Kavala ve Hukuk – 2

Türkiye, vatandaşlarının demokratik bir anayasa düzeninde olması gerektiği gibi geleceğe güvenle bakacakları, hak ve özgürlüklerinin anayasal sınırlarından emin olan onurlu bireyler olmalarını istiyorsa ve uzun bir süreden beri derinleşerek devam eden, toplumun geniş kesimlerini yoksulluğa, hatta açlığa mahkûm eden ekonomik krizi sona erdirmek istiyorsa bu isteğe erişmenin en önemli çaresi, hukuk devleti olmayı başarmaktır.

Kavala ve Hukuk – 2

Sayın Osman Kavala’nın uzun süren tutukluluğunun Anayasa hükümlerimiz yönünden yol açtığı hukuka aykırılık sorunlarına önceki yazımda değinmiştim. Bu yazımda ise sözü geçen tutukluluğun, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları yönünden yol açtığı hukuka aykırılık sorunlarına değineceğim. Ancak bu yazıda yapacağım açıklamaların daha kolay takip edilebilmesi için hukukî sürecin özellikle uluslararası hukuk yönünden önem oluşturan bazı noktalarını hatırlatmanın yararlı olacağı kanısındayım.

 

– Bir iş insanı ve insan hakları savunucusu olan Osman Kavala ile ilgili hukukî süreç, 18 Ekim 2017’de gözaltına alınmasıyla başlamıştır.

– 1 Kasım 2017’de ise İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından Osman Kavala hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 309. ve 312. maddelerinde düzenlenen suçlardan dolayı tutuklama kararı verilmiştir.

– Osman Kavala 7 Haziran 2018’de ise AİHM’ye başvurmuştur.

– AİHM, 10 Aralık 2019’da Osman Kavala’nın tutukluluğunun AİHS’nin 5.1., 5.4. (oybirliğiyle) ve 18. (5’e karşı 1 oy çokluğuyla) maddelerine aykırı olduğunu belirterek Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına karar vermiştir. Bu karar, 11 Mayıs 2020’de kesinleşmiştir. AİHS’nin Özgürlük ve Güvenlik Hakkı başlıklı 5. maddesinin ilk fıkrası Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.” hükmüne yer vermektedir. Bu maddenin (c) bendi ise şöyledir: “c. Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması.” AİHM, Kavala’nın gözaltına alınması ve uzun süren tutukluluğunun 5. maddenin 1. fıkrasını ihlâl ettiğine oybirliğiyle karar vermiştir.

 

AİHS’nin özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin 4. fıkrası şöyledir: Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve, eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.” AİHM, Kavala’nın Türk Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı başvurunun süratle incelenip karara bağlanmaması nedeniyle bu hükmün ihlâl edildiğine oybirliğiyle karar vermiştir.

 

AİHS’nin 18. maddesi şöyledir: Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.” AİHM, bu hükmün Sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkrasıyla bağlantılı olarak ihlâl edildiğine 1’e karşı 5 oyla karar vermiştir.

 

– 12 Mayıs 2020’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümeti’nin AİHM’nin vermiş olduğu hak ihlaline karşı yaptığı itiraz reddedilerek Osman Kavala’nın tutuklanmasının hak ihlali olduğu ve siyasi amaçla gerçekleştiği kesinleşmiştir.

– 3 Eylül 2020’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM’nin Osman Kavala hakkında vermiş olduğu ihlal kararının uygulanmasına, Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına yönelik karar vermiştir.

– 29 Eylül 2020’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına, bir sonraki toplantı tarihi olan 1 Aralık 2020 tarihine kadar serbest bırakılmaması halinde verilecek ara karar taslağının hazırlanmasına karar vermiştir.

– 3 Aralık 2020’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına ve AYM’nin daha fazla ertelemeden AİHM kararına uygun düşecek şekilde dosyayı görüşmesine dair ara kararını açıklamıştır.

– 9 Haziran 2021’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, ilk kez, AİHM’nin Osman Kavala ile ilgili kararlarının uygulanmaması halinde Türkiye’ye yönelik ihlâl prosedürü başlatacağını açıklamıştır. Yayınlanan sonuç bildirisinde daha önceki çağrılar hatırlatılarak Kavala’nın devam eden tutukluluğunun uluslararası hukuka aykırılık teşkil ettiği ve derhal salıverilmesi gerektiği belirtilmiştir.

