DÜNYA KUPASI

Tamam futbolu boykot edelim; ama yanı başımızdaki hibelerin, servetin ve silah tedariki anlaşmalarının izini de sürebilelim.

DÜNYA KUPASI

2022 Dünya Kupası’nın, bir süredir ekonominin güç merkezlerinden biri olan Katar’ın meşru bir kültürel ve siyasal aktör olarak uluslararası arenaya vardığını müjdelemesi bekleniyordu. Şu ana kadar beklenenin tam tersi oldu. Kupa, çarpıcı bir biçimde Katar’ın aleyhine döndü, başarabildiği tek şey de dikkatleri ülkenin göçmen işçileri istismarına, LGBTQ+’lara ve kadınlara yönelik baskısına çekmek oldu. Pazar günü gerçekleşen açılış töreni (BBC alışılmadık bir biçimde açılış törenini yayınlamamayı tercih ederek Katar 2022’nin yanlışlığına odaklandı) genel anlamda zorlama bir neşe dayatıyor ve abartılı övgülerle göz boyamaya yönelik olduğunu hissettiriyordu. Katar hükümdarının sade karşılama sözleri bile, geri planda gizlenen ve işaret edilen bir şeyler olduğu hissi uyandırıyordu.

 

Görünüşe göre, turnuva etrafında yoğunlaşan bu tuhaf hal, “etrafından dolanılan” bir insan hakları sorununun halka yansımasının zaferiydi. Bu girişimin ortaya çıkış şeklinde insanları kızdıran bir şeyler vardı. Etkinlik kış aylarında, Avrupa futbol sezonunun tam ortasında gerçekleşiyor, tesislerin inşası için ucuz emek ve emek sömürüsü kullanılıyor; böylece para dünyayı dilediği gibi eğip büküyor gibiydi. Bir Dünya Kupası elçisinin eşcinselliği “zihinde bir hasar” olarak tanımlamasının ve Danimarkalı bir gazetecinin halka açık bir alanda yayın yaptığı esnada çekim yapmayı bırakmaya zorlanmasının da yer bulduğu yakın tarihli manşetler tüm bunları doğruyor görünüyordu. Bayern Münih ve Almanya’nın eski oyuncusu Philipp Lahm gibi oldukça tanınmış futbolcular Kupa’ya katılmayacaklarını, Lionesses takımının kaptanı Leah Williamson ise bir dolu ihlalin olduğu böylesi bir müsabakaya “ilgi duymadıklarını” söylüyordu. Barselona ve Paris gibi belli başlı Avrupa kentleri maçları halka açık alanlarda yayınlamazken, kupanın elçisi David Beckham’a merasimlerden çekilmesi konusunda yoğun bir baskı yapıldı.

 

Ancak protestolara zarar veren ve dengesini bozan bir şeyler de var: Katar, muntazam bir topluma geçişini hızlandırmakta olan güçlü devletlerin desteğine talip olma yoluyla manevralar yaparak kendisini bu önemli konuma getirebildiğinde, buradaki aktörlerin, oyuncuların ve hatta izleyicilerin eylemleri odaktan düşüyor gibi. Katar; Birleşik Krallık, Avrupa ve ABD tarafından tepeden tırnağa silahlandırılmış durumda ve Avrupa topraklarında devasa ve kârlı finans ve gayrimenkul işlemlerinde ortak girişimcilerden biri. Katar devleti Britanya’da en çok mülke sahip olanlar arasında onuncu sırada. Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmaya hak kazandığı için, İngiltere tarafından kendisine gelişmiş gözetleme donanımı da dahil milyarlarca sterlinlik silah satış lisansı verildi.

 

Özellikle Londra ile özel bir ilişkisi var ve bu ilişki Westminster’in beyan edilen armağanlar defterinde de görülebilir. Dünya Kupası öncesinde Katar’ın Britanyalı vekillere verdiği armağanların değeri, hükümetleri Britanyalı vekillere bağışta bulunan diğer 15 ülkenin toplam harcamasından fazlasına karşılık geliyordu. Muhafazakâr parti vekili ve Birleşik Krallık Bakanlar Kurulu’nun gey olduğunu açıklayan ilk ismi olan David Mundell, Katar’dan 7.473 pound değerinde ağırlama hizmeti aldı ve bundan birkaç ay sonraki bir parlamento toplantısında Katar’da LGBTQ+ haklarına ilişkin olarak başka bir vekil tarafından gündeme getirilen meselelere cevaben “Katar’ı eleştirenlerin enerjilerini Birleşik Krallık’ta profesyonel futboldaki LGBT meselelerine yönlendirmesi” gerektiğini dile getirdi.

 

Yani tabii David Beckham daha iyi bilir, ama kendisi siyasal uca doğru büyük bir hamle yapmayacak. Katar bir parya devlet değil, Körfez monarşileri ile derin ittifaklar kuran ve onlara dokunulmazlık sağlayan Batılı sponsorların küresel siyasi sisteminde varlığını sürdürüyor. Ülkenin gücünün temelleri, Avrupa da dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanına ihraç edilen gaz üretimi ile gelen enerji zenginliğinde yatıyor. Yumuşak gücü ise, stratejik olarak Batı’da ve Batı ile sağlam jeopolitik bağlar geliştirmeye yatırım yaparak destekleniyor.

 

Ve işte bu bağların gücü, sorumluluğun bizde, futbolcularda, antrenörlerde ve zor sorulara yanıt vermek zorunda olan ya da katılıma ve takımlara, neyin söylenmesi neyin söylenmemesi gerektiğine karar veren organizasyon organlarında olduğu anlamına geliyor. Bu arada, hükümetlerden gelen mesaj da açık ve net. Emmanuel Macron, geçtiğimiz hafta “Sporu siyasallaştırmamalıyız” diyor, tam olarak Katar’ın (Katar’a Fransız silahları ihracı, 2017-2021 arasında 2012-2016’da olduğunun 25 katıydı) ağır toplarla birlikte olduğunu ima ediyordu. Şu hâlde, böyle bir üst düzey devlet koruması söz konusuyken etkili bir boykot ya da protesto nasıl olmalı?

 

Bundan önceki Dünya Kupası’nın Rusya’da, Skripal’ın zehirlenmesinin hemen ardından çok da irdelenmeden yapılmış olduğu gerçeği, şu aralar Katar eleştirilerinin ön saflarına itilenlerin elini daha da zayıflatıyor. Muhaliflerini avlayan ve LGBTQ karşıtı bir “eşcinsel propaganda” yasası çıkaran Rusya’nın nispi geçiş izni, Katar’ın aldığı darbeyle karşılaştırıldığında, öfkeli iyi niyete belli belirsiz bir önyargının eşlik etmediğini öne sürmeyi zorlaştırıyor. Burada, daha köklü bir futbol mirasına sahip olan Avrupa ülkelerinin, sporla tarihsel ilişkisi yok denecek kadar az olan Körfez’deki acemilerden meşru görüldüğü bir tür kültür bekçiliği var. Geçmişteki hataları hesaba katmamak, Katar’ın kendini dünyevi ilerlemenin sembolü olarak konumlamasını sağlıyor ve FIFA başkanı Gianni Infantino gibilerine ülkenin “zorbalığa uğradığını” iddia etme fırsatı veriyor.

 

Nasıl Bir Boykot?

 

Can sıkıcı bir soru da, neyin boykotu hak edecek kadar ciddi bir insan hakları ihlali sayıldığı. Son 20 yıldır yüzlerce tutuklunun yargılanmadan tıkıldığı ve birçoğunun işkence gördüğü, yasal bir boşlukta varlığını sürdüren açıkta büyük bir cezaevi işletmek sayılır mı mesela? Guantanamo, binlerce göçmen işçiye sistematik olarak kötü muamele etmekle aynı şey değil. Fakat bu gibi farklılıklar her zaman nesnel bir ölçüm meselesi olmaz, mesele bizi bazı ihlallere alıştıran ve diğerlerine duyarlı hale getiren anlatıların ne kadar başarılı bir şekilde satıldığı.

 

Şu hâlde, çabalarımız kendi hükümetlerimiz, irdelemediğimiz önyargılarımız ve çifte standartlarımızla uyuştuğunda kendimizi ahlaki masumluk testlerine tabi tutmanın ne faydası var? Mesele sizin ya da benim önümüzdeki birkaç hafta kupayı izleyip izlememiz değil. Eğer mesele bir itirazda bulunmak ve tavır almaksa, o zaman bunu yapmanın yolu boykot sanırım. Ama amaç Katar’daki göçmen işçilerin, LGBTQ+’ların ve kadınların hayatları daha iyi hale gelebilsin diye gerçek bir baskı oluşturmaksa, o zaman yakınlarımıza baksak ve çabalarımızı ülkemizde sürdürsek iyi ederiz.

 

Katar ve dünyanın demokratik olmayan diğer zengin rejimleri, Britanya’da ve bunun bir uzantısı olan küresel sahnede, lobiciliğe açık bir parlamenter sistemle, kazançlı bir silah endüstrisiyle ve küresel zengin seçkinlere yönelik bir gayrimenkul ekonomisiyle güçlendiriliyor. Katar, rekabete girerken maruz kalacağı incelemeyi hafife almış olabilir, ancak kesinlikle doğru yaptığı bir hesap var: Futbol gürültüyü bastırdığı için öfke dağılacak ve dikkatler başka yerlere çevrilecek. Dünya Kupası bir ay sürüyor; kirli siyasi ittifaklarsa sonsuza dek.

 

Bu yazı The Guardian sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sporun bir endüstriye çevrilmesi, oyuncuları robota dönüştürmeyi hedefleyen sıkı disiplinli ve teknokratik bir oyuna yol açtığı için, bozulan, profesyonel futbol ruhu oluyor. Galeano’nun belirttiği gibi, bu yaklaşım futbolun “tüm eğlencesine engel oluyor”; maksimum üretkenlik ve kârı artırmak adına “neşeyi yok ediyor, fanteziyi öldürüyor ve cüretkârlığı yasaklıyor.”

2022 Dünya Kupası Katar’da başlamadan bir ya da birkaç hafta önce, Meksika’nın güneyindeki Guerrero eyaletinin sahil kenti Zihuatanejo’da yürürken, plastik bir Coca-Cola şişesiyle futbol oynayan çocuklara rastlamıştım. Herhangi bir yerde futbol oynayan her çocuk grubu gibi neşeli ve hareketliydiler. Kola şişesininse ne yazık ki tam da kurumsallaşmış şirketlerin saldığı zehirle yönetilen bir dünyaya uygun düştüğünü düşündüm.

 

Coca-Cola ve futbolun birlikteliğinin eskiye dayandığı düşünülürse, kola şişesinin futbol topu olması uygundu. Logosu 1950’den bu yana Dünya Kupası maçlarının her yanında görülmesine rağmen şirket, 1978’den bu yana Dünya Kupası resmi sponsoru. FIFA ile resmi birlikteliğiyse 1974’te başladı. Bu ortaklık, herhalde gençliğin gelişmesi için insan sağlığına zararlı bu kahverengi sıvıyı sindirmelerinden daha iyi bir şey olmadığı için, başlangıçta gençlik gelişim programlarını teşvik etme amacındaymış gibi görünüyordu.

 

Bu birliktelik küresel kapitalizmin futbolun ruhunu sömürme, sahanın ortasında ve dışında ne varsa bir kâr aracına dönüştürerek ve metalaştırarak, iptidai bir eğlenceden geriye ne kaldıysa onu ortadan kaldırma çabası anlamında, buzdağının görünen kısmından fazlası değil elbette. “Sponsorluk” dediğimiz kurumsal propaganda seli dikkate alındığında, konudan bihaber futbol izleyicisinin Adidas’ın bir futbol takımı olduğunu ya da maçların Emirates ile Etihad havayolları arasında yapıldığını sanması mazur görülebilir.

 

Ve elbette, uluslararası marka değerini artırmak için en önemli futbol müsabakalarına sponsor olmak gibisi yok. Çin şirketleri de bunun farkında ve Katar Dünya Kupası harcamalarında başı onlar çekiyor.

 

“Hareketli Reklamlar”

 

Uruguaylı ünlü yazar ve sağlam bir futbol tutkunu Eduardo Galeano ilk kez 1995 yılında yayımlanan El Fútbol a sol y sombra (Gölgede ve Güneşte Futbol, Can Yayınları, 2017) adlı kitabında her futbolcunun, bu durumdan hoşnut olsun olmasın, nasıl “hareketli reklam”a dönüştüğüne dikkat çekiyordu. 1950’lerin ortalarında, dönemin önde gelen takımlarından olan Montevideo Penarol kulübünün formalarına reklam alması dayatıldığında takımın 10 üyesinin itiraz etmeden reklamlı formalarıyla sahaya çıktığını, Siyah oyuncu Obdulio Varela’nınsa bunu yapmayı reddettiğini hatırlatıyordu: “Biz Siyahları burnumuzdaki halkalarla çekerlerdi. O günler geçmişte kaldı.”

