaptığı katkıdır. Ne duble yollar, köprüler, hastahaneler, TOKİ konutları, ne vesayet edebiyatı ve kaçırılan bir fırsat olarak sulh girişimi… AKP’den ve Erdoğan’dan kalacak olan belki de en değerli şey, Cemaat’le temsil edilen ne varsa ve Cemaat neyi amaçladıysa, onun ve esasta da toplumu ve siyaseti, şantaj yoluyla teslim alma girişiminin başarısızlığa uğratılmasında bir yerde durmalarıdır. Brezilya’da sadece yargıda örneğini gördüğümüz bir örgütlenmenin nelere yol açtığını hatırlayacak olursak, Türkiye’de hemen her yere nüfuz etmiş, gerçekten ikinci bir devlet olarak örgütlenecek düzeye gelmiş, Kemalizmin en güçlü kurumu ordu içerisinde yüzlerce generale sahip olmuş bir teşkilâtın neler yapabileceğini, 15 Temmuz’a gelinceye kadar yaptıklarına bakarak çıkarsayabiliriz. Bir toplumun bir tür mistik-dinsel ve esasında masonik yâni seçkinliğe ve seçkinlikciliğe dayalı teslim alınmasının sonuçlarını olup bitenlere bakarak tahayyül bile etmek istemem.[4]

 

Bu çerçevede 15 Temmuz pedagojisinde özellikle İslâmcı aydınların karşılamaktan kaçındığı bir hususu vurgulamak gerekir. 15 Temmuz darbe girişimi, bütün diğer unsurları elbette sürece katarak söylüyorum, Türkiye’deki sünni omurgayı oluşturan iki grubun politik çekişmesinin tezahürü olarak gelişti. Bir tür dinsel yorum, kendi açık ve gizli gücünü gerçekleştirmenin engeli olarak başka bir dinsel yorum sahiplerini gördü ve belgelendiği üzere bu engeli ortadan kaldırmak için darbe dahil, topluma karşı her türlü saldırıyı gerçekleştirmeden kaçınmadı.[5] Gelgelelim, bugün yine dinsel bir yorum, üstelik siyasal iktidarın desteğini de alarak, reliyarşik (dinsel) bir egemenlik alanı yaratmak için elinden geleni arkasına koymamaktadır.[6] Cemaat dinselliği, içinden geldiği Nurculuğun (ve benzeri bütün oluşumların) dinselliği sorgulanmadan, AKP’nin reliyarşik salınımı da Türkiye’deki ortodoks (sünni) statükonun hegemonyası eleştirilmeden 15 Temmuz’un nasıl olup da gerçekleştiğini açıklayamayız. Dinsel dolayım, mutlak ve dokunulmaz kılındıkça, Cemaat ve benzeri bir oluşumun Türkiye’de önü her zaman açık olacaktır. Bütün bunların dinle ilgili olmadığını, “büyük resme”, politik ekonomiye, dış güçlere vs. bakmamızı isteyen söz sahiplerine de şu naive soruyu sormak gerekiyor: Gerçekten bütün bu olup bitenlerin dinle hiç ilgisi yok mu?

 