– 16 Eylül 2021’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 30 Kasım-2 Aralık 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek toplantıdan önce AİHM kararının uygulanarak Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılması talebini yinelemiş ve tahliye gerçekleşmediği takdirde ihlâl prosedürünün başlatılacağı uyarısında bulunmuştur.

Fevkalade uzun ve karmaşık olan ceza yargılaması sürecinde hatırlatılmasında fayda gördüğüm birkaç husus ise şöyle özetlenebilir:

  1. 18 Ekim 2017’de gözaltına alınan, 1 Kasım 2017’de tutuklanan Osman Kavala hakkındaki iddianame, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, gözaltı ve tutukluluk kararından bir yıl dört ay sonra 19 Şubat 2019’da düzenlenmiştir. İlk duruşma ise 24 Haziran 2019’da Silivri’de yapılmıştır.

  2. Osman Kavala’nın Gezi Parkı protestoları ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü dolayısıyla Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 309. ve 312. maddelerini ihlâl ettiği iddia edilmiş; daha sonra bu iddialara TCK’nın 328. maddesi de eklenmiştir. Ne var ki Kavala’nın gözaltına alınması, Gezi Parkı protestolarından dört yıl, darbe teşebbüsünden ise bir yıl üç ay sonra gerçekleşmiştir. Nitekim AİHM, bu sürelere dikkat çekerek dosyada bu zaman aşımını haklı kılacak bir kanıtın yer almadığını belirtmektedir (Kavala v. Türkiye, Başvuru no. 28749/18, 10 Aralık 2019, para. 226).

  3. Kavala, 29 Aralık 2017’de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının (Anayasa m. 19) ihlâl edildiği gerekçesiyle AYM’ye bireysel başvuruda bulunmuş; AYM, 22 Mayıs 2019’da Kavala’nın bu iddiasını 5’e karşı 10 oyla reddetmiştir. Ancak AYM Başkanı, Başkanvekilleri ve iki üye olmak üzere toplam beş üye bu çoğunluk kararına katılmayarak karşı oy yazılarında “Gezi Protestolarının Osman Kavala tarafından finanse edildiğine, Gezi Protestolarının hükümeti devirmek amacıyla gerçekleştiğine ilişkin dosyada ikna edici herhangi bir delil olmadığını”[1] belirtmişlerdir. Bu karar, 28 Haziran 2019 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanmıştır.

  4. AYM, 29 Aralık 2020’de Osman Kavala hakkında Anayasanın 19. maddesinin içerdiği kişinin hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlâl edilmediği kararını, 7’ye karşı 8 oyla almıştır. Bu karar, 23 Mart 2021 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanmıştır.

Osman Kavala hakkında yürütülen hukukî süreçlerin ayrıntıları kronolojik olarak www.osmankavala.org adresinde yer almaktadır.

 

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Aykırılık Sorunu

 

AİHM, Kavala’nın başvurusu üzerine yaptığı incelemede, kendisine isnat edilen suçları işlediğine dair dosyada yeterli bir delil bulunmadığına, bu nedenle başvurucunun derhal tahliyesine hükmetmiştir (Kavala v. Türkiye, Başvuru no. 28749/18, 10 Aralık 2019, para. 239, 240, Hüküm fıkrasının 7. bendi). Üstelik Mahkeme, tutukluluğu haklı kılacak hiçbir hukukî gerekçenin olmadığı, bu nedenle tutukluluğun hukukî gerekçelerden kaynaklanmadığını da açık olarak beyan etmiştir. Bu açıklamaları takiben AİHM, Kavala’nın gözaltına alınması ve uzun süren tutukluluğu ile sadece onun sesinin kısılmasının amaçlanmadığını belirtmiştir. Mahkemeye göre bu tedbirler, aynı zamanda, Türkiye’deki diğer insan hakları savunucularının çalışmaları üzerinde caydırıcı bir etkiye sahip olabilecektir. Böylece Sözleşmenin 18. maddesi ihlâl edilmiştir. (Kavala v. Türkiye, Başvuru no. 28749/18, 10 Aralık 2019, para. 232).

 

Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Neden Kuruldu?

 

AİHM’nin Osman Kavala hakkında verdiği kararın Türkiye yönünden hukukî sonuçlarına değinmeden önce Avrupa Konseyi ve AİHM’nin kurulmalarını teşvik eden tarihî arka plana değinmek gerekir. Huntington’ın ifade ettiği gibi, 18’inci yüzyılda yazılı anayasaların kabulüyle ve parlamentoların kurulmasıyla başlayan demokratlaşma dalgası, 1922’den itibaren ters bir dalga ile kesintiye uğramış; bu ters dalgada Almanya, İtalya, İspanya, Yunanistan, Portekiz, Polonya, Letonya, Estonya ve Avusturya’da demokratik olmayan yönetimler kurulmuştur.[2] Bunlar arasında daha yaygın olarak bilinenler, Almanya’daki totaliter Nazi yönetimiyle İtalya’nın faşist yönetimi olmuştur.