 

İşe aşırı derecede büyük miktarda para dahil olduğunda, elbette futbol sadece eğlence ve oyun olmuyor. Adidas’ın kurucusu, Nazi Partisi’nin partiye gönül vermiş eski üyelerinden Adi Dassler’in oğlu Horst Dassler’e bakın. Dassler, 1982’de International Sports and Leisure isimli bir şirket kurdu. Bu şirket kurulur kurulmaz Dünya Kupası da dahil olmak üzere FIFA faaliyetlerinin pazarlama ve televizyon haklarının tümünü aldı. Bu, o zamanlar FIFA’nın başkanı olan Joao Havelange’ye rüşvet verilerek yapılmıştı. Adı geçen Havelange ise, 1978’te Buenos Aires’te yapılan Dünya Kupası’nda Arjantinli diktatör Jorge Videla’nın yanında içtenlikle boy gösteren Havelange’den başkası değil.

 

Yedi yıl süren kirli bir savaşta 30 bin kadar solcu şüphelinin katlinin ya da zorla kaybedilmesinin nihai sorumlusu bu diktatörlüktü. Kirli savaşa yeşil ışık yakansa tabii ki, dünyayı kapitalizm için güvenli kılma arayışında ekibinde daima daha zararlı sağcı rejimlere yer vermeye can atan ABD’ydi.

 

1998’de Havelange’nin yerini, sınır tanımadan oy satın almak ve finansal verileri manipüle etmekle suçlanan, Galeano’ya göre Havelange’ı “Hayırsever Rahibe”ymiş gibi gösteren, Sepp Blatter aldı. Galeano 2015 yılı Nisan ayında, ABD Adalet Bakanlığı 14 FIFA yetkilisini ve kurumun yönetim kurulu üyesini yolsuzluk suçlamasıyla sansasyonel bir biçimde tutuklamadan bir ay önce hayatını kaybetti. ABD Adalet Bakanı Loretta Lynch, söz konusu şahısların “dünya futbolu işini kendi menfaatleri ve zenginlikleri için yozlaştırdıklarından” yakınıyordu.

 

ABD’nin gayet iyi bildiği gibi, yolsuzlukla zenginleşme ve kurumsal dokunulmazlık, araştırmacıların ortaya koyduğu gibi bizatihi sporda da bir “seçkinleştirme” yaratan, kapitalizmin usulüne uygun işlerdir. Royal Society tarafından 2021 yılı Aralık ayında yayımlanan bir çalışma “futbolun, üzerinden aşırı bir biçimde kazanç elde edilebilir bir hale gelmesinin” büyük Avrupa liglerindeki takımlar arasındaki eşitsizliğin artmasına ve maç sonuçlarının daha öngörülebilir olmasına yol açtığı sonucuna vardı. Bu sporun yönetiminden sorumlu olanlar dahi, bunun futbolun küreselleşmesi olduğunu iddia etseler de söz konusu süreç, metanın ve şirketlerin küreselleşmesine has eşitsizliği kopyalıyor.

 

Kaybolan Futbol Ruhu

 

Aslında sporun bir endüstriye çevrilmesi, oyuncuları robota dönüştürmeyi hedefleyen sıkı disiplinli ve teknokratik bir oyuna yol açtığı için, bozulan, profesyonel futbol ruhu oluyor. Galeano’nun belirttiği gibi, bu yaklaşım futbolun “tüm eğlencesine engel oluyor”; maksimum üretkenlik ve kârı artırmak adına “neşeyi yok ediyor, fanteziyi öldürüyor ve cüretkârlığı yasaklıyor.” Ne de olsa sihirden kâr sağlanmaz.

 

Neyse ki daima bu programa dahil olmayı reddeden birileri olur. Galeano’nun nazarında, 1933’te Rio de Janeiro’da yoksulluğa doğan Brezilyalı futbolcu Mané Garrincha tüm futbol tarihinde, bu oyunu “bir parti daveti”ne dönüştürerek izleyicisini oldukça mutlu eden gerçek bir oyuncuydu. “Açlıktan ve çocuk felcinden kurtulan, … bir bebek beynine, S şeklinde bir omurgaya sahip, bacaklarından ikisi de aynı yana eğilmiş bu şekilsiz”in atletik bir geleceği olma ihtimaline burun kıvıran doktorlara göre bu çok fazlaydı. (Sonunda kapitalizm kazandı ve Garrincha 1983’te, yoksulluk içinde ve yalnız öldü.)

 

Arjantin’in, kentin yoksul kesiminden gelen futbol virtüözü Diego Maradona da sahnenin diğer tarafında kalarak, sporda televizyon tiranlığını kınayarak, futbolda emek hakkını savunarak, futbol kulüplerinden finansal şeffaflık isteyerek, Filistin’in davasını destekleyerek sınırlara meydan okudu ve genel anlamda güçleri çileden çıkardı. 1994 Dünya Kupası’ndan atılana kadar sahada da modern vasatlığa o eski büyüyü zerk etmeyi sürdürdü.

Bu arada futbolun ruhsuz, para odaklı sığlığına yakın bir tarihte, geçtiğimiz yıl, direnç gösterildiğini gördük: Birleşik Krallık’taki öfkeli taraftarlar, baskı oluşturarak seçkin kulüp sahiplerinin ceplerini daha da doldurmaya yönelik bir Süper Lig projesinin çökmesini sağladılar.

 

Tabii ki kapitalizm profesyonel futbolla kesinlikle önemli bir gol attı.

 

Ama yine de bu spor, futbol endüstriyel kompleksinde dönen milyarlarca doların çok uzağında, Meksika’dan Mozambik’e kadar her yerde, spor sahalarında, çim sahalarda ve çamurlu arazilerde sayısız insanın kolektif kimliğinin bir ifadesi ve bir tutku kaynağı olmayı sürdürüyor.

 

22. Dünya Kupası Katar’da devam ediyor. Bugün hayatta olsaydı Galeano tümden televizyona yönelik bu manzarayı eleştirir ama yasaklanan eğlenceden biraz olsun tadabilmeyi, katıksız bir görkem ve güzellik anı yakalayabilmeyi umarak elinde birasıyla televizyonundan maçları da izlerdi şüphesiz. Çünkü Zihuatanejo yakınlarında Coca-Cola şişesini tekmeleyen çocuklardaki gibi, futbolda da kapitalizmin ha deyince ortadan kaldıramayacağı bir şeyler var.

 

Bu yazı Al Jazeera tarafından yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için buraya tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

dünya kupası katar

2010’da Güney Afrika’nın, 2014’te Brezilya’nın, 2018’de Rusya’nın ve 2022’de de Katar’ın dünyanın en çok izlenen spor olayına ev sahipliği için seçilmesi, söz konusu ülkelerin yükselen ekonomiler olmasıyla ilgiliydi. Küreselleşmeden dönüş göz önünde bulundurulduğunda, ileride yine bu ülkelerin seçildiğini görür müyüz?

dünya kupası katar

22’nci Dünya Kupası başladı. Yüzyılın başında, küçücük Katar’ın bir gün Dünya Kupası’na ev sahipliği yapabileceği kimin aklıma gelirdi? İşte oldu, Katar Dünya Kupası’nı ağırlıyor. Şaşırtıcı olan tek şeyse, bu durumun pek de şaşırtıcı bulunmaması.

 

Mesleki kariyerimin büyük bir kısmında, bu müthiş oyun ve küresel ekonomi arasındaki ilişkiyi araştırdım. Bu ikili takıntımı, Goldman Sachs’ta, ondan önce de Swiss Bank Corporation’da, 1994’ten 2010’a kadar oynanan Dünya Kupaları’nın her biri için özel yayınların hazırlanmasına başkanlık ederek sürdürdüm. Bu yayınların ilkinden sonra dünyanın dört bir yanındaki üst düzey merkez bankası mensuplarından mesajlar aldım. Bazıları bu yayının, yaptığımız yayınların en iyisi olduğunu söylüyordu. Ekonomi olayları ve piyasalar hakkında ne sıklıkta yayın yaptığımız dikkate alındığında, bu hem komikti hem de üzerine eğilmek gerekiyordu. Ülkelerin ulusal liderlerini ve futbolun önemli isimlerini konuk yazar olarak bize yazmaya ikna ettik. Bir keresinde Manchester United’ın efsanevi menajeri Alex Ferguson tüm zamanların en iyi dünya takımını seçti.

 

Şu ana dek, ABD, Fransa, Güney Kore ve Japonya, Almanya, Güney Afrika ve Brezilya ev sahipliğindeki altı ayrı Dünya Kupası’na katılabildim. Buralardaki deneyimlerime dayanarak, Dünya Kupası’nın farklı milletleri ve kültürleri buluşturan etkinliklerin en muhteşemlerinden biri olduğunu söyleyenlere eşlik edebilirim. Bu hissi en yoğun haliyle 2002’de Seul’da yaşamış olmakla birlikte, bu birlikteliğin canlı bir örneği sayılan Almanya’daki 2006 Dünya Kupası’nın ardından taraftar bölgelerinin ortaya çıkmasıyla birliktelik ruhu kayboldu.

 

Futbol ve dünya ekonomisinin durumu arasındaki ilişki, turnuvaya ev sahipliği yapacak ülkelerin seçiminde oldukça belirginleşiyor. FIFA’nın, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk 20 yılında yükselen ekonomi denilen ekonomilerin istikrarlı yükselişine dayanarak, 2010’da Güney Afrika, 2014’te Brezilya, 2018’de Rusya ve şimdi de Katar seçiminin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Gelecekte diğer iki BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan grup) ülkesinin dünya kupasına ev sahipliği yapacak küçük gruba dahil olabileceği kanısındayım.

 

Son yıllarda önemli ülkelerin çoğunun içe yöneldiği dikkate alınırsa, bu olaya ev sahipliği yapmak istemenin bile sonuna gelmiş olabilir miyiz? Buna talip olan yükselen piyasa ülkeleri, dünyanın en çok izlenen turnuvasını düzenleyebilmeyi giderek daha da zor bulabilir mi? Ya da tam tersine, dünya bir süre sonra daha rahat, küreselleşmekte olan ve kapsayıcı bir uluslararası düzene doğru yön değiştirebilir mi? Çok daha derin bir soru da sorulabilir: FIFA dünya ekonomisinin ve küreselleşme derecesinin öncü veya gecikmeli bir göstergesi mi?

 

Bu yılın Dünya Kupası’nın sahip olduğu büyük önemin en açık ilk işaretlerinin, önümüzdeki dört hafta boyunca müsabakaların nasıl ilerleyeceğinde ve çok daha önemlisi kaçımızın maçları seyredeceğinde görülebileceğinden şüpheliyim. FIFA gelirlerinin omurgasını müsabakalar oluşturuyor. Muhtemelen profesyonel kulüplerin çok daha istikrarlı bir kazanç sağlama arzusunun verdiği motivasyonla, şimdiden turnuvaların iki yılda bir gerçekleşen bir etkinliğe dönüştürülmesi veya halihazırdaki dört yılda bir formatın dört yılda bir gerçekleşecek kulüp tabanlı bir müsabaka ile desteklenmesi konuşuluyor.

 

Küresel ekonominin geleceği son 20-30 yılda olduğundan farklı olursa, bu durum FIFA’nın karar sürecine de yansır. Yükselen piyasa ülkelerinin, 2010’dan bu yana turnuvalara ev sahipliği yapan ülkelerin küresel ekonominin büyümesine sağladığından daha az katkı sağlaması halinde, FIFA’nın maçların ileride bu ülkelerde oynanması konusunda isteklilik göstereceğini varsaymak güç.

 

1980’ler, 1990’lar, 2000’ler ve 2011-20 arasında küresel reel gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) ortalaması sırasıyla yüzde 3,3, yüzde 3,3, yüzde 3,9 ve yüzde 3,7 idi. Son 20 yıldaki ivme, kesinlikle gelişmekte olan ülkelerdeki güçlü büyümeden kaynaklanıyordu. Bu da FIFA’nın ev sahiplerini alışıldık futbol kalelerinin dışından seçmeye başladığı döneme denk geliyor. Hâlâ sekiz yılı varsa da içinde bulunduğumuz 10 yılda bu eğilim tersine dönebilir gibi görünüyor.

 

Kupayı Kim Alır?

 

Peki ya bu yılın kazananları kim olur? Geçmişte yaptığım yayınların popülerliğinden, yarı finale kalacak dört takımı tahmin etmenin ötesine geçmemem gerektiğini öğrendim. Zira, öncelikle ekonomi tahminlerine yaklaşımda sergilenen gerçekçiliğin Dünya Kupası’na yaklaşımda da sergilenmesi gerekiyor ve ayrıca tüyo vermediğimiz ülkelerin liderleri bunu genellikle hoş karşılamıyor.