AKP’nin ve Türkiye’deki sağ muhafazakârlığın belirli bir halk tahayyülü var; bu, halka iktidardan başka her şeyi vermeye açık bir tahayyül. Popülizmin bu versiyonunda halk, “halkımız” her şeye lâyık bir varlıktır (“yol onun, varlık onun”), neredeyse “halkın sesi, hakkın sesi”dir; fakat bu ses de çok çıkmamalı, çıktığında belli bir desibelin altında kalmalıdır. Bütün bu sosyal yardımlar, konut politikaları, aile planlaması, sağlık harcamaları halkı bir yerde ve düzeyde tutmak için seferber edilirler. Halk neyi istediğini ve ne kadar istediğini söyleyemez, onun yerine, Reis, parti, dinsel seçkin konuşur ve bu konuşma genellikle pratik bir talebin dile getirilmesinden daha fazla bir şey değildir. Sağın siyasal ve ideolojik serüveninde, bu özellik, genellikle Kemalist ve sol seçkinlere atfedilen ve tepe tepe eleştirilen bir temaydı- hâlâ da öyle. Gelgelelim, özellikle 15 Temmuz sonrasında olup bitenler, sağ seçkinlerin, bunlardan hiç de geri kalmadığını ve sağ vesayetin, en azından Kemalist vesayet kadar hegemonik olma arzusuyla kavrulduğunu da belirtmek gerekir. 15 Temmuz’daki direnişin gasbı temelde bu noktada açığa çıkıyor: halk yaptığından soyutlandıkça, halkın hakkını vermekte cimri davranıldıkça, darbe girişimi bir saray entrikasına dönüşüyor. Soytarılar ve hokkabazlar sözü teslim alıyor ve TOKİ ve duble yol ve köprü müteahhitlerine devrediyor.

 

Bazen çalının yanından dolaşmak gerekir; üzerinden atlamaya yahut içinden geçmeye çalıştığınızda yaralanırsınız, dikenler canınızı acıtır, kazanacağınız her neyse, ona değmediğini farkedersiniz. Ancak bataklığın ne üzerinden atlamak mümkündür ne de içinden geçmek. Giderek daha da batacağınızı bilmenin mutsuz bilinciyle etrafa haykırmaya başladığınızda artık çok geçtir. 15 Temmuz sonrasında içine düştüğümüz bataklığın, bir sürü nedeni var; ancak en önemli neden, halkın emeğine, mücadelesine ve direnişine ihanet edilmesidir. 15 Temmuz’a sahip çıkmak, bu emeğin, direnişin siyasal ve ideolojik yeniden temellüküyle mümkün olacaktır. Burada Türkiye’de ne siyasetin tabiatını yeterince idrâk edebilmiş ne kendi öncüllerine sadık kalabilmiş bir liberal dogmanın verileriyle dile getirilen hazır bir iktidar eleştiri değil söz konusu olan; Türkiye’deki muhafazakâr, dindar ve sağ kitlelerin kendi modern tarihlerindeki belki de en anlamlı girişimi acımasızca itibarsızlaştırmalarıdır.

 

Rus şair İvan Bunin’in bir şiiri şöyle nihayete erer: “Gün gelir biter kalbin hüznü de/Mutluluğun ve acıların olmadığı bir yerde/Rüyâlar ve hatırâlar kaybolur yavaştan/Yalnızca bağışlatıcı bir uzaklıktır kalan.” 15 Temmuz ve sonrasında olup bitenlerden bize kalan, bir “uzaklıktır” ama bu uzaklık, “bağışlayıcı” değildir. Bu türden tarihsel bir olayın varlığı, subjektif bir bağışlamanın unsurlarını ortadan kaldırır. Objektif bir bağışlama için konumların değişmesi ve buna bağlı bir nedamet gerekir. Halkın emeği ve direnişini çalmayı meşru kılan, ihanet eden, bu fiili görmemezlikten gelen kendi hanesinde helal ekmek yemenin saadetini bir daha tadamaz. “Üzerimizdeki gökyüzü ve içimizdeki ahlâk yasası”, bu türden bir bağışlamanın önünde sonunda egemenle uzlaşmak demek olacağını, buna karşılık bağışlamamanın kin ve kibrine yenik düşmekle de varılacak haklılığın hiç de sağaltıcı olamadığını ve sonuçta dünyanın iyileştirilmesinden vazgeçmeye kapı aralamanın uğursuz yollarından birisine çıkılacağını ikâz eder. Öyle çaresiz bir yerdeyiz ki kırılganlığımız küçük bir öfkeye dönüşecek güce bile sahip değil. Fakat ne dünyayı iyileştirebiliriz diye yan yana durduğumuz geçmişe yönelik bir bağışlanma talebine yazılıyoruz ne de bu rüyâya ihanet edildi diye geleceğe dair bir bağışlama vaadine. Takati kalmayan bir ümidin yardımı ve Seyyid Rıza’nın asılırken sahip olduğu kırılganlıkla boşluğa doğru fısıldıyoruz: “bu da size dert olsun!”