 

Gerçekten bu iki ülkede, özellikle Nazi Almanya’sında yoğun ve sistematik insan hakkı ihlâlleri yaşanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda demokratik olmayan yönetimlerin yenilgiye uğramasıyla bu rejimler yıkılmış; böylece demokrasi ve insan haklarının geleceği için bir umut doğmuştur. İşte bu acı tecrübeler neticesinde uluslararası topluluk, demokrasinin ve insan haklarının geleceğini korumak için ulusal anayasaların yeterli olmadığı düşüncesiyle Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi gibi örgütleri kurmuştur. Bu örgütler bünyesinde insan haklarının korunmasını sağlayan çeşitli bildiriler ve sözleşmeler kabul edilmiştir. Bunlardan biri de Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlanan AİHS’dir.[3] Bu Sözleşmeyi imzalayan devletlerin Sözleşmenin içerdiği hükümlere uygun davranıp davranmadıkları ise AİHM tarafından denetlenmektedir. Kısacası AİHM, Sözleşmeye uygunluğu denetleyen bir organdır. Taraf devletlerin AİHM kararlarına uygun tedbirleri alıp almadıkları ise Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından denetlenmektedir.

 

Konuyu Osman Kavala’nın başvurusu yönünden değerlendirdiğimizde AİHM, Kavala’nın gözaltına alınması ve tutuklanmasını, AİHS’ye aykırı görmüştür. Böylece Kavala’nın başvurusu üzerine Türkiye’nin Sözleşmenin 5/1, 5/4 ve 18. maddelerini ihlâl ettiğini tespit ederek Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına hükmetmiştir. AİHM’nin bu kararı 10 Aralık 2019 tarihini taşımaktadır. Böylece Türkiye, 10 Aralık 2019’dan bu yana AİHM kararlarını uygulamamakta ısrar eden bir devlet konumundadır. Bu ise Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye ile ilgili olarak AİHM kararlarının gereğinin yerine getirilmediği yönündeki denetim sürecini başlatmasına yol açmıştır. Kısacası Türkiye, uluslararası arenada AİHS hükümlerine aykırı işlemler yürüten, AİHM kararlarının gereğini yerine getirmeyen; böylece uluslararası hukuku ihlâl eden bir devlet durumundadır.

 

Avrupa Konseyi ve Türkiye

 

Avrupa Konseyi 1949’da kurulmuştur. Türkiye, o tarihten bu yana Avrupa Konseyi’nin üyesidir. AİHS ise Türkiye tarafından 1950’de imzalanmış; 1954’te onaylanmıştır. 1987’de ise Türkiye, AİHM’ye bireysel başvuru hakkını tanımış; 1989’da AİHM kararlarının bağlayıcılığını kabul etmiştir.

 

Nihayet Türkiye, 2004’te kabul ettiği bir Anayasa değişikliğiyle temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası antlaşmaları, ulusal kanunlarının üzerinde bir statüye yükseltmiştir. Bu değişiklikle 90. maddeye eklenen hüküm şöyledir:

 

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.

 

Bu hükümle kanunların üzerinde bir statüye yükseltilen temel hak ve hürriyetlere ilişkin sözleşmelerden ilk akla geleni ise AİHS’dir.

 

Anayasanın yukarıda aktardığımız hükmü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün organ ve makamlarını bağlayan, emredici bir içeriğe sahiptir. Bu nedenle tüm yargı kuruluşları ve idarî makamlar, kanunlarla AİHS arasında bir çelişki olması halinde AİHS hükümlerini uygulamakla yükümlülerdir.

 

Bu açıklamalar, Türkiye’deki bütün ulusal makamların AİHS hükümleriyle bu hükümleri yorumlayan AİHM kararlarına uymakla yükümlü olduklarını göstermektedir. Konuyu Osman Kavala’nın AİHM’ye yaptığı bireysel başvuru neticesinde Mahkemenin verdiği karar yönünden değerlendirdiğimizde bu kararın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ulusal makamları yönünden bağlayıcı olduğunda hiçbir şüphe yoktur. O tarihten bu yana Osman Kavala’nın serbest bırakılmamış olması, Türkiye yönünden AİHS’nin 46. maddesinin ihlâl edildiği anlamını taşımaktadır. Bu madde şöyledir:

 

1. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin verdiği kesinleşmiş kararlara uymayı taahhüt ederler.