 

Tarihle başlıyorum. Sadece sekiz ülke Dünya Kupası kazandı. Favorilerden biri her zaman beş kez kupa alan Brezilya. Brezilya bu seneki kadrosuyla turnuvanın en güçlü takımlarından biri gibi görünüyor. Daha önce kazanan diğer takımlar Arjantin, Uruguay, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve İngiltere’ydi. İtalya bu sefer elemeyi geçemedi ama kazanan büyük ihtimalle bu takımlardan biri olacak.

 

Bu yıl ya da önümüzdeki yıllardan birinde İngiltere yeniden kupa alacak, ama bu daha önce kupa alan takımlardan herhangi biri de olabilir. Diğerlerinden Danimarka, Hollanda ve Portekiz genel olarak ekonomi ve nüfus bakımından kendilerinden beklenenin üzerinde bir performans sergileyebilir. Kazanan kim olursa olsun, geleceğe dair işaretlerin tümünü takipte olacağım, hep yaptığım gibi.

 

Bu yazı Project Syndicate tarafından yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için buraya tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

lionel messi arjantin

Arjantinlilerin ve Arjantin muhiplerinin, ilk günden itibaren, Messi’den tek bir isteği var: Maradona’nın yaptığını yapmak ve dünya kupasını Buenos Aires’e getirmek. Kendileri için olduğu kadar, belki de ondan da çok, Messi için de istiyorlar bunu. Çünkü Messi’nin muazzam kariyerindeki tek eksiklik bu; her şeyi var ama dünya kupası yok. Ve Katar-2022 de bu eksikliğini gidermesi için son şansı!

lionel messi arjantin

Futbol dilencilerinin kısmetinin açıldığı günlere giriyoruz çok şükür, zira Dünya Kupası başlıyor. Perspektif’te işaret fişeğini Ahmet (Çiğdem) Hoca çaktı; evrensel tarafsızlık ilkesini çiğnedi, nerede durduğunu cümle âleme duyurdu. El mecbur, bizim de safımızı belli etmemiz gerek! Hem dört yılda bir gelen ve her seferinde bizi kendisine meftun eden bu ziyafet hakkında birkaç kelam etmezsek, ayıp da olur.

 

Kupanın bir asra yaklaşan tarihinde top, ilk kez Müslüman bir ülkede yuvarlanacak. Maçlar öncesinde gerek ev sahibinin Katar olarak seçilmesine gerek mevsim şartlarına ve gerek statların inşası döneminde yaşanan hak ihlallerine dair çok sayıda eleştiri yapıldı. Elbette bunların haklı oldukları taraflar var.

 

Mamafih bugünküne benzer eleştiriler kupanın dününde de vardı ve muhtemelen yarınında da olacak. Futbol artık devasa bir endüstri; hesaba katılması gereken çok sayıda dinamik ve aktör var. Herkesi tümüyle ikna ve tatmin etmenin de olanağı yok. Dolayısıyla hiçbir zaman dört başı mamur, kılçıksız ve herkesi mutlu mesut eden bir kupa organizasyonu göremeyeceğiz; her zaman çeşitli itirazlar dile getirilecek. Getirilsin de, teyakkuzda olmak iyidir.

 

Artık tecrübeli bir kupa izleyicisi sayabilirim kendimi; nihayetinde -öyle ya da böyle- kupanın 92 yıllık ömrünün neredeyse yarısına tanıklık etmişliğim var. Kupadan söz edilince, ilk 1978-Arjantin düşüyor aklıma.

 

Aslında o kupaya dair anımsadıklarım, gerçekten yaşadıklarım mıdır, yoksa sonradan okuduklarımın, izlediklerimin ve duyduklarımın etkisiyle zihnimde kurguladıklarım mıdır, pek emin değilim. Lakin ister kurgu ister gerçek olsun, kendimi üzerinde Kempes forması Diyarbekir sokaklarında top sürüklerken hatırlamak/düşünmek bana iyi geliyor.         

 

36 Yıllık Hasret

 

1982-İspanya’da ise artık ne istediğini bilen, bilinçli bir çocuktum. Gözüm bir Maradona’ya değdi ve bir daha da başka birini aramadı. Futbol sahasında hayatın gizemini çözdüm, gerçi sonu feci bir sükût-u hayal ile bitti ama olsun ben kahramanımı bulmuştum. O kahraman, dört yıl sonra, 1986-Meksika’da, bizi mutlu sona ulaştırdı. 1990-İtalya’da, bir kere daha hayallere daldıracaktı ki, Alman panzerlerine takıldı. Onun kupaya uzaktan bakan yaşlı gözleri, futbolda bir devrin kapandığını işaret ediyordu.

 

Hülasa 1978’de hayal meyal, 1982’den beri de istikrarlı ve kararlı bir Arjantin taraftarıyım. Ne yazık ki Mavi-Beyazlı takımım, 1990’dan sonra pek bir dikiş tutmadı. Maradona’nın son kez sahne aldığı 1994’te, son 16’da kupaya veda etti. 1998’de çeyrek finalde, 2002’de grup aşamasında, 2006’da çeyrek finalde havlu attı.

 

Güney Afrika’da düzenlenen 2010 Dünya Kupası, birçok Arjantinli için gündüz gözüyle görülen bir rüya gibiydi. Çünkü efsane Maradona takımın başında, onun 10 numaralı forması da halefi olarak gösterilen Messi’nin sırtındaydı. Biri kulübede diğeri sahada iki futbol büyücüsünün işbirliğiyle kazanılacak bir kupanın tadına doyum olmazdı. Fakat rüya erken bitti; Maradona tarihin en iyi futbolcusu olabilirdi ama kötü bir hocaydı; hiç de fena sayılmayacak bir kadrosu olmasın rağmen Arjantin, kupaya çeyrek finalde veda etti.

 

2014’te finalde bir kere daha Almanya’ya takılan Arjantin, 2018’de de son 16 turundan sonra evine döndü. Yani -az buz değil- tam 36 yıllık bir hasret var. Artık bu hasreti daha fazla uzatmamak lazım, Arjantin şampiyon olmalı!

 

Avrupa Merkezciliği Aşmak için Arjantin

 

Ahmet Hoca, Tangocuları neden desteklememiz gerektiğine dair dört sebep sıralamış: Bir, “Latin Amerika’nın kesik damarlarından akan yoksulluğun acısını dindirecek bir ilaç henüz icad edilmemiş durumda.” İki, Latin Amerika’nın futbol dışında dünyaya kafa tutmasını sağlayacak bir silahı da yok. Üç, Avrupa merkezciliği aşmak istiyoruz ve bunun en gerçekleştirilebilir olduğu yer de futbol sahası. Ve dört, Messi.

 

“Bu adam, oynadığı futbolun, Barcelona’daki şampiyonlukların unutulacağına dair bir inanç taşıyor. Elindeki son imkân ve son fırsat bu dünya kupası.”

 

İlk üçüne de katılırım ama doğrusu ben en çok Messi ile alakadarım. Messi, Maradona’nın Arjantin adına son dünya kupasını kaldırmasından bir yıl sonra, aynen Maradona gibi, fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası her Arjantinli futbolsever gibi bir Maradona hastasıydı. Adeta futbol için yaratılmış oğlunu daha adım atar atmaz topun arkasına taktı, ona büyük bir destek verdi.

 

Messi’nin inanılması güç bir futbol zekâsı ve yeteneği vardı. Topu ayağına aldığı anda farkını hissettiriyordu; hızlıydı, çabuktu, güçlüydü. Onu durdurmak, ondan topu almak imkânsıza yakındı. En zor hareketleri basitleştiriyor, akıl almaz golleri sanki topu boş kaleye yollarmış rahatlığında atıyordu. Göz kamaştıran bir özveri ile oynuyor, çarpıcı bir sadelikle taraflı tarafsız herkesi kendine hayran bırakıyordu. 

 

Halkın Gönlündeki Sarsılmaz Taht

 

Sahip olduğu özellikleri sayesinde Messi, kısa sürede önlenemez bir yükselişe imza attı. Barcelona’ya, İspanya’ya ve bütün bir Avrupa’ya damgasını vurdu. Bir Real Madrid taraftarı olarak onun Barcelona için ter döktüğünü görmek az acı vermiyordu. Teselli, onun Arjantin için de oynayacağını bilmekti; onu Mavi-Beyaz forma içinde izlemek yürek yangınını biraz dindiriyordu.

 

Arjantinlilerin ve Arjantin muhiplerinin, ilk günden itibaren, Messi’den tek bir isteği var: Maradona’nın yaptığını yapmak ve dünya kupasını Buenos Aires’e getirmek. Kendileri için olduğu kadar, belki de ondan da çok, Messi için de istiyorlar bunu. Çünkü Messi’nin muazzam kariyerindeki tek eksiklik bu; her şeyi var ama dünya kupası yok. Ve Katar-2022 de bu eksikliğini gidermesi için son şansı!

 

Eğer kupayı kaldıramadan sahalardan çekilirse, bu hem onun hem de onu sevenlerin yüreğinde hep bir sızı olarak kalır. Oysa Messi gibi birinin futbol hayatı böyle bitmemeli; o, dünya kupasını almadan defteri kapatmamalı. Evet, belki bir kupayla tescil edilemeye ihtiyaç duymayacak kadar “büyük” oynuyor ama yine de dünya kupasını kazanmak bir başka.

 

Velhasıl Messi’nin kupayı almasını, bu son vazifesinin altından da yüzünün akıyla çıkmasını ve kariyerini müthiş bir sonla taçlandırmasını çok ama çok isterim. Çünkü onun da Maradona gibi halkın gönlünde sarsılmaz bir tahta oturabilmesi için Ortadoğu’daki son tango, mutlulukla bitmeli! Lamı cimi yok, Messi o kupayı Katar’dan alıp Arjantin’e getirmeli!

 

O halde, Vamos Messi, Viva Argentina!

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

dünya kupası katar

Son derece objektif bir şekilde Arjantin’in şampiyon, Bolsonaro destekçisi Neymarlı Brezilya’nın ve güzide Krallığımızın futbol verimini yavaş yavaş öldüren Gareth Southgate’in, Avrupa’nın belki de en yetenekli kadrosunu yerlerde süründüren Roberto Martinez’in rezil olmasını ümid ediyorum. B planım yok. C planım (Almanya şampiyon), kahır ve keder.

dünya kupası katar

80’lerde suçluluk duygusuyla herkes futbol sevdiğini ve seyrettiğini gizledi, 90’larda özeleştiriler verildi ve futbol tutkuları itiraf edildi, 2000’lerde doya doya futbol konuşuldu ve sonra biraz herşey yavaşladı. Başarısız sonuçlar, millî takımın şansla kazandığı birkaç parlak maç dışında, futbol manyasına engel oldu. Şimdi kış başlıyor, Perspektif’in herbiri birbirinden değerli yazarları memleketi kurtarmaya odaklanmış durumda ve kimsenin futbola gönül indirmeye niyeti yok. Amerika’da laikliği kurtarma derdindeki Dr. Mehmet “Oz”’un West Reading’in bağrından kopup gelen yiğit John Fetterman’a kaybetmesi bile kimseyi heyecanlandırmışa benzemiyor. Örgüte bağlılıklarımı bildiriyor ve görevimi yerine getirmek üzere Katar’daki Dünya Kupası’yla ilgili yazıma başlıyorum.

 

Yer ve Zaman

 

Bu Kupa’nın zamanlaması ve yeriyle ilgili tartışmaların haklı olduğu hususlar var ama bu haklılığı sürdürmek, problemli. Bir çok bakımdan. Kimse, Katar dışında, FIFA’yı bu şampiyona için zorlamadı. Platini, futbol oynarken bile hafif göbekli ve “maç bitse de işime baksam” tutumunda bir insandı ve bu zorlamadan “etkilenmesi” tabii gözüküyor-kravat her zaman gevşek bağlanmıştır ve gömlek düğmeleri bir iki cm isyân halindedir. O da hepimiz gibi insan ve sanırım Fransa’nın beynelakvam siyasetine bir katkı yapmak isterken abarttı yahut sosyal bir sebebe ferdî bir boyut da katmayı tercih etti. Katar’daki İnsan Hakları ihlâl iddiaları da yeni değil; seçimler yapılırken, ucuz göçmen emeğiyle stadlar inşa edilirken, şampiyona hazırlıkları sürdürülürken herşey ortadaydı. Bir iki cılız itiraz dışında ses seda pek çıkmadı. Şampiyonayı protesto eden bir takım yok futbolcu da. 1978’de “Arjantin’de diktatörlük var, oynamıyorum” diyen Paul Breitnerları mumla aramak gerekiyor. Katar gibi bir ülkeye saldırmanın, tabii dayanılmaz bir tarafı da var. Yine de bu arkadaşları “büyük siciline” rağmen Rusya’ya turnuvalar verildiğinde de duymak isterdik.