 

___

* 15 Temmuz’un siyasal ve etik bir mucize olarak kavramsallaştırılmasını ve bu mucizenin tedrici inkârının sebebleri ve sonuçlarını  şurada daha geniş tartışmaya çalıştım: Mucizenin Etik Uğrağı (Ankara, Felix Yayınları, 2019) içinde “Etik ve Politik Bir Mucize Olarak 15 Temmuz” başlıklı 6. bölüm.  

 

[1]Bu kavramın, kavramın kendindeki kök anlamıyla ve kültürel boyutuyla bir ilgisinin kalmadığı açık. Bir karanlık örgüt, masonik bir şebeke, niteliği bariz bir suç teşkilâtından bahsediyoruz. Ben kişisel olarak, Cemaat kavramını en uzak ve sosyolojik anlamda kullanırken bile, bu insanlar tarafından lekelendiği şekliyle hatırlamanın öğretici olduğu kanısıyla Cemaat demeyi tercih ediyorum. 

 

[2] Ertuğrul Başer, “Bir Fatiha: Arkadaşım Ahmet Aşık’ın Ruhuna Mektup”, http://serbestiyet.com/yazarlar/bir-fatiha-arkadasim-ahmet-asikin-ruhuna-mektup-24188/, 30. Temmuz 2016. Ben, göreli ve uzlaşımsal bir pozisyondan yanayım; sol denilen bütünün, tatamıyla bu zihniyet dairesine sokulması konusunda kuşkularım olduğunu belirtmekle yetineyim. Kişisel bir not: Bu satırları, Başer’in yazısını bu problematik eşliğinde yeniden okumayı teklif eden Nurettin Yaşar’ın dikkatine borçluyum.

 

[3] Bu dönemin, kendi ifadesiyle, “sonuca değil, sürece” odaklanan ve nesnel diyebileceğimiz bir tasviri için bkz., Hatem Ete, “Erdoğan ve AK Parti’nin İktidar Serüveni”, https://www.perspektif.online/erdogan-ve-ak-partinin-iktidar-seruveni-2/ 22.06.2020. Yine de, sonuca bakarak süreci görmezden gelen tutumun taşıdığı eksikliklerin, sonucu ve bu sonuca bağlı bir gelecekteki  ilave sorumluluklarını azımsamasıyla özdeş olabileceğini akılda tutmak gerekir.

 

[4] Masonik “insanlık” ve Cemaatçi “din” anlayışının, önce kendi içerisinde, sonra da dışarıya dönük kurguladığı hiyerarşik bakışın, kaçınılmaz olarak, bu insanlık idealine rağmen diğer insanların, dindarlık iddiasına rağmen diğer dindarların vazgeçilebilir olduğu bir örgütlenmeyi meşrulaştırdığını daha önce açıklamaya çalıştım: Mucizenin Etik Uğrağı, s. 103-5.

 

[5] Bu tür durumlarda, dinsel olanın aslında siyasal olduğu akıldan çıkarılmamalı fakat “son tahlilde” dinsel auranın, siyasal formu çevrelediğini söylemek zorundayız.

 

[6]  Dinsel söylemin tartışma konuları tarihsel olarak hangi karşılıklara sahip olurlarsa olsunlar, yine de modern bilincin, utanmanın, nezaketin dışında kalarak ve bir tür görünüşü, üstleik dinsel olmaktan çok tarihsel olduğu açık bir görünüşü, bu kadar ısrarla savunmanın sebebi ne olabilir? Gerçi, kendi içindeki en küçük olumsuzluğu bile eleştiremeyen bir hareketten umabileceklerimizin sınırlı olduğunu bilmiyor sayılamayız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.