2. Mahkeme’nin kesinleşen kararı, infazını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilir.

3. Bakanlar Komitesi, kesinleşen bir kararın infazının denetlenmesinin, söz konusu kararın yorumundan kaynaklanan bir zorluk nedeniyle engellendiği kanaatinde ise, bu yorum konusunda karar vermesi için Mahkeme’ye başvurabilir. Mahkeme’ye başvurma kararı, Komite toplantılarına katılma hakkına sahip temsilcilerin üçte iki oy çokluğu ile alınır.

4. Bakanlar Komitesi, bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın, taraf olduğu bir davada verilen kesin karara uygun davranmayı reddettiği görüşünde ise, ilgili Taraf’a ihtarda bulunduktan sonra, Komite toplantılarına katılmaya yetkili temsilcilerin üçte iki oy çokluğu ile alınacak bir kararla, ilgili Taraf’ın 1. fıkrada öngörülen yükümlülüğünü yerine getirmediği meselesini Mahkeme’ye intikal ettirebilir.

5. Mahkeme 1. fıkranın ihlal edildiğini tespit ederse, alınacak önlemleri değerlendirmesi için davayı Bakanlar Komitesi’ne gönderir. Mahkeme, eğer 1. fıkranın ihlal edilmediğini saptarsa, davayı, incelemesine son verecek kararı alması için Bakanlar Komitesi’ne iletir.

 

Burada belirtmek istediğim önemli bir husus, yukarıda aktardığım hükmün 3. fıkrasında yer alan yorum güçlüğünün Kavala kararı yönünden mevcut olmamasıdır. Çünkü AİHM, Kavala’nın başvurusu üzerine verdiği kararda tereddüde yer bırakmayan bir açıklıkla derhal serbest bırakılmadan söz etmiştir. (Kavala v. Türkiye, Başvuru no. 28749/18, 10 Aralık 2019, para. 239, 240.)

 

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarını Uygulamamakta Direnebilir mi?

 

Bu soruya cevap verirken AİHS’nin hukukî bir metin olduğu, bu nedenle Sözleşmeyi imzalayan devletlerin Sözleşmede yer alan özgürlükleri garanti etmekle yükümlü olduklarını belirtmek gerekir. Dolayısıyla her hukuk metni gibi AİHS de içerdiği hükümlere uyulmamasını bir müeyyideye bağlamıştır. Sözleşme hükümlerinin ihlâl edildiği AİHM tarafından hüküm altına alındığında, taraf devlet yönünden Mahkeme kararının gereğini yerine getirmemek gibi bir seçenek bulunmamaktadır. Bu nedenle Sözleşmede, yukarıda aktardığımız 46. madde hükmü yer almaktadır.

 

Dolayısıyla Türkiye’nin ulusal makamları, AİHM’nin Kavala’ya ilişkin derhal tahliye kararının gereğini yerine getirmekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi, Sözleşmenin ihlâli anlamını taşıyacağından bu ihlâlin de bir müeyyidesi olacaktır.

 

17 Ocak 2022’de Verilen Kararın Anlamı Nedir?

 

Bu yazıyı yazmama vesile olan, 17 Ocak 2022’de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Kavala’nın tahliye talebinin bir kez daha reddedilmiş olmasıdır. Bu ret kararı, birinci yazımda açıkladığım anayasa hükümlerine ve yukarıda açıkladığım uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklere rağmen verilmiş bir karardır. Diğer bir deyişle bu ret kararı, Türkiye’nin ulusal makamlarının AİHM’nin 10 Aralık 2019’da verdiği, 11 Mayıs 2020’de kesinleşen Kavala’nın derhal tahliyesinin gerektiği yönündeki karara karşı ısrarla direnildiğini göstermektedir. Bu tür bir direnişin sonuçlarının ne olacağını evvelce AİHM’de Türkiye yargıcı olarak görev yapmış olan Dr. Rıza Türmen’in satırlarından takip edelim.

 

Sonuçta, yargı kararlarına uyulması ve kararların uygulanması bir hukuk devleti sorunu. Türkiye, AİHM kararlarını uygulamamakla hukuk devleti ilkesini çiğneyen devlet görünümünde.