 

Zamanlamaya gelince. Bir manasız tartışma daha. Kaç kere yazın ortasında, 40 derece sıcaklıklar arasında, bırakın futbol oynamayı, sahada ayakta durmanın bile marifet olduğu zamanda Dünya Kupaları oynandı. Üstelik, futbolcuların ve teknik adamların itirazına rağmen, TV ve reklam şirketleri, sponsorlar öyle istediği için yapıldı bütün bunlar. Şezlonga uzanıp maç seyretmenin tadı hiçbir şeyde yok muhtemelen (bunu “deneyimliyemedim”) ama o sıcakta 75 metrede oynamaya mecbur sol bekin dili damağına yapışıyor. Sağ bek, tepeye vurmasına ramak kalan nabzıyla kademeye girmekte bile zorlanıyor. Avrupa merkezcilik yapmıyalım, tabii ama bu yıla benzeyen ayarlamalarla Avrupa ve Dünya Kupalarının daha insanî zamanlarda oynanması her zaman savunulabilir bir fikir gibi duruyor. Yahut enternasyonalist bir perspektifle toptan ilga edilebilir, ona da varım. Yine de kışın kıyametin ortasında zaten eve kapanmışken (bir emekli bakış açışı) akşamları üst üste üç maç seyretmek…fenâ bir fikir gibi gözükmüyor.

 

Dünya ve Avrupa Kupaları’nın oynandığı yerler ve zamanları konusunda her zaman tartışma olacak. İşin içinde aşağıdan yukarıya doğru büyüyen bir para var. Bu parayla FIFA’nın ve UEFA’nın “hafif göbekli” idarecileri neyi ne zaman seyredeceğimize karar veriyorlar. Çenenizi kapatın. Paranız varsa yeni bir televizyon alın, yoksa büyük ekranlı tvsi olan bir arkadaşınıza yazılmayı deneyin.

 

Ümidler, İstekler ve Gerçekler

 

Türkiye’de her spor yazarının sahip olduğu bir özelliği ıskalıyor, tarafsızlık ilkesini çiğniyor ve yazının başlığından anlaşıldığı üzere, Arjantin’in şampiyon olmasını ümid ediyorum. Sebeblerim var. Pablo Alabarces’in Latin Amerika futbolu (Historia mínima del fútbol en América Latina-Latin Amerika’da Futbol’un Kısa Tarihi) ve kısmen Messi üzerine (Fútbol y patria: El fútbol y las narrativas de la nación en la Argentina-Futbol ve Vatan, Arjantin’de Futbol ve Millet Anlatıları) yazdıklarına bakacaksak, Arjantin’in böyle bir şampiyonluğa ihtiyacı var-ülke olarak (aslında, hep varmış). Latin Amerika’nın kesik damarlarından akan yoksulluğun acısını dindirecek başka bir ilâç henüz icad edilmemiş durumda. Latin Amerika’nın dünyaya kafa tutacak başka bir silahı da yok. Falkland’dan sonra bir çok ülkenin kendi halkından başka “zafer kazanacağı” gücü kalmadı. Sonraki sebebimiz, Messi. Bu adam, oynadığı futbolun, Barcelona’daki şampiyonlukların unutulacağına dair bir inanç taşıyor. Elindeki son imkân ve son fırsat bu dünya kupası.

 

Nihayet siyasî sebeb. Avrupa merkezciliği aşmak istiyoruz. Bari Dünya Kupaları’nda Avrupa dışında takımlar şampiyon olsun. Avrupa’nın futboldaki hâkimiyetinin altyapısını sunan Latin Amerika ve Afrika’nın yüzü ne zaman gülecek? Messi’nin ancak gol attığında yüzünün güldüğünü farkettik mi? O mahzun yüzün bir kere ve bütün zamanlar için gülebilir hâle gelmesi için şampiyonluk gerekiyor, yoksa birlikte ağlıyacağız.

 

İsteklerim. Yukarda söyledim. Brezilya’nın şartsız şurtsuz elenmesini istiyorum, gruptan çıkamasınlar bile. Neymar yüzünden. Sırf Edilson Cavani’ye atılacak penaltılar nedeniyle yaptıklarını asla unutmadım. Bolsonaro’yu desteklemesi de işin tuzu biberi.

 

Kısaca: sevimsiz. Bu sene İngiltere’de gözü kapalı seçilmesi gereken tek futbolcu var bence. Ben White. Onu bile seçmekte gönülsüz davrandı Southgate. Guardiola’yla el ele vererek, Grealish’in futbolunu iki gömlek aşağıya çekti. Ne akla hizmetse Trippier’i sol kanatta oynattı. İngiltere, bedbaht olacaktır. Ve Roberto Martinez. Kime sorulsa, bireysel yetenek bakımından rakipsiz bir takıma (belki biraz Portekiz) ne idüğü belirsiz bir futbol oynattı. Yıllardır Edin Hazard kaprisine boyun eğip, Kevin de Bruyne gibi bir futbol büyücüsünün rolünü bile azalttı. Daha ne diyeyim. İyi bir takımın yapabileceğinden daha azını yapması, oynayabileceğinden daha azını oynaması kabul edilir gibi değil. Marcel Dechamps’ın da günahları çok fazla fakat Fransa çok renkli bir takım-her bakımdan. Hırvatistan’a Modriç yüzünden tahammül edebiliriz. Futbol emekçisi ülkelere (mesela Danimarka, ve üstelik Erikssen var) de. İsviçre bu sınıfa girer- çok etnili millî takım ve tesanüdleri nedeniyle. Kanada ve Gana bir maç bari kazansınlar isterim. Güney Kore ve Japonya’yı merak ettiğimi söyleyebilirim-aynı şekilde Amerika’yı da. Evet, tabii bir de İspanya var, gencecik bir takım. Bakalım, görelim.

 

Turnuvanın en gerçeği bu. Fransa birkaç şeyi bir araya getirebilirse (Benzema sakatlığını yenip verim verebilecek mesela ama defansta tutunmaları gerekiyor öncelikle), şampiyonluğun en güçlü adayı. Arjantin ise, herşeyi bir araya getirecek ve hain kader ve zalim feleğin üstesinden gelecek. Portekiz’in beklentilerin üstünde oynayacağını düşünüyorum. Kazanmaları bile mümkün. Üstelik orada da Ronaldo’nun son şansı. Almanya’nın kazanması hiçbir zaman sürpriz değildir ama sanırım artık kendileri bile o kadar güçlü ve istikrarlı olmadıklarının farkındalar.

 

Kupa’nın ortasında belki, sonunda mutlaka görüşmek üzere.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Lula’nın zaferi demokrasi, çeşitlilik ve sosyal adalet değerleri açısından kahramanca bir zafer. Ancak Lula, ikiye bölünen Brezilya’daki herkesi yönetmek durumunda. Bolsonaro ve Bolsonaro’nun neo-faşist gündeminin, beceriksizliğinin, provakatif, despot ve saldırgan karakterinin neden olduğu bölünme ve düşmanlıkla geçen dört yılın ardından, bu pek de kolay olmayacak.

Brezilya oldukça duygusal bir memleket, seçim sonuçlarını da neredeyse bir futbol şampiyonasının ezeli iki rakibi karşı karşıya getirdiği bir final maçının sonucuymuş gibi karşıladı. Seçim kampanyalarındaki gerilim sokaklara taştı, Bolsonaro yanlısı radikal grupların darbeden yana bir tutumla, yüzlerce yolu trafiğe kapatması tüm ülkeyi etkisi altına aldı.

 

Jair Bolsonaro yenilgisini açıkça kabullenecek demokrasi ahlakına sahip olmasa da iki günden uzun süren gergin bekleyişin ardından, 4 Kasım’da, nihayet birkaç dakika konuştu ve anayasaya göre hareket edeceğini söyledi.

 

Seçim sonuçları kesindi. Sonunda Lula 2.148.645 oyla ya da Bolsonaro’nun aldığı yüzde 49,10’a karşı yüzde 50,90 oy oranıyla seçimi aldı. Bu fark, Lula’nın 6.187.159 oy farkla öne geçtiği ilk turdaki farktan daha az bir değere işaret etse de itiraz edilemeyecek kadar büyüktü.

 

Bolsonaro için, elindeki tüm araçları kullanarak ve arkasına hükümet sisteminin ağırlığını da alarak yürüttüğü saldırgan dezenformasyon kampanyasıyla, iki seçim turu arasındaki bir ayda Lula’nın alacağı 4 milyondan fazla oyun önünü kesmek, şüphesiz büyük bir kazanımdı.

 

Bolsonaro’nun kendi seçim kampanyasına verdiği hasar da pek önemsiz sayılmazdı. Bolsonaro ittifakında yer alan, Bolsonaro’nun da arkadaşı olan eski bir milletvekili, seçim ile ilgili bir suç işlediği şüphesiyle kendisini gözaltına almaya çalışan polise otomatik tüfek ve el bombasıyla saldırdı. Bolsonaro yanlısı tanınmış bir senatör, kendisini eleştiren bir Lula destekçisine silah doğrultarak sokaklarda kovaladı. Silahla kovalanan adamın Siyah olduğu gerçeği, Brezilya’da Bolsonaro’da cisimleşen ırkçı şiddetten etkilenen pek çok kişinin gözünden kaçmadı.

 

Lula’nın zaferi demokrasi, çeşitlilik ve sosyal adalet değerleri açısından kahramanca bir zafer. Özellikle de dört yıl önce tutuklandığı, politik gücü azaltılıp, itibardan yoksun bırakıldığı; lideri olduğu İşçi Partisi’nin verdiği ayakta kalma mücadelesi düşünüldüğünde.

 

Bölünmüş Bir Ülkeyi Yönetmek

 

Lula, seçim gecesi yaptığı konuşmada ılımlı bir profil sergileyerek iki değil tek bir Brezilya olduğunu söyledi. Bu kulağa hoş geliyor ama aslında ülke sağ ve sol arasında belirgin bazı hatlarda bölünmüş durumda: Kuzey-güney, taşra-kent merkezleri, Evanjelistler-Katolikler, orta ve üst sınıflar-halk.

 

Lula ikiye bölünen Brezilya’daki herkesi yönetmek durumunda olacak. Bolsonaro ve Bolsonaro’nun neo-faşist gündeminin, beceriksizliğinin, provakatif, despot ve saldırgan karakterinin neden olduğu bölünme ve düşmanlıkla geçen dört yılın ardından bu pek de kolay olmayacak. Acı verici seçim yenilgisi (acı verici, çünkü demokrasinin restore edildiği 1988’den bu yana yetki süresini uzatamayan ilk devlet başkanı), küskünlüğü, ilerleyen günlerde mutabakat sağlamaya çalışacak olan Lula’nın üstesinden gelmek durumunda kalacağı duygulardan biri yapıyor.

 

Görev süresinin sonuna gelen Devlet Başkanı’nın seçim sonuçlarına ilişkin bir açıklama yapması için 48 saatten fazla beklemek gerekti ve daha önce böyle bir şey görülmemişti. Destekçileri ülke genelinde yolları trafiğe kapatmışken açıklamanın gecikmesi binbir türlü spekülasyonu körükledi. Seçimi Lula’nın almasına karşı çıkarak, alenen darbe yapma niyetiyle Bolsonaro yanlılarını seferber etmek için koordine protestolar başlatıldı. Neyse ki, federal otoyol polisinin tereddüdünün ardından, bu tutumu ne Bolsonaro’nun çevresindekiler ne yargı yetkilileri ne de ordu destekledi, Devlet Başkanı’na hukukun gereğini yerine getirerek ülkede düzen sağlaması için baskı yapıldı.

 

Bolsonaro nihayetinde muğlak ve en fazla 2,5 dakika süren bir konuşmayla (belli ki uzun bir müzakereden sonra), üstü kapalı bir biçimde seçim sürecinin yürütülme biçiminin kendisinde uyandırdığı haksızlık ve kızgınlık duygusuna değindi. Halkının, kendisinin sola atfettiği radikal protesto yöntemlerine başvurmayacağını, ‘gelme ve gitme hakkı’nın ihlal edilemeyeceğini söyledi. Ayrıca anayasal sorumluluklarını yerine getireceğini de belirtti ki bu önemliydi. Seçim yenilgisini açıkça kabul edecek cesaret ve nezaketten yoksundu. 58 milyon oy aldığını açıkladı ve etkileyici ama boş bir şekilde, yeşil ve sarıdan bahsetti, ‘düzen ve ilerleme’ ve hareketini tanımlayan ‘Tanrı, vatan, aile ve özgürlük’ sloganlarının desteğine başvurdu.

 

Başkan’ın Özel Kalem Müdürü Ciro Nogueira, bu konuşmanın ardından Devlet Başkanı tarafından geçiş sürecini başlatmakla görevlendirildiğini ve 1 Ocak 2023’te tamamlanması gereken yetki devri mekanizmasını harekete geçirmek üzere Lula’nın Başkan Vekili Geraldo Alckmin ile temasa geçeceğini söyledi. Bununla, çok korkulan darbe bertaraf edilmiş oldu ve tüm ülke rahatladı.

 

Sosyal Meseleler, Eğitim ve İklim Krizi

 

Lula, zafer gecesinde sosyal meselelere ve eğitime ilişkin yoğun bir gündem açıkladı, iklim kriziyle mücadelenin altını çizdi (Amazon’da sıfır ormansızlaşma sözü verdi) ve bir Brezilyalının liderlik göreviyle dünya sahnesine döndüğünü vurguladı. Ancak hedeflerine ulaşmak için siyasi hasmının seçimi almaya can atarken altüst ettiği mali dengeyi yoluna sokması gerekecek.

 

Bu, Lula’nın üçüncü ve muhtemel en zorlayıcı görev dönemi olacak. Mevcut toplumsal bölünmenin ötesinde hükümeti, karmaşık bir ekonomik duruma göğüs germek zorunda kalacak. Üstelik pandemiden çıkma ve enflasyonun yarattığı ciddi gerilimlere, boyutları hâlâ belirsiz bir istikrarsızlık döneminin kapıda olduğuna işaret eden genel faiz oranları artışına neden olan, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşının yol açtığı bu karanlık uluslararası atmosferde.

 

Lula, sosyal gündemini finanse edecek formülü icat etmenin yanı sıra Bolsonaro hükümetinin tahribata yeşil ışık yakmasıyla, son dört yılda dikkate değer bir biçimde hız kazanan, onlarca yıldır aşırı bir tahribata maruz kalarak durumu kritikleşen Amazon bölgesindeki hızlı bozulmayı durdurmaya çalışacak. Ormansızlaştırma, yasadışı madencilik, endüstriyel tarım alanlarının genişletilmesi ve arazi işgali derhal ilgilenilmesi gereken sorunlar. Bu alanda Lula uluslararası toplumun dayanışmasını ve tahmin edileceği üzere Bolsonaro’nun seçilmesiyle ülkeden çekilen Amazon’u koruma fonlarının çoğunun ülkeye döneceğini hesaba katabilir. Kurduğu ilk hükümette Lula’yla birlikte bakanlık görevinde bulunan, Amazon’u ve Amazon sakinlerini korumaya yönelik güçlü bir önlem paketini hayata geçiren çevreci lider Marina Silva’nın da dönüyor olması iyi haber.

 

Lula için önemli bir diğer alan da Brezilya’nın, bölgenin lideri olma rolünü yeniden kazanmaya ve oldukça zayıflatılmış ve yanlış yönlendirilmiş çokuluslu Latin Amerika sistemi taahhüdünü canlandırmaya çalışacağı uluslararası sahneye dönmek olacak. Rusya ve Çin’deki militer otoriteryanizm vurgusu ve Hindistan’daki anti-demokratik eğilim dikkate alındığında, Brezilya’nın sözde BRICS’teki konumunu gözden geçirmek, Küresel Güney ve Güney-Güney ilişkilerinin anlamını da etraflıca düşünmek durumunda olacak.

 

Brezilya’nın böyle kritik bir zamanda dünya sahnesine dönüyor olması harika bir haber. Seçim sonucu demokratik değerlerin savunulması ve tamamen yok olmanın eşiğine gelen Amazon’un korunmasıysa, bu önemli seçimde kazanan dünya oldu.

 

Ülkede gerginlik ve ayrılıklar birkaç ay daha sürecek. Ancak Bolsonaro faşizmine galip gelmenin sağladığı coşku ve Lula’nın açığa çıkarabileceği pozitif enerji, Latin Amerika bölgesine ve dünyaya bir iyimserlik dalgası getiriyor ve şüphesiz, mutluluğa dönme umudumuzu güçlendiriyor.

 

Bu yazı New Age BD tarafından yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için buraya tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

İtalya sağı seçim zaferinin kesinleşmesiyle birlikte, liderini ülkenin ilk kadın başbakanı yapma ve post-faşist kökenini ilk kez hiçbir belirsizliğe yer vermeden sahiplenme yoluna girdi. Ancak bu, İtalya’nın gidişatının gerek piyasalar gerekse ülkenin uluslararası ortakları açısından fark yaratacak şekilde değişeceğini göstermiyor.

“Şok edici” veya “aşırılıkçı” bir seçim sonucu, seçmen katılımının hiç olmadığı kadar düşük olmasından ve para piyasalarından büyük bir ayrı düşüşten kaynaklanıyorsa, söz konusu sonuçları tasvir etmek için yeni ifadeler bulma zamanın geldiğinin işaretlerini verir. Giorgia Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri partisi liderliğindeki koalisyonun İtalya genel seçimlerinde elde ettiği belirleyici zafer, Meloni’yi ülkenin ilk kadın başbakanı olma ve kökenlerinin Benito Mussolini’ye dayandığını ilk kez açık açık kabullenme yoluna sokması nedeniyle kesinlikle çarpıcı. Yine de bu durumun İtalya’nın gidişatını gerek piyasalar gerekse ülkenin uluslararası ortakları için önemli bir biçimde değiştireceğini düşünmeye neden olacak çok az şey var.

 

Bu seçim kamuoyu yoklamalarında sonucun büyük ölçüde doğru tahmin edildiği nadir modern vakalardan biriydi. Üç önemli sağcı partinin bir araya gelmesi halinde mutlak çoğunluk sağlayacağı en az iki yıldır biliniyordu. Ciddi anlamda değişen tek şey, koalisyon içindeki denge oldu: Mario Draghi’nin başkanlık ettiği teknokratik, milli birlik hükümetinin iktidarda olduğu 2021 Şubat’ından bu yılın Temmuz ayına kadar geçen sürede seçmen, Draghi hükümetinde yer alan sağ parti Lega’dan kaçarak dışarıda kalan İtalya’nın Kardeşleri partisine yöneldi.

 

Bu kayma seçim yaklaşana kadar sürdü, İtalya’nın Kardeşleri, Matteo Salvini liderliğindeki Lega’nın ve Meloni’nin koalisyon ortaklarından bir diğeri olan Silvio Berlusconi’nin Forza’sının paylaştığı oyun üç katı kadar oy aldı. Bu durum, hükümetini kurarken Meloni’nin elini önemli ölçüde güçlendirecek, kuracağı hükümetin sadece birkaç yıl sürmesini değil, beş yıllık parlamenter dönemi tamamlamasını daha mümkün kılacaktır.

 

İtalya genel seçimlerinde en son 2008’de, Berlusconi sağa zafer kazandırdığında, bir koalisyon büyük bir oy çoğunluğu sağlamıştı. 2011’den bu yana altı farklı başbakanın başkanlık ettiği yedi hükümet kuruldu. Yedi hükümetten ikisi (Mario Monti ve Draghi hükümetleri) teknokrattı, beşi ise yapıcı ve karışık koalisyon pazarlıklarına dayanıyordu. Bunlarla karşılaştırılınca Meloni zaferi, sıradanlık ve en azından orta vadede istikrar vadediyor.

 

Meloni’nin zaferi aslında önemli ölçüde son 10 yılın istikrarsızlığını yansıtıyor. Buna ilaveten, 2011’den bu yana büyük ölçüde merkez ve soldan liderler tarafından yönetildiği için, İtalya’nın rutinine dönerek tekrar sağa kaymasının zamanı da muhtemelen geldi. Meloni’yi çekici kılan en önemli özelliği genç olması (45 yaşında) ve beğenilsin beğenilmesin adının son zamanlarda alınan hükümet kararlarıyla anılmaması oldu. Katılım oranının sadece yüzde 64’e düşmesine neden olan seçmen ilgisizliğiyse seçmenin siyasetin yaşlı nöbetçilerinin gözünü açmaya çalışmasıyla ilgiliydi.

 

Meloni’nin en dikkat çekici özelliği azımsanamayacak bir başarı kazanması oldu. Köklerinin faşist diktatör Mussolini’nin savaş sonrası destekçilerine dayandığını gizlemeyen bir partinin lideri. Kardeşler Partisi sembol olarak Duce’ye duydukları sadakati simgeleyen ateşi kullanmayı da sürdürüyor. Parti üyelerinin bazıları siyah gömlek giyerek, Mussolini’nin meşhur ettiği ama genellikle Alman Nazilerle ilişkilendirilen selamlamayı dahi kullanıyor.

 

Bu neo-faşist ilişkiler şimdilik çok da önemli değil, zira şiddet içeren yöntemleri ya da demokrasiyi yıkmayı daha fazla desteklediklerine dair bir işaret yok. Meloni’nin yasadışı göçlere karşı Trump benzeri “Önce İtalya” tutumunu ve LGBT+ gruplar veya kürtaj konusundaki ilerici sosyal politikalara düşmanlığını da içeren kendi meseleleri, aslında 2001-2006 ve 2008-2011 yılları arasında iktidarda olan Berlusconi yönetimindeki önceki sağ hükümetlerin ve 2018-2019 yılının sol-sağ koalisyonuyla kurulan Lega’nın programına uygun. Alitalia gibi bir zamanların en önemli ulusal şirketlerin mülkiyetinin yabancılara devredilmesine karşı çıkması da alışıldık bir tutum.

 

Dolayısıyla çoğu İtalyan, ilerici sosyal politikalarda geriye gidiş olabileceği konusunda hüsrana kapılmış olsa da Meloni tarafından vaat edilen programda hakikaten yeni sayılabilecek pek bir şey yok. Meloni göreve büyük bir coşkuyla değil, bir hayal kırıklığı dalgasıyla başlıyor.

 

Bunların yanı sıra Meloni, Salvini ve Berlusconi’den farklı olarak savaş karşısında tıpkı Draghi gibi hiç tereddütsüz Rusya karşıtı ve Ukrayna yanlısı bir tutum benimsedi. Ukrayna bu savaşta kazanç sağlıyorken tutumunun değişmesi de pek mümkün değil. Meloni, geçmişte Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in sosyal muhafazakârlığını takdir etmiş olabilirse de kaybeden birini desteklemeyeceği kesin.

 

Ekonomi Politikası Merak Konusu

 

Yeni hükümet konusunda en azından İtalyalı olmayanların en önemli sorunu bu hükümetin ekonomi politikası. Draghi, görevde olduğu 18 ayda İtalya ekonomisini biraz kısıtladı: Avrupa Birliği’nin beş yıllık NextGenerationEU projesinden 190 milyar euro  almak üzere İtalya için bir kamu yatırım planı hazırladı, tamamlanmasına dört yıl var. Bu plan, proje kapsamında yapılacak harcamaların denetlenmesi ve takibi için titiz bir sistem kurulmasını ve her ödeme döneminden önce Avrupa Komisyonu’nun belirlediği şartları yerine getirmesini gerektiriyor.

 

Kendisini “egemenlikçi” ilan eden Meloni, Brüksel’in koyduğu katı şartlardan hoşlanmıyor. Küçük ve orta ölçekli işletmelere bir dizi kazanılmış hak sağlanmasıyla destek bulan sağcı koalisyonun tamamı ile birlikte rekabet yanlısı reformlara veya sıkı denetimlere de bayılmayacak. Ancak sağlanan büyük nakit akışı İtalya’nın orta vadedeki ekonomik büyümesi için oldukça önemli olacak, bu da Meloni’nin egemenlikçi güdülerinin pragmatik realizmle mücadeleye hazırlanması gerektiği anlamına geliyor.

 

Yeni hükümet göreve başlar başlamaz 2023 bütçesini hazırlamak zorunda olacak. Göreve Avrupa Komisyonu ile kavga ederek başlamak isteyeceğini düşünmek güç, hele ki önünde yüksek enerji fiyatları ve doğalgaz sıkıntısının yaşanacağı çetin bir kış varken. Yine de Meloni yeni ve pek bilindik değil, haliyle bundan tam olarak emin olmak mümkün değil.

 

Bu yazı Project Syndicate tarafından yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için buraya tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

İngiltere’nin yeni başbakanını büyük sorunlar bekliyor ve kabinesindeki Brexit yanlıları muhtemelen fikirlerini değiştirmeyecek. Bir realist olan Sunak ise yeni bir yol bulma gereğinin farkına varacak.