 

Hukuk devleti ilkesine saygı gösterilmemesi, son zamanlardaki Batı ile ilişkilerin düzeltilmesi çabaları önündeki en büyük engel.[4]

 

Avrupa Konseyi Statüsü’ne göre, Bakanlar Komitesi’nin hukuk devleti ilkelerinin ve insan haklarının ciddi bir biçimde ihlal edilmesi durumunda, devletin üyeliğinin askıya alınmasına karar verme ya da ilgili devletten Avrupa Konseyi üyeliğinden çekilmesini talep etme yetkisi var. Ancak bu yola gitmeden önce Bakanlar Komitesi, Sözleşme’ye 14. Protokol’le yeni eklenen ‘ihlal prosedürüne’ başvurabilir.

 

Buna göre, bir devletin AİHM kararını uygulamamakta ısrar etmesi durumunda, Bakanlar Komitesi üçte iki çoğunlukla sorunu AİHM’ye gönderebilir. AİHM’nin ilgili devletin karara uyma yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği konusunda karar vermesini isteyebilir. AİHM Büyük Dairesi, devletin kararları uygulama yükümlülüğünü yerine getirmeyerek Sözleşme’yi ihlal ettiği sonucuna varırsa, o zaman Bakanlar Komitesi yaptırımlara başvurabilir.[5]

 

Sonuç

 

Yazımın birinci bölümünde yaptığım açıklamalar, Osman Kavala’nın gözaltına alınması ve uzun süren tutukluluğunun Anayasamızın 2. maddesindeki insan haklarına saygılı hukuk devleti ilkesini, kişinin hürriyeti ve güvenliğini düzenleyen 19. maddesini, adil yargılanma hakkını düzenleyen 36. maddesini, yargılamaların mümkün olan süratle yapılmasını emreden 141. maddesini ve nihayet Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını düzenleyen 153. maddesini ihlâl ettiğini göstermiştir. Bu bölümde yaptığım açıklamalar ise aynı dava dolayısıyla Türkiye’nin AİHS’nin kişinin özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesini ve Sözleşmeden doğan sınırlama yetkilerinin kötüye kullanılması yasağını düzenleyen 18. maddesini ihlâl ettiğini göstermektedir. Öte yandan bu açıklamalar, aynı zamanda AİHS’nin taraf devletlerin Sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemeleri halinde ortaya çıkacak hukukî prosedürü düzenleyen 46. maddedeki koşulların gerçekleşmekte olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Bu tablonun sunduğu yalın gerçek ise Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığıdır. Bu nedenle karşı karşıya kaldığımız ekonomik krizi çözmek amacıyla devletin en yüksek makamlarının uluslararası sermayeye seslenerek Türkiye’ye yatırım yapmakta tereddüt etmemelerini belirten ve onları Türkiye’ye davet eden açıklamalarının herhangi bir sonuç doğurmaması şaşırtıcı değildir.

 

Eğer Türkiye, vatandaşlarının demokratik bir anayasa düzeninde olması gerektiği gibi geleceğe güvenle bakacakları, hak ve özgürlüklerinin anayasal sınırlarından emin olan onurlu bireyler olmalarını istiyorsa ve uzun bir süreden beri derinleşerek devam eden, toplumun geniş kesimlerini yoksulluğa, hatta açlığa mahkûm eden ekonomik krizi sona erdirmek istiyorsa bu isteğe erişmenin en önemli çaresi, hukuk devleti olmayı başarmaktır. Bu gerçekleşmedikçe başta ekonomik kriz olmak üzere pek çok sorunun çözümü imkânsızdır.

_

[1] www.osmankavala.org, Hukuki Süreç, erişim tarihi: 22.01.2022.

[2] Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga, çev. Ergun Özbudun, Yetkin Yayınevi, Ankara, 1993, s. 15.

[3] Ayrıntılar için bakınız Münci Kapani, İnsan Haklarının Uluslararası Boyutları, Bilgi Yayınevi, İstanbul, Nisan 1991.

[4] Rıza Türmen, AİHM Kararları Bağlayıcı Mı?, T24, erişim tarihi: 22.01.2022, https://t24.com.tr/yazarlar/riza-turmen/aihm-kararlari-baglayici-mi,29692

[5] Rıza Türmen, Bitmeyen Bir Hukuksuzluk Öyküsü: Osman Kavala, T24, erişim tarihi: 22.01.2022, https://t24.com.tr/yazarlar/riza-turmen/bitmeyen-bir-hukuksuzluk-oykusu-osman-kavala,28947

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Hukuk

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.