Rishi Sunak’ın Britanya’nın yeni başbakanı olmasına vesile olan kaotik süreç, sadece Brexit’in değil, Liz Truss’ın kısa ömürlü hükümetinin dünya çapında bir komedi ile sonuçlanmasına neden olan Britanya’nın tek başına devam etme yeterliliğine ilişkin hezeyanlar ideolojisinin, yani Brexitçiliğin de sonuna gelindiğine işaret ediyor.  

 

Trussonomi (Liz Truss’un neoliberal ekonomi politikaları) öngörülebilir sonuçlarla Brexitçilik mantığını akıllara durgunluk veren uçlara sürükledi. Muhafazakâr Parti yönetiminin son sekiz yılında Britanya, David Cameron’ın pragmatik Avrupa şüpheciliğinden Theresa May’in önerdiği orta katılıkta Brexit’e, oradan Boris Johnson’ın katı Brexit’ine ve ardından da Truss’un Brexit fantezisine geldi. “Evlatlarını yiyen devrim”, geleneksel olarak sola doğru radikalleşmeye yol açarken (Fransız Devrimi’nde Girodinlerden Jakobenlere, Rus Devrimi’nde Menşeviklerden Bolşeviklere doğru) Brexit Devrimi de, sağa doğru bir radikalleşmeye neden olması dışında, bildik bir örüntü izliyor.

 

Truss, istifa açıklamasında “Brexit’in sağladığı özgürlüklerden avantaj elde edecek yüksek oranlarda büyüyen bir ekonomi, düşük vergi vizyonu ortaya koyduk” diyordu. Bu vizyon bir sanrıydı: Vergileri aşağı çek, düzenlemelerden kurtul, zenginlere teşvik ver ve sonra da nasıl olacaksa mucizevi bir şekilde Britanya 19’uncu yüzyılın o şaşalı dinamizmine geri dönsün. Dünyanın diğer ülkeleri buna inanmalı, çünkü biz inanıyoruz. “Kontrolü geri al” sloganıyla başlayan bu yolculuk olağanüstü bir kontrol kaybıyla son buldu.

 

Gerçeklik Brexitçilerin arasını açtı ve Britanya halkı gerçeklikten etkilenmeye başlıyor. Yarın genel seçim yapılsa ve insanlar anketlerde belirttikleri gibi oy verecek olsa, Muhafazakârların işi neredeyse bitmişti. Biraz daha açarsak, Brexit’ten yana oy kullananlar arasında yıllardır desteklenen Brexit inancı kırılmış görünüyor. Yakın tarihli bir YouGov anketine göre, ankete katılanların yüzde 34’ü Britanya’nın AB’den ayrılmasının doğru, yüzde 54’ü ise yanlış olduğu görüşünde.

 

Britanya’nın ekonomik dertlerinin tümü tabii ki Brexit’ten kaynaklanmıyor. 2016 oylamasından önce bile ülkede kronik bir verim sorunu, finansal sektöre aşırı bağımlılık ve önemli bir eğitim ve beceri eksikliği söz konusuydu. Yine de, COVID pandemisinin etkisi azaldığı için Brexit’in etkisini daha da net görebiliyoruz. COVID sonrası iş yatırımları ve ticaretteki toparlanma gibi birçok gösterge dikkate alındığında, Birleşik Krallık’ın ekonomisinin performansı G7’deki diğer ekonomilerinin performansından daha kötüydü. Farklı kanallardan ilişkilere sahip küçük şirketlerin sayısı yaklaşık üçte bir oranında azaldı. Resmi tahminlere göre ülke Brexit nedeniyle GSYİH’sının yaklaşık yüzde 4’ünü kaybedecek. Derecelendirme kuruluşları Moody’s ve S&P, İngiltere’nin ekonomi görünümünü durağandan negatife çekti. Tabii ki Brexit nedeniyle.

 

Sunak, hiç de Avrupalı olmaya ikna olmuş değil. Dünyasının ekseninde Londra-Paris-Berlin değil Silikon Vadisi-Londra-Mumbai var. 2016’da sıkı bir Brexitçiydi. Ama Brexitçiliğin bazı hezeyanlarına kapılmışsa şayet, bunların şimdiye kadar kaybolduğu kesin. Bu yaz Truss ile girdiği Muhafazakâr Parti liderlik yarışında gösterdiği üzere, Sunak tıpkı Margaret Thatcher gibi katı kamu finansmanını ve piyasa güvenilirliğini ön planda tutan bir realist. Ve realizm de bu olağanüstü zorlayıcı ekonomik koşullarda sizi en büyük tek pazarınızla (ki bu da AB) iş yapmak için engelleri azaltmaya zorlar, daha da artırmaya değil.

 

Sunak’ı Bekleyen İki Sınav

 

Sunak’ı iki acil sınav bekliyor. Bunlardan biri malum: Kuzey İrlanda Protokolü. Kuzey İrlanda ikilemi başlı başına zor bir mesele değil sadece, Britanya’nın bilimsel iş birliği için Horizon programına yeniden girmesi gibi, başka alanlarda ilerlemesine de engel oluyor. İkinci sınavsa daha az farkında olunan bir konuda. May hükümeti iktidarında, münferit düzenlemelerin yerini yeni ulusal düzenlemeler almadığı sürece halihazırdaki AB düzenlemelerinin tümü İngiliz hukuku uyarınca yürürlükteydi. Truss fantezisi iktidardayken AB kaynaklı mevcut düzenlemelerin tümünü 2023 sonuna kadar ortadan kaldıracak bir yasa tasarısı sunuldu. Departmanlar, özel bir çalışma yürüterek, 2.400’den fazla yönetmeliğin her birini muhafaza etmek veya bunları tek tek yeni ulusal kurallarla değiştirmek zorunda kalacaklar. Sunak, Britanya ekonomisi için gerçekten de önemli meselelere ağırlık verme konusunda ciddiyse eğer, bu çılgın yasa tasarısını reddedecek ve baştan başlayacaktır.

 

Sunak, ekonomi konusunda yetkin ve realist olabilir ama ülkeyi arkasında müzmin bir biçimde bölünmüş bir parti ile yönetiyor olacak. Brexitçiliğin ideologları hâlâ oradalar ve güçlüler. Sunak’ın, onlardan bazılarını Parti bütünlüğü adına kabinesine almak zorunda kalması muhtemel. Britanya demokrasisi diğer büyük Batı demokrasilerinin çoğu gibi işleseydi, şu aralar ülkede ya bir genel seçim ya da “yapıcı güvensizlik oylaması” yapılır, böylece diğer partiler iktidara gelirdi. Ama İngiltere demokrasisi böyle işlemiyor. Parlamentoda hâlâ Muhafazakârlar çoğunlukta. Halihazırdaki ankete göre, seçim yapılırsa Muhafazakâr milletvekillerinin çoğu koltuklarını kaybeder. Bu nedenle hindilerin Noel lehine oy vermesi pek mümkün değil. Ama parti içindeki öfke ve anlaşmazlık öyle ciddi ve ekonomik kriz öyle ağır ki İngiltere yine de 2024’ten önce kendini bir genel seçime atabilir.

 

Ne zaman yapılırsa yapılsın, Britanya seçmenlerinin geleneksel tarzda “alçakları kapı dışarı edeceği” (burada kullanılan “alçak” tamamen tarafsız bir terim) ve ılımlı merkez sol bir hükümet seçeceği kesin. İşçi Partisi lideri Keir Starmer, “Brexit’i tamamlama” konusunda Johnson’ı desteklemeye geçen kuzeyli İngiliz seçmenleri geri kazanamama korkusu nedeniyle Avrupa meselesine aşırı temkinli yaklaşıyor. Papağan gibi “Brexit’i işletin” demeyi sürdürüyor ki bu korkunç bir slogan; Brexit’te yanlış olan tek şeyin tam olarak gerektiği gibi çalıştırılamaması olduğunu ima ediyor. Kamuoyu net bir biçimde değiştiği için, bu sloganı “İngiltere’yi işletin” ile değiştirerek başlamalı (yani Brexit’e rağmen).

 

Kimse yarın ne olacağını bilmiyor. Britanya siyasetinde bir gün bu aralar oldukça uzun sürüyor. Ama nereye gidildiği açık. Britanya Brexitçiliğin hezeyanlarından dönüş yolculuğuna başladı nihayet, bu yolculuksa biraz uzun ve sancılı.

 

Bu yazı The Guardian sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

İLGİLİ YAZILAR

Yahudi Devleti

İsrail’de geçen hafta yapılan seçimlerin kazananı olan fanatikler, faşistler ve aşırı sağcı fantezilere sahip gruplar, ülke tarihinde görülen en aşırılıkçı hükümeti kurmak üzere. Fakat bu hükümetin yapabileceklerinin sınırı var.

Yahudi Devleti

İsrail’in kolonyal demokrasisi, “İslam devleti”nin daha sofistike ve modern versiyonunun bir benzerini, daha aşırılıkçı bir “Yahudi devleti” olma potansiyeline sahip bir devlet formunu ortaya çıkardı. Fakat İsrail, savaşta ortaya çıkan ve savaşla devrilen IŞİD’den farklı olarak, bugün Ortadoğu’da nükleer güce sahip tek ülke.

 

İsrail’de geçen hafta yapılan seçimlerin kazananı olan fanatikler, faşistler ve aşırı sağcı fantezilere sahip gruplar, ülke tarihinde görülen en aşırılıkçı hükümeti kurmak üzere. Kurulacak yeni hükümette Yahudi devletinin yeni parlayan yıldızı Itamar Ben-Gvir’in de yer alacağına şüphe yok: Hatta hükümet şiddet saçan, Filistin’den nefret eden bir radikal olan Ben Gvir’in desteğine yaslanacak. 

 

İsrail tarihinde dini milliyetçi ve ultra-ortodoks partilerin çoğunlukta olduğu bu ilk hükümet, Filistin’in koloniye dönüştürülmesi sürecini her ne pahasına olursa olsun tamamlayarak, Yahudi devletini Halaha ile (Yahudi hukukuyla) yaşayan bir teokrasi olmaya doğru dönüştürmek isteyecektir.

 

Peki bunu yapabilirler mi? Kendilerinden önce gelenlerin henüz yapmadığı, ama onların yapabileceği ne var? Yani ölüm ve yıkım dayatmak, Filistin’deki illegal Yahudi yerleşimin sınırlarını daha da genişletmek açısından.

 

Yeni koalisyon hükümetini kurması ve bu hükümete başkanlık etmesi muhtemel olan Benjamin Netanyahu, İsrail’de en uzun süre başbakanlık görevinde bulunma deneyimi nedeniyle, İsrail’in sert bir Filistin ve Arap direnişi ile karşı karşıya gelmeden yapabileceklerinin bir sınırı olduğunu biliyor. Daha da ileri gitmesi, İsrail’in Avrupa ve ABD’deki desteğini kaybetmesine de neden olabilir ki bu destek İsrail’in güvenliği ve bölgesel konumu bakımından elzem.

 

Netanyahu daha önce İsrail’in önemli destekçilerini ve yeni bölge partnerlerini uzaklaştırabilecek radikal önlemlere aşama aşama geçmeyi tercih etmişti. Bu nedenle partnerlerinin işgal altındaki Batı Şeria’yı ilhak etme ve bu bölgeyi etnik olarak Filistinlilerden arındırma isteklerini frenlemeye çalışabilir.

 

Başbakanlık görevini sürdürmede geçmişteki hatalarının kendine karşı bir koz olarak kullanılabileceğini çok iyi bildiği halde, bu dinci fanatikleri dizginleyip dizginleyemeyeceğiyse şüpheli. Ciddi yolsuzluk iddialarıyla suçlanıyorken hapse girmemesinin tek garantisi de bu.

 

Ok Yaydan Çıktı

 

Seçimler, Pandora’nın İsraillileri karanlık tarafa çekebilecek kutusunu açtı. Kolonyal bir devlet olarak İsrail’e özgü liberalliğin kırılganlığını gözler önüne serdi ve kontrolsüz bir askeri işgalle geçen onlarca yıldan sonra seçmen çoğunluğuna nüfuz eden fanatizminin ardına gizlendiği maskeyi düşürdü.

 

Netanyahu’nun skandala sebep olan yeni partnerlerinin kural tanımaz açıklamaları, son birkaç 10 yılda ülkeyi yöneten kendi Likud Partisi de dahil, İsrail’deki sağ partilerin çoğunluğuna hâkim olan inançları yansıtıyordu. Fakat artık Yahudi üstünlüğüyle açık açık övündükleri için, Netanyahu’nun hasbara’sıyla (İsrail yanlısı politikası) bu partilerin ya da kendisinin ırkçılığını dünyadan gizlemesi zorlaştı.

 

Sonuçta, geçtiğimiz Ağustos ayında iki-üç küçük fanatik partinin sandalye sayısını varabileceği en üst seviyeye çıkarmasına ve kuracağı koalisyon hükümetine katılmalarını sağlayacak birliğinin ortaya çıkmasına vesile olan Bibi, yani Netanyahu, oldu. Bunu sağlamada oldukça başarılı da oldular: Dinci Siyonist Parti 14 sandalye aldı, Parlamento’ya giren vekiller arasında Ben-Gvir de bulunuyor.

 

Netanyahu’nun koalisyon ortaklarından diğer ikisi, yani toplumsal baskıcı ve siyasi olarak fanatik ultra-ortodoks Yahudi partiler Shas ve UJT 18 sandalye aldı. Likud’dan aşırı sağcı 32 üye ile birlikte, 120 üyeden oluşan Knesset’te 64 koltuk aynı kafada bir çoğunluğu temsil ediyor.

 

Yeni göreviyle cesaretlenen ve hiç olmadığı kadar kendinden emin olan Netanyahu şimdiye kadar benimsediği kademeli stratejiyi atlayıp, derhal ve doğrudan eyleme geçmenin gerekliliğini savunabilir. Bu planda da ülkede yargıyı ve diğer devlet aygıtlarını denetimi altına alma çalışmalarına ve İsrail’in Filistinli azınlığını daha da marjinalleştirmeye yer verebilir. Bölgesel olarak ise, bu planda uluslararası müdahale ve savaş riski alarak, işgal altındaki toprakların ilhakı ve İran’ın nükleer tesislerinin bombalanması yer alabilir.

 

Peki Yapar mı?

 

Bunun yanıtı belki de yeniden seçilebileceğini düşünerek yazdığı ve kısa bir süre önce yayınlanan otobiyografisinde yatıyor. Bibi: Benim Hikâyem olarak adlandırdığı 733 sayfalık bu garabette Netanyahu, İran’ın İsrail’in güvenliğine yönelik nükleer tehdidini ve bu tehdidin tümden ortadan kaldırması gereğini defalarca vurguluyor ve Arap dünyasıyla ilişkilerin normalleştirilmesi için Filistin’in marjinalliğinde ısrar ediyor.

 

Arap-İsrail çatışmasını çözmede “Filistin’in merkeziliğini” durmadan bozuk plak gibi reddediyor ve her türlü nükleer diplomasiyi kınayarak, İran’la olan ilişkilerde olabilecek her türden normalleşmenin saflık ve sorumsuzluk olacağına hükmediyor.

 

Yüzsüz bir Makyavelci olduğunu; güce (sert güce) taptığını, barış veya güvenliği sağlamanın tek yolunun üstün askeri güç olduğuna inandığını açık açık anlatıyor. Netanyahu, zalim bir narsist olarak, görevde kalmak için en yakın dostlarına ve partnerlerine ihanet de dahil, tam anlamıyla her şeyi yapmaya hazır.

 

Tüm popülistler gibi Netanyahu da oldukça hezeyanlı ve komplocu. İsrail tarihinin en uzun süre görevde kalan başbakanı olmasına rağmen, kitabında kariyeri süresince itibarının seçkinler, basın, yargı ve derin devlet (ve hatta Amerika başkanları) tarafından zedelenmeye çalışıldığını iddia ediyor.

 

Bibi’nin, yani kitabın, her yanına büyüklük hezeyanı sinmiş: Sayısız komplonun kurbanı Netanyahu kitapta yaşayan gerçek ve hayali tüm düşmanlarını mağlup ederek galip gelen Bibi’ye dair kışkırtıcı hikâyeler anlatıyor. Tabii kitap yalanlar, abartılar ve yalan yanlış bir yığın anlatıyla dolu olduğundan, metnin satır aralarını ve ötesini yorumlamayı okuyucuya bırakarak kendisi ve ailesi hakkında yalanlar söylemiş olma ihtimali de çok yüksek.

 

Kitabı okuyan biri, bu sayede, siyasette aşırı hırslı bu insanın ne yapmak istediğini kavrayabilir ama kim olduğunu anlamakta; gerçeği kurgudan, hoşu boştan ayırmakta zorlanabilir. Kitabın içinde aslında hiçbir şey yokmuş gibi; özenle paketlenerek sunulmuş karakterler ve klişelerden fazlası değil.

 

Empatiden tümüyle yoksun Netanyahu, hiç kimsenin ya da hiçbir şeyin yoluna çıkmasına izin vermeyecek. Deneyimleri Netanyahu’nun kibrini kırmadı, hatta aksine her bölümden daha da kibirli, kendinden daha da emin çıkıyor. Kendinden yenilmez bir kahramanmış, İsrail’in peygamberiymiş, bir süper güce başkanlık ediyormuş gibi bahsediyor, büyükler arasından geçtiğini, Washington’la Moskova arasında mekik dokuduğunu anlatıyor.

 

Bu ruh hali yeni zaferiyle birleşince, Netanyahu’yu İsrail’in Ortadoğu’da hüküm sürmesini sağlamak üzere Filistin’de ve İran’la bölgeye karşı şimdiye kadar olduğundan çok daha saldırgan davranmaya teşvik edebilir. Netanyahu’ya göre ABD aptal, Başkan Joe Biden uzlaşmacı ve zayıf; Araplar bölünmüş durumda, liderlerinin de hepsi kendi çıkarının peşinde; Avrupa Birliği savaşmakta olan Ukrayna ve Rusya’nın derdinde ve Çin ise Çin’le meşgul.

 

Ancak Bibi’ye ve muhalefetin Bibi destekçilerinden bahsederken dediği gibi “babunları”na haberlerim var. Olası bir kendini aşma; askeri, siyasi ve diğer cephelerde büyük bir misillemeyle karşılaşma riski taşıyan, sonucu önceden belli bir hata olur. Washington’ın gerginliğini azaltmak için birkaç lider Filistinlilere sırt çevirmiş olsa da Filistin daima Araplara yönelik adaletsizliğin kutsal sembolü olarak kalacak ve İsrail ile aralarındaki ihtilafları çözmenin merkezinde Filistin olacak. Son ve fakat bir o kadar önemli olan da şu: Güç zehirlenmesi felaket getirir, İran’ın nükleer tesislerine yönelik herhangi bir bombalama sadece İran rejimini güçlendirir, bölgesel bir savaşa yol açar ve bu savaşın İsrail, ABD ve Ortadoğu’ya nasıl yansıyacağını hesap etmek güç.

 

Şunu daima hatırda tutmak gerek: Ne kadar yükseğe çıkarsan düşüşün de o kadar sert olur.

 

Bu yazı Al Jazeera sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için buraya tıklayınız.

İLGİLİ YAZILAR

Brezilya’da devlet başkanlığı seçimini İşçi Partisi Başkanı solcu Lula da Silva kazandı. Lula seçim süresince ‘Bolsonaro ne diyecek’ diye düşünmeden, amasız ve fakatsız bir biçimde silahın yerine ekmeği; otoriter yönetimin yerine demokrasiyi savundu. Sizce de bunları, şimdi cesur liderlerin cesaretle Türkiye’de söylemesinin zamanı değil mi?

Popülist sağ siyasetçilerin sosyal güvenlik yerine milli güvenlik politikalarının arkasına saklanarak ölümü çağıran hamasetlerine karşılık insanı öne çıkaran sol siyaset, yaşamı savunur. Onların silahı kutsayan nutuklarına, savaşı yücelten propagandalarına karşı sosyal demokrat bakış ekmek ve barıştan yanadır. Üstelik otoriteryanizmin kıskacındaki bu kimseler kendilerinin militarist tutumlarını eleştirenlere de hemen zulalarından çıkardıkları ve uluorta kullandıkları “ihanet” sözcüğü ile mukabele ederler.

 

Yeri geldiğinde kimlikler, inançlar üzerinden saldırmayı da ihmal etmezler. Oysaki yurtseverlik kimsenin tekelinde olmadığı gibi sözle olacak bir şey değil ve kimse kimsenin yurtseverliğine değer biçemez. Yanı sıra kimse kimseyi ırkından, inanıcından dolayı ötekileştirme hakkına sahip değildir. Ayrıca sorarım size, ölüm yerine yaşamı, silah yerine ekmeği savunmanın neresi kötü? Çünkü bir silah varsa savaş da vardır; savaş ise yıkımdır. İnsanın kendi türünü yok etmesi, insanın kendi eliyle kurduğu uygarlığı, insanlığı yıkmasıdır.

 

İnsanın insanla mücadelesi önce silahları ortaya çıkardı, silahlar savaşlara yol açtı, sadece iki dünya savaşında 70 milyon insan öldü, bir o kadarı da sakat kaldı. O yüzden iyi savaş, kötü barış yoktur. Şimdi bu girişten sonra, Brezilya’daki seçimin ilhamıyla Türkiye’den birkaç örnek üzerinden yaşananları irdelemek istiyorum.  

 

Bahçeli’nin Yaklaşımı

 

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı etkinliklerinde Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, “Biz, mecbur kalınmadıkça savaş cinayettir diyen Atatürk’ün izindeyiz. Vizyona bakın. Gözlerim yaşardı. İkinci yüzyıl vizyonu tank, top, İHA, SİHA, vur, kır, öldür, kahramanlık türküleri… Cumhuriyet bunun için kurulmadı. Cumhuriyet medeniyet projesidir. Barış projesidir. Demokrasi projesidir. Eğitim, çağdaşlık projesidir. Onun için kuruldu. Ülkemin geldiği duruma üzülmemek mümkün değil” demiş. MHP Genel Başkanı Bahçeli, ortalama izan ve vicdan sahibi olan kimsenin karşı çıkmak için kendini zorlamayacağı bu sözlere karşı saldırıya geçerek grup toplantısında Seçer’i hedef alan bir konuşma yaptı. İsteyenler iki konuşmanın da tamamını internetten bulabilir.  

 

Lula’nın Sözleri

 

Bu konuşma ve Bahçeli’nin cevabı 215 milyonluk nüfusu, 150 milyon civarında seçmeni olan Brezilya’da seçimi kazanan Lula’nın sözlerini bana hatırlattı. Brezilya kendine özgü özellikleri olsa da birçok bakımdan Türkiye’yi çağrıştıran bir ülke konumunda.

 

İktidarda ülkeyi keyfince yöneten bir otoriter rejim ve onun 67 yaşındaki lideri Bolsonaro var. Halkın büyük kısmı açlık ve yoksullukla boğuşurken o bekadan bahsediyor, silahlanmadan söz ediyor, kendisi lüks bir yaşam sürerek gününü gün ediyor. İtiraz edenleri de baskı ve sindirmeyle susturmaya çalışıyor.

 

Muhalefette ise Bolsonaro’nun yaptıklarını kabul etmeyen ve ona cesurca karşı durup muhalefet eden Lula vardı. Lula’yı çeşitli entrikalarla hapseden Balsonaro’nun yönettiği ülkede yolsuzluk, yasak ve yoksulluk hüküm sürüyordu ve iktidarın ardında biriktirdiği ağırlıklar çok fazlaydı. O yüzden, bizde de arada dillendirdiği gibi, Bolsonaro yenilse bile iktidarı bırakmaz deniyordu. Seçim oldu, yenildi (gerçi yenildiğini kabul etmedi, ama yetkililere devir işlemlerini başlatmaları talimatını verdi) ve seçimi yüzde 50,9 ile alan Lula zaferini ilan etti.

 

“Silah Öldürür, Biz Hayatı Seçiyoruz”

 

Sonuç itibarıyla çıkaracağımız ders şu: Birçok söylentiye rağmen Brezilya devlet başkanlığı seçimi oldu ve seçimi İşçi Partisi Başkanı solcu Lula da Silva kazandı, iktidarı 1 Ocak’ta devralacak. Bu sonucun ortaya çıkmasına neden olan, Lula’nın halkı kucaklayan, iktidarın baskılarına ve iftiralarına taviz vermeyen kararlı ve cesur duruşuydu. Lula seçim süresince ‘Bolsonaro ne diyecek’ diye düşünmeden, amasız ve fakatsız bir biçimde silahın yerine ekmeği; otoriter yönetimin yerine demokrasiyi savundu.

 

Lula, halkının iyi bir yaşam talep ettiğine dikkati çekerek, “Brezilya halkı iyi bir iş, her zaman enflasyonun üzerinde bir maaş, kaliteli bir halk sağlığı ve eğitime sahip olmak istiyor. Silah yerine kitap istiyor. Brezilya halkı umudunu yeniden kazanmak istiyor” ifadelerini tekrar tekrar, altını çize çize kullandı.  

 

‘Vay sen nasıl böyle dersin, etrafımız düşmanla dolu’ diyenlere Lula, birlik mesajı vererek, “Bu ülkenin barışa ve birliğe ihtiyacı var. Halk artık savaşmak istemiyor. Asla kullanılmaması gereken silahları bırakmanın zamanı geldi. Silahlar öldürür ve biz hayatı seçiyoruz” dedi.

 

Türkiye’yi Çağrıştıran Bir Seçim

 

Yukarıdaki satırları okuduğunuzda gözünüzü kapatın ve Türkiye’yi düşünün, sanki bizdeki durumu dile getirmiş. Sizce de bunları, şimdi cesur liderlerin cesaretle Türkiye’de söylemesinin zamanı değil mi?

 

Ne ki bizde muhalefet bu konularda, özellikle silahlanma ve savaş çığırtkanlığı karşısında barışı biraz utangaçça seslendiriyor, kimi zaman hiç ağzına bile almıyor. İktidar ise savaşa karşı çıkıp barış diyenleri teröristlikle suçluyor, hoşlanmadığı siyasileri ve aydınları hapse atıyor, muhalefet ise onları gereği gibi savunmuyor. Hatta kimi zaman iktidarın beka, savaş, silah naraları karşısında ‘ne olur ne olmaz’ diyerek susmanın ötesinde onların dümen suyuna giriyor.

 

Böyle olursa nasıl inşa edilecek yeni Türkiye? Sözgelimi solcu olduğunu söyleyen biri, yerine göre ben de ülkücüyüm diyebiliyor. Oysa lider bir gruba, kişiye, ideolojiye, sınıfa benzeyerek oy alamaz, öyle düşünüyorsa büyük bir yanılgı içendedir ya da etrafı tarafından yanıltılıyordur. Üstelik böyle davranmanın birçok güçlüğü yanında getireceği sorunlar da var:

 

1) Eğer lider böyle bir yola girerse günde 10 şekle şemale girmeye çalışmak zorunda kalır.

2) Ona benzeyeyim, şuna benzeyeyim derken kendi olmaktan çıkar.

3) Şu grubun oylarını kazanmak için onlardan görüneyim, bu kesimin oylarını almak için onlara yaranayım derseniz günün sonunda kimseye yaranamazsınız.

4) Ayrıca bir solcu ‘ben ülkücüyüm’ dediği zaman solcular kızar, ‘asıl milliyetçi benim’ dediği zaman liberaller küser veya olmadığı şeye dönüşerek şuyum buyum dediğinde beriki üzülür vb.

5) Ben şunu söylersem AKP-MHP ne der diye tereddüt ederse, gerçek bir değişime öncülük edemez.

 

Liderin Özelliği

 

Bence lider kendi olmalı, kendi doğrularını savunmalı, zor durumlarda bile dik durmalıdır, tıpkı Lula gibi. Eğer birileri değişecekse, öncülük ettiği kitleler değişmeli. Çünkü gerçek lider değişimin temsilcisi ve değiştirmenin öncüsüdür. Lider kitle kuyrukçuluğu yapmaz, kitlelere öncülük yapar. Onlara dayanarak, onların enerjisini kullanarak bir hedefe doğru yönlendirir ve değişimi sağlayarak büyük başarı kazanır. Sadece kendi adına değil ülke adına da kazanılmış olur bu başarı. Zaten onu lider yapan, lider dedirten husus da budur. Lider değiştiren, dönüştüren kişidir, topluma bu anlamda güven veren ve umut olan kişidir.

 

Söz gelimi iktidar ‘ulusal güvenlik’ diyerek silahlanmayı savunuyor. Lider ise silah yerine barışı, ekmeği savunuyor. Bundan imtina etmeyecek, tıpkı Lula’nın Brezilya’da yaptığı gibi halkının çoğu yoksullukla cebelleşen ülkede ‘biz silahı değil ekmeği savunuyoruz’ diyecek. İnsanlarda potansiyel olarak var olan bu duyguyu açığa çıkararak barış, demokrasi özlemine öncülük edecek. Yoksa ben bunu dersem beni yıpratırlar mı (ülkücüler ne der, MHP’liler bozulur, AKP’liler saldırır) diye düşündüğünde kaybetmiş demektir.

 

Lider, Erdoğan’a, Bahçeli’ye göre kendine ayar vermez. ‘Onlar bu sözlerime kızar mı, beni teröristlerle iş birliği yapar diye topluma şikâyet eder mi’ diye bakmaz. Vatan, millet, Sakarya hamasetinin, onların beslendiği siyaset olduğunu bilir, bundan dolayı beka diyerek halkı kandırdıklarını açığa çıkarır; silahı, şiddeti bir çözüm yolu olarak kutsadıklarını, bunun yanlış olduğunu, doğrunun barışta ve demokraside olduğunun, barış olmadan ekonominin güçlenmeyeceğinin, demokrasi olmadan ülkenin itibarının yükselmeyeceğinin altını çizer, döne döne anlatır. Bunu gizli saklı değil açıkça deklere eder. Eder ki korku iklimine gark olmuş halk bu cendereden çıkabilsin. O nedenle inanca, kökene takılmaz. Takılanların siyaset için ayrıştırıcı ve bölücü davrandıklarını teşhir eder.

 

Bir Örnek

 

Mesela zaman zaman Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun Alevi olduğunu ya doğrudan ya da dolaylı olarak dillendirdi. Erdoğan Kılıçdaroğlu’na böyle diyerek kendince muhafazakârları ona karşı cephe aldırmaya çalışıyor. Bu retorik çalışır mı bilemiyorum, henüz bu konuda ortaya konmuş bir araştırma yok. Buna karşılık Kılıçdaroğlu’nun ‘Ben Türkiye’yim, Türkiye’nin toplamıyım’ diyerek kendisine bir kök, bir köken arayanları reddetmesi gerekir. Oysa bazılarının yanlış yönlendirmesi ile kökenine ilişkin yeni çalışmalar yapılarak, kendisinin Seyit olduğu ileri sürülüyor. Peki yarın biri sormayacak mı ‘Kılıçdaroğlu Arap mı’ diye? Çünkü Seyit, Hz. Muhammed’in soyundan gelenlere verilen addır. Eğer Kılıçdaroğlu Seyit ise onun da Arap olduğu şeklinde bir durum ortaya çıkmaz mı?

 

Bu Aleviliğini örtmek için yapılıyorsa Alevilere haksızlık. Birileri sırf Kılıçdaroğlu’na yaranmak için yapıyorsa ona haksızlık. Onu da geçtim, kimileri de ‘Dersimli Kemal Kürt’ diyor, bunu diyenlere de itiraz ediliyor. Oysa bu reddiyelere hiç gerek yok. Bana göre Kılıçdaroğlu’nun bu konuda yapması gereken şey şudur: Toplumun önüne çıkacak, gür sesle diyecek ki, “Yurttaşlarım, kardeşlerim bana bir kök aranıp, inancım ve meşrebim üzerinden politika yapıyorlar. Bu ayıp olmanın ötesinde haksızlık. Bu haksızlık sadece bana değil size de yapılan bir haksızlık. Kimlik insanın şerefidir. Bana gelince, ben kim miyim? İşte söylüyorum: ‘Ben Aleviyim, ben Sünni’yim, ben Kürt’üm, ben Türk’üm, ben Arap’ım, ben Laz’ım, ben Çerkes’im, ben Türkiye’yim. Ben sizi ayrıştırtmaya değil birleştirmeye geliyorum. Ben her birinizden bir parçayım, ben hepinizim.”

 

Lula Örneği

 

Lula’dan örnek vermiştim. Karşısındaki diktatör özentisini yenmeden önce seçim çalışmaları esnasında temel sorunların diyalog yoluyla çözülebileceğine inancını yineleyerek, “Birçok şeyi tahrip ettiler. Ülkeyi tüm boyutlarıyla yeniden inşa etmek gerekiyor. Siyasette, ekonomide, kamu yönetiminde, kurumsal uyumda, uluslararası ilişkilerde… En acil halletmemiz gereken şey açlığı sona erdirmek. Bu ülkede milyonlarca erkek, kadın ve çocuğun yiyecek hiçbir şeyinin olmamasını veya ihtiyaçlarından daha az tüketmelerini normal kabul edemeyiz” diyerek birlik, hoşgörü ve mutluluk sözü veriyordu.

 

Ülkedeki sosyal eşitsizliğin sona ermesi gerektiğinin altını çizen Lula, yasama ve yargının aşırılık ve müdahale olmadan uyum içinde çalışması, halk ile hükümetin de diyalog halinde olması gerektiğini söyleyerek, “215 milyon Brezilyalının hayatını etkileyen büyük siyasi kararlar, gizlice, gecenin karanlığında değil, toplumla kapsamlı bir diyalogdan kurulduktan sonra alınacak” diyordu.

 

Demirtaş’a Yeni Bir Kimlik Bulma Arayışı

 

Bizde ne oluyor? Söz gelimi Cumhurbaşkanı gidip Diyarbakır meydanında Diyarbakırlılara “Selahattin Demirtaş Kürt değil” diyor. Aslında mefhumu muhalifinden Selahattin’in Zaza olduğunu Zazaların da Kürt olmadığını ima ediyor, imadan da öte böyle söylüyor, söylemeye çalışıyor. Yıllarca sözüm ona resmî ideolojiden mustarip olduğunu söyleyen Erdoğan, şimdi onun savunuculuğuna soyunmuş. Mithat Sancar’ın da Arap olduğunu dile getiriyor. Yani bu ülkede Kürt, Alevi, Arap olmanın makbul bir şey olmadığını ima ediyor, “Bunlar sizi kandırıyor çünkü Türk değiller” diyor. Peki kendisi Türk mü? Bir Allah’ın kulu çıkıp da Erdoğan sen Gürcü’sün, Emine Hanım da Arap’tır diyor mu? Ben şahsen bir Gürcü’nün cumhurbaşkanı olmasından rahatsız değilim. Bana göre her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı cumhurbaşkanı da başbakan da bakan da olabilir. Erdoğan’ın kökenine vurgu yapmamızın sebebi, onun bu konudaki konuşmaları nedeniyledir, yoksa biz kimsenin kökeninden ötürü şu olur bu olmaz demeyi siyaseten büyük bir yanlış, ahlaken de abesle iştigal sayarız.

 

Farklılıklarımız Zenginliğimizdir

 

Önemli olan bu mevzuda Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu ve eşit vatandaşı olmaktır, yoksa kimin Türk olup olmadığı değil mesele. Bu ülkede Kürt, Türk, Arap, Laz, Çerkes, Gürcü her milletten insan var. Bunların varlığı bir zayıflık değil tam tersine bir zenginliktir. Önemli olan onları ortak paydada buluşturmaktır, ayrıştırmak değil. Onları ortak paydada buluşturmanın yolu ise herkesi Türk yapmak değil, herkesin farklılıklarını koruyarak bir arada yaşamasını sağlamaktır, ortak payda olan Türkiyelilik etrafında birleştirmektir.

 

Asimilasyoncu, ötekileştirici ve ırkçı yaklaşımlar çağdaş ülkelerde yüzyılın vebası olarak görülüp çoktan reddedilmiş ve terkedilmiştir. Dünyanın en büyük ülkelerinin büyüklüğü, onca farklılığı birlik içinde bir arada yaşatma becerisini göstermiş olmalarıdır. O yüzden bizim de farklılıklarımız zaafımız değil bilakis zenginliğimizdir.

 

Bir de aklımın bir türlü almadığı şey, nasıl olur da bir cumhurbaşkanı birlik beraberliği güçlendirici sözler yerine ayrıştırıcı bir dil kullanır? Çünkü Cumhur’un başı olarak birlik beraberliği sağlamak onun görevi. Hadi bu görev işinden vazgeçtim, iktidar eden biri olarak ülkede ayrılık gayrılık olması, niza çıkması onun yararına değil ki. Yoksa biz işin bu kısmını yanlış mı biliyoruz?

 

Öyle ya bir cumhurbaşkanı nasıl olur da ülkesinin üçte birini oluşturan vatandaşlarını terörist gösterip onların 10-15 çocuk yaptığını, kendilerinin de (yani Türklerin de) çok çocuk yapması gerektiğini ileri sürer ne olur ne olmaz diye? Bu ne olur ne olmaz sözünün çok manidar olduğunun altını çizelim. Bu nasıl bir mantıktır bir türlü aklım almıyor…

 

Sonuç

 

Lula ile başlamıştık onunla bitirelim bu yazıyı. Lula konuşmasında, “Brezilya halkı yeniden umuda sahip olmak istiyor. Halk silah değil kitap istiyor. İyi yaşamak, iyi yemek, iş sahibi olmak ve eğitime erişmek istiyor” ifadelerine yer verdi. Böylelikle eski Başkan Bolsonaro’nun barış karşıtı, bireysel silahlanmayı teşvik eden politikalarına da kalın bir çizgi çekmiş oldu. Irkçılığa karşı da savaşacağını ifade eden Lula, beyaz, siyah ya da yerli halkların, eşit hak ve imkânlara sahip olmasını hedeflediğini kaydetti.

 

Bu sözler bize de ilham vermeli…

